<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0" xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/">
	<channel>
		<title><![CDATA[Raşit Tunca Board - Kuran-ı Kerim Hakkında Bilgiler]]></title>
		<link>https://rashid-tunca.com/</link>
		<description><![CDATA[Raşit Tunca Board - https://rashid-tunca.com]]></description>
		<pubDate>Thu, 25 Jun 2026 05:23:09 +0000</pubDate>
		<generator>MyBB</generator>
		<item>
			<title><![CDATA[Kuran-ı Kerim'in evrenselliğini örneklerle açıklar mısınız?]]></title>
			<link>https://rashid-tunca.com/showthread.php?tid=42401</link>
			<pubDate>Sat, 07 Feb 2026 02:25:22 +0100</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://rashid-tunca.com/member.php?action=profile&uid=8">Raşit Tunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://rashid-tunca.com/showthread.php?tid=42401</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Kuran-ı Kerim'in evrenselliğini örneklerle açıklar mısınız?<br />
<br />
Cevap<br />
Değerli kardeşimiz,<br />
İnsanlığa doğru yolu gösterip, onları dünya ve ahiret saadetine eriştirmek için, Yüce Allah’ın indirmiş olduğu son ilahi kitap,<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> Kur’an</span>’dır. Kur’an, Allah’ın ezeli kelamıdır. On dört asırdan beri insanlığın bütün ihtiyaçlarına cevap vermiş, kıyamete kadar gelecek olan insanların ihtiyaçlarına da cevap verecektir. Yeter ki insan, onu kabul etsin, inansın, gerektiği şekilde onu okuyup anlasın ve hayatında uygulasın.<br />
İnsanlık Kur’an’a sarıldığı, onu doğru anlayıp yorumladığı ve hayatına uyguladığı müddetçe, doğru yoldan sapmayacaktır. Çünkü en doğru ve en sağlam yol, Kur’an yoludur. O, Allah’ın sağlam, kopmayan ipi ve sırat-ı müstakimidir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kur’an’ın Biz İnsanlar İçin Getirmiş Olduğu Evrensel Prensipler Nelerdir?</span><br />
Kur'an-ı Kerim'in evrenselliği geniş bir konudur. Bu bakımdan bu konu geniş bir kitap mahiyetindedir. Burada kısaca bir kaç noktaya değineceğiz.<br />
Peygamber Efendimiz (asm) onu şöyle tarif buyurmuştur:<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Allah’ın kitabı olan Kur’an’da sizden öncekilerin kıssaları, sizden sonrakilerin haberleri, kendi aranızda olanların hükümleri vardır. O, doğruyu eğriden ayıran kitaptır. O, hiçbir zaman anlamsız konuşmaz. O, Allah’ın sağlam ipidir. O, zikr-i hakimdir. O, dosdoğru yoldur. Kötü arzular asla onu hedefinden saptıramaz. Diller onu karıştırıp bozamaz. Âlimler ona doyamaz. Müttakîler ondan usanmaz. O tekrar tekrar okunmakla eskimez. O, cinlerin işitir işitmez: <span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">'Biz acayip bir Kur’an işittik ki, doğruya iletir. Derhal ona inandık.' </span></span><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(Cin, 72/1-2)</span><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> dedikleri kitaptır. O’nun ölçülerine göre konuşan doğruyu söyler. Ona göre davranan sevap kazanır. Onunla hükmeden âdil olur. Ona çağıran doğru yola çağırmış olur."</span> <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(Tirmizî, Fedâilü’l-Kur’an, 14; Dârimî, Fedâilü’l-Kur’an, 1)</span><br />
Kur’an, yüceler ve hak hedefler için indirilmiş bir kitaptır. Bizzat Kur’an’ın kendisi açık bir şekilde ne için indirildiğini yine kendisi bize haber veriyor. Şu ayet mealleri bunun en çarpıcı örnekleridir:<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Elif. Lam. Mim. O kitap </span>(Kur’an)<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">; Onda asla şüphe yoktur. O, muttakîler için yol göstericidir.”</span><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(Bakara, 2/1-2)</span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“</span>(Ey Muhammed!) <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">İşte bu </span>(Kur’an),<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> ayetlerini inceden inceye düşünsünler, akıl sahipleri </span>(aklını kullananlar)<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">da öğüt alsınlar diye sana indirdiğimiz mübârek </span>(feyiz kaynağı)<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> bir Kitap'tır.”</span><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(Sâd, 38/29)</span><br />
Yani Kur’an muttakîlere hidayet kaynağı olsun, insanlar üzerinde düşünsün ve düşüncelerini geliştirsin ve öğüt alsınlar için indirilmiştir. Bir başka deyişle Kur’an, biz insanlardan şunları istemek üzere indirilmiştir: Okunması, üzerinde düşünülmesi, anlaşılması, ihlâsla açıklanması ve ibret alınıp hayatta tatbik edilmesi.<br />
İnsanın yaratılışından beri var olan ve çağımızda baş döndürücü bir hal alan değişim karşısında, 1.400 küsur yıl önce inmiş olan Kur’an, bugünün problemlerine çözüm getirebilecek ve çağımız insanını da bağlayacak prensiplere sahip bir kitaptır.<br />
Bu prensipleri incelediğimizde, bunların genel prensipler olduğunu ve her zaman bütün insanların uygulayabileceği türden ilkeleri içinde barındırdığını görmekteyiz. Kur’an’ın getirmiş olduğu bu evrensel prensiplerden, emir manasını teşkil eden, <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">evrensel beş prensip</span> üzerinde kısa kısa açıklamalarda bulunacağız.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Bu evrensel prensiplerden yerine getirilmesi emredilen beş şey şunlardır:</span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">1)</span> Çalışmak,<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">2) </span>Adil olmak,<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">3)</span> Doğru olmak,<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">4)</span> Ahde vefalı olmak,<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">5) </span>Emanetin hakkını korumak.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">- Çalışmak: </span>Allah’ın ezeli kanunudur. Yüce Allah, Kur’an’ında çalışmanın önemini belirterek şöyle buyurmaktadır:<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“İnsana çalışmasından başka bir şey yoktur. Onun çalışması yakında görülecektir. Sonra ona tastamam karşılığı verilecektir.”</span> <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(Necm, 53/39-41)</span><br />
Bu ayetler insanın ancak çalışmak suretiyle ilerleyebileceğini, dünya ve ahiret saadetinin anahtarlarının meşru yolda çalışmak olduğunu ifade etmektedir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">- İslamın temeli adalettir.</span> Adalet, düzgün hareket etmek, hak yememek, dengeyi gözetmek, doğruluktan ayrılmamak, doğru yoldan sapmamak gibi insani ve sosyal değerlerin bir bileşkesidir. Kur’an mutlak bir adaleti emreder. Bu hususta inanan inanmayan, yakın uzak, zengin fakir ayırımı yapmaz. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“...Yakınınız dahi olsa söylediğiniz zaman adaletten ayrılmayınız...” </span><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(En’am, 6/152) </span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Ey iman edenler! Allah için adaletle şahitlik ediniz. Kendinizin, ana, babanızın ve yakınlarınızın aleyhine bile olsa, </span>(şahitlik ettiğiniz kimseler)<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> zengin veya fakir de olsalar </span>(adaletten ayrılmayınız.)<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> Çünkü Allah ikisine de daha yakındır. Onun için nefsinizin hevasına uyup da adaletsizlik etmeyiniz. Eğer (şahitlik ederken) dilinizi eğip bükerseniz veya doğruyu söylemezseniz, muhakkak ki Allah yaptıklarınızdan haberdardır.”</span> <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(Nisa, 4/135)</span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">- Doğru olmak: </span>Kur’an’da bizlere emredilen prensiplereden bir diğeri <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">doğruluk</span>tur. Nitekim Kur’an’da bu hususta şöyle buyurulmaktadır:<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Ey iman edenler! Allah’tan korkun ve doğru söz söyleyin. </span>(Böyle davranırsanız) <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Allah işlerinizi düzeltir ve günahlarınızı bağışlar. Kim Allah ve Resulüne itaat ederse büyük bir kurtuluşa ermiş olur.”</span> <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(Ahzab, 33/70-71)</span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Emrolunduğun gibi dosdoğru ol. Aşırı da gitmeyiniz. Çünkü Allah, sizin yaptıklarınızı çok iyi görendir.”</span><span style="font-style: italic;" class="mycode_i"> (Hud, 11/112)</span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">- Ahde vefa: </span>Kur’an’ın ısrarla üzerinde durduğu evrensel prensiplerden biri de <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">ahde vefa</span>dır. <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Ahd,</span> “bir şeyin yerine getirilmesini emretmek, talimat vermek, söz vermek, emir, talimat, taahhüt, antlaşma, yükümlülük, itimat veren söz” anlamlarına gelir. Kişinin verdiği söz ister Allah’a isterse insanlara karşı olsun, mutlaka kişi verdiği sözde durmalı ve sözünün gereğini yerine getirmelidir. Çünkü Yüce Allah,<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Ey iman edenler! Yaptığınız akitlerin gereğini yerine getirin...” </span><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(Mâide, 5/1)</span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Her kim sözünü yerine getirir ve kötülükten sakınırsa, bilsin ki Allah sakınanları sever.”</span> <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(Âl-i İmran, 3/76)</span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“...Verdiğiniz sözü de yerine getirin. Çünkü verilen söz, sorumluluğu gerektirir.”</span> <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(İsra, 17/34)</span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">- Emanetin hakkını korumak: </span>Üzerinde duracağımız son evrensel Kur’an prensibi ise, emanette olmaktır. Genelde emanet,<span style="font-style: italic;" class="mycode_i"> “bir kimseye koruması için bırakılan mal ve eşya”</span> anlamında kullanılmaktadır. Fakat bu anlamın yanında insanın sahip olduğu ve kendisine geçici olarak verilmiş bulunan ruhî, bedenî, ve malî imkanları da kapsar.<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> İslam Hukukunda ise emanet,</span> Allah Teala'nın gerek kendi hukuku, gerekse yaratıklarının hukuku ile ilgili olarak insana yüklediği vazifelerin tamamına verilen bir isim olarak tarif edilmektedir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Mü’minler, emanetlerini ve verdikleri sözü yerine getirirler.”</span> <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(Mü’minun, 23/8)</span><br />
Kur’an’ın her zaman ve şartta insanların uygulayabileceği türden evrensel emirlerine örnekler verdik. Bu prensiplerin her birisi ister Müslümanlar tarafından, isterse Müslüman olmayanlar tarafından uygulansın farketmez, o topluma mutlaka saadet getirir. Bu prensiplerin uygulanmadığı dünyada ise, -bu gün yeryüzünde olduğu gibi- insanlar mutsuz ve umutsuz olur. Kur’an’a gönül vermiş insanlar olarak, önce bizim bu güzel prensiplere uygun bir hayat tarzına kavuşmamız ve insanlığa örnek olmamız gerekir. Çünkü hayrın ve iyiliğin insanlığa ulaştırılması, bizim görevimizdir.<br />
Kur’an’ın her zaman ve şartta insanların uygulayabileceği türden evrensel emirlerine örnekler verdik. Kur’an’ın getirdiği birtakım yasaklar var ki, bu <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">yasaklardan sadece beş tanesi</span>ni kısaca açıklamak istiyoruz.<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> Bunlar: </span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">1.</span> Allah’a ortak koşmak;<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">2.</span> Anne ve babaya asi olmak;<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">3.</span> Haksız yere cana kıymak;<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">4.</span> Rüşvet almak;<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">5. </span>Dedi-kodu ve gıybet etmek.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kur’an’a göre en büyük günah, Allah’a ortak koşmaktır.</span> Allah’a ortak tanımak, taş, ağaç, güneş, ay, yıldız, melek, peygamber, şeyh veya Allah’tan başka bir varlığa tapmaktır. Kur’an, Allah’a eş ve ortak koşmayı şirk ve en büyük haksızlık; zulüm olarak tanımlamaktadır. Nitekim şu iki ayet-i kerimeler bunun en çarpıcı örneklerini teşkil etmektedir:<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Allah, kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz; ondan başka günahları dilediği kimse için bağışlar. Kim Allah’a ortak koşarsa büsbütün sapıtmıştır.” </span><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(Nisa, 4/116);</span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“...Şüphesiz ki şirk, büyük bir zulümdür.”</span> <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(Lokman, 31/13)</span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Zulüm,</span> bir şeyi gerekli olan yerden kaldırıp başka bir yere koymak, maksattan ayrılmaktır. Allah, dirilten, öldüren, rızık veren, nimetlendiren ve ortağı olmayan Rab’dir. Başka bir şey Allah’a ortak koşulduğu zaman, en büyük zulüm işlenmiş olur. Onun için de Kur’an, şirk koşanların şiddetli azaba çarpılacaklarını ve cennete girmelerinin mümkün olamayacağını şöylece ifade buyurmuştur:<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Kim Allah’a ortak koşarsa şüphesiz Allah ona cenneti haram kılar; artık onun yeri ateştir ve zalimler için yardımcılar yoktur.”</span><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(Maide, 5/72)</span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kur’an</span>, bizlere anne babamıza iyilik etmemizi emretmekte onlara asi olmaktan bizleri sakındırmakta ve şöyle buyurmaktadır:<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Rabbin, sadece kendisine kulluk etmenizi, ana-babanıza da iyi davranmanızı kesin bir şekilde emretti. Onlardan biri veya her ikisi senin yanında yaşlanırsa, kendilerine <span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">'Of...’</span> bile deme; onları azarlama; ikisine de güzel söz söyle. Onları esirgeyerek alçak gönüllülükle üzerlerine kanat ger ve: <span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">‘Rabbim! Küçüklüğümde onlar beni nasıl yetiştirmişlerse, şimdi de sen onlara öyle rahmet et.’</span> diyerek dua et.” </span><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(İsra, 17/23-24)</span><br />
Bu ayetlerde Yüce Allah, kendisine ibadetten sonra ana-babaya iyilik etmeyi, hatta onlara “öf” bile denmemesini emretmektedir. Çünkü insanı yaratan Allah’tır, ana baba da yaratmanın sebebidir.<br />
İnsan, yeryüzünde Allah’ın değer verdiği ve bütün canlılardan üstün kıldığı yüce bir varlıktır. Her ne sebep ve hangi şekilde olursa olsun, onun küçümsenmesi, ayıplanması, kusurlarının sağa sola taşınması, yasak olduğu gibi, haksız yere canına kıyılması da şiddetle yasaklanmıştır. Şu ayetlerde olduğu gibi, haksız bir insanın öldürülmesi bütün insanlığı öldürmek olarak kabul edilmiş, müminlerin özellikleri sayılırken de <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"cana kıymazlar" </span>diye vasıflandırılmışlardır.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Kim bir insana veya yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya karşılık olmaksızın bir insanı öldürürse, bütün insanları öldürmüş gibi olur.”</span> <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(Maide, 5/32);</span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Müminler, Allah ile beraber başka bir tanrıya yalvarmazlar, Allah’ın haram kıldığı cana haksız yere kıymazlar ve zina etmezler. Bunları yapan, günahının cezasını bulur.”</span> <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(Furkan, 25/68)</span><br />
Son iki evrensel yasak prensip ise, toplumu içten içe kemiren ve güven duygusunu yok eden insani ve sosyal iki hastalıktan oluşmaktadır. Bunlar <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">rüşvet</span> ve <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">dedikodu</span>dur. Bu iki kötü şey Kur’an’da şu ifadelerle yasaklanmıştır:<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Ey inananlar, mallarınızı aranızda batıl sebepler ile yemeyin, ancak karşılıklı rıza ile yaptığınız ticaretle yiyebilirsizin.”</span> <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(Nisa, 4/29),</span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Mallarınızı batıl sebepler ile yemeyin. Bile bile insanların mallarından bir kısmını günah bir biçimde yemeniz için onları hakimlerin önüne atmayın.”</span> <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(Bakara, 2/188)</span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Biriniz diğerinin arkasından çekiştirmesin (gıybet etmesin.) Biriniz ölmüş kardeşinin etini yemeyi sever mi? İşte bundan iğrendiniz. O halde Allah’tan korkun, şüphesiz Allah tövbeyi çok kabul eden, çok esirgeyendir.”</span> <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(Hucurat, 49/12)</span><br />
Kur’an, insanları mutlu kılmak için indirilmiş bir kitaptır; prensipleri evrenseldir ve her zaman ve şartta uygulanabilecek özelliğe sahiptir. Herkes iyice düşünsün bakalım; acaba bu ilke ve prensiplerden hangisi bu çağda geçersizdir?<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Not: Konuyla ilgili şu makaleyi de okumanızı önemle tavsiye ederiz:</span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">KUR'AN-I KERİM'İN EVRENSELLİĞİ</span><br />
Dünya varolduğu andan günümüze kadar ortaya çıkan her düşüncenin bir karşıtı olmuş, her tezin bir antitezi öne sürülmüştür. Kısaca belirtmek gerekirse, her şey çift olarak yaratılmıştır:<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Her şeyi de çift yarattık ki düşünüp ders alasınız.”</span> <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(Zariyat, 51/49)</span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Yer-gök, hayat-ölüm, aydınlık-karanlık, melek-şeytan, artı-eksi, iyi-kötü, kadın-erkek</span> vs. bunları çoğaltmak mümkündür. Her Âdem (as)’in karşısında, bir şeytanın varlığı; her dinin karşısında, dinsizliğin mevcudiyeti, kabul edilen bir vakıadır. Ancak bu karşı olma, zaman zaman değişiklik göstermekte, farklı şekillerde ortaya çıkmaktadır. Ve bu karşı oluş, dünya durdukça da sürüp gidecektir.<br />
Kurulan bu dünya düzeninde Allah, insanları uyarmak, dünyaya geliş gayelerini öğretmek, eğri yolun encamından sakındırmak, ahlâklı ve faziletli olmanın yollarını bildirmek, böylece hem insanlığa, hem de kendilerine yararlı birer fert konumuna gelebilmeleri için insanlara, yine onların kendi içlerinden peygamberler göndermiştir:<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Evet, biz seni gerçeğin ta kendisine malik olarak, rahmetle müjdeleyen ve kâfirleri azapla uyaran bir Peygamber olarak gönderdik. Zaten uyaran bir peygamber gelmiş olmayan hiç bir ümmet yoktur.” </span><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(Fâtır, 35/24)</span><br />
İnsanlık, ilim ve teknik yönünden ne kadar ilerlerse ilerlesin, ne kadar ilmî keşifler yaparsa yapsın, vahiy olmaksızın gerçek saadeti elde etmesi mümkün değildir. Bunun için de insanların, doğuştan fıtratlarında var olan dînî inanca dönmeleri en uygun ve tabiî bir yoldur. Bu yolun müşahhas olarak ismini verecek olursak, öteden beri bütün peygamberlerin üzerinde durup, kavimlerine anlatmaya çalıştıkları ve son olarak da âhir zaman peygamberi Hz. Muhammed’in (s.a.s), tebliğiyle mükellef olduğu <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">İSLÂM </span>dinidir.<br />
Aslında dinlerin özü birdir. Bütün peygamberlerin getirdiği inanç esasları aynıdır. Çünkü bütün dinlerin kaynağı, Yüce Yaratıcı olan Allah’tır:<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“O, <span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">'Dini doğru anlayıp hükümlerini uygulayın ve o hususta tefrikaya düşmeyin:' </span>diye, din esasları olarak Nuh’a emrettiğini, hem sana vahyettiğimizi, keza İbrahim’e, Musa’ya, İsa’ya emrettiğimizi sizin için de din kıldı.”</span><span style="font-style: italic;" class="mycode_i"> (Şura, 42/13)</span><br />
Burada adı geçen peygamberler, ulu’l-azm peygamberler olup, bunların dışında kalanlar da aynı kategoride incelenmelidir. Yani özde ve esasta dinler birleşmektedir. Ayrılıklar teferruata dair meselelerdir. Rasûlullah (s.a.s.)’ın şu sözü de bu konuya açıklık getirmektedir:<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Peygamberler baba bir kardeşlerdir. Anneleri ise muhteliftir. Dinleri birdir.” </span><br />
Kur’ân’ın mesajı, ilk insan ve ilk peygamber Hz. Âdem (as)’den itibaren başlayan vahyin bir devamıdır. Zira Allah katında bütün dinlerin esası bir olup, o da <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">İSLÂM’</span>dır:<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Allah katında din, İslâm’dır.”</span> <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(Âl-i İmran, 3/19)</span><br />
Değişik dönem ve yerlerde gelen peygamberler, birbirlerini reddetmedikleri gibi, Hz. Muhammed (s.a.s) de bunlardan hiçbirini reddetmemektedir:<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Peygamber, Rabbi tarafından kendisine ne indirildi ise ona iman etti, müminler de. Onlardan her biri Allaha, meleklerine, kitaplarına ve resûllerine iman etti. <span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">'Onun resûllerinden hiçbirini diğerinden ayırt etmeyiz.' </span>dediler ve eklediler: <span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">'İşittik ve itaat ettik ya Rabbena, affını dileriz, dönüşümüz sanadır...'</span><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">” </span></span><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(Bakara, 2/285)</span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“De ki: 'Allah’a, bize indirilen </span>(Kur'ân<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">)e, İbrâhim’e, İsmâil’e, İshâk’a, Yakûb’a ve torunlarına indirilene, Musa’ya, İsa’ya ve peygamberlere Rablerinden verilenlere inandık. Onların arasında hiçbir fark gözetmeyiz, biz ona teslim olmuşlarız.”</span><span style="font-style: italic;" class="mycode_i"> (Âl-i İmran, 3/84)</span><br />
Hz. Muhammed (s.a.s.), bilakis bütün önceki peygamberlerin bir devamı, risaletlerinin tamamlayıcısı gibidir. Ancak şu farkla ki, kendisinden sonra bir peygamberin gelmesi mümkün olmayıp, o, peygamberlerin sonuncusu ve dolayısıyla İlâhî Mesaj’ı evrensel boyutlara taşıyandır.<br />
Esasları itibariyle aynı olan dinlerin, zaman ve mekân açısından, teferruata ait meselelerde bir kısım farklılıklar göstermesi elbette gayet normal bir hâdisedir. Dünya değişmekte, insanlar değişmekte, ihtiyaçlar değişmekte, hasılı her şey zamanla farklılık arz etmektedir. İlk insanın ihtiyaç duyduğu şeylerle, daha sonraki dönemlerde yaşayanlar arasında büyük farklılıkların olduğunu söylemek malûmu i’lamdan ibaret olacaktır.<br />
İnsanı yaratan, onu en ince noktalarına kadar bilen, ihtiyaçlarını karşılayan Allah, her dönemdeki insanlara gerekli mesajı ulaştırmış, son noktayı Hz. Muhammed (s.a.s.) ile koymuştur. Demek ki bundan sonra peygamber gelmeyecek, vahiyde değişiklik olmayacak ve insanlar bu son vahiyle hayatlarını sürdüreceklerdir:<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“...Bugün, dininizi kemâle erdirdim. Size ni’metimi tamamladım. Ve din olarak size İslam’ı seçtim...” </span><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(Mâide, 5/3)</span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Kim İslam’dan başka bir din ararsa, (bu din) ondan asla kabul edilmeyecektir. O kimse âhirette de hüsrana uğrayanlardan olacaktır.”</span> <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(Âl-i İmran, 3/85)</span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Muhammed, sizin adamlarınızdan hiçbirinin babası değildir. Ama Allâh'ın Resûlü ve peygamberlerin sonuncusudur. Allah her şeyi hakkıyla bilendir.”</span><span style="font-style: italic;" class="mycode_i"> (Ahzab, 33/40)</span><br />
Yani Hz. Muhammed (s.a.s.), hem peygamberleri sona erdiren son peygamberdir, peygamberlerin en sonuncusudur; hem de bütün peygamberleri tasdik eden ve belgeleyen İlahî bir mühürdür. Eğer o gelmeseydi, diğer peygamberler unutulup gidecek, tarihte onların varlıklarını ve peygamberliklerinin gerçekliğini ilmen ispat etmek mümkün olmayacaktı. Hz. Muhammed’in (s.a.s.) peygamberliği ile insanlık, din açısından, ilerlemenin son noktasına erişmiştir. O’ndan sonra başka peygamber beklememeli, Muhammedî nuru izlemelidir.<br />
İslâm’dan sonra bir din, Hz. Peygamber (s.a.s.)’den sonra da bir peygamber gelmeyeceğine göre, bu dinin, kıyamete kadar gelecek insanların ihtiyaçlarına cevap vermesi ve getirdiği esasların sonuna kadar geçerli olması gerekmektedir. Daha kısa bir ifade ile bu dinin,<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> evrensel olması z</span>aruridir. İşte biz de bu incelememizde, dine kaynaklık eden Kur’ân’ın bu yönüne bakacak, evrenselliğin olabilmesi için gerekli şartları tartışacak ve bunların Kur’ân-ı Kerim’de olup olmadığını araştırmaya çalışacağız. Âlemşümul, <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">cihanşümul</span>, tüm insanlığı ilgilendiren, dünya ölçüsünde, dünya çapında gibi anlamlara gelen evrenselliği, herhangi bir düşünce, fikir veya inancın, bütün zaman ve mekânlara şamil olması ve herkese hitap etmesi şeklinde tarif edebiliriz.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">EVRENSELLİĞİN ŞARTLARI</span><br />
Her fikrin, her ideolojinin, kendisinin evrensel olduğunu iddia etmesi, gayet tabiî bir şeydir. Çünkü devam etmeleri ve kabul edilebilir olmaları, ancak evrensel olmalarıyla mümkündür: Ancak bu iddialarında ne kadar doğrudurlar? Gerçekten iddia ettikleri gibi, evrensellik şartlarını taşımakta mıdırlar? Konumuz olan Kur'ân'ın evrenselliği hususuna gelince, Kur'ân'ın evrenselliğinin temel niteliklerini şu şekilde sıralamak mümkündür:<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">1. Kaynağının İlahî Olması </span><br />
Allah, kâinatı yaratmış, ancak bundan sonra da onu kendi hâline bırakmamıştır. İddia edildiği gibi kâinat, bir saat gibi kurulup, kendi hâline terkedilmiş değildir. Onda devamlı bir faaliyet, bir canlılık vardır. Onda her an Allah’ın iradesi hakimdir. İşte hakim olan bu irade, insanları kendi başlarına bırakmamış, en doğru yolun hangisi olduğunu göstermiştir. Çünkü beşer aklı, çoğu zaman kendisi için faydalı olan prensipleri kavrayamamakta, bir kısım yanlış yollara sürüklenmektedir.<br />
İnsanı Allah yaratmıştır. Onu en iyi tanıyan da yine O’dur. İnsanın ihtiyaçları, yaşantısı, hayatta karşılaşacağı bir takım güçlükler, bu güçlükleri aşma yolları vs. Yaratıcı tarafından belirtilmiştir. Başka bir kısım kimselerin kalkıp, “insanlar en iyi şu prensiplerle yönetilir.” demeleri, akl-ı selîme uygun değildir. Kaynağı İlahî olmayan, insanın mutluluğu ve huzuru için, ne kadar fikir, düşünce akımı ortaya çıkarsa çıksın, bunların evrensel olmaları mümkün değildir. Bunlar ancak belli bir süre ve yer için geçerli olsa da, kısa bir süre zarfında eskitilip, yüzüne bakılmaz hâle gelmişlerdir. Bu çerçevede Yahudilik ve Hristiyanlık bile, temeli İlâhî olmakla birlikte, hemen belli zaman ve kavimle sınırlı olmaları, hem de aslî hüviyetlerini aynen koruyamadıkları gibi, yerlerini kâmil şekliyle Hz. Muhammed’in (s.a.s.) tebliğ ettiği İslâm’ın almış olması açısından evrensel değildirler.<br />
Ortak özellikleri yaratılmışlık olan varlıklardan hiçbirinin, insanları hakka ulaştırması mümkün değildir. Gerçi enfüste ve âfakta Hakk’ın varlığına delâlet eden âyetler ve düşünenler için belgeler, melekler ve peygamberler ve bunlar aracılığıyla hidâyet büsbütün yok değildir; fakat bunların hiçbiri <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Her şeye şâhid olan” </span><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(Hac, 22/17; Sebe’, 34/47; Fussilet, 41/53; Mücâdele, 58/6...) </span>Allah tarafından hidâyet almadıkça kendi kendine ne hidâyet edebilir, ne de hidâyeti bulabilir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“...O halde hakka hidâyet eden kimse mi uyulmaya daha layıktır; yoksa hidâyet olunmadıkça asla kendiliğinden hidâyeti bulamayacak olan kimse mi?”</span><span style="font-style: italic;" class="mycode_i"> (Yûnus, 10/35)</span><br />
âyetinde de bu, gayet açık bir şekilde ifade edilmiştir.<br />
Herhangi bir düşünce, fikir veya ideoloji, kaynağını sağlam vahye dayandırmıyorsa, onun her zaman ve her çeşit kimsenin ihtiyaçlarını karşılaması bir hayli zordur. Kaynağı İlâhî olmayan, akıllarına göre insanlara yön vermeğe çalışan bir kısım kimseler, tarih sahnesinde bir yere tutamamış, sadece insanların nazarında gülmeye vesile olan sözleriyle kalmayı başarmışlardır! Meselâ XX. asrın önemli halk liderlerinden Gandhi’den şu sözleri duymak, herhalde çokları için şaşkınlık sebebi olacaktır:<br />
“Ben ineği gördüğümde, onu inek olarak telâkki etmiyorum. Çünkü ben ona ibadet ediyorum. Ve bunu bütün dünyanın huzurunda müdafaa etmeye de hazırım. İnek annem, gerçek annemden pek çok yönüyle daha üstündür. Meselâ: Gerçek dediğimiz anne, bizi bir veya iki sene emziriyor. Ancak buna karşılık, bütün bir ömür boyu bizden hizmet istiyor. İnek annemize gelince o, devamlı olarak süt vermesine mukabil, bizden basit bir yiyeceğin dışında istediği herhangi bir şey yoktur...”<br />
Hz. Muhammed’in (s.a.s.), insanlara tebliğ ettiği Kur’ân, İlahî kaynaktan gelmektedir. O, bir başkasının sözü olmayıp, bizzat Allah tarafından insanlara ulaştırılmaktadır. Bizzat bu Kitap, yani Kur’ân, kendisinin, Hz. Muhammed’in (s.a.s.) olmayıp,<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Kur’an, değerli bir Elçinin, Cebrail’in getirip okuduğu sözdür! O Elçi ki çok kuvvetlidir. Yüce Arş sahibi Allahın nezdinde pek itibarlıdır. Göklerde ona itaat edilir, vahiyler ona emanet edilir.”</span> <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(Tekvir, 81/19-21)</span><br />
olduğunu bildirir. Bu elçi de Cebrail olup, <span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">Alîm, Hakîm</span> olan Rabbü’l-âleminden O’nu almış, sonra da Hz. Muhammed’in (s.a.s.) kalbine açık bir Arapça hâlinde indirmiştir. Kur’ân’ın pek çok âyetinde, O’nun kaynağının, sadece ve sadece Allah olduğu üzerinde ısrarla durulmuş ve bu meseleye bir hayli tahşidat yapılmıştır:<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Hâ Mîm. Bu Kur'ân, Rahman ve Rahîm olan Allah tarafından indirilmiştir. Bu, Arapça bir Kur'ân olarak, âyetleri bilen bir kavim için ayırt edilip açıklanmış bir kitaptır. O, müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderilmiştir. Artık onlar gerçeği işitmezler. Onlar: 'Ey Muhammed! Senin bizi davet ettiğin şeye karşı kalplerimiz kapalıdır. Kulaklarımızda da bir ağırlık vardır. Sen istediğini yap, çünkü biz yapıyoruz.' dediler. Ey Muhammed! De ki: 'Ben sadece sizin gibi bir insanım, ancak bana ilahınızın bir tek ilah olduğu vahyediliyor. Artık hep O’na yönelin ve O’ndan bağışlanma dileyin.' Kâfirler: 'Bu Kur'ân (Muhammed’in uydurduğu) iftiradan başka bir şey değildir. Başka bir topluluk da kendisine yardım etmiştir.' dediler. Böylece haksızlığa ve yalancılığa saptılar. 'Kur'ân, öncekilerin efsaneleridir. (Muhammed) onu başkalarına yazdırmış da, sabah-akşam kendisine tekrarlanıp okunuyor.' dediler. (Ey Muhammed!) Sen onlara şöyle de: 'O’nu, göklerde ve yerdeki sırları bilen Allah indirdi. Şüphesiz ki O, çok affeden, çok merhamet edendir.'” </span><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(Fussilet, 41/1-6)</span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Kâfirler: 'Kur’ân onun uydurduğu bir yalan olup, bu hususta başkaları da kendisine yardımcı olmuşlardır.' diye iddia ettiler. Onlar böylece, kesin bir yalan söyleyip zulmettiler. Ayrıca: 'Onun söyledikleri, kendisi için yazdırtmış olduğu ve sabah akşam kendisine dikte ettirilen önceki nesillerin efsanelerinden başka bir şey değildir.' dediler. De ki: 'Onu, göklerdeki ve yerdeki bütün sırları bilen Yüce Allah indirdi. O, gerçekten Gafurdur, Rahimdir.'”</span> <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(Furkan. 25/4-6)</span><br />
Evrenselliğin ilk ve en önemli şartlarından İlahî kaynaklı olma ilkesini, bugün ancak Kur’ân taşımaktadır. Zaten Musevîlik, İsevîlik, Budizm gibi dinler, şahıslara nispet edilerek adlandırıldıkları hâlde, Kur’ân’ın getirmiş olduğu prensipler hiç kimseye nispet edilmeyip, Cenab-ı Hak tarafından geldiği üzerinde vurgu yapılmış ve adı da Muhammedîlik değil, İslâm olmuştur. Günümüzde insanlığın saadeti ve mutluluğunu temin ve bütün insanlığa ışık tutma iddiasıyla ortaya çıkan bir kısım izmlerin, insanları nerelere götürdüğü ve bu iddialarında ne kadar isabetli oldukları hepimizin malumudur. Ancak Kur’ân’ın kurduğu medeniyet, kaynağı vahye dayandığındandır ki, inanmayanların dahi (bir kısım art niyetliler hariç), dikkatini çekmiş, hak olduğunu tasdik ettirmiştir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">2. Kaynağının Sağlam Olması </span><br />
Kaynağının sağlam olmasından maksadımız, kendisinin İlahî patentli olduğunu iddia eden bir sistemin, başlangıcından günümüze kadar, her türlü müdahaleden berî olmasıdır. Yani ortaya çıktığı zaman, kaynağının İlahî olması yetmeyip; bu özelliğini sonuna kadar koruması gerekmektedir. İnsanlık tarihi, Allah’ın görevlendirdiği elçilerle doludur. Bunlardan her biri, vazifelerini hakkıyla yapmış ve insanlığın mutluluğu adına çaba sarfetmişlerdir. Ancak hepsinin istediği neticeye vardığı söylenemez. Bir kısmı değil gelmiş olduğu coğrafyadaki kimseler, yakınlarındaki insanlar tarafından dahi tasdik edilmemeiş, bazısının hayatına kastedilmiş, bazısı da küçük bir topluluğa ancak kendisini dinletebilmiştir. Elbette buradaki hata, görevli peygamberin değil; karşısındaki inatçı topluluğundur. Ancak biz burada bir vakıayı tespit etmek için bunu hatırlatıyoruz. Yoksa peygamberler arasında, bu yönden bir üstünlük olduğunu söylemiyoruz.<br />
Evet, öteden beri, peygamberlerle birlikte, insanların hayatlarını tanzim edecek bir de vahiy müessesesi vardır. Kendilerine indirilen vahiyle her peygamber insanlara yol göstermiştir:<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Onları, mu’cizelerle ve kitaplarla gönderdik. Sana da Kur'ân'ı indirdik ki, insanlara vahyedilenleri açıklayasın. Belki düşünürler.”</span> <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(Nahl, 16/44),</span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Şu kesindir ki Biz, resûllerimizi açık delillerle gönderdik ve insanların adaleti gerçekleştirmeleri için, resûllerle beraber Kitap ve adalet terazisi indirdik...” </span><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(Hadîd, 57/25)</span><br />
Ancak her peygamber vefat edince, bu vahiy ya kaybolmuş, ya tahrif edilmiş, ya da daha sonra gelen bir peygamber tarafından yürürlükten kaldırıldığı için unutulup gitmiştir. Dolayısıyla bize kadar bozulmadan ulaşan (Kur’ân dışında), herhangi bir peygamberin kitabı mevcut değildir. Şu anda elimizde bulunan Tevrat ve İncil’in, ilk şekliyle aynı olduğu(!) iddia edilse bile bu, sadece bir iddiadan ibaret kalır. Çünkü Kur’ân’ın kendisi bunu açıkça ifade etmektedir:<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Kitabı elleriyle yazıp sonra onu az bir değerle değiştirmek için:<span style="font-style: italic;" class="mycode_i"> “Bu, Allah katındandır” </span>diyenlerin vay haline! Ellerinin yazdığından dolayı vay hallerine! Kazandıkları günahtan dolayı vay hallerine!” </span><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(Bakara, 2/79)</span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“...Böylece onlar kelimeleri yerlerinden oynatarak tahrif ederler...” </span><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(Maide, 5/13)</span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“..Kelimeleri konuldukları yerlerden çıkarıp tahrif ederler...”</span><span style="font-style: italic;" class="mycode_i"> (Maide, 5/41)</span><br />
Bugün elimizde bulunan İnciller, hususî bir durum arz ederler. Tarihî gerçekler muvacehesinde, her bir İncil, Hz. İsa (as)’ın “dediği” yahut “yaptığı” ve söz konusu İncil yazarının diğer kaynaklardan öğrenebildiği diğer bir çok şeyi bize nakilden ibaret bir “Hz. İsa biyografisidirler...” Bu duruma göre Yeni Ahit (İnciller), ne Kur’ân-ı Kerim’e ve ne de hadîs eserlerine benzer; fakat bunlar Hz. Muhammed (s.a.s.)’in sîresi ile ilgili biyografi kitapları gibidirler ki, Resûlullah (s.a.s.)’ın bu sîrelerinden bazıları, ya Hz. Peygamber (s.a.s.)’in sahabileri devrinde, yahut onlardan az sonraki devirlerde kaleme alınmışlardır. Tarihte dört değil, çok daha fazla sayıda İncil kitabının olduğu, sadece eldeki dördün İS. 325 İznik konsilinde kabul edildiği bilinen bir gerçektir.<br />
Kaynağının sağlamlığı bakımından Kur’ân’a baktığımızda O, hiçbir semavî kitaba nasip olmayan bir konuma sahiptir. Evvela O, ilahî te’yîdat altındadır:<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Hiç şüphe yok ki o zikri, Kur’anı Biz indirdik, onu koruyacak olan da Biziz.” </span><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(Hicr, 15/9)</span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Öyle bir kitaptır ki batıl ona ne önünden, ne ardından yol bulamaz.Tam hüküm ve hikmet sahibi, bütün hamdlerin ve övgülerin sahibi o Hakîm ve Hamîd tarafından indirilmiştir.”</span> <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(Fussılet, 41/42)</span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Eğer Kur’an Allah’dan başkasına ait olsaydı, elbette içinde birçok tutarsızlıklar bulurlardı.”</span><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(Nisa, 4/82)</span><br />
Yeterince dikkat çekicidir ki, ne Tevrat’ta ne İncil'de benzeri âyetleri, yani onların mutlaka korunacağına dair bir ifadeyi bulmak mümkün değildir. Bu kitapların tebdil ve tahriften masun kalamayıp, Kur’an’ın mutlak manâda korunması, bu konudaki Rasûlüllah (s.a.s.)’ın, ashabının ve İslâm âlimlerinin gayretleri mahfuz, kader nokta-i nazarından, Rasûlüllah (as)’ın son peygamber, İslâm’ın İlâhî dinin son, mükemmel ve evrensel şekli, Kur’an’ın da, artık bir başka kitabın inmesine ihtiyaç hissettirmeyecek evrensel bir kitap oluşundandır ve O’nun böyle olduğunu gösterir.<br />
Kur’ân’ın bize kadar aktarılması, sebepler açısından, birbirinden ayrı düşünülemeyecek şu iki vesileyle olmuştur: Hafızalara kaydedilmesi (ezberlenmesi) ve yazıyla tesbiti. Kur’ân-ı Kerim’in herhangi bir parçası nazil olduğunda, Rasûlüllah (s.a.s.) okuma-yazma bilen sahabîlerinden birisini çağırıp, onun evvelce nazil olmuş bulunan âyetler topluluğu içinde nereye yerleştirileceğini bizzat gösterdikten sonra, inen âyet veya âyetleri yazıyla tespit ettiriyordu. Bu imlâ işi bittikten sonra da vahiy katibinden, yazdığı şeyi bir kere kendisine okumasını istiyor ve şayet vuku bulmuş ise herhangi bir tespit hatasını düzeltiyordu.<br />
Rasûlüllah (s.a.s.)’dan sonra Kur’ân, onu daha Rasûlüllah (s.a.s.) döneminde ferden toplayanlar ve tamamını ellerinde bulunduranlar olmuşsa da ve ayrıca çok sayıda sahabî onu bütünüyle ezberlemiş bulunuyor idiyse de, Hz. Ebû Bekir (r.a.) döneminde tamamen ve resmen toplatılmış, kitap hâline getirilmiştir. Bundan sonra da çoğaltılarak günümüze kadar her türlü tahrifattan uzak olarak bize ulaştırılmıştır. Kur’ân, nazil olduğu günden bu yana, ne itirazlara ne tenkitlere uğramıştır ama; bu mevzuda kurulan bütün mahkemeler Kur’ân’ın beraatiyle neticelenmiş ve mücadeleler O’nun zaferiyle noktalanmıştır. Demek ki evrenselliğin önemli şartlarından olan kaynağın sağlamlığı ilkesi, Kur’ân’da tamamıyla var olan bir özelliktir. Ve böyle bir özelliğe sahip, ikinci bir kitap göstermek de asla mümkün değildir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">3. Tebliğcinin, Davasında Samimi Olması </span><br />
Bir düşüncenin ya da bir dinin evrensel olması için, onu temsil eden şahsın <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">evvelâ</span> anlattığı şeyleri kendi hayatında yaşaması ve göstermesi gerekir. Ta ki ikinci şahıslar, bu hayat tarzının yaşanılabilirliğine gönülden inansınlar ve ona sahip çıksınlar. <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">İkincisi </span>de, tebliğ ile mükellef kişinin, hayatta iken bu prensipler doğrultusunda bir toplum meydana getirmeye muvaffak olması gerekmektedir. Böylece bu düşünce ya da dinin, sadece fertlere ait olmayıp, aynı zamanda bir toplum meydana getirecek ve idare edecek kapasite de olduğu anlaşılmış olsun.<br />
Beşer tarihine göz attığımızda, pratik ile teorinin her zaman aynı gitmediğini görürüz. Pek çok defa değişik zaman ve yerlerde bir lider ortaya çıkmış, insanları bazı prensipler etrafında toplamaya çalışmış, ancak her defasında ya benimsetmek istediği şeyleri kendisi yaşamamış, ya da yaşasa bile bu doğrultuda bir toplum meydana getirememiş, dolayısıyla hareketi uzun ömürlü olmamıştır.<br />
Söylemek çok kolaydır. Ancak onları tatbik etmeye gelince o, başarılması çok zor bir iştir. Çok sayıda, kurtarıcı görüntüsünde şahsiyet ortaya çıkmıştır; yaldızlı laflar etmişlerdir; insanlar bir anda ona kurtarıcı nazarıyla bakmıştır. Ancak kısa bir süre geçmeden ya bu şahsın anlattığı şeylerle uzaktan yakından ilgisinin olmadığı veyahut da söylediği doğrultuda bir toplum meydana getiremediği görülmüştür. Böylece de hem bu kurucu veya kurtarıcı konumundaki şahıs, hem de fikirleri, tarihin yapraklan arasında eskiyip gitmiş ve unutulmaya yüz tutmuştur.<br />
Evet lider, söylediğini yaşamalı, yaşadığını, yaşanabileceği söylemelidir. Bir başka ifadeyle, insanları davet ettiği prensipleri, faziletleri, vecîbeleri bizzat fiiliyatıyla ve ahlâkıyla ortaya koymuş olmalıdır. Sözleriyle davet ettiği bütün şeyleri, içtimaî, ailevî ve şahsî hayatında özellikle yaşamalıdır ki, daha sonra gelecik insanlar için, yaşantısı bir numune teşkil etsin.<br />
Özellikle XIX. ve XX. asırlarda ortaya çıkan bir kısım akımları incelediğimizde, bunlardan hiçbirinin yukarıdaki özellikleri taşımadığını görürüz. Bunların durumu, gece karanlığında yanıp sönen ateş böceklerine benzer ki, yıldız olmadıkları er geç anlaşılıverir. Ve bütün çıplaklığıyla gerçek hüviyetleri anlaşılınca da, herkes tarafından terk edilip, unutuluverirler.<br />
Bu yönlerden tarihe baktığımızda, yukarıda söylediğimiz şartları kendisinde en mükemmel biçimde toplayan zatın Hz. Muhammed (s.a.s.) olduğu görülecektir. O, tebliğ etmeye çalıştığı evrensel Kur’ân ahkâmını önce kendi hayatında tatbik etmiş ve bu ahkâm üzerinde mükemmel bir toplum meydana getirmiştir. Tebliğ ettiği prensipleri sadece kendi hayatında yaşaÂmakla kalmamış, aynı zamanda bu prensiplerin tamamen yaşandığı bir devlet ve toplum örneğini de ortaya koymuştur. Konuyla ilgili çok sayıda misâl vermemiz mümkün ise de, <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">burada birkaç misalle yetineceğiz.</span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">a.</span> <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Bilakis, sen yalnız Allah'a kulluk et ve ona şükredenlerden ol!” </span><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(Zümer, 39/66)</span><br />
Bu âyet Rasûlüllah (s.a.s.) ’a, aynı zamanda bütün ümmete, sadece ve sadece Allah’a ibadet etmelerini, diğer şeylerin ibadete layık olmadığını ve şükredenlerden olmalarını emretmektedir. Biz Rasûlüllah (s.a.s.)’ın hayatında, bu âyetin gayet açık bir şekilde, hem de çok ileri bir seviyede tezahürlerini görmekteyiz. Hz. Aişe’den (r.anhâ) bununla ilgili olarak şu rivayeti aktarmak, her hâlde konumuzu aydınlatmak bakımından yeterli olsa gerektir:<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Hz. Peygamber namaz kılmak için geceleyin kalkar ve ayakları şişinceye kadar namaz kılardı. Bunun üzerine kendisine: 'Ey Allah’ın Resulü! Allah senin geçmiş ve gelecek bütün günahlarını bağışladığı hâlde, neden bu kadar çok ibadet yapıyorsun?' dedim. Bunun karşısında O, şöyle buyurdu: 'Allah’a karşı şükreden bir kul olmayayım mı?'” </span><br />
Evet O, ümmetin Allah’ın, "kulluk edin.” mesajını ulaştırırken, kendisi bu kulluğu fiiliyatıyla gösteriyor; normal bir kulluğun ötesinde, belki de kimsenin yapamayacağı sevideki bir kulluk örneğini sergiliyor ve böylece tebliğ ettiği şeyleri ilk önce kendi hayatında yaşamış oluyordu.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">b.</span> <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Ey iman edenler! Haktan yana olup var gücünüzle ve bütün işlerinizde adaleti gerçekleştirin. Allah için şahitlik eden insanlar olun. Bu hükmünüz ve şahitliğiniz isterse bizzat kendiniz, ana ve babanız ve yakın akrabalarınız aleyhinde olsun. İsterse onlar zengin veya fakir bulunsun; çünkü Allah her ikisine de sizden daha yakındır. Onun için, sakın nefsinizin arzusuna uyarak adaletten ayrılmayın. Eğer dilinizi eğip bükerek hakkı olduğu gibi söylemekten çekinir veya büsbütün şahitlikten kaçarsanız, iyi bilin ki Allah bütün yaptıklarınızdan haberdardır.”</span> <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(Nisa, 4/135)</span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Aralarında, Allah’ın sana indirdiği ahkâm ile hükmet. Sakın onların keyiflerine uyma ve Allah’ın indirdiği hükümlerin bir kısmından seni caydırmalarından sakın...”</span> <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(Maide, 5/49)</span><br />
Bu âyetlerde, adalet, insanlar arasında hüküm verirken veya şahitlik yaparken doğruluktan ayrılmama, hiçbir şeyi hakkın önüne geçirilmeme emrolunmaktadır. Bunu insanlara tebliğ ile mükellef olan Allah Rasûlü (s.a.s.), aynı zamanda bu emirleri kendi hayatında da uygulayarak örnek olmuş ve başkalarından yapmalarını istediği davranışları sıkı sıkıya bizzat yapmıştır.<br />
Meselâ, bir hırsızlık olayı ile ilgili olarak Rasûlüllah (s.a.s.)’a müracaat edilmişti. Bu işi yapan soylu bir kabileye ait olduğundan affı isteniyordu. Hattâ araya hatırlı insanlar sokulmuştu. Ancak Allah Rasûlü (s.a.s.) böyle bir aracılık karşısında, kaşlarını çattı, yüzü renkten renge girdi ve daha sonra da şöyle buyurdu:<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Sizden önceki milletlerin mahvolmasının sebebi şudur: İçlerinden şerefli biri hırsızlık suçunu işlediğinde onu cezasız bırakırlar; zayıf biri hırsızlık edince de, onu cezalandırırlardı. Allah’a yemin ederim ki, Muhammed’in kızı Fatıma da hırsızlık etse, elini ben keserdim ve cezasız bırakmazdım.” </span><br />
Yine aynı konuyla ilgili olarak şu rivayet de, gayet güzel bir misaldir:<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Ensardan çokça şaka yapan birisi vardı. Bu sahabî, cemaatı güldürdüğü bir hengâmede, Rasûlüllah elindeki bir değnekle onu dürttü. Onun da birazcık canı incindi. Bu durum karşısında adam Rasûlüllah’a kısas talebinde bulundu. Rasûlüllah da hemen ona kısas için izin verdi. Daha sonra adam: 'Senin üzerinde elbise var, halbuki benim üzerimde yoktu.' diye itiraz edince, Rasûlüllah (s.a.s.) da entarisini yukarıya kaldırdı. Bunun üzerine adam hemen atılarak Rasûlüllah (s.a.s.)’ı sırtından, bilhassa Nübüvvet mührünü öpmeye başladı ve şöyle dedi: 'Ey Allah’ın Rasulü! Aslında benim istediğim bu idi.'” </span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">c. “...Bir de senden ne infak edeceklerini sorarlar. De ki: İhtiyacınızdan artanı harcayın.” </span><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(Bakara, 2/219)</span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Onlardan bazı zümrelere, sırf kendilerini denemek için verdiğimiz dünya hayatının süslerine gözünü dikme. Rabbinin sana verdiği nimet, hem daha hayırlı ve değerli, hem de daha devamlıdır.” </span><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(Taha, 20/131)</span><br />
Bu âyetlerde, Allah yolunda infakta bulunma ve inananların kâfirlere gıpta ile bakmamaları tavsiyesi yapılmıştır. Ancak Rasûlullah (s.a.s.), buradaki ölçüyü en ileri bir seviyede kendisi uygulamış; o kadar infakta bulunmuş ki, günlerce ağzına bir tek lokma koymadığı olmuş; hattâ hayatı boyunca, arpa ekmeği ile dahi karnını doyuramamış, aylar geçtiği hâlde onun evinde bir çorba kaynatmak için ateş yanmamıştır. Kendisinden bir şey istenildiğinde varsa verir, olmadığı takdirde de va’d ederdi. Bazen üzerine giydiği tek elbisesini bile isteyen olur, O da hiç çekinmeden hemen verirdi.<br />
Bir bedevi gelip O’ndan bir şey istemişti; Allah Resûlü (s.a.s.) ona istediği şeyi vermişti. Bir başkası gelip istemiş, ona da vermişti. Üçüncü bir şahıs isteyince Allah Resûlü (s.a.s.) bu defa verecek bir şey bulamadı da, eline ilk fırsatta mal geçtiğinde vermeyi va’d buyurdu. Bu durum Hz. Ömer (s.a.s.)’i üzmüş, Rasûlüllah (s.a.s.)’ın bu derece rahatsız edilmesinden rahatsız olmuştu. Ayağa kalkarak şöyle dedi: <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“İstediler verdin. Bir daha istediler yine verdin. Bir daha istediler vaad ettin. Yani bu kadar kendini eziyete sokma Ya Rasûlullah!”</span><br />
Ancak bu sözler Rasûlüllah (s.a.s.)’ın hoşuna gitmemişti. Tam bu esnada Abdullah b. Huzafetü’s-Sehmî ayağa kalkarak şöyle dedi:<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Ver Ey Allah’ın Resûlü; sakın Allah’ın seni fakir bırakacağını ve senden nimetlerini kesivereceğini zannetme!” </span>Hz. Peygamber (s.a.s.) bir süre sustuktan sonra şöyle buyurdu: <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“İşte zaten ben de bununla emrolundum.” </span><br />
Bu konuyla ilgili Rasûlüllah (s.a.s.)’ın hayatında pek çok misal görmemiz mümkündür. O, her konuda Kur’ân’ın emrettiği şeyleri hassas bir şekilde kendi hayatına uygulamış ve bu doğrultuda da bir ümmet yetiştirmiştir. Gerçek mânâda Kur’ân’ın yaşandığı dönemlerdeki Müslümanların hayatlarına baktığımızda, Peygamber’in hayatında olan pek çok şeyin, ümmet tarafından yerine getirildiği görülecektir. Burada sadece O’na yakın olan birisinin hayatından bir misalle iktifa edeceğiz.<br />
Hz. Ebû Bekir (r.a.), gayet sade ve fakirane bir hayat yaşıyordu. Halife iken uzun zaman başkalarının koyunlarını sağarak ailesinin nafakasını temin etmeye çalıştı. Neden sonra kendisine maaş bağlandı ama, bu defa da verileni çok buldu. O, Medine’nin en fakir insanının geçimini kendine ölçü kabul etmişti. Bu itibarla da artan parayı bir testiye atıyor ve orada biriktiriyordu; iki buçuk senelik hilafeti süresince, aldıklarını hep böyle biriktirmişti. Vefat edeceği zaman da, kendisinden sonra gelecek halifeye teslim edilmek üzere, bu testiyi vasiyet ediyordu. Hz. Ömer (ra) halife olup da testiyi kırdırınca içinden küçük küçük paracıklar çıktı ve bir de mektup vardı. Bu mektupta, yeni halifeye hitaben şöyle deniyordu:<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Bu paralar, bana verilen maaştan arta kalanlardır. Ben Medine’nin en fakirini kendime ölçü kabul etmiştim. Artan miktarı bu testiye koydum. Binaenaleyh, bu paralar hazineye aittir ve oraya konulmalıdır.” </span><br />
Buna benzer, insanı şaşkınlığa çeviren hâdiseler nadirattan vak’alar değildir. İslâm tarihini incelediğimizde, bunun benzeri sayısız olayla karşılaşırız ki, bunlar sadece bilinenleridir. Bir de bunun yanında hiç bilinmeyen, sadece Allah ile o şahıs arasında sır olarak kalanlar vardır ki, işte bütün bunlar, söylediklerini harfiyyen yaşayan ve bu doğrultuda bir toplum meydana getiren Hz. Muhammed’in (s.a.s.) durumunu gösterir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">4. Peygamber’in (s.a.s.) Bütün Yönlerinin Tesbiti</span><br />
Bir dinin, bir düşüncenin evrensel olmasının şartlarından birisi de, o dini temsil eden şahsın (peygamberin), hayat hikâyesinin en teferruatlı ve sağlam bir şekilde bilinmesidir. Hayatı, ne zaman, nerede, nasıl, hangi şartlarda yaşadığı bilinmeyen insanların temsil ettiği düşüncenin evrensel olması düşünülemez. Çünkü insanların, bu tür kimselerden, hayatlarının bütün yönleriyle ilgili prensipler edinmeleri mümkün değildir. Hayatları tam olarak bilinmeyen bir kısım kimseler etrafında toplanılsa bile, bu toplanma kısa süreli olup, süreklilik kazanmayacaktır. Zira insanlarda, arkasından gittikleri şahısların, bütün yönleriyle hayatlarını öğrenme merakları vardır. Belli bir süre bu, bazı hikâyelerle oyalama şeklinde devam ettirilse bile, bu oyalama sürekli olmayacak, çok geçmeden her şey ortaya çıkıverecektir. Bu açıdan tarihe baktığımızda, yukarıdaki özelliklere sahip tek şahsiyet vardır ki, o da Hz. Muhammed’dir (s.a.s.).<br />
Hayatının bütün yönlerinin tespiti bakımından, diğer peygamberler bu özelliğe sahip olmadığı gibi onların dışındaki diğer bir kısım şahsiyetler içinse hiç söz konusu değildir. Tarihe mâl olmuş hangi şahsiyeti ele alırsak alalım; pek çok yönlerinin kapalı kaldığına şahit oluruz.<br />
Meselâ, <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Zerdüşt, </span>kendisine tâbi olanların çoğunluğu tarafından büyük bir peygamber olarak tanınmaktadır. Ancak tarih, henüz onun gerçek şahsiyetinin üzerindeki karanlık perdeyi kaldırabilmiş değildir. Budizm en eski dinlerden olup, farklı bölgelerde yayılmış vaziyettedir. Ancak onun kurucusu <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Budha </span>hakkında da tam ve teferruatlı bir bilgiye sahip değiliz. Yine tarihte her kavme bir peygamber gönderilmiştir. Bunlardan bazılarının isimlerini ve hayat hikâyelerini bize Kur’ân haber vermektedir. Bu peygamberlerin hayatlarının tamamını bilme imkânına sahip değiliz. Tevrat ve İncil’de birbirine zıt ve çelişkili bazı bilgiler verilse bile, bunlar hiçbir zaman doğruyu ifade etmemektedirler. Çünkü bu kitaplar, o peygamberlerden çok sonraları kaleme alınmıştır.<br />
Her hâlde diğer peygamberlerin hayat hikâyelerinin teferruatlı bir şekilde bilinmemesinin hikmeti şu olsa gerektir: Bu peygamberler, yalnızca kendi zamanları ve kendi kavimlerine gönderilmiş peygamberlerdir. O peygamberlerin döneminde kendi kavimleri, onları görüp hayatları için alacakları örnekleri almışlardır. Ancak daha sonra gelecek dönemler için, bu peygamberlerin hayatlarının detaylı olarak bilinmesine gerek kalmamıştır. Çünkü bütün bu peygamberlerin nübüvvetleri, bütün zaman ve mekânlara şamil olan Hz. Muhammed’in (s.a.s.) peygamberliğiyle son bulacaktır. Dolayısıyla hayatının her yönünün bilinmesi zarurî olan peygamber de yine O olmuş oluyordu.<br />
Bu açıdan Resûlüllah (s.a.s.)’ın hayatına bakacak olursak, hiç kimseye nasip olmayan bir durumun söz konusu olduğunu görürüz. Sözlerinden davranışlarına, ondan olaylar karşısındaki tutumlarına, ikrar ve sükûtlarına kadar, hattâ özel hayatının en ince detaylarına kadar bütün hayatının kaydedildiğini ve daha sonraki nesillere aktarıldığını görürüz. O’nun hayatının inananlar tarafından kaydedilmesi ve takip edilmesi, evvelâ Kur’ân tarafından emredilmektedir. Kur’ân’ın pek çok yerinde, Allah’a itaat anlatılırken, Peygamber’e itaat da emredilmiş ve ikisi âdeta birbirinden ayrılmaz bir bütün gibi ele alınmıştır. Bu âyetlerde, Allah’ı sevmenin şartı, Hz. Peygamber’e itaate bağlanmış ve ondan yüz çevirme küfür alâmeti olarak kabul edilmiştir.(1) Ayrıca Allah’a ve Resûlü’ne itaat edenlerin, altından ırmakların aktığı cennetlere konulup orada ebedî kalacakları, itaat etmeyenlerin ise sonsuza dek Cehennem’de kalacakları<span style="font-style: italic;" class="mycode_i"> (Nisa, 4/13-14)</span>; itaat edenlerin, Cennet’te peygamberler, sıddîklar, şehidler ve salihlerle beraber olacakları, <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(Nisa, 4/69); </span>Peygamber’in, kendisine itaatin dışında başka bir şey için gönderilmediği, <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(Nisa, 4/64–65);</span> aynı zamanda itaatin bir mü’minlik vasfı olduğu (Tevbe, 9/71) gibi hususlar da açık bir şekilde belirtilmiştir. İşte bütün bu hususlar, Hz. Peygamber’in (s.a.s.) hayat ve şahsiyetinin bütün yönleriyle bilinmesini gerektirmiştir ve bilinmesinin neticesidir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">İkinci olarak</span>, gerek Kur’ân’ın tefsiri ve gerekse Kur’ân’da açıkça sözü edilmeyip, Hz. Peygamber (s.a.s.) tarafından konulan birtakım hükümlerle ilgili olarak Resûlüllah (s.a.s.)’ın söyledikleri, yaptıkları ve takrirleri de dinin bir parçası olduğundan, onlar da tespit edilmiş, üzerlerinde çalışılmış ve daha sonraki nesillere mükemmel bir şekilde aktarılmıştır. Ve bu aktarma işi de öyle sıkı bir gözetim altına alınmış ve prensiplere bağlanmıştır ki, O’na ait olmayan ve başkaları tarafından uydurulması ihtimali bulunan her şey ayıklanmıştır. Hattâ bundan da öte, bu aktarma işinde bulunan insanların dahi durumları göz önüne alınmış, mükemmel bir rivâyet silsilesi takip edilmiştir. Batılıların bile hayran kalıp, hayranlıklarını gizleyemedikleri bu sistem, yani Hadis İlmi’nin benzerini tarihte göstermek mümkün değildir.(2)<br />
Başa dönecek olursak, şunları söyleyebiliriz: Diğer dinlerin bütün müessislerinin hayatlarına ait tarihler hep eksiktir. Meselâ Hz. Mesih (as)’in 33 sene devam eden hayatının vak’alarından ancak üç seneye ait olanını biliyoruz. İran’ın dinî mücedditlerini ancak Firdevsi’nin Şehname’siyle tanıyoruz. Hindistan’da yetişen dinî mürşidlerin tarihi, efsanelere bürünmüştür. Hz. Musa (as9 hakkındaki malûmatımızın menbaı ise, kaybolup, ancak onun irtihalinden asırlarca sonra, Babil esaretinin ardından toplanan Tevrat’tır. Belki bu durum, onların evrensel olmayışları şeklinde yorumlanabilir. Çünkü bütün bu peygamberlerin, bu müceddit ve mürşitlerin telkinatı her zaman için lâzım değildi. Belki bunun için onların bütün tarihi payidar olmamış, yalnız onların hayatından malûm olması lâzım gelen kısımlar korunagelmiştir.<br />
Biz bütün dünyaya bir soru sorsak ve desek ki: <br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Dinlerin kurucuları arasında en mükemmel bir varlığa sahip olan kimdir?”</span><br />
Şüphesiz çeşit çeşit cevaplar alırız. Sorumuzun sözlerini biraz değiştirerek:<br />
“Bir taraftan, getirdiği kitap, bütün mukaddes kitaplara nasip olmayan bir muvaffakiyetle ve tam bir sadakatle kayd ve tespit olunan, diğer taraftan hayatının bütün vak’aları, bütün harekâtı, bütün seferleri, hattâ elbisesinin biçimi ve giyim tarzı, simasının bütün çizgileri, söz söyleyişi ve yürüyüşü, tabiatı, muaşeret tarzı, hattâ yemesi, içmesi, uyuması, gülmesi, çalışması, bütün teferruatıyla nakledilen ve kaydolunan yegâne insan kimdir?” diyecek olursak, o zaman alacağımız cevap mutlaka şudur: <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Bu zât, ancak Hz. Muhammed’dir(s.a.s.).”</span>(3)<br />
Onun hayatı sadece insanlar tarafından nakledilmekle kalmamış, aynı zamanda Kur’ân–ı Kerim tarafından da en teferruatlı bir şekilde ele alınmıştır. Onun yaşantısı, ahlâkı, olaylar karşısındaki tavrı, inananlarla, inanmayanlarla, bu arada hanımlarıyla ve diğer aile ferdleriyle olan münasebeti gibi, hayat, misyon ve şahsiyetinin daha başka yönleri de, bize açık bir şekilde Kur’ân tarafından bildirilmektedir. Demek ki, Hz. Muhammed’e (s.a.s.) nasip olan bu durum, başka hiçbir kimseye nasip olmamıştır.<br />
Evet, 63 yıllık hayatının son 23 yılını peygamber olarak geçiren Hz. Muhammed (s.a.s.), bu zaman zarfında gelen ilâhî vahyi, sadece insanlara tebliğ etmekle kalmamış, bunların hayata nasıl geçirileceğini de bizzat göstermiştir. Binaenaleyh, bugün herhangi bir Müslüman’ın ibadetiyle Hz. Peygamber (s.a.s.)’inki arasında mahiyetçe, şekilce hiçbir fark yoktur. Aynı şeyi, diğer semavî din mensupları için söylemek mümkün değildir.<br />
Önceki peygamberlerin gerek dinî, gerek özel hayatları hakkında otantik bilgilere rastlamak çok güç olduğu hâlde; hamd olsun Allah’a, bu gün bizler, Hz. Peygamber’in (s.a.s.) kullandığı özel eşyaya dahi sahibiz. Öyle sanıyorum ki, bir takım Yahudî ve Hıristiyanların zaman zaman İslâm’a ve Hz. Peygamber’e (s.a.s.) saldırmalarının altında yatan psikoloji, bir bakıma buradan kaynaklanan bir kıskançlık psikolojisi olsa gerektir.(4)<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">5. Herkese Hitap Etmesi</span><br />
Herhangi bir fikrin, düşüncenin veya dinin evrensel olabilmesi için, yalnızca belli bir cemaat, grup, topluluk, ırk veyahut da millete mahsus olmayıp, herkesi kucaklaması, davetinin kapsamına alması ve her seviyedeki insana hitap etmesi lâzımdır. Aksi takdirde böyle bir düşünce veya din, millî ve yöresel bir özelliğe sahip demek olup, evrensel değildir. Bu açıdan İslâm dışındaki dinlerin, ideolojilerin veya izmlerin evrensel olduğu söylenemez.<br />
Acaba Hz. Muhammed’den (s.a.s.) başka, bütün insanlığa şamil, umumî bir risalet ile gönderilmiş başka bir peygamber var mıdır? Veya İslâm’dan başka, daveti herkesi kucaklayan başka ilâhî bir din, Allah tarafından bildirilmiş midir?<br />
İsrailoğulları, dünyayı sadece kendilerine mahsus kılmışlar ve dünyayı yalnızca kendi ülkelerinin sınırlarıyla mahdut saymışlardır. Hattâ daha da ileri giderek, bütün âlemlerin Rabb’i olan Allah’ın, başkalarının değil, sadece kendi milletlerinin ilâhı olduğu zannına kapılmışlardır. Bunun içindir ki Benî İsrail peygamberlerine ve Tevrat’a baktığımızda, onların davetlerinin sadece kendilerine münhasır kalıp, diğer milletlere şamil olmadığını görürüz.(5) Bugün bile Hz. Musa (as)’ın şeriatının ve Yahudiliğin, yalnızca Benî İsrail’e has olduğunu ve başkalarına hitap etmediğini rahatlıkla söyleyebiliriz.(6) Hattâ Hz. İsa (as) bile, sadece İsrailoğulları’nın koyunlarını gütmüş,(7) risaletini ancak onların köylerine ve mensup oldukları topraklara tebliğ ile meşgul olmuş ve –onlara göre– evlâtlarının ekmeğini köpeklere vermemeye gayret sarfetmiştir.(8)<br />
Hintlilerin kutsal kitapları Vedalar’ın da bundan farkı yoktur. Hindular, onların semâdan peygamberlerine inmiş mukaddes kitaplar olduklarını iddia ederler. Ve onların tilâvet ve nağmelerinin de, Arî milletlerinin dışındakilerin kulaklarına duyurulmayacağına inanırlar. Çünkü Arî milletlerin dışındaki diğer bütün insanlar temiz olmayıp, necistir ve kulakları pistir. Dolayısıyla mukaddes kitabın nağmelerine onlar lâyık değildir. Vedalar’ın âyetlerini işittikleri zaman, o kulaklara erimiş kurşun dökmek gerekir.(9)<br />
Cenab–ı Hakk’ın, kulu ve elçisi Hz. Muhammed’e (s.a.s.) gönderdiği Kur’ân–ı Kerim, bütün insanlığa, güzeli göstermek, onları dalâletten kurtarıp, hidayete erdirmek, bâtıldan hakka ulaşmalarını sağlamak, kötüyü bırakıp iyiye yönelmelerini temin etmek, putlara tapmaktan, tevhide, insanların ve zalim idarecilerin baskılarından İslâm’ın adaletine kavuşmalarını sağlamak için gönderilmiştir. İnsanlığın saadetini temin etmek amacını güden Kur’ân–ı Kerim, belli bir zümre, muayyen bir ırk, özel bir zaman, memleket ve yalnızca o dili konuşan insanlar için değil, tam aksine bütün bir beşere gönderilmiştir.(10) Dolayısıyla Kur’ân’ı tebliğ ile mükellef olan Peygamber Efendimiz (s.a.s.) de meselâ: belli bir zamanın, mekânın ve zümrenin değil, bütün zamanların, mekânların ve insanlığın peygamberidir. Ve evrensel bir peygamberdir. Bu evrenselliği, Kur’ân’ın pek çok âyetinde görmemiz mümkündür:<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"De ki: 'Ey insanlar ben sizin hepinize Allah tarafından gönderilen Peygamberim. O ki, göklerin ve yerin hâkimiyeti ona aittir. Ondan başka ilâh yoktur. Hayatı veren de ölümü yaratan da odur.” Öyleyse siz de Allah’a ve onun bütün kelimelerine iman eden Nebiyy–i Ümmi olan o Resûlü’ne inanın. Ona tabi olun ki, doğru yolu bulasınız."</span> <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(A’raf, 7/158)</span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"İşte bunun içindir ki ey Resûlüm, Biz seni bütün insanlar için sırf bir rahmet vesilesi olman için gönderdik."</span> <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(Enbiya, 21/107)</span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"Ey Resûlüm, biz seni bütün insanlığa rahmetimizin müjdecisi, azabımızın uyarıcısı olarak gönderdik, lâkin insanların ekserisi bunu bilmezler."</span> <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(Sebe’, 34/28)</span><br />
Bunların dışında da birtakım âyetler vardır ki, orada kullanılan kelimelerin de ortaya koyduğu üzere, Kur’ân–ı Kerim, herkese şamil olup, herkese hitap etmektedir. Çünkü <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">nâs</span> (2/21; 4/79, 7/158; 10/1; 31/33; 35/5; 105, 170), <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">insan </span>(75/3–10; 80/17, 24; 89/15; 100/6–8; 103/1–3), <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">abd ve ibad</span> (2/186; 7/32; 15/49; 17/96; 39/7,10; 89/29), <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">beşer</span> (74/31, 36), <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">benîâdem </span>(7/26, 27, 31, 35; 36/60), <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">âlemîn</span> (21/107; 25/1; 32/2; 38/87; 45/36) gibi kelimeler umum ifade etmektedirler. Resûlüllah (s.a.s.)’ın nübüvveti ve insanlara vahyi tebliğ etmesiyle ilgili olarak kullanılan bu kelimelerden de anlaşıldığına göre, O’nun peygamberliği zaman, mekân ve bir kavim ile mukayyet olmayıp, herkesi içine almaktadır.<br />
Resûlüllah (s.a.s.) da kendisinin yalnızca bir kavmin değil, bütün insanlara gönderilen bir peygamber olduğunu bildirmiştir:<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Benden önceki peygamberlerden hiçbirisine verilmeyen beş şey bana verildi. Ben, bir aylık mesafeden korkuyla yardım edildim. Bütün yer yüzü bana </span>(ümmetime) <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">mescit ve temizleyici kılındı. Benim ümmetimden birisi, namaz vaktine nerede denk gelirse orada kılsın. Bana ganimetler helâl kılındı. Benden önceki peygamberler sadece kendi kavimlerine gönderildikleri hâlde, ben bütün insanlığa gönderildim. Ve bana şefaat hakkı verildi.”</span>(11)<br />
“Bir gün Hz. Ömer, Resûlüllah’a gelerek şöyle dedi: <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Ya Resûlallah! Ben, Benî Kureyza Yahûdilerinden birisine söyledim de bana Tevrat’tan bazı parçalar yazıverdi. Onları sana okuyayım mı?”</span> Bunun üzerine Resûlüllah (s.a.s.)’ın yüzünün rengi değişti. Oradakilerden birisi: <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Görmüyor musun Resûlüllah’ın yüzünü?”</span> deyince, Hz. Ömer (ra) şöyle dedi: <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Ben Rab olarak Allah’a, din olarak İslâm’a, peygamber olarak da Muhammed’e (s.a.s.) razıyım.” </span>Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.s.)’in yüzünde sevinç belirdi ve şöyle buyurdu:<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Nefsim kudret elinde olan Allah’a yemin olsun ki, şayet içinizde Hz. Musa (as) zuhur etse, siz de beni bırakıp ona tabî olsanız, dalâlete düşmüş olursunuz. Siz, ümmetlerden benim payıma düşensiniz; ben de peygamberlerden sizin payınıza düşenim.”</span>(12)<br />
Bütün bunlardan anlaşılmaktadır ki Kur’ân–ı Kerim, bütün insanlara şâmil olup, kıyamete kadar da geçerli olacaktır. Ondan sonra bir kitap gelmeyeceği gibi, onun getirmiş olduğu dinden başka bir din de, Allah katında geçerli olmayacaktır. Çünkü onun getirdiği prensipler, herkes tarafından uygulanması mümkün olan ve her türlü ihtiyacı karşılayan bir özelliğe sahiptir. Yeter ki, onu yorumlayanlar, gerektiği gibi ondan anlasınlar ve insanların ihtiyaçlarına uygun cevaplar çıkarabilsinler.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">6. İnsanların Bütün İhtiyaçlarını Karşılaması</span><br />
Herhangi bir düşünce ya da dinin evrensel olabilmesi için, <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">hitap etmiş olduğu bütün insanların ihtiyaçlarını, isteklerini ve arzularını karşılıyor olması lâzımdır. </span>Bunu yerine getiremeyen bir düşünce ya da dinin evrenselliğinden söz edilemez. Bu açıdan diğer din ve düşüncelere baktığımızda, insanların her yönleriyle değil, ancak sınırlı bazı yönleriyle ilgilendiklerini, hayatlarının bazı yanlarını ihmal ettiklerini görmekteyiz. Ancak Kur’ân, bu türlü bir eksiklikten tamamen uzaktır. O, insanın ihtiyaç hissedeceği hiçbir şeyi eksik bırakmamıştır. En önemlisinden, daha az önemlisine kadar her şeyi ele almış, en güzelini insanlara bildirmiştir. Kısacası düşünen, anlayan ve kavrayabilen için Kur’ân’da her şey vardır. Şu âyet de buna işaret etmektedir:<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“...ne kuru ve ne de yaş hiçbir şey yoktur ki, o her şeyi açıklayan Kitap’ta bulunmasın.”</span> <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(En’âm, 6/59)</span><br />
Meselâ, inançla ilgili şeyler, insanın asla vazgeçemeyeceği şeylerdir. Bununla ilgili Kur’ân–ı Kerim’de teferruatlı prensipler konulmuş, Yaratıcı’nın isimleri ve sıfatlan genişçe ele alınmıştır (2/255; 6/102; 20/14; 21/22; 23/91; 42/11; 59/22–24; 67/1–2; 112/1–4); ayrıca ibadete yalnızca Allah’ın layık olduğu vurgulanmış (7/191–195; 16/17; 22/73–74; 46/4–6); meleklere, peygamberlere ve indirilen kitaplara inanma tavsiyesi yapılmış (2/136; 4/136); öldükten sonra dirilme, insanın dünyadayken yaptıklarından hesaba çekilip mutlaka karşılığını göreceği bildirilmiştir (21/104; 30/27; 32/10; 34/7; 36/78–79; 50/3, 15; 56/47–50; 64/7; 75/3–4).<br />
Namaz, oruç, zekât, hac gibi ibadetlerle ilgili esaslar va’z edilmiş, insanların yaşantılarında ihtiyaç hissedecekleri kurallar konmuştur. Bu cümleden olarak helâl–haram olan şeyler belirtilmiş (2/188, 275; 3/130; 4/10; 6/152), alış–verişlerdeki esaslar üzerinde durulmuş (2/282; 4/6; 5/106), yetimler ve onların vasileriyle ilgili hükümler belirtilmiş (4/2–10), evlilik, boşanma, nafaka, iddet, süt emzirme gibi konular dile getirilmiştir. Yine bazı suçlara uygulanacak olan cezalar açıklanmıştır meselâ, kasden adam öldürmede uygulanacak kısas cezası (2/178), hatâen öldürmedeki ceza (4/92), yol kesenlere verilecek ceza (5/33), hırsızlık cezası (5/38, 94; 24/2), zina cezası (24/2), iffetli kadınlara zina isnadı cezası (24/4), gibi müeyyideler konulmuştur. Yine insanların arası bozulduğunda takip edilmesi gereken yol belirtilmiş (49/9–10), ailevî problemlerle ilgili çözüm yollan sunulmuş (4/34–35), Müslümanların gayr–i müslimlerle münasebetlerindeki kurallar, sulh anındaki (4/90; 8/61), veya savaş esnasındaki münasebetler (2/190), devamlı olarak savaşa karşı hazırlıklı olma (8/60), düşmanla karşı karşıya gelince çekinmeme, onlardan kaçmama (4/104; 8/15–16), siyasî sığınma isteyenin durumu (9/6), savaş esirlerine uygulanacak muamele (47/4), antlaşma hükümleri (8/58; 9/4; 16/91) gibi prensipler üzerinde durulmuştur.<br />
Ayrıca üzerinde önemle durulan hususlardan bir diğeri de<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> ahlakî prensipler</span>dir. Mesela, akrabalara nasıl davranılacağı (4/36), kötülüğün iyilikle savılacağı ve affetmenin güzel bir haslet olduğu (3/133–134; 5/13; 42/40), doğruluğa teşvik (9/119), emanete saygılı olma (4/58,107; 8/27; 23/1–11), adalete teşvik, (16/90), mütevazi olup, kibir ve çalımdan kaçınma (17/37; 25/63–75; 31/18–19), alay etmenin ve lâkap takmanın hoş bir şey olmadığı (49/11), sû–i zandan, gıybetten ve tecessüsten kaçınma (49/12), başkalarının evlerinin gizliliklerine saygı, oraya girerken dikkat edilmesi gerekli prensipler (24/27–29, 58–59), kadınların namuslarına göstermeleri gereken ehemmiyet (24/31; 33/32, 33, 59), misafirlikle ilgili kurallar (33/53) gibi pek çok konu ele alınmıştır. Kısaca söylemek gerekirse Kur’ân, çok geniş bir konu çeşitliliğine sahiptir. Ve bütün bu işlenen konular, insanların hayatlarında mutlaka önlerine çıkacak meselelerden ibarettir. Dolayısıyla insanlar, kendilerinin ihtiyaç duyacakları şeyleri rahatlıkla buradan çıkarıp alabilirler. Bu da Kur’ân–ı Kerim’in evrensel bir özelliğe sahip olduğunu gösterir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">7. Getirilen Prensiplerin Kabul Edilebilir Olması</span><br />
Öteden beri pek çok fikir ortaya çıkmış, pek çok felsefî akım meydana getirilmiş ve pek çok sistem insanlığa sunulmuştur. Ancak bunların hiçbiri uzun ömürlü olmamış, en yıkılmaz gibi görünenler bile çok kısa denecek bir zaman diliminde silinip gitmiş, sadece adları kalmış, hattâ bazılarının adları bile unutulmuştur. Onları bu duruma düşüren sebeplerin başında, ortaya koymuş oldukları ilkelerin herkes tarafından kabul edilebilecek bir özelliğe sahip olmamaları gelmektedir. Kur’ân–ı Kerim’e gelince, onun getirmiş olduğu gerek i’tikadî, gerek ahlâkî ve gerekse amelî prensipler, herkes tarafından kabul edilebilir bir niteliğe sahiptir. Çünkü o prensiplerin sahibi, insanın yaratıcısı ve dolayısıyla kimin ne kadar yükü kaldırabileceğini en iyi bilen Yüce Allah’tır. Kabul edilebilirlik, evvelâ öne sürülen kuralların uygulanabilmesine ve akla uygunluğuna bağlıdır. Cenab–ı Hak, insanları zora koşmamış, kimsenin altından kalkamayacağı bir yükü de yüklememiştir:<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“...Allah size kolaylık diler, zorluk dilemez...”</span> (Bakara, 2/185) beyanı da bunu göstermektedir.<br />
Ancak bazı kimseler Kur’ân–ı Kerim’de bildirilen özellikle hükümlerin bazılarına itiraz etmiş, bunların ancak Kur’ân’ın indiği asırda geçerli olabileceğini, günümüzde bunların yerine yeni bazı prensiplerin konulması gerektiğini savunmuşlardır. Bu düşünceler, daha çok oryantalistler tarafından ileri sürülmüş, onlardan da bazı kişiler etkilenmişlerdir.<br />
Meselâ, bir hırsızlık cezası olan el kesmenin, çok evliliğin, miras hukukunda kadına erkeğe nazaran daha az pay verilmesinin vs. günümüz için geçerli olamayacağı iddia edilmiştir. Biz bu makalemizde bunları tek tek ele alacak değiliz. Ancak tenkit edilen bu hükümler tarafsız bir gözle, temiz bir vicdanla, şartlanmışlıktan öte bir yaklaşımla ve insanlığın çok büyük çoğunluğunu bedbaht etmiş, dünyayı kana boyamış mevcut sefih medeniyetin kriterlerine göre değil, İslâm’ın bütünlüğü içinde incelendiği zaman, bu hükümlerin de ne ölçüde mükemmeliyet ifade ettiği görülecektir ve zaten bunlar, ehillerince açıklanmıştır.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">İnsan, bir emir veya yasağı incelediğinde, onu önce kendi nefsinde düşünerek, aynı şartlarda kendisinin olduğunu kabul etse ve meseleye öyle yaklaşsa, olayları daha farklı değerlendirecektir. Bunun yerine birtakım kavramlara sığınıp, başkalarının tesirinde kalarak meseleye yaklaşmak ise, kişiyi hatalı görüşlere götürür.</span><br />
Bu çalışmada evrenselliğin belli başlı şartları üzerinde durulmuştur. Neticede bütün bu şartların Kur’ân–ı Kerim’de varlığını yakînen görmüş olduk. Bütün bunlardan sonra rahatlıkla Kur’ân–ı Kerim’in evrensel olduğunu ve bunda hiçbir şüphenin bulunmadığını söylememiz mümkündür. Ve bu durum, kıyamete kadar da devam edecektir. Çünkü ondan başka kitap indirilmeyecek ve onu insanlığa ulaştıran Peygamber’den (s.a.s.) başka da bir peygamber gönderilmeyecektir.<br />
<span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(Doç. Dr. Muhittin AKGÜL)</span><br />
<span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Dipnotlar:</span></span><br />
1. “Ey Resûlüm, de ki: “Ey insanlar, eğer Allah’ı seviyorsanız, gelin bana uyun ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah Ğafurdur, Rahimdir. De ki: Allah’a ve Rasûlullah’a itaat ediniz. Şayet yüz çevirirlerse, bilsinler ki Allah kâfirleri sevmez.” (Âl–i İmran, 3/31–32)<br />
2. Meşhur bir Alman âlimi olan Dr. Sprenger 1853–1864 yılları arasında Kalkuta’da basılan İbn Hacer el–Askalâni’nin el–İsabe’sine yazmış olduğu İngilizce mukaddimede şöyle demektedir: “Daha önce yaşamış olan milletler arasında, hiçbir millet yoktur ki –nasıl ki şimdi de muasır milletler arasında böyle bir millet bulunmamaktadır– esma–i rical (biyografi ilmi) adıyla anılan kişilerin terceme–i hâlleri hakkında, Müslümanların yaptıklarını yapmış olsunlar. Bu çok önemli ilimde 500.000 kişinin biyografisini toplamışlardır.” Nedvî, Süleyman, er–Risaletü’l–Muhammediyye Daru’s–Suûdiyye. Cidde 1984, s. 62 (1. dipnot).<br />
3. Şiblî, Mevlâna, Asr–ı Saadet (Ter: Ömer Rıza Doğrul), Eser Neşriyat ve Dağıtım, İst. 1977, 1/18–19.<br />
4. Kaya, Mahmud, İslâm’ın Evrenselliği Üzerine Ebedî Risalet Sempozyumu l. İzmir 1993, s. 306.<br />
5. Tevrat’ın bölümlerinin hepsini okuyan bir kimse, ne Hz. Musa’nın, ne de İsrailoğulları’nın başkalarını kendi dinlerine davete memur olduklarını gösteren bir şey bulamaz. Bütün bölümlerde yazılanlar, Yahûdîliğin kendilerine has bir din, Rabb’in de yine onlara ait Tanrı olduğu fikrini te’yîd eder. Derveze, Muhammed İzzet, Tarîhu Benî İsraîl Min Esfârihim’den naklen Çelebi, Ahmet, Mukayeseli Dinler Açısından Yahudilik (Çev: Ahmet M. Büyükçınar, Ömer Faruk Harman), Kalem Yayınevi, İst. 1978. s. 186. Ayrıca bkz: Farukî, İsmail Raci, İbrahimî Dinlerin Diyaloğu (Çev: Mesut Karaşahan), Pınar Yayınları, İst. 1993, s. 35 vd.<br />
6. Yahûdîlerin, dinlerini sadece kendilerine tahsis etmeleri ve yabancıların bu dine girmesine karşı çıkmaları, bir nevî benlik ve kendini üstün, mümtaz görme duygusu sebebiyledir. Bu, öyle bir duygudur ki, sanki diğer insanlara karşı Yahudilerin değerini yükseltmekte ve kendileri dışındaki bütün insanları vahşî veya hayvan kabul etmelerine sebep olmaktadır. Çelebi, Ahmet, a.g.e. s. 187.<br />
7. Fakat İsa cevap verip dedi: “Ben, İsrail evinin kaybolmuş koyunlarından başkasına gönderilmedim.” (Matta, 15/24) ifadesi de bunu göstermektedir.<br />
8. Nedvî, Seyyid Süleyman, er–Risaletü’l–Muhammediyye 165–166. Ayrıca bkz: Kahraman, Ahmet, Mukayeseli Dinler Tarihi s. 159–160.<br />
9. Nedvî, Seyyid Süleyman, er–Risaletü’l–Muhammediyye s. 166. Ayrıca bkz: Kahraman, a.g.e. s. 106.<br />
10. Abdulhalim Mahmud, Ali, Âlemiyyetü’d–Da’veti’l–İslâmiyye Daru’l–Vefa, Kahire 1992, s. 161.<br />
11. Buharî, teyemmüm 1, salat 56; Müslim, mesacid 3; Nesaî, gusül 26; Darimî, siyer 28, salat 111.<br />
12. Darimî, mukaddime 39; Müsned 3/471, 4/276.<br />
<span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Selam ve dua ile...<br />
Sorularla İslamiyet</span><br />
<br />
</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Kuran-ı Kerim'in evrenselliğini örneklerle açıklar mısınız?<br />
<br />
Cevap<br />
Değerli kardeşimiz,<br />
İnsanlığa doğru yolu gösterip, onları dünya ve ahiret saadetine eriştirmek için, Yüce Allah’ın indirmiş olduğu son ilahi kitap,<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> Kur’an</span>’dır. Kur’an, Allah’ın ezeli kelamıdır. On dört asırdan beri insanlığın bütün ihtiyaçlarına cevap vermiş, kıyamete kadar gelecek olan insanların ihtiyaçlarına da cevap verecektir. Yeter ki insan, onu kabul etsin, inansın, gerektiği şekilde onu okuyup anlasın ve hayatında uygulasın.<br />
İnsanlık Kur’an’a sarıldığı, onu doğru anlayıp yorumladığı ve hayatına uyguladığı müddetçe, doğru yoldan sapmayacaktır. Çünkü en doğru ve en sağlam yol, Kur’an yoludur. O, Allah’ın sağlam, kopmayan ipi ve sırat-ı müstakimidir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kur’an’ın Biz İnsanlar İçin Getirmiş Olduğu Evrensel Prensipler Nelerdir?</span><br />
Kur'an-ı Kerim'in evrenselliği geniş bir konudur. Bu bakımdan bu konu geniş bir kitap mahiyetindedir. Burada kısaca bir kaç noktaya değineceğiz.<br />
Peygamber Efendimiz (asm) onu şöyle tarif buyurmuştur:<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Allah’ın kitabı olan Kur’an’da sizden öncekilerin kıssaları, sizden sonrakilerin haberleri, kendi aranızda olanların hükümleri vardır. O, doğruyu eğriden ayıran kitaptır. O, hiçbir zaman anlamsız konuşmaz. O, Allah’ın sağlam ipidir. O, zikr-i hakimdir. O, dosdoğru yoldur. Kötü arzular asla onu hedefinden saptıramaz. Diller onu karıştırıp bozamaz. Âlimler ona doyamaz. Müttakîler ondan usanmaz. O tekrar tekrar okunmakla eskimez. O, cinlerin işitir işitmez: <span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">'Biz acayip bir Kur’an işittik ki, doğruya iletir. Derhal ona inandık.' </span></span><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(Cin, 72/1-2)</span><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> dedikleri kitaptır. O’nun ölçülerine göre konuşan doğruyu söyler. Ona göre davranan sevap kazanır. Onunla hükmeden âdil olur. Ona çağıran doğru yola çağırmış olur."</span> <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(Tirmizî, Fedâilü’l-Kur’an, 14; Dârimî, Fedâilü’l-Kur’an, 1)</span><br />
Kur’an, yüceler ve hak hedefler için indirilmiş bir kitaptır. Bizzat Kur’an’ın kendisi açık bir şekilde ne için indirildiğini yine kendisi bize haber veriyor. Şu ayet mealleri bunun en çarpıcı örnekleridir:<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Elif. Lam. Mim. O kitap </span>(Kur’an)<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">; Onda asla şüphe yoktur. O, muttakîler için yol göstericidir.”</span><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(Bakara, 2/1-2)</span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“</span>(Ey Muhammed!) <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">İşte bu </span>(Kur’an),<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> ayetlerini inceden inceye düşünsünler, akıl sahipleri </span>(aklını kullananlar)<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">da öğüt alsınlar diye sana indirdiğimiz mübârek </span>(feyiz kaynağı)<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> bir Kitap'tır.”</span><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(Sâd, 38/29)</span><br />
Yani Kur’an muttakîlere hidayet kaynağı olsun, insanlar üzerinde düşünsün ve düşüncelerini geliştirsin ve öğüt alsınlar için indirilmiştir. Bir başka deyişle Kur’an, biz insanlardan şunları istemek üzere indirilmiştir: Okunması, üzerinde düşünülmesi, anlaşılması, ihlâsla açıklanması ve ibret alınıp hayatta tatbik edilmesi.<br />
İnsanın yaratılışından beri var olan ve çağımızda baş döndürücü bir hal alan değişim karşısında, 1.400 küsur yıl önce inmiş olan Kur’an, bugünün problemlerine çözüm getirebilecek ve çağımız insanını da bağlayacak prensiplere sahip bir kitaptır.<br />
Bu prensipleri incelediğimizde, bunların genel prensipler olduğunu ve her zaman bütün insanların uygulayabileceği türden ilkeleri içinde barındırdığını görmekteyiz. Kur’an’ın getirmiş olduğu bu evrensel prensiplerden, emir manasını teşkil eden, <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">evrensel beş prensip</span> üzerinde kısa kısa açıklamalarda bulunacağız.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Bu evrensel prensiplerden yerine getirilmesi emredilen beş şey şunlardır:</span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">1)</span> Çalışmak,<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">2) </span>Adil olmak,<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">3)</span> Doğru olmak,<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">4)</span> Ahde vefalı olmak,<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">5) </span>Emanetin hakkını korumak.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">- Çalışmak: </span>Allah’ın ezeli kanunudur. Yüce Allah, Kur’an’ında çalışmanın önemini belirterek şöyle buyurmaktadır:<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“İnsana çalışmasından başka bir şey yoktur. Onun çalışması yakında görülecektir. Sonra ona tastamam karşılığı verilecektir.”</span> <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(Necm, 53/39-41)</span><br />
Bu ayetler insanın ancak çalışmak suretiyle ilerleyebileceğini, dünya ve ahiret saadetinin anahtarlarının meşru yolda çalışmak olduğunu ifade etmektedir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">- İslamın temeli adalettir.</span> Adalet, düzgün hareket etmek, hak yememek, dengeyi gözetmek, doğruluktan ayrılmamak, doğru yoldan sapmamak gibi insani ve sosyal değerlerin bir bileşkesidir. Kur’an mutlak bir adaleti emreder. Bu hususta inanan inanmayan, yakın uzak, zengin fakir ayırımı yapmaz. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“...Yakınınız dahi olsa söylediğiniz zaman adaletten ayrılmayınız...” </span><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(En’am, 6/152) </span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Ey iman edenler! Allah için adaletle şahitlik ediniz. Kendinizin, ana, babanızın ve yakınlarınızın aleyhine bile olsa, </span>(şahitlik ettiğiniz kimseler)<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> zengin veya fakir de olsalar </span>(adaletten ayrılmayınız.)<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> Çünkü Allah ikisine de daha yakındır. Onun için nefsinizin hevasına uyup da adaletsizlik etmeyiniz. Eğer (şahitlik ederken) dilinizi eğip bükerseniz veya doğruyu söylemezseniz, muhakkak ki Allah yaptıklarınızdan haberdardır.”</span> <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(Nisa, 4/135)</span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">- Doğru olmak: </span>Kur’an’da bizlere emredilen prensiplereden bir diğeri <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">doğruluk</span>tur. Nitekim Kur’an’da bu hususta şöyle buyurulmaktadır:<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Ey iman edenler! Allah’tan korkun ve doğru söz söyleyin. </span>(Böyle davranırsanız) <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Allah işlerinizi düzeltir ve günahlarınızı bağışlar. Kim Allah ve Resulüne itaat ederse büyük bir kurtuluşa ermiş olur.”</span> <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(Ahzab, 33/70-71)</span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Emrolunduğun gibi dosdoğru ol. Aşırı da gitmeyiniz. Çünkü Allah, sizin yaptıklarınızı çok iyi görendir.”</span><span style="font-style: italic;" class="mycode_i"> (Hud, 11/112)</span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">- Ahde vefa: </span>Kur’an’ın ısrarla üzerinde durduğu evrensel prensiplerden biri de <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">ahde vefa</span>dır. <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Ahd,</span> “bir şeyin yerine getirilmesini emretmek, talimat vermek, söz vermek, emir, talimat, taahhüt, antlaşma, yükümlülük, itimat veren söz” anlamlarına gelir. Kişinin verdiği söz ister Allah’a isterse insanlara karşı olsun, mutlaka kişi verdiği sözde durmalı ve sözünün gereğini yerine getirmelidir. Çünkü Yüce Allah,<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Ey iman edenler! Yaptığınız akitlerin gereğini yerine getirin...” </span><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(Mâide, 5/1)</span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Her kim sözünü yerine getirir ve kötülükten sakınırsa, bilsin ki Allah sakınanları sever.”</span> <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(Âl-i İmran, 3/76)</span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“...Verdiğiniz sözü de yerine getirin. Çünkü verilen söz, sorumluluğu gerektirir.”</span> <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(İsra, 17/34)</span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">- Emanetin hakkını korumak: </span>Üzerinde duracağımız son evrensel Kur’an prensibi ise, emanette olmaktır. Genelde emanet,<span style="font-style: italic;" class="mycode_i"> “bir kimseye koruması için bırakılan mal ve eşya”</span> anlamında kullanılmaktadır. Fakat bu anlamın yanında insanın sahip olduğu ve kendisine geçici olarak verilmiş bulunan ruhî, bedenî, ve malî imkanları da kapsar.<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> İslam Hukukunda ise emanet,</span> Allah Teala'nın gerek kendi hukuku, gerekse yaratıklarının hukuku ile ilgili olarak insana yüklediği vazifelerin tamamına verilen bir isim olarak tarif edilmektedir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Mü’minler, emanetlerini ve verdikleri sözü yerine getirirler.”</span> <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(Mü’minun, 23/8)</span><br />
Kur’an’ın her zaman ve şartta insanların uygulayabileceği türden evrensel emirlerine örnekler verdik. Bu prensiplerin her birisi ister Müslümanlar tarafından, isterse Müslüman olmayanlar tarafından uygulansın farketmez, o topluma mutlaka saadet getirir. Bu prensiplerin uygulanmadığı dünyada ise, -bu gün yeryüzünde olduğu gibi- insanlar mutsuz ve umutsuz olur. Kur’an’a gönül vermiş insanlar olarak, önce bizim bu güzel prensiplere uygun bir hayat tarzına kavuşmamız ve insanlığa örnek olmamız gerekir. Çünkü hayrın ve iyiliğin insanlığa ulaştırılması, bizim görevimizdir.<br />
Kur’an’ın her zaman ve şartta insanların uygulayabileceği türden evrensel emirlerine örnekler verdik. Kur’an’ın getirdiği birtakım yasaklar var ki, bu <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">yasaklardan sadece beş tanesi</span>ni kısaca açıklamak istiyoruz.<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> Bunlar: </span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">1.</span> Allah’a ortak koşmak;<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">2.</span> Anne ve babaya asi olmak;<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">3.</span> Haksız yere cana kıymak;<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">4.</span> Rüşvet almak;<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">5. </span>Dedi-kodu ve gıybet etmek.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kur’an’a göre en büyük günah, Allah’a ortak koşmaktır.</span> Allah’a ortak tanımak, taş, ağaç, güneş, ay, yıldız, melek, peygamber, şeyh veya Allah’tan başka bir varlığa tapmaktır. Kur’an, Allah’a eş ve ortak koşmayı şirk ve en büyük haksızlık; zulüm olarak tanımlamaktadır. Nitekim şu iki ayet-i kerimeler bunun en çarpıcı örneklerini teşkil etmektedir:<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Allah, kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz; ondan başka günahları dilediği kimse için bağışlar. Kim Allah’a ortak koşarsa büsbütün sapıtmıştır.” </span><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(Nisa, 4/116);</span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“...Şüphesiz ki şirk, büyük bir zulümdür.”</span> <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(Lokman, 31/13)</span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Zulüm,</span> bir şeyi gerekli olan yerden kaldırıp başka bir yere koymak, maksattan ayrılmaktır. Allah, dirilten, öldüren, rızık veren, nimetlendiren ve ortağı olmayan Rab’dir. Başka bir şey Allah’a ortak koşulduğu zaman, en büyük zulüm işlenmiş olur. Onun için de Kur’an, şirk koşanların şiddetli azaba çarpılacaklarını ve cennete girmelerinin mümkün olamayacağını şöylece ifade buyurmuştur:<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Kim Allah’a ortak koşarsa şüphesiz Allah ona cenneti haram kılar; artık onun yeri ateştir ve zalimler için yardımcılar yoktur.”</span><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(Maide, 5/72)</span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kur’an</span>, bizlere anne babamıza iyilik etmemizi emretmekte onlara asi olmaktan bizleri sakındırmakta ve şöyle buyurmaktadır:<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Rabbin, sadece kendisine kulluk etmenizi, ana-babanıza da iyi davranmanızı kesin bir şekilde emretti. Onlardan biri veya her ikisi senin yanında yaşlanırsa, kendilerine <span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">'Of...’</span> bile deme; onları azarlama; ikisine de güzel söz söyle. Onları esirgeyerek alçak gönüllülükle üzerlerine kanat ger ve: <span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">‘Rabbim! Küçüklüğümde onlar beni nasıl yetiştirmişlerse, şimdi de sen onlara öyle rahmet et.’</span> diyerek dua et.” </span><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(İsra, 17/23-24)</span><br />
Bu ayetlerde Yüce Allah, kendisine ibadetten sonra ana-babaya iyilik etmeyi, hatta onlara “öf” bile denmemesini emretmektedir. Çünkü insanı yaratan Allah’tır, ana baba da yaratmanın sebebidir.<br />
İnsan, yeryüzünde Allah’ın değer verdiği ve bütün canlılardan üstün kıldığı yüce bir varlıktır. Her ne sebep ve hangi şekilde olursa olsun, onun küçümsenmesi, ayıplanması, kusurlarının sağa sola taşınması, yasak olduğu gibi, haksız yere canına kıyılması da şiddetle yasaklanmıştır. Şu ayetlerde olduğu gibi, haksız bir insanın öldürülmesi bütün insanlığı öldürmek olarak kabul edilmiş, müminlerin özellikleri sayılırken de <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"cana kıymazlar" </span>diye vasıflandırılmışlardır.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Kim bir insana veya yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya karşılık olmaksızın bir insanı öldürürse, bütün insanları öldürmüş gibi olur.”</span> <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(Maide, 5/32);</span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Müminler, Allah ile beraber başka bir tanrıya yalvarmazlar, Allah’ın haram kıldığı cana haksız yere kıymazlar ve zina etmezler. Bunları yapan, günahının cezasını bulur.”</span> <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(Furkan, 25/68)</span><br />
Son iki evrensel yasak prensip ise, toplumu içten içe kemiren ve güven duygusunu yok eden insani ve sosyal iki hastalıktan oluşmaktadır. Bunlar <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">rüşvet</span> ve <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">dedikodu</span>dur. Bu iki kötü şey Kur’an’da şu ifadelerle yasaklanmıştır:<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Ey inananlar, mallarınızı aranızda batıl sebepler ile yemeyin, ancak karşılıklı rıza ile yaptığınız ticaretle yiyebilirsizin.”</span> <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(Nisa, 4/29),</span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Mallarınızı batıl sebepler ile yemeyin. Bile bile insanların mallarından bir kısmını günah bir biçimde yemeniz için onları hakimlerin önüne atmayın.”</span> <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(Bakara, 2/188)</span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Biriniz diğerinin arkasından çekiştirmesin (gıybet etmesin.) Biriniz ölmüş kardeşinin etini yemeyi sever mi? İşte bundan iğrendiniz. O halde Allah’tan korkun, şüphesiz Allah tövbeyi çok kabul eden, çok esirgeyendir.”</span> <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(Hucurat, 49/12)</span><br />
Kur’an, insanları mutlu kılmak için indirilmiş bir kitaptır; prensipleri evrenseldir ve her zaman ve şartta uygulanabilecek özelliğe sahiptir. Herkes iyice düşünsün bakalım; acaba bu ilke ve prensiplerden hangisi bu çağda geçersizdir?<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Not: Konuyla ilgili şu makaleyi de okumanızı önemle tavsiye ederiz:</span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">KUR'AN-I KERİM'İN EVRENSELLİĞİ</span><br />
Dünya varolduğu andan günümüze kadar ortaya çıkan her düşüncenin bir karşıtı olmuş, her tezin bir antitezi öne sürülmüştür. Kısaca belirtmek gerekirse, her şey çift olarak yaratılmıştır:<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Her şeyi de çift yarattık ki düşünüp ders alasınız.”</span> <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(Zariyat, 51/49)</span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Yer-gök, hayat-ölüm, aydınlık-karanlık, melek-şeytan, artı-eksi, iyi-kötü, kadın-erkek</span> vs. bunları çoğaltmak mümkündür. Her Âdem (as)’in karşısında, bir şeytanın varlığı; her dinin karşısında, dinsizliğin mevcudiyeti, kabul edilen bir vakıadır. Ancak bu karşı olma, zaman zaman değişiklik göstermekte, farklı şekillerde ortaya çıkmaktadır. Ve bu karşı oluş, dünya durdukça da sürüp gidecektir.<br />
Kurulan bu dünya düzeninde Allah, insanları uyarmak, dünyaya geliş gayelerini öğretmek, eğri yolun encamından sakındırmak, ahlâklı ve faziletli olmanın yollarını bildirmek, böylece hem insanlığa, hem de kendilerine yararlı birer fert konumuna gelebilmeleri için insanlara, yine onların kendi içlerinden peygamberler göndermiştir:<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Evet, biz seni gerçeğin ta kendisine malik olarak, rahmetle müjdeleyen ve kâfirleri azapla uyaran bir Peygamber olarak gönderdik. Zaten uyaran bir peygamber gelmiş olmayan hiç bir ümmet yoktur.” </span><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(Fâtır, 35/24)</span><br />
İnsanlık, ilim ve teknik yönünden ne kadar ilerlerse ilerlesin, ne kadar ilmî keşifler yaparsa yapsın, vahiy olmaksızın gerçek saadeti elde etmesi mümkün değildir. Bunun için de insanların, doğuştan fıtratlarında var olan dînî inanca dönmeleri en uygun ve tabiî bir yoldur. Bu yolun müşahhas olarak ismini verecek olursak, öteden beri bütün peygamberlerin üzerinde durup, kavimlerine anlatmaya çalıştıkları ve son olarak da âhir zaman peygamberi Hz. Muhammed’in (s.a.s), tebliğiyle mükellef olduğu <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">İSLÂM </span>dinidir.<br />
Aslında dinlerin özü birdir. Bütün peygamberlerin getirdiği inanç esasları aynıdır. Çünkü bütün dinlerin kaynağı, Yüce Yaratıcı olan Allah’tır:<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“O, <span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">'Dini doğru anlayıp hükümlerini uygulayın ve o hususta tefrikaya düşmeyin:' </span>diye, din esasları olarak Nuh’a emrettiğini, hem sana vahyettiğimizi, keza İbrahim’e, Musa’ya, İsa’ya emrettiğimizi sizin için de din kıldı.”</span><span style="font-style: italic;" class="mycode_i"> (Şura, 42/13)</span><br />
Burada adı geçen peygamberler, ulu’l-azm peygamberler olup, bunların dışında kalanlar da aynı kategoride incelenmelidir. Yani özde ve esasta dinler birleşmektedir. Ayrılıklar teferruata dair meselelerdir. Rasûlullah (s.a.s.)’ın şu sözü de bu konuya açıklık getirmektedir:<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Peygamberler baba bir kardeşlerdir. Anneleri ise muhteliftir. Dinleri birdir.” </span><br />
Kur’ân’ın mesajı, ilk insan ve ilk peygamber Hz. Âdem (as)’den itibaren başlayan vahyin bir devamıdır. Zira Allah katında bütün dinlerin esası bir olup, o da <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">İSLÂM’</span>dır:<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Allah katında din, İslâm’dır.”</span> <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(Âl-i İmran, 3/19)</span><br />
Değişik dönem ve yerlerde gelen peygamberler, birbirlerini reddetmedikleri gibi, Hz. Muhammed (s.a.s) de bunlardan hiçbirini reddetmemektedir:<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Peygamber, Rabbi tarafından kendisine ne indirildi ise ona iman etti, müminler de. Onlardan her biri Allaha, meleklerine, kitaplarına ve resûllerine iman etti. <span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">'Onun resûllerinden hiçbirini diğerinden ayırt etmeyiz.' </span>dediler ve eklediler: <span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">'İşittik ve itaat ettik ya Rabbena, affını dileriz, dönüşümüz sanadır...'</span><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">” </span></span><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(Bakara, 2/285)</span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“De ki: 'Allah’a, bize indirilen </span>(Kur'ân<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">)e, İbrâhim’e, İsmâil’e, İshâk’a, Yakûb’a ve torunlarına indirilene, Musa’ya, İsa’ya ve peygamberlere Rablerinden verilenlere inandık. Onların arasında hiçbir fark gözetmeyiz, biz ona teslim olmuşlarız.”</span><span style="font-style: italic;" class="mycode_i"> (Âl-i İmran, 3/84)</span><br />
Hz. Muhammed (s.a.s.), bilakis bütün önceki peygamberlerin bir devamı, risaletlerinin tamamlayıcısı gibidir. Ancak şu farkla ki, kendisinden sonra bir peygamberin gelmesi mümkün olmayıp, o, peygamberlerin sonuncusu ve dolayısıyla İlâhî Mesaj’ı evrensel boyutlara taşıyandır.<br />
Esasları itibariyle aynı olan dinlerin, zaman ve mekân açısından, teferruata ait meselelerde bir kısım farklılıklar göstermesi elbette gayet normal bir hâdisedir. Dünya değişmekte, insanlar değişmekte, ihtiyaçlar değişmekte, hasılı her şey zamanla farklılık arz etmektedir. İlk insanın ihtiyaç duyduğu şeylerle, daha sonraki dönemlerde yaşayanlar arasında büyük farklılıkların olduğunu söylemek malûmu i’lamdan ibaret olacaktır.<br />
İnsanı yaratan, onu en ince noktalarına kadar bilen, ihtiyaçlarını karşılayan Allah, her dönemdeki insanlara gerekli mesajı ulaştırmış, son noktayı Hz. Muhammed (s.a.s.) ile koymuştur. Demek ki bundan sonra peygamber gelmeyecek, vahiyde değişiklik olmayacak ve insanlar bu son vahiyle hayatlarını sürdüreceklerdir:<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“...Bugün, dininizi kemâle erdirdim. Size ni’metimi tamamladım. Ve din olarak size İslam’ı seçtim...” </span><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(Mâide, 5/3)</span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Kim İslam’dan başka bir din ararsa, (bu din) ondan asla kabul edilmeyecektir. O kimse âhirette de hüsrana uğrayanlardan olacaktır.”</span> <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(Âl-i İmran, 3/85)</span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Muhammed, sizin adamlarınızdan hiçbirinin babası değildir. Ama Allâh'ın Resûlü ve peygamberlerin sonuncusudur. Allah her şeyi hakkıyla bilendir.”</span><span style="font-style: italic;" class="mycode_i"> (Ahzab, 33/40)</span><br />
Yani Hz. Muhammed (s.a.s.), hem peygamberleri sona erdiren son peygamberdir, peygamberlerin en sonuncusudur; hem de bütün peygamberleri tasdik eden ve belgeleyen İlahî bir mühürdür. Eğer o gelmeseydi, diğer peygamberler unutulup gidecek, tarihte onların varlıklarını ve peygamberliklerinin gerçekliğini ilmen ispat etmek mümkün olmayacaktı. Hz. Muhammed’in (s.a.s.) peygamberliği ile insanlık, din açısından, ilerlemenin son noktasına erişmiştir. O’ndan sonra başka peygamber beklememeli, Muhammedî nuru izlemelidir.<br />
İslâm’dan sonra bir din, Hz. Peygamber (s.a.s.)’den sonra da bir peygamber gelmeyeceğine göre, bu dinin, kıyamete kadar gelecek insanların ihtiyaçlarına cevap vermesi ve getirdiği esasların sonuna kadar geçerli olması gerekmektedir. Daha kısa bir ifade ile bu dinin,<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> evrensel olması z</span>aruridir. İşte biz de bu incelememizde, dine kaynaklık eden Kur’ân’ın bu yönüne bakacak, evrenselliğin olabilmesi için gerekli şartları tartışacak ve bunların Kur’ân-ı Kerim’de olup olmadığını araştırmaya çalışacağız. Âlemşümul, <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">cihanşümul</span>, tüm insanlığı ilgilendiren, dünya ölçüsünde, dünya çapında gibi anlamlara gelen evrenselliği, herhangi bir düşünce, fikir veya inancın, bütün zaman ve mekânlara şamil olması ve herkese hitap etmesi şeklinde tarif edebiliriz.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">EVRENSELLİĞİN ŞARTLARI</span><br />
Her fikrin, her ideolojinin, kendisinin evrensel olduğunu iddia etmesi, gayet tabiî bir şeydir. Çünkü devam etmeleri ve kabul edilebilir olmaları, ancak evrensel olmalarıyla mümkündür: Ancak bu iddialarında ne kadar doğrudurlar? Gerçekten iddia ettikleri gibi, evrensellik şartlarını taşımakta mıdırlar? Konumuz olan Kur'ân'ın evrenselliği hususuna gelince, Kur'ân'ın evrenselliğinin temel niteliklerini şu şekilde sıralamak mümkündür:<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">1. Kaynağının İlahî Olması </span><br />
Allah, kâinatı yaratmış, ancak bundan sonra da onu kendi hâline bırakmamıştır. İddia edildiği gibi kâinat, bir saat gibi kurulup, kendi hâline terkedilmiş değildir. Onda devamlı bir faaliyet, bir canlılık vardır. Onda her an Allah’ın iradesi hakimdir. İşte hakim olan bu irade, insanları kendi başlarına bırakmamış, en doğru yolun hangisi olduğunu göstermiştir. Çünkü beşer aklı, çoğu zaman kendisi için faydalı olan prensipleri kavrayamamakta, bir kısım yanlış yollara sürüklenmektedir.<br />
İnsanı Allah yaratmıştır. Onu en iyi tanıyan da yine O’dur. İnsanın ihtiyaçları, yaşantısı, hayatta karşılaşacağı bir takım güçlükler, bu güçlükleri aşma yolları vs. Yaratıcı tarafından belirtilmiştir. Başka bir kısım kimselerin kalkıp, “insanlar en iyi şu prensiplerle yönetilir.” demeleri, akl-ı selîme uygun değildir. Kaynağı İlahî olmayan, insanın mutluluğu ve huzuru için, ne kadar fikir, düşünce akımı ortaya çıkarsa çıksın, bunların evrensel olmaları mümkün değildir. Bunlar ancak belli bir süre ve yer için geçerli olsa da, kısa bir süre zarfında eskitilip, yüzüne bakılmaz hâle gelmişlerdir. Bu çerçevede Yahudilik ve Hristiyanlık bile, temeli İlâhî olmakla birlikte, hemen belli zaman ve kavimle sınırlı olmaları, hem de aslî hüviyetlerini aynen koruyamadıkları gibi, yerlerini kâmil şekliyle Hz. Muhammed’in (s.a.s.) tebliğ ettiği İslâm’ın almış olması açısından evrensel değildirler.<br />
Ortak özellikleri yaratılmışlık olan varlıklardan hiçbirinin, insanları hakka ulaştırması mümkün değildir. Gerçi enfüste ve âfakta Hakk’ın varlığına delâlet eden âyetler ve düşünenler için belgeler, melekler ve peygamberler ve bunlar aracılığıyla hidâyet büsbütün yok değildir; fakat bunların hiçbiri <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Her şeye şâhid olan” </span><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(Hac, 22/17; Sebe’, 34/47; Fussilet, 41/53; Mücâdele, 58/6...) </span>Allah tarafından hidâyet almadıkça kendi kendine ne hidâyet edebilir, ne de hidâyeti bulabilir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“...O halde hakka hidâyet eden kimse mi uyulmaya daha layıktır; yoksa hidâyet olunmadıkça asla kendiliğinden hidâyeti bulamayacak olan kimse mi?”</span><span style="font-style: italic;" class="mycode_i"> (Yûnus, 10/35)</span><br />
âyetinde de bu, gayet açık bir şekilde ifade edilmiştir.<br />
Herhangi bir düşünce, fikir veya ideoloji, kaynağını sağlam vahye dayandırmıyorsa, onun her zaman ve her çeşit kimsenin ihtiyaçlarını karşılaması bir hayli zordur. Kaynağı İlâhî olmayan, akıllarına göre insanlara yön vermeğe çalışan bir kısım kimseler, tarih sahnesinde bir yere tutamamış, sadece insanların nazarında gülmeye vesile olan sözleriyle kalmayı başarmışlardır! Meselâ XX. asrın önemli halk liderlerinden Gandhi’den şu sözleri duymak, herhalde çokları için şaşkınlık sebebi olacaktır:<br />
“Ben ineği gördüğümde, onu inek olarak telâkki etmiyorum. Çünkü ben ona ibadet ediyorum. Ve bunu bütün dünyanın huzurunda müdafaa etmeye de hazırım. İnek annem, gerçek annemden pek çok yönüyle daha üstündür. Meselâ: Gerçek dediğimiz anne, bizi bir veya iki sene emziriyor. Ancak buna karşılık, bütün bir ömür boyu bizden hizmet istiyor. İnek annemize gelince o, devamlı olarak süt vermesine mukabil, bizden basit bir yiyeceğin dışında istediği herhangi bir şey yoktur...”<br />
Hz. Muhammed’in (s.a.s.), insanlara tebliğ ettiği Kur’ân, İlahî kaynaktan gelmektedir. O, bir başkasının sözü olmayıp, bizzat Allah tarafından insanlara ulaştırılmaktadır. Bizzat bu Kitap, yani Kur’ân, kendisinin, Hz. Muhammed’in (s.a.s.) olmayıp,<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Kur’an, değerli bir Elçinin, Cebrail’in getirip okuduğu sözdür! O Elçi ki çok kuvvetlidir. Yüce Arş sahibi Allahın nezdinde pek itibarlıdır. Göklerde ona itaat edilir, vahiyler ona emanet edilir.”</span> <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(Tekvir, 81/19-21)</span><br />
olduğunu bildirir. Bu elçi de Cebrail olup, <span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">Alîm, Hakîm</span> olan Rabbü’l-âleminden O’nu almış, sonra da Hz. Muhammed’in (s.a.s.) kalbine açık bir Arapça hâlinde indirmiştir. Kur’ân’ın pek çok âyetinde, O’nun kaynağının, sadece ve sadece Allah olduğu üzerinde ısrarla durulmuş ve bu meseleye bir hayli tahşidat yapılmıştır:<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Hâ Mîm. Bu Kur'ân, Rahman ve Rahîm olan Allah tarafından indirilmiştir. Bu, Arapça bir Kur'ân olarak, âyetleri bilen bir kavim için ayırt edilip açıklanmış bir kitaptır. O, müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderilmiştir. Artık onlar gerçeği işitmezler. Onlar: 'Ey Muhammed! Senin bizi davet ettiğin şeye karşı kalplerimiz kapalıdır. Kulaklarımızda da bir ağırlık vardır. Sen istediğini yap, çünkü biz yapıyoruz.' dediler. Ey Muhammed! De ki: 'Ben sadece sizin gibi bir insanım, ancak bana ilahınızın bir tek ilah olduğu vahyediliyor. Artık hep O’na yönelin ve O’ndan bağışlanma dileyin.' Kâfirler: 'Bu Kur'ân (Muhammed’in uydurduğu) iftiradan başka bir şey değildir. Başka bir topluluk da kendisine yardım etmiştir.' dediler. Böylece haksızlığa ve yalancılığa saptılar. 'Kur'ân, öncekilerin efsaneleridir. (Muhammed) onu başkalarına yazdırmış da, sabah-akşam kendisine tekrarlanıp okunuyor.' dediler. (Ey Muhammed!) Sen onlara şöyle de: 'O’nu, göklerde ve yerdeki sırları bilen Allah indirdi. Şüphesiz ki O, çok affeden, çok merhamet edendir.'” </span><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(Fussilet, 41/1-6)</span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Kâfirler: 'Kur’ân onun uydurduğu bir yalan olup, bu hususta başkaları da kendisine yardımcı olmuşlardır.' diye iddia ettiler. Onlar böylece, kesin bir yalan söyleyip zulmettiler. Ayrıca: 'Onun söyledikleri, kendisi için yazdırtmış olduğu ve sabah akşam kendisine dikte ettirilen önceki nesillerin efsanelerinden başka bir şey değildir.' dediler. De ki: 'Onu, göklerdeki ve yerdeki bütün sırları bilen Yüce Allah indirdi. O, gerçekten Gafurdur, Rahimdir.'”</span> <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(Furkan. 25/4-6)</span><br />
Evrenselliğin ilk ve en önemli şartlarından İlahî kaynaklı olma ilkesini, bugün ancak Kur’ân taşımaktadır. Zaten Musevîlik, İsevîlik, Budizm gibi dinler, şahıslara nispet edilerek adlandırıldıkları hâlde, Kur’ân’ın getirmiş olduğu prensipler hiç kimseye nispet edilmeyip, Cenab-ı Hak tarafından geldiği üzerinde vurgu yapılmış ve adı da Muhammedîlik değil, İslâm olmuştur. Günümüzde insanlığın saadeti ve mutluluğunu temin ve bütün insanlığa ışık tutma iddiasıyla ortaya çıkan bir kısım izmlerin, insanları nerelere götürdüğü ve bu iddialarında ne kadar isabetli oldukları hepimizin malumudur. Ancak Kur’ân’ın kurduğu medeniyet, kaynağı vahye dayandığındandır ki, inanmayanların dahi (bir kısım art niyetliler hariç), dikkatini çekmiş, hak olduğunu tasdik ettirmiştir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">2. Kaynağının Sağlam Olması </span><br />
Kaynağının sağlam olmasından maksadımız, kendisinin İlahî patentli olduğunu iddia eden bir sistemin, başlangıcından günümüze kadar, her türlü müdahaleden berî olmasıdır. Yani ortaya çıktığı zaman, kaynağının İlahî olması yetmeyip; bu özelliğini sonuna kadar koruması gerekmektedir. İnsanlık tarihi, Allah’ın görevlendirdiği elçilerle doludur. Bunlardan her biri, vazifelerini hakkıyla yapmış ve insanlığın mutluluğu adına çaba sarfetmişlerdir. Ancak hepsinin istediği neticeye vardığı söylenemez. Bir kısmı değil gelmiş olduğu coğrafyadaki kimseler, yakınlarındaki insanlar tarafından dahi tasdik edilmemeiş, bazısının hayatına kastedilmiş, bazısı da küçük bir topluluğa ancak kendisini dinletebilmiştir. Elbette buradaki hata, görevli peygamberin değil; karşısındaki inatçı topluluğundur. Ancak biz burada bir vakıayı tespit etmek için bunu hatırlatıyoruz. Yoksa peygamberler arasında, bu yönden bir üstünlük olduğunu söylemiyoruz.<br />
Evet, öteden beri, peygamberlerle birlikte, insanların hayatlarını tanzim edecek bir de vahiy müessesesi vardır. Kendilerine indirilen vahiyle her peygamber insanlara yol göstermiştir:<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Onları, mu’cizelerle ve kitaplarla gönderdik. Sana da Kur'ân'ı indirdik ki, insanlara vahyedilenleri açıklayasın. Belki düşünürler.”</span> <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(Nahl, 16/44),</span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Şu kesindir ki Biz, resûllerimizi açık delillerle gönderdik ve insanların adaleti gerçekleştirmeleri için, resûllerle beraber Kitap ve adalet terazisi indirdik...” </span><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(Hadîd, 57/25)</span><br />
Ancak her peygamber vefat edince, bu vahiy ya kaybolmuş, ya tahrif edilmiş, ya da daha sonra gelen bir peygamber tarafından yürürlükten kaldırıldığı için unutulup gitmiştir. Dolayısıyla bize kadar bozulmadan ulaşan (Kur’ân dışında), herhangi bir peygamberin kitabı mevcut değildir. Şu anda elimizde bulunan Tevrat ve İncil’in, ilk şekliyle aynı olduğu(!) iddia edilse bile bu, sadece bir iddiadan ibaret kalır. Çünkü Kur’ân’ın kendisi bunu açıkça ifade etmektedir:<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Kitabı elleriyle yazıp sonra onu az bir değerle değiştirmek için:<span style="font-style: italic;" class="mycode_i"> “Bu, Allah katındandır” </span>diyenlerin vay haline! Ellerinin yazdığından dolayı vay hallerine! Kazandıkları günahtan dolayı vay hallerine!” </span><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(Bakara, 2/79)</span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“...Böylece onlar kelimeleri yerlerinden oynatarak tahrif ederler...” </span><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(Maide, 5/13)</span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“..Kelimeleri konuldukları yerlerden çıkarıp tahrif ederler...”</span><span style="font-style: italic;" class="mycode_i"> (Maide, 5/41)</span><br />
Bugün elimizde bulunan İnciller, hususî bir durum arz ederler. Tarihî gerçekler muvacehesinde, her bir İncil, Hz. İsa (as)’ın “dediği” yahut “yaptığı” ve söz konusu İncil yazarının diğer kaynaklardan öğrenebildiği diğer bir çok şeyi bize nakilden ibaret bir “Hz. İsa biyografisidirler...” Bu duruma göre Yeni Ahit (İnciller), ne Kur’ân-ı Kerim’e ve ne de hadîs eserlerine benzer; fakat bunlar Hz. Muhammed (s.a.s.)’in sîresi ile ilgili biyografi kitapları gibidirler ki, Resûlullah (s.a.s.)’ın bu sîrelerinden bazıları, ya Hz. Peygamber (s.a.s.)’in sahabileri devrinde, yahut onlardan az sonraki devirlerde kaleme alınmışlardır. Tarihte dört değil, çok daha fazla sayıda İncil kitabının olduğu, sadece eldeki dördün İS. 325 İznik konsilinde kabul edildiği bilinen bir gerçektir.<br />
Kaynağının sağlamlığı bakımından Kur’ân’a baktığımızda O, hiçbir semavî kitaba nasip olmayan bir konuma sahiptir. Evvela O, ilahî te’yîdat altındadır:<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Hiç şüphe yok ki o zikri, Kur’anı Biz indirdik, onu koruyacak olan da Biziz.” </span><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(Hicr, 15/9)</span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Öyle bir kitaptır ki batıl ona ne önünden, ne ardından yol bulamaz.Tam hüküm ve hikmet sahibi, bütün hamdlerin ve övgülerin sahibi o Hakîm ve Hamîd tarafından indirilmiştir.”</span> <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(Fussılet, 41/42)</span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Eğer Kur’an Allah’dan başkasına ait olsaydı, elbette içinde birçok tutarsızlıklar bulurlardı.”</span><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(Nisa, 4/82)</span><br />
Yeterince dikkat çekicidir ki, ne Tevrat’ta ne İncil'de benzeri âyetleri, yani onların mutlaka korunacağına dair bir ifadeyi bulmak mümkün değildir. Bu kitapların tebdil ve tahriften masun kalamayıp, Kur’an’ın mutlak manâda korunması, bu konudaki Rasûlüllah (s.a.s.)’ın, ashabının ve İslâm âlimlerinin gayretleri mahfuz, kader nokta-i nazarından, Rasûlüllah (as)’ın son peygamber, İslâm’ın İlâhî dinin son, mükemmel ve evrensel şekli, Kur’an’ın da, artık bir başka kitabın inmesine ihtiyaç hissettirmeyecek evrensel bir kitap oluşundandır ve O’nun böyle olduğunu gösterir.<br />
Kur’ân’ın bize kadar aktarılması, sebepler açısından, birbirinden ayrı düşünülemeyecek şu iki vesileyle olmuştur: Hafızalara kaydedilmesi (ezberlenmesi) ve yazıyla tesbiti. Kur’ân-ı Kerim’in herhangi bir parçası nazil olduğunda, Rasûlüllah (s.a.s.) okuma-yazma bilen sahabîlerinden birisini çağırıp, onun evvelce nazil olmuş bulunan âyetler topluluğu içinde nereye yerleştirileceğini bizzat gösterdikten sonra, inen âyet veya âyetleri yazıyla tespit ettiriyordu. Bu imlâ işi bittikten sonra da vahiy katibinden, yazdığı şeyi bir kere kendisine okumasını istiyor ve şayet vuku bulmuş ise herhangi bir tespit hatasını düzeltiyordu.<br />
Rasûlüllah (s.a.s.)’dan sonra Kur’ân, onu daha Rasûlüllah (s.a.s.) döneminde ferden toplayanlar ve tamamını ellerinde bulunduranlar olmuşsa da ve ayrıca çok sayıda sahabî onu bütünüyle ezberlemiş bulunuyor idiyse de, Hz. Ebû Bekir (r.a.) döneminde tamamen ve resmen toplatılmış, kitap hâline getirilmiştir. Bundan sonra da çoğaltılarak günümüze kadar her türlü tahrifattan uzak olarak bize ulaştırılmıştır. Kur’ân, nazil olduğu günden bu yana, ne itirazlara ne tenkitlere uğramıştır ama; bu mevzuda kurulan bütün mahkemeler Kur’ân’ın beraatiyle neticelenmiş ve mücadeleler O’nun zaferiyle noktalanmıştır. Demek ki evrenselliğin önemli şartlarından olan kaynağın sağlamlığı ilkesi, Kur’ân’da tamamıyla var olan bir özelliktir. Ve böyle bir özelliğe sahip, ikinci bir kitap göstermek de asla mümkün değildir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">3. Tebliğcinin, Davasında Samimi Olması </span><br />
Bir düşüncenin ya da bir dinin evrensel olması için, onu temsil eden şahsın <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">evvelâ</span> anlattığı şeyleri kendi hayatında yaşaması ve göstermesi gerekir. Ta ki ikinci şahıslar, bu hayat tarzının yaşanılabilirliğine gönülden inansınlar ve ona sahip çıksınlar. <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">İkincisi </span>de, tebliğ ile mükellef kişinin, hayatta iken bu prensipler doğrultusunda bir toplum meydana getirmeye muvaffak olması gerekmektedir. Böylece bu düşünce ya da dinin, sadece fertlere ait olmayıp, aynı zamanda bir toplum meydana getirecek ve idare edecek kapasite de olduğu anlaşılmış olsun.<br />
Beşer tarihine göz attığımızda, pratik ile teorinin her zaman aynı gitmediğini görürüz. Pek çok defa değişik zaman ve yerlerde bir lider ortaya çıkmış, insanları bazı prensipler etrafında toplamaya çalışmış, ancak her defasında ya benimsetmek istediği şeyleri kendisi yaşamamış, ya da yaşasa bile bu doğrultuda bir toplum meydana getirememiş, dolayısıyla hareketi uzun ömürlü olmamıştır.<br />
Söylemek çok kolaydır. Ancak onları tatbik etmeye gelince o, başarılması çok zor bir iştir. Çok sayıda, kurtarıcı görüntüsünde şahsiyet ortaya çıkmıştır; yaldızlı laflar etmişlerdir; insanlar bir anda ona kurtarıcı nazarıyla bakmıştır. Ancak kısa bir süre geçmeden ya bu şahsın anlattığı şeylerle uzaktan yakından ilgisinin olmadığı veyahut da söylediği doğrultuda bir toplum meydana getiremediği görülmüştür. Böylece de hem bu kurucu veya kurtarıcı konumundaki şahıs, hem de fikirleri, tarihin yapraklan arasında eskiyip gitmiş ve unutulmaya yüz tutmuştur.<br />
Evet lider, söylediğini yaşamalı, yaşadığını, yaşanabileceği söylemelidir. Bir başka ifadeyle, insanları davet ettiği prensipleri, faziletleri, vecîbeleri bizzat fiiliyatıyla ve ahlâkıyla ortaya koymuş olmalıdır. Sözleriyle davet ettiği bütün şeyleri, içtimaî, ailevî ve şahsî hayatında özellikle yaşamalıdır ki, daha sonra gelecik insanlar için, yaşantısı bir numune teşkil etsin.<br />
Özellikle XIX. ve XX. asırlarda ortaya çıkan bir kısım akımları incelediğimizde, bunlardan hiçbirinin yukarıdaki özellikleri taşımadığını görürüz. Bunların durumu, gece karanlığında yanıp sönen ateş böceklerine benzer ki, yıldız olmadıkları er geç anlaşılıverir. Ve bütün çıplaklığıyla gerçek hüviyetleri anlaşılınca da, herkes tarafından terk edilip, unutuluverirler.<br />
Bu yönlerden tarihe baktığımızda, yukarıda söylediğimiz şartları kendisinde en mükemmel biçimde toplayan zatın Hz. Muhammed (s.a.s.) olduğu görülecektir. O, tebliğ etmeye çalıştığı evrensel Kur’ân ahkâmını önce kendi hayatında tatbik etmiş ve bu ahkâm üzerinde mükemmel bir toplum meydana getirmiştir. Tebliğ ettiği prensipleri sadece kendi hayatında yaşaÂmakla kalmamış, aynı zamanda bu prensiplerin tamamen yaşandığı bir devlet ve toplum örneğini de ortaya koymuştur. Konuyla ilgili çok sayıda misâl vermemiz mümkün ise de, <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">burada birkaç misalle yetineceğiz.</span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">a.</span> <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Bilakis, sen yalnız Allah'a kulluk et ve ona şükredenlerden ol!” </span><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(Zümer, 39/66)</span><br />
Bu âyet Rasûlüllah (s.a.s.) ’a, aynı zamanda bütün ümmete, sadece ve sadece Allah’a ibadet etmelerini, diğer şeylerin ibadete layık olmadığını ve şükredenlerden olmalarını emretmektedir. Biz Rasûlüllah (s.a.s.)’ın hayatında, bu âyetin gayet açık bir şekilde, hem de çok ileri bir seviyede tezahürlerini görmekteyiz. Hz. Aişe’den (r.anhâ) bununla ilgili olarak şu rivayeti aktarmak, her hâlde konumuzu aydınlatmak bakımından yeterli olsa gerektir:<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Hz. Peygamber namaz kılmak için geceleyin kalkar ve ayakları şişinceye kadar namaz kılardı. Bunun üzerine kendisine: 'Ey Allah’ın Resulü! Allah senin geçmiş ve gelecek bütün günahlarını bağışladığı hâlde, neden bu kadar çok ibadet yapıyorsun?' dedim. Bunun karşısında O, şöyle buyurdu: 'Allah’a karşı şükreden bir kul olmayayım mı?'” </span><br />
Evet O, ümmetin Allah’ın, "kulluk edin.” mesajını ulaştırırken, kendisi bu kulluğu fiiliyatıyla gösteriyor; normal bir kulluğun ötesinde, belki de kimsenin yapamayacağı sevideki bir kulluk örneğini sergiliyor ve böylece tebliğ ettiği şeyleri ilk önce kendi hayatında yaşamış oluyordu.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">b.</span> <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Ey iman edenler! Haktan yana olup var gücünüzle ve bütün işlerinizde adaleti gerçekleştirin. Allah için şahitlik eden insanlar olun. Bu hükmünüz ve şahitliğiniz isterse bizzat kendiniz, ana ve babanız ve yakın akrabalarınız aleyhinde olsun. İsterse onlar zengin veya fakir bulunsun; çünkü Allah her ikisine de sizden daha yakındır. Onun için, sakın nefsinizin arzusuna uyarak adaletten ayrılmayın. Eğer dilinizi eğip bükerek hakkı olduğu gibi söylemekten çekinir veya büsbütün şahitlikten kaçarsanız, iyi bilin ki Allah bütün yaptıklarınızdan haberdardır.”</span> <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(Nisa, 4/135)</span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Aralarında, Allah’ın sana indirdiği ahkâm ile hükmet. Sakın onların keyiflerine uyma ve Allah’ın indirdiği hükümlerin bir kısmından seni caydırmalarından sakın...”</span> <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(Maide, 5/49)</span><br />
Bu âyetlerde, adalet, insanlar arasında hüküm verirken veya şahitlik yaparken doğruluktan ayrılmama, hiçbir şeyi hakkın önüne geçirilmeme emrolunmaktadır. Bunu insanlara tebliğ ile mükellef olan Allah Rasûlü (s.a.s.), aynı zamanda bu emirleri kendi hayatında da uygulayarak örnek olmuş ve başkalarından yapmalarını istediği davranışları sıkı sıkıya bizzat yapmıştır.<br />
Meselâ, bir hırsızlık olayı ile ilgili olarak Rasûlüllah (s.a.s.)’a müracaat edilmişti. Bu işi yapan soylu bir kabileye ait olduğundan affı isteniyordu. Hattâ araya hatırlı insanlar sokulmuştu. Ancak Allah Rasûlü (s.a.s.) böyle bir aracılık karşısında, kaşlarını çattı, yüzü renkten renge girdi ve daha sonra da şöyle buyurdu:<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Sizden önceki milletlerin mahvolmasının sebebi şudur: İçlerinden şerefli biri hırsızlık suçunu işlediğinde onu cezasız bırakırlar; zayıf biri hırsızlık edince de, onu cezalandırırlardı. Allah’a yemin ederim ki, Muhammed’in kızı Fatıma da hırsızlık etse, elini ben keserdim ve cezasız bırakmazdım.” </span><br />
Yine aynı konuyla ilgili olarak şu rivayet de, gayet güzel bir misaldir:<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Ensardan çokça şaka yapan birisi vardı. Bu sahabî, cemaatı güldürdüğü bir hengâmede, Rasûlüllah elindeki bir değnekle onu dürttü. Onun da birazcık canı incindi. Bu durum karşısında adam Rasûlüllah’a kısas talebinde bulundu. Rasûlüllah da hemen ona kısas için izin verdi. Daha sonra adam: 'Senin üzerinde elbise var, halbuki benim üzerimde yoktu.' diye itiraz edince, Rasûlüllah (s.a.s.) da entarisini yukarıya kaldırdı. Bunun üzerine adam hemen atılarak Rasûlüllah (s.a.s.)’ı sırtından, bilhassa Nübüvvet mührünü öpmeye başladı ve şöyle dedi: 'Ey Allah’ın Rasulü! Aslında benim istediğim bu idi.'” </span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">c. “...Bir de senden ne infak edeceklerini sorarlar. De ki: İhtiyacınızdan artanı harcayın.” </span><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(Bakara, 2/219)</span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Onlardan bazı zümrelere, sırf kendilerini denemek için verdiğimiz dünya hayatının süslerine gözünü dikme. Rabbinin sana verdiği nimet, hem daha hayırlı ve değerli, hem de daha devamlıdır.” </span><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(Taha, 20/131)</span><br />
Bu âyetlerde, Allah yolunda infakta bulunma ve inananların kâfirlere gıpta ile bakmamaları tavsiyesi yapılmıştır. Ancak Rasûlullah (s.a.s.), buradaki ölçüyü en ileri bir seviyede kendisi uygulamış; o kadar infakta bulunmuş ki, günlerce ağzına bir tek lokma koymadığı olmuş; hattâ hayatı boyunca, arpa ekmeği ile dahi karnını doyuramamış, aylar geçtiği hâlde onun evinde bir çorba kaynatmak için ateş yanmamıştır. Kendisinden bir şey istenildiğinde varsa verir, olmadığı takdirde de va’d ederdi. Bazen üzerine giydiği tek elbisesini bile isteyen olur, O da hiç çekinmeden hemen verirdi.<br />
Bir bedevi gelip O’ndan bir şey istemişti; Allah Resûlü (s.a.s.) ona istediği şeyi vermişti. Bir başkası gelip istemiş, ona da vermişti. Üçüncü bir şahıs isteyince Allah Resûlü (s.a.s.) bu defa verecek bir şey bulamadı da, eline ilk fırsatta mal geçtiğinde vermeyi va’d buyurdu. Bu durum Hz. Ömer (s.a.s.)’i üzmüş, Rasûlüllah (s.a.s.)’ın bu derece rahatsız edilmesinden rahatsız olmuştu. Ayağa kalkarak şöyle dedi: <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“İstediler verdin. Bir daha istediler yine verdin. Bir daha istediler vaad ettin. Yani bu kadar kendini eziyete sokma Ya Rasûlullah!”</span><br />
Ancak bu sözler Rasûlüllah (s.a.s.)’ın hoşuna gitmemişti. Tam bu esnada Abdullah b. Huzafetü’s-Sehmî ayağa kalkarak şöyle dedi:<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Ver Ey Allah’ın Resûlü; sakın Allah’ın seni fakir bırakacağını ve senden nimetlerini kesivereceğini zannetme!” </span>Hz. Peygamber (s.a.s.) bir süre sustuktan sonra şöyle buyurdu: <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“İşte zaten ben de bununla emrolundum.” </span><br />
Bu konuyla ilgili Rasûlüllah (s.a.s.)’ın hayatında pek çok misal görmemiz mümkündür. O, her konuda Kur’ân’ın emrettiği şeyleri hassas bir şekilde kendi hayatına uygulamış ve bu doğrultuda da bir ümmet yetiştirmiştir. Gerçek mânâda Kur’ân’ın yaşandığı dönemlerdeki Müslümanların hayatlarına baktığımızda, Peygamber’in hayatında olan pek çok şeyin, ümmet tarafından yerine getirildiği görülecektir. Burada sadece O’na yakın olan birisinin hayatından bir misalle iktifa edeceğiz.<br />
Hz. Ebû Bekir (r.a.), gayet sade ve fakirane bir hayat yaşıyordu. Halife iken uzun zaman başkalarının koyunlarını sağarak ailesinin nafakasını temin etmeye çalıştı. Neden sonra kendisine maaş bağlandı ama, bu defa da verileni çok buldu. O, Medine’nin en fakir insanının geçimini kendine ölçü kabul etmişti. Bu itibarla da artan parayı bir testiye atıyor ve orada biriktiriyordu; iki buçuk senelik hilafeti süresince, aldıklarını hep böyle biriktirmişti. Vefat edeceği zaman da, kendisinden sonra gelecek halifeye teslim edilmek üzere, bu testiyi vasiyet ediyordu. Hz. Ömer (ra) halife olup da testiyi kırdırınca içinden küçük küçük paracıklar çıktı ve bir de mektup vardı. Bu mektupta, yeni halifeye hitaben şöyle deniyordu:<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Bu paralar, bana verilen maaştan arta kalanlardır. Ben Medine’nin en fakirini kendime ölçü kabul etmiştim. Artan miktarı bu testiye koydum. Binaenaleyh, bu paralar hazineye aittir ve oraya konulmalıdır.” </span><br />
Buna benzer, insanı şaşkınlığa çeviren hâdiseler nadirattan vak’alar değildir. İslâm tarihini incelediğimizde, bunun benzeri sayısız olayla karşılaşırız ki, bunlar sadece bilinenleridir. Bir de bunun yanında hiç bilinmeyen, sadece Allah ile o şahıs arasında sır olarak kalanlar vardır ki, işte bütün bunlar, söylediklerini harfiyyen yaşayan ve bu doğrultuda bir toplum meydana getiren Hz. Muhammed’in (s.a.s.) durumunu gösterir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">4. Peygamber’in (s.a.s.) Bütün Yönlerinin Tesbiti</span><br />
Bir dinin, bir düşüncenin evrensel olmasının şartlarından birisi de, o dini temsil eden şahsın (peygamberin), hayat hikâyesinin en teferruatlı ve sağlam bir şekilde bilinmesidir. Hayatı, ne zaman, nerede, nasıl, hangi şartlarda yaşadığı bilinmeyen insanların temsil ettiği düşüncenin evrensel olması düşünülemez. Çünkü insanların, bu tür kimselerden, hayatlarının bütün yönleriyle ilgili prensipler edinmeleri mümkün değildir. Hayatları tam olarak bilinmeyen bir kısım kimseler etrafında toplanılsa bile, bu toplanma kısa süreli olup, süreklilik kazanmayacaktır. Zira insanlarda, arkasından gittikleri şahısların, bütün yönleriyle hayatlarını öğrenme merakları vardır. Belli bir süre bu, bazı hikâyelerle oyalama şeklinde devam ettirilse bile, bu oyalama sürekli olmayacak, çok geçmeden her şey ortaya çıkıverecektir. Bu açıdan tarihe baktığımızda, yukarıdaki özelliklere sahip tek şahsiyet vardır ki, o da Hz. Muhammed’dir (s.a.s.).<br />
Hayatının bütün yönlerinin tespiti bakımından, diğer peygamberler bu özelliğe sahip olmadığı gibi onların dışındaki diğer bir kısım şahsiyetler içinse hiç söz konusu değildir. Tarihe mâl olmuş hangi şahsiyeti ele alırsak alalım; pek çok yönlerinin kapalı kaldığına şahit oluruz.<br />
Meselâ, <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Zerdüşt, </span>kendisine tâbi olanların çoğunluğu tarafından büyük bir peygamber olarak tanınmaktadır. Ancak tarih, henüz onun gerçek şahsiyetinin üzerindeki karanlık perdeyi kaldırabilmiş değildir. Budizm en eski dinlerden olup, farklı bölgelerde yayılmış vaziyettedir. Ancak onun kurucusu <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Budha </span>hakkında da tam ve teferruatlı bir bilgiye sahip değiliz. Yine tarihte her kavme bir peygamber gönderilmiştir. Bunlardan bazılarının isimlerini ve hayat hikâyelerini bize Kur’ân haber vermektedir. Bu peygamberlerin hayatlarının tamamını bilme imkânına sahip değiliz. Tevrat ve İncil’de birbirine zıt ve çelişkili bazı bilgiler verilse bile, bunlar hiçbir zaman doğruyu ifade etmemektedirler. Çünkü bu kitaplar, o peygamberlerden çok sonraları kaleme alınmıştır.<br />
Her hâlde diğer peygamberlerin hayat hikâyelerinin teferruatlı bir şekilde bilinmemesinin hikmeti şu olsa gerektir: Bu peygamberler, yalnızca kendi zamanları ve kendi kavimlerine gönderilmiş peygamberlerdir. O peygamberlerin döneminde kendi kavimleri, onları görüp hayatları için alacakları örnekleri almışlardır. Ancak daha sonra gelecek dönemler için, bu peygamberlerin hayatlarının detaylı olarak bilinmesine gerek kalmamıştır. Çünkü bütün bu peygamberlerin nübüvvetleri, bütün zaman ve mekânlara şamil olan Hz. Muhammed’in (s.a.s.) peygamberliğiyle son bulacaktır. Dolayısıyla hayatının her yönünün bilinmesi zarurî olan peygamber de yine O olmuş oluyordu.<br />
Bu açıdan Resûlüllah (s.a.s.)’ın hayatına bakacak olursak, hiç kimseye nasip olmayan bir durumun söz konusu olduğunu görürüz. Sözlerinden davranışlarına, ondan olaylar karşısındaki tutumlarına, ikrar ve sükûtlarına kadar, hattâ özel hayatının en ince detaylarına kadar bütün hayatının kaydedildiğini ve daha sonraki nesillere aktarıldığını görürüz. O’nun hayatının inananlar tarafından kaydedilmesi ve takip edilmesi, evvelâ Kur’ân tarafından emredilmektedir. Kur’ân’ın pek çok yerinde, Allah’a itaat anlatılırken, Peygamber’e itaat da emredilmiş ve ikisi âdeta birbirinden ayrılmaz bir bütün gibi ele alınmıştır. Bu âyetlerde, Allah’ı sevmenin şartı, Hz. Peygamber’e itaate bağlanmış ve ondan yüz çevirme küfür alâmeti olarak kabul edilmiştir.(1) Ayrıca Allah’a ve Resûlü’ne itaat edenlerin, altından ırmakların aktığı cennetlere konulup orada ebedî kalacakları, itaat etmeyenlerin ise sonsuza dek Cehennem’de kalacakları<span style="font-style: italic;" class="mycode_i"> (Nisa, 4/13-14)</span>; itaat edenlerin, Cennet’te peygamberler, sıddîklar, şehidler ve salihlerle beraber olacakları, <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(Nisa, 4/69); </span>Peygamber’in, kendisine itaatin dışında başka bir şey için gönderilmediği, <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(Nisa, 4/64–65);</span> aynı zamanda itaatin bir mü’minlik vasfı olduğu (Tevbe, 9/71) gibi hususlar da açık bir şekilde belirtilmiştir. İşte bütün bu hususlar, Hz. Peygamber’in (s.a.s.) hayat ve şahsiyetinin bütün yönleriyle bilinmesini gerektirmiştir ve bilinmesinin neticesidir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">İkinci olarak</span>, gerek Kur’ân’ın tefsiri ve gerekse Kur’ân’da açıkça sözü edilmeyip, Hz. Peygamber (s.a.s.) tarafından konulan birtakım hükümlerle ilgili olarak Resûlüllah (s.a.s.)’ın söyledikleri, yaptıkları ve takrirleri de dinin bir parçası olduğundan, onlar da tespit edilmiş, üzerlerinde çalışılmış ve daha sonraki nesillere mükemmel bir şekilde aktarılmıştır. Ve bu aktarma işi de öyle sıkı bir gözetim altına alınmış ve prensiplere bağlanmıştır ki, O’na ait olmayan ve başkaları tarafından uydurulması ihtimali bulunan her şey ayıklanmıştır. Hattâ bundan da öte, bu aktarma işinde bulunan insanların dahi durumları göz önüne alınmış, mükemmel bir rivâyet silsilesi takip edilmiştir. Batılıların bile hayran kalıp, hayranlıklarını gizleyemedikleri bu sistem, yani Hadis İlmi’nin benzerini tarihte göstermek mümkün değildir.(2)<br />
Başa dönecek olursak, şunları söyleyebiliriz: Diğer dinlerin bütün müessislerinin hayatlarına ait tarihler hep eksiktir. Meselâ Hz. Mesih (as)’in 33 sene devam eden hayatının vak’alarından ancak üç seneye ait olanını biliyoruz. İran’ın dinî mücedditlerini ancak Firdevsi’nin Şehname’siyle tanıyoruz. Hindistan’da yetişen dinî mürşidlerin tarihi, efsanelere bürünmüştür. Hz. Musa (as9 hakkındaki malûmatımızın menbaı ise, kaybolup, ancak onun irtihalinden asırlarca sonra, Babil esaretinin ardından toplanan Tevrat’tır. Belki bu durum, onların evrensel olmayışları şeklinde yorumlanabilir. Çünkü bütün bu peygamberlerin, bu müceddit ve mürşitlerin telkinatı her zaman için lâzım değildi. Belki bunun için onların bütün tarihi payidar olmamış, yalnız onların hayatından malûm olması lâzım gelen kısımlar korunagelmiştir.<br />
Biz bütün dünyaya bir soru sorsak ve desek ki: <br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Dinlerin kurucuları arasında en mükemmel bir varlığa sahip olan kimdir?”</span><br />
Şüphesiz çeşit çeşit cevaplar alırız. Sorumuzun sözlerini biraz değiştirerek:<br />
“Bir taraftan, getirdiği kitap, bütün mukaddes kitaplara nasip olmayan bir muvaffakiyetle ve tam bir sadakatle kayd ve tespit olunan, diğer taraftan hayatının bütün vak’aları, bütün harekâtı, bütün seferleri, hattâ elbisesinin biçimi ve giyim tarzı, simasının bütün çizgileri, söz söyleyişi ve yürüyüşü, tabiatı, muaşeret tarzı, hattâ yemesi, içmesi, uyuması, gülmesi, çalışması, bütün teferruatıyla nakledilen ve kaydolunan yegâne insan kimdir?” diyecek olursak, o zaman alacağımız cevap mutlaka şudur: <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Bu zât, ancak Hz. Muhammed’dir(s.a.s.).”</span>(3)<br />
Onun hayatı sadece insanlar tarafından nakledilmekle kalmamış, aynı zamanda Kur’ân–ı Kerim tarafından da en teferruatlı bir şekilde ele alınmıştır. Onun yaşantısı, ahlâkı, olaylar karşısındaki tavrı, inananlarla, inanmayanlarla, bu arada hanımlarıyla ve diğer aile ferdleriyle olan münasebeti gibi, hayat, misyon ve şahsiyetinin daha başka yönleri de, bize açık bir şekilde Kur’ân tarafından bildirilmektedir. Demek ki, Hz. Muhammed’e (s.a.s.) nasip olan bu durum, başka hiçbir kimseye nasip olmamıştır.<br />
Evet, 63 yıllık hayatının son 23 yılını peygamber olarak geçiren Hz. Muhammed (s.a.s.), bu zaman zarfında gelen ilâhî vahyi, sadece insanlara tebliğ etmekle kalmamış, bunların hayata nasıl geçirileceğini de bizzat göstermiştir. Binaenaleyh, bugün herhangi bir Müslüman’ın ibadetiyle Hz. Peygamber (s.a.s.)’inki arasında mahiyetçe, şekilce hiçbir fark yoktur. Aynı şeyi, diğer semavî din mensupları için söylemek mümkün değildir.<br />
Önceki peygamberlerin gerek dinî, gerek özel hayatları hakkında otantik bilgilere rastlamak çok güç olduğu hâlde; hamd olsun Allah’a, bu gün bizler, Hz. Peygamber’in (s.a.s.) kullandığı özel eşyaya dahi sahibiz. Öyle sanıyorum ki, bir takım Yahudî ve Hıristiyanların zaman zaman İslâm’a ve Hz. Peygamber’e (s.a.s.) saldırmalarının altında yatan psikoloji, bir bakıma buradan kaynaklanan bir kıskançlık psikolojisi olsa gerektir.(4)<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">5. Herkese Hitap Etmesi</span><br />
Herhangi bir fikrin, düşüncenin veya dinin evrensel olabilmesi için, yalnızca belli bir cemaat, grup, topluluk, ırk veyahut da millete mahsus olmayıp, herkesi kucaklaması, davetinin kapsamına alması ve her seviyedeki insana hitap etmesi lâzımdır. Aksi takdirde böyle bir düşünce veya din, millî ve yöresel bir özelliğe sahip demek olup, evrensel değildir. Bu açıdan İslâm dışındaki dinlerin, ideolojilerin veya izmlerin evrensel olduğu söylenemez.<br />
Acaba Hz. Muhammed’den (s.a.s.) başka, bütün insanlığa şamil, umumî bir risalet ile gönderilmiş başka bir peygamber var mıdır? Veya İslâm’dan başka, daveti herkesi kucaklayan başka ilâhî bir din, Allah tarafından bildirilmiş midir?<br />
İsrailoğulları, dünyayı sadece kendilerine mahsus kılmışlar ve dünyayı yalnızca kendi ülkelerinin sınırlarıyla mahdut saymışlardır. Hattâ daha da ileri giderek, bütün âlemlerin Rabb’i olan Allah’ın, başkalarının değil, sadece kendi milletlerinin ilâhı olduğu zannına kapılmışlardır. Bunun içindir ki Benî İsrail peygamberlerine ve Tevrat’a baktığımızda, onların davetlerinin sadece kendilerine münhasır kalıp, diğer milletlere şamil olmadığını görürüz.(5) Bugün bile Hz. Musa (as)’ın şeriatının ve Yahudiliğin, yalnızca Benî İsrail’e has olduğunu ve başkalarına hitap etmediğini rahatlıkla söyleyebiliriz.(6) Hattâ Hz. İsa (as) bile, sadece İsrailoğulları’nın koyunlarını gütmüş,(7) risaletini ancak onların köylerine ve mensup oldukları topraklara tebliğ ile meşgul olmuş ve –onlara göre– evlâtlarının ekmeğini köpeklere vermemeye gayret sarfetmiştir.(8)<br />
Hintlilerin kutsal kitapları Vedalar’ın da bundan farkı yoktur. Hindular, onların semâdan peygamberlerine inmiş mukaddes kitaplar olduklarını iddia ederler. Ve onların tilâvet ve nağmelerinin de, Arî milletlerinin dışındakilerin kulaklarına duyurulmayacağına inanırlar. Çünkü Arî milletlerin dışındaki diğer bütün insanlar temiz olmayıp, necistir ve kulakları pistir. Dolayısıyla mukaddes kitabın nağmelerine onlar lâyık değildir. Vedalar’ın âyetlerini işittikleri zaman, o kulaklara erimiş kurşun dökmek gerekir.(9)<br />
Cenab–ı Hakk’ın, kulu ve elçisi Hz. Muhammed’e (s.a.s.) gönderdiği Kur’ân–ı Kerim, bütün insanlığa, güzeli göstermek, onları dalâletten kurtarıp, hidayete erdirmek, bâtıldan hakka ulaşmalarını sağlamak, kötüyü bırakıp iyiye yönelmelerini temin etmek, putlara tapmaktan, tevhide, insanların ve zalim idarecilerin baskılarından İslâm’ın adaletine kavuşmalarını sağlamak için gönderilmiştir. İnsanlığın saadetini temin etmek amacını güden Kur’ân–ı Kerim, belli bir zümre, muayyen bir ırk, özel bir zaman, memleket ve yalnızca o dili konuşan insanlar için değil, tam aksine bütün bir beşere gönderilmiştir.(10) Dolayısıyla Kur’ân’ı tebliğ ile mükellef olan Peygamber Efendimiz (s.a.s.) de meselâ: belli bir zamanın, mekânın ve zümrenin değil, bütün zamanların, mekânların ve insanlığın peygamberidir. Ve evrensel bir peygamberdir. Bu evrenselliği, Kur’ân’ın pek çok âyetinde görmemiz mümkündür:<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"De ki: 'Ey insanlar ben sizin hepinize Allah tarafından gönderilen Peygamberim. O ki, göklerin ve yerin hâkimiyeti ona aittir. Ondan başka ilâh yoktur. Hayatı veren de ölümü yaratan da odur.” Öyleyse siz de Allah’a ve onun bütün kelimelerine iman eden Nebiyy–i Ümmi olan o Resûlü’ne inanın. Ona tabi olun ki, doğru yolu bulasınız."</span> <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(A’raf, 7/158)</span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"İşte bunun içindir ki ey Resûlüm, Biz seni bütün insanlar için sırf bir rahmet vesilesi olman için gönderdik."</span> <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(Enbiya, 21/107)</span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"Ey Resûlüm, biz seni bütün insanlığa rahmetimizin müjdecisi, azabımızın uyarıcısı olarak gönderdik, lâkin insanların ekserisi bunu bilmezler."</span> <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(Sebe’, 34/28)</span><br />
Bunların dışında da birtakım âyetler vardır ki, orada kullanılan kelimelerin de ortaya koyduğu üzere, Kur’ân–ı Kerim, herkese şamil olup, herkese hitap etmektedir. Çünkü <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">nâs</span> (2/21; 4/79, 7/158; 10/1; 31/33; 35/5; 105, 170), <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">insan </span>(75/3–10; 80/17, 24; 89/15; 100/6–8; 103/1–3), <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">abd ve ibad</span> (2/186; 7/32; 15/49; 17/96; 39/7,10; 89/29), <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">beşer</span> (74/31, 36), <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">benîâdem </span>(7/26, 27, 31, 35; 36/60), <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">âlemîn</span> (21/107; 25/1; 32/2; 38/87; 45/36) gibi kelimeler umum ifade etmektedirler. Resûlüllah (s.a.s.)’ın nübüvveti ve insanlara vahyi tebliğ etmesiyle ilgili olarak kullanılan bu kelimelerden de anlaşıldığına göre, O’nun peygamberliği zaman, mekân ve bir kavim ile mukayyet olmayıp, herkesi içine almaktadır.<br />
Resûlüllah (s.a.s.) da kendisinin yalnızca bir kavmin değil, bütün insanlara gönderilen bir peygamber olduğunu bildirmiştir:<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Benden önceki peygamberlerden hiçbirisine verilmeyen beş şey bana verildi. Ben, bir aylık mesafeden korkuyla yardım edildim. Bütün yer yüzü bana </span>(ümmetime) <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">mescit ve temizleyici kılındı. Benim ümmetimden birisi, namaz vaktine nerede denk gelirse orada kılsın. Bana ganimetler helâl kılındı. Benden önceki peygamberler sadece kendi kavimlerine gönderildikleri hâlde, ben bütün insanlığa gönderildim. Ve bana şefaat hakkı verildi.”</span>(11)<br />
“Bir gün Hz. Ömer, Resûlüllah’a gelerek şöyle dedi: <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Ya Resûlallah! Ben, Benî Kureyza Yahûdilerinden birisine söyledim de bana Tevrat’tan bazı parçalar yazıverdi. Onları sana okuyayım mı?”</span> Bunun üzerine Resûlüllah (s.a.s.)’ın yüzünün rengi değişti. Oradakilerden birisi: <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Görmüyor musun Resûlüllah’ın yüzünü?”</span> deyince, Hz. Ömer (ra) şöyle dedi: <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Ben Rab olarak Allah’a, din olarak İslâm’a, peygamber olarak da Muhammed’e (s.a.s.) razıyım.” </span>Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.s.)’in yüzünde sevinç belirdi ve şöyle buyurdu:<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Nefsim kudret elinde olan Allah’a yemin olsun ki, şayet içinizde Hz. Musa (as) zuhur etse, siz de beni bırakıp ona tabî olsanız, dalâlete düşmüş olursunuz. Siz, ümmetlerden benim payıma düşensiniz; ben de peygamberlerden sizin payınıza düşenim.”</span>(12)<br />
Bütün bunlardan anlaşılmaktadır ki Kur’ân–ı Kerim, bütün insanlara şâmil olup, kıyamete kadar da geçerli olacaktır. Ondan sonra bir kitap gelmeyeceği gibi, onun getirmiş olduğu dinden başka bir din de, Allah katında geçerli olmayacaktır. Çünkü onun getirdiği prensipler, herkes tarafından uygulanması mümkün olan ve her türlü ihtiyacı karşılayan bir özelliğe sahiptir. Yeter ki, onu yorumlayanlar, gerektiği gibi ondan anlasınlar ve insanların ihtiyaçlarına uygun cevaplar çıkarabilsinler.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">6. İnsanların Bütün İhtiyaçlarını Karşılaması</span><br />
Herhangi bir düşünce ya da dinin evrensel olabilmesi için, <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">hitap etmiş olduğu bütün insanların ihtiyaçlarını, isteklerini ve arzularını karşılıyor olması lâzımdır. </span>Bunu yerine getiremeyen bir düşünce ya da dinin evrenselliğinden söz edilemez. Bu açıdan diğer din ve düşüncelere baktığımızda, insanların her yönleriyle değil, ancak sınırlı bazı yönleriyle ilgilendiklerini, hayatlarının bazı yanlarını ihmal ettiklerini görmekteyiz. Ancak Kur’ân, bu türlü bir eksiklikten tamamen uzaktır. O, insanın ihtiyaç hissedeceği hiçbir şeyi eksik bırakmamıştır. En önemlisinden, daha az önemlisine kadar her şeyi ele almış, en güzelini insanlara bildirmiştir. Kısacası düşünen, anlayan ve kavrayabilen için Kur’ân’da her şey vardır. Şu âyet de buna işaret etmektedir:<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“...ne kuru ve ne de yaş hiçbir şey yoktur ki, o her şeyi açıklayan Kitap’ta bulunmasın.”</span> <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(En’âm, 6/59)</span><br />
Meselâ, inançla ilgili şeyler, insanın asla vazgeçemeyeceği şeylerdir. Bununla ilgili Kur’ân–ı Kerim’de teferruatlı prensipler konulmuş, Yaratıcı’nın isimleri ve sıfatlan genişçe ele alınmıştır (2/255; 6/102; 20/14; 21/22; 23/91; 42/11; 59/22–24; 67/1–2; 112/1–4); ayrıca ibadete yalnızca Allah’ın layık olduğu vurgulanmış (7/191–195; 16/17; 22/73–74; 46/4–6); meleklere, peygamberlere ve indirilen kitaplara inanma tavsiyesi yapılmış (2/136; 4/136); öldükten sonra dirilme, insanın dünyadayken yaptıklarından hesaba çekilip mutlaka karşılığını göreceği bildirilmiştir (21/104; 30/27; 32/10; 34/7; 36/78–79; 50/3, 15; 56/47–50; 64/7; 75/3–4).<br />
Namaz, oruç, zekât, hac gibi ibadetlerle ilgili esaslar va’z edilmiş, insanların yaşantılarında ihtiyaç hissedecekleri kurallar konmuştur. Bu cümleden olarak helâl–haram olan şeyler belirtilmiş (2/188, 275; 3/130; 4/10; 6/152), alış–verişlerdeki esaslar üzerinde durulmuş (2/282; 4/6; 5/106), yetimler ve onların vasileriyle ilgili hükümler belirtilmiş (4/2–10), evlilik, boşanma, nafaka, iddet, süt emzirme gibi konular dile getirilmiştir. Yine bazı suçlara uygulanacak olan cezalar açıklanmıştır meselâ, kasden adam öldürmede uygulanacak kısas cezası (2/178), hatâen öldürmedeki ceza (4/92), yol kesenlere verilecek ceza (5/33), hırsızlık cezası (5/38, 94; 24/2), zina cezası (24/2), iffetli kadınlara zina isnadı cezası (24/4), gibi müeyyideler konulmuştur. Yine insanların arası bozulduğunda takip edilmesi gereken yol belirtilmiş (49/9–10), ailevî problemlerle ilgili çözüm yollan sunulmuş (4/34–35), Müslümanların gayr–i müslimlerle münasebetlerindeki kurallar, sulh anındaki (4/90; 8/61), veya savaş esnasındaki münasebetler (2/190), devamlı olarak savaşa karşı hazırlıklı olma (8/60), düşmanla karşı karşıya gelince çekinmeme, onlardan kaçmama (4/104; 8/15–16), siyasî sığınma isteyenin durumu (9/6), savaş esirlerine uygulanacak muamele (47/4), antlaşma hükümleri (8/58; 9/4; 16/91) gibi prensipler üzerinde durulmuştur.<br />
Ayrıca üzerinde önemle durulan hususlardan bir diğeri de<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> ahlakî prensipler</span>dir. Mesela, akrabalara nasıl davranılacağı (4/36), kötülüğün iyilikle savılacağı ve affetmenin güzel bir haslet olduğu (3/133–134; 5/13; 42/40), doğruluğa teşvik (9/119), emanete saygılı olma (4/58,107; 8/27; 23/1–11), adalete teşvik, (16/90), mütevazi olup, kibir ve çalımdan kaçınma (17/37; 25/63–75; 31/18–19), alay etmenin ve lâkap takmanın hoş bir şey olmadığı (49/11), sû–i zandan, gıybetten ve tecessüsten kaçınma (49/12), başkalarının evlerinin gizliliklerine saygı, oraya girerken dikkat edilmesi gerekli prensipler (24/27–29, 58–59), kadınların namuslarına göstermeleri gereken ehemmiyet (24/31; 33/32, 33, 59), misafirlikle ilgili kurallar (33/53) gibi pek çok konu ele alınmıştır. Kısaca söylemek gerekirse Kur’ân, çok geniş bir konu çeşitliliğine sahiptir. Ve bütün bu işlenen konular, insanların hayatlarında mutlaka önlerine çıkacak meselelerden ibarettir. Dolayısıyla insanlar, kendilerinin ihtiyaç duyacakları şeyleri rahatlıkla buradan çıkarıp alabilirler. Bu da Kur’ân–ı Kerim’in evrensel bir özelliğe sahip olduğunu gösterir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">7. Getirilen Prensiplerin Kabul Edilebilir Olması</span><br />
Öteden beri pek çok fikir ortaya çıkmış, pek çok felsefî akım meydana getirilmiş ve pek çok sistem insanlığa sunulmuştur. Ancak bunların hiçbiri uzun ömürlü olmamış, en yıkılmaz gibi görünenler bile çok kısa denecek bir zaman diliminde silinip gitmiş, sadece adları kalmış, hattâ bazılarının adları bile unutulmuştur. Onları bu duruma düşüren sebeplerin başında, ortaya koymuş oldukları ilkelerin herkes tarafından kabul edilebilecek bir özelliğe sahip olmamaları gelmektedir. Kur’ân–ı Kerim’e gelince, onun getirmiş olduğu gerek i’tikadî, gerek ahlâkî ve gerekse amelî prensipler, herkes tarafından kabul edilebilir bir niteliğe sahiptir. Çünkü o prensiplerin sahibi, insanın yaratıcısı ve dolayısıyla kimin ne kadar yükü kaldırabileceğini en iyi bilen Yüce Allah’tır. Kabul edilebilirlik, evvelâ öne sürülen kuralların uygulanabilmesine ve akla uygunluğuna bağlıdır. Cenab–ı Hak, insanları zora koşmamış, kimsenin altından kalkamayacağı bir yükü de yüklememiştir:<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“...Allah size kolaylık diler, zorluk dilemez...”</span> (Bakara, 2/185) beyanı da bunu göstermektedir.<br />
Ancak bazı kimseler Kur’ân–ı Kerim’de bildirilen özellikle hükümlerin bazılarına itiraz etmiş, bunların ancak Kur’ân’ın indiği asırda geçerli olabileceğini, günümüzde bunların yerine yeni bazı prensiplerin konulması gerektiğini savunmuşlardır. Bu düşünceler, daha çok oryantalistler tarafından ileri sürülmüş, onlardan da bazı kişiler etkilenmişlerdir.<br />
Meselâ, bir hırsızlık cezası olan el kesmenin, çok evliliğin, miras hukukunda kadına erkeğe nazaran daha az pay verilmesinin vs. günümüz için geçerli olamayacağı iddia edilmiştir. Biz bu makalemizde bunları tek tek ele alacak değiliz. Ancak tenkit edilen bu hükümler tarafsız bir gözle, temiz bir vicdanla, şartlanmışlıktan öte bir yaklaşımla ve insanlığın çok büyük çoğunluğunu bedbaht etmiş, dünyayı kana boyamış mevcut sefih medeniyetin kriterlerine göre değil, İslâm’ın bütünlüğü içinde incelendiği zaman, bu hükümlerin de ne ölçüde mükemmeliyet ifade ettiği görülecektir ve zaten bunlar, ehillerince açıklanmıştır.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">İnsan, bir emir veya yasağı incelediğinde, onu önce kendi nefsinde düşünerek, aynı şartlarda kendisinin olduğunu kabul etse ve meseleye öyle yaklaşsa, olayları daha farklı değerlendirecektir. Bunun yerine birtakım kavramlara sığınıp, başkalarının tesirinde kalarak meseleye yaklaşmak ise, kişiyi hatalı görüşlere götürür.</span><br />
Bu çalışmada evrenselliğin belli başlı şartları üzerinde durulmuştur. Neticede bütün bu şartların Kur’ân–ı Kerim’de varlığını yakînen görmüş olduk. Bütün bunlardan sonra rahatlıkla Kur’ân–ı Kerim’in evrensel olduğunu ve bunda hiçbir şüphenin bulunmadığını söylememiz mümkündür. Ve bu durum, kıyamete kadar da devam edecektir. Çünkü ondan başka kitap indirilmeyecek ve onu insanlığa ulaştıran Peygamber’den (s.a.s.) başka da bir peygamber gönderilmeyecektir.<br />
<span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(Doç. Dr. Muhittin AKGÜL)</span><br />
<span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Dipnotlar:</span></span><br />
1. “Ey Resûlüm, de ki: “Ey insanlar, eğer Allah’ı seviyorsanız, gelin bana uyun ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah Ğafurdur, Rahimdir. De ki: Allah’a ve Rasûlullah’a itaat ediniz. Şayet yüz çevirirlerse, bilsinler ki Allah kâfirleri sevmez.” (Âl–i İmran, 3/31–32)<br />
2. Meşhur bir Alman âlimi olan Dr. Sprenger 1853–1864 yılları arasında Kalkuta’da basılan İbn Hacer el–Askalâni’nin el–İsabe’sine yazmış olduğu İngilizce mukaddimede şöyle demektedir: “Daha önce yaşamış olan milletler arasında, hiçbir millet yoktur ki –nasıl ki şimdi de muasır milletler arasında böyle bir millet bulunmamaktadır– esma–i rical (biyografi ilmi) adıyla anılan kişilerin terceme–i hâlleri hakkında, Müslümanların yaptıklarını yapmış olsunlar. Bu çok önemli ilimde 500.000 kişinin biyografisini toplamışlardır.” Nedvî, Süleyman, er–Risaletü’l–Muhammediyye Daru’s–Suûdiyye. Cidde 1984, s. 62 (1. dipnot).<br />
3. Şiblî, Mevlâna, Asr–ı Saadet (Ter: Ömer Rıza Doğrul), Eser Neşriyat ve Dağıtım, İst. 1977, 1/18–19.<br />
4. Kaya, Mahmud, İslâm’ın Evrenselliği Üzerine Ebedî Risalet Sempozyumu l. İzmir 1993, s. 306.<br />
5. Tevrat’ın bölümlerinin hepsini okuyan bir kimse, ne Hz. Musa’nın, ne de İsrailoğulları’nın başkalarını kendi dinlerine davete memur olduklarını gösteren bir şey bulamaz. Bütün bölümlerde yazılanlar, Yahûdîliğin kendilerine has bir din, Rabb’in de yine onlara ait Tanrı olduğu fikrini te’yîd eder. Derveze, Muhammed İzzet, Tarîhu Benî İsraîl Min Esfârihim’den naklen Çelebi, Ahmet, Mukayeseli Dinler Açısından Yahudilik (Çev: Ahmet M. Büyükçınar, Ömer Faruk Harman), Kalem Yayınevi, İst. 1978. s. 186. Ayrıca bkz: Farukî, İsmail Raci, İbrahimî Dinlerin Diyaloğu (Çev: Mesut Karaşahan), Pınar Yayınları, İst. 1993, s. 35 vd.<br />
6. Yahûdîlerin, dinlerini sadece kendilerine tahsis etmeleri ve yabancıların bu dine girmesine karşı çıkmaları, bir nevî benlik ve kendini üstün, mümtaz görme duygusu sebebiyledir. Bu, öyle bir duygudur ki, sanki diğer insanlara karşı Yahudilerin değerini yükseltmekte ve kendileri dışındaki bütün insanları vahşî veya hayvan kabul etmelerine sebep olmaktadır. Çelebi, Ahmet, a.g.e. s. 187.<br />
7. Fakat İsa cevap verip dedi: “Ben, İsrail evinin kaybolmuş koyunlarından başkasına gönderilmedim.” (Matta, 15/24) ifadesi de bunu göstermektedir.<br />
8. Nedvî, Seyyid Süleyman, er–Risaletü’l–Muhammediyye 165–166. Ayrıca bkz: Kahraman, Ahmet, Mukayeseli Dinler Tarihi s. 159–160.<br />
9. Nedvî, Seyyid Süleyman, er–Risaletü’l–Muhammediyye s. 166. Ayrıca bkz: Kahraman, a.g.e. s. 106.<br />
10. Abdulhalim Mahmud, Ali, Âlemiyyetü’d–Da’veti’l–İslâmiyye Daru’l–Vefa, Kahire 1992, s. 161.<br />
11. Buharî, teyemmüm 1, salat 56; Müslim, mesacid 3; Nesaî, gusül 26; Darimî, siyer 28, salat 111.<br />
12. Darimî, mukaddime 39; Müsned 3/471, 4/276.<br />
<span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Selam ve dua ile...<br />
Sorularla İslamiyet</span><br />
<br />
</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Kuran'daki Takvalı Olmak ile ilgili Ayetler]]></title>
			<link>https://rashid-tunca.com/showthread.php?tid=39295</link>
			<pubDate>Sun, 13 Jul 2025 17:48:52 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://rashid-tunca.com/member.php?action=profile&uid=8">Raşit Tunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://rashid-tunca.com/showthread.php?tid=39295</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kuran'daki Takvalı Olmak ile ilgili Ayetler</span></span><br />
<br />
<br />
أعوذ بالله من الشيطان الرجيم<br />
<br />
سورة البقرة :<br />
<br />
وَاتَّقُوا اللَّهَ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ (189)<br />
<br />
وَاتَّقُوا اللَّهَ وَاعْلَمُوا أَنَّكُمْ إِلَيْهِ تُحْشَرُونَ (203)<br />
<br />
وَاتَّقُوا اللَّهَ وَاعْلَمُوا أَنَّكُمْ مُلَاقُوهُ وَبَشِّرِ الْمُؤْمِنِينَ (223)<br />
<br />
وَاتَّقُوا اللَّهَ وَاعْلَمُوا أَنَّ اللَّهَ مَعَ الْمُتَّقِينَ (194)<br />
<br />
وَاتَّقُوا اللَّهَ وَاعْلَمُوا أَنَّ اللَّهَ شَدِيدُ الْعِقَابِ (196)<br />
<br />
وَاتَّقُوا اللَّهَ وَاعْلَمُوا أَنَّ اللَّهَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ (231)<br />
<br />
وَاتَّقُوا اللَّهَ وَاعْلَمُوا أَنَّ اللَّهَ بِمَا تَعْمَلُونَ بَصِيرٌ (233)<br />
<br />
وَاتَّقُوا اللَّهَ وَيُعَلِّمُكُمُ اللَّهُ وَاللَّهُ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ (282)<br />
<br />
في سورة آل عمران<br />
<br />
فَاتَّقُوا اللَّهَ لَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ (123)<br />
<br />
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آَمَنُوا اصْبِرُوا وَصَابِرُوا وَرَابِطُوا وَاتَّقُوا اللَّهَ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ (200)<br />
<br />
وفي سورة النساء<br />
<br />
وَاتَّقُوا اللَّهَ الَّذِي تَسَاءَلُونَ بِهِ وَالْأَرْحَامَ إِنَّ اللَّهَ كَانَ عَلَيْكُمْ رَقِيبًا (1)<br />
<br />
في سورة المائدة<br />
<br />
وَاتَّقُوا اللَّهَ إِنَّ اللَّهَ شَدِيدُ الْعِقَابِ (2)<br />
<br />
وَاتَّقُوا اللَّهَ إِنَّ اللَّهَ سَرِيعُ الْحِسَابِ (4)<br />
<br />
وَاتَّقُوا اللَّهَ إِنَّ اللَّهَ عَلِيمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ (7)<br />
<br />
اللَّهَ إِنَّ اللَّهَ خَبِيرٌ بِمَا تَعْمَلُونَ (8)<br />
<br />
وَاتَّقُوا اللَّهَ وَعَلَى اللَّهِ فَلْيَتَوَكَّلِ الْمُؤْمِنُونَ (11)<br />
<br />
وَاتَّقُوا اللَّهَ إِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِنِينَ (57)<br />
<br />
وَاتَّقُوا اللَّهَ الَّذِي أَنْتُمْ بِهِ مُؤْمِنُونَ (88)<br />
<br />
فَاتَّقُوا اللَّهَ يَا أُولِي الْأَلْبَابِ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ (100)<br />
<br />
وَاتَّقُوا اللَّهَ وَاسْمَعُوا وَاللَّهُ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الْفَاسِقِينَ (108)<br />
<br />
سورة الأنفال<br />
<br />
وَاتَّقُوا اللَّهَ إِنَّ اللَّهَ غَفُورٌ رَحِيمٌ (69)<br />
<br />
سورة الحجر<br />
<br />
وَاتَّقُوا اللَّهَ وَلَا تُخْزُونِ (69)<br />
<br />
سورة الحجرات<br />
<br />
وَاتَّقُوا اللَّهَ إِنَّ اللَّهَ سَمِيعٌ عَلِيمٌ (1)<br />
<br />
وَاتَّقُوا اللَّهَ لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ (10)<br />
<br />
وَاتَّقُوا اللَّهَ إِنَّ اللَّهَ تَوَّابٌ رَحِيمٌ (12)<br />
<br />
سورة المجادلة<br />
<br />
وَاتَّقُوا اللَّهَ الَّذِي إِلَيْهِ تُحْشَرُونَ (9)<br />
<br />
سورة الحشر<br />
<br />
وَاتَّقُوا اللَّهَ إِنَّ اللَّهَ شَدِيدُ الْعِقَابِ (7)<br />
<br />
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آَمَنُوا اتَّقُوا اللَّهَ وَلْتَنْظُرْ نَفْسٌ مَا قَدَّمَتْ لِغَدٍ وَاتَّقُوا اللَّهَ إِنَّ اللَّهَ خَبِيرٌ بِمَا تَعْمَلُونَ (18)<br />
<br />
سورة الممتحنة<br />
<br />
وَاتَّقُوا اللَّهَ الَّذِي أَنْتُمْ بِهِ مُؤْمِنُونَ (11)<br />
<br />
سورة الطلاق<br />
<br />
وَاتَّقُوا اللَّهَ رَبَّكُمْ….. (1)<br />
<br />
وَمَنْ يَتَّقِ اللَّهَ يَجْعَلْ لَهُ مَخْرَجًا (2) وَيَرْزُقْهُ مِنْ حَيْثُ لَا يَحْتَسِبُ وَمَنْ يَتَوَكَّلْ عَلَى اللَّهِ فَهُوَ حَسْبُهُ … (3)<br />
<br />
وَمَنْ يَتَّقِ اللَّهَ يَجْعَلْ لَهُ مِنْ أَمْرِهِ يُسْرًا (4)<br />
<br />
وَمَنْ يَتَّقِ اللَّهَ يُكَفِّرْ عَنْهُ سَيِّئَاتِهِ وَيُعْظِمْ لَهُ أَجْرًا (5)<br />
<br />
صدق الله العظيم<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">MEALLERi</span></span><br />
<br />
Eûzu billâhi mine'ş-şeytâni'r-racîm<br />
<br />
Bakara Suresi:<br />
<br />
"Allah’a karşı takva sahibi olun ki kurtuluşa eresiniz." (189)<br />
<br />
"Allah’a karşı takva sahibi olun ve bilin ki siz O’nun huzurunda toplanacaksınız." (203)<br />
<br />
"Allah’tan sakının ve bilin ki O’na kavuşacaksınız. Müminleri müjdele." (223)<br />
<br />
"Allah’tan sakının ve bilin ki Allah takva sahipleriyle beraberdir." (194)<br />
<br />
"Allah’tan sakının ve bilin ki Allah’ın cezası çok şiddetlidir." (196)<br />
<br />
"Allah’tan sakının ve bilin ki Allah her şeyi hakkıyla bilendir." (231)<br />
<br />
"Allah’tan sakının ve bilin ki Allah yaptıklarınızı görendir." (233)<br />
<br />
"Allah’tan sakının, Allah size öğretir. Allah her şeyi hakkıyla bilendir." (282)<br />
<br />
Âl-i İmrân Suresi:<br />
<br />
"Allah’tan sakının ki şükredenlerden olasınız." (123)<br />
<br />
"Ey iman edenler! Sabredin, sabır yarışında (düşmanlarınızı) geçin, (cihad için) hazırlıklı olun ve Allah’tan sakının ki kurtuluşa eresiniz." (200)<br />
<br />
Nisâ Suresi:<br />
<br />
"Kendisi hakkında birbirinizden dilekte bulunduğunuz Allah’tan ve akrabalık bağlarını koparmaktan sakının. Şüphesiz Allah üzerinizde gözetleyicidir." (1)<br />
<br />
Mâide Suresi:<br />
<br />
"Allah’tan sakının, çünkü Allah’ın cezası çok şiddetlidir." (2)<br />
<br />
"Allah’tan sakının, çünkü Allah hesabı çabuk görendir." (4)<br />
<br />
"Allah’tan sakının, çünkü Allah kalplerde olanı bilendir." (7)<br />
<br />
"Allah’tan sakının, çünkü Allah yaptıklarınızdan haberdardır." (8)<br />
<br />
"Allah’tan sakının ve müminler yalnızca Allah’a güvensinler." (11)<br />
<br />
"Allah’tan sakının, eğer müminlerseniz." (57)<br />
<br />
"İçinizde inandığınız Allah’tan sakının." (88)<br />
<br />
"Ey akıl sahipleri! Allah’tan sakının ki kurtuluşa eresiniz." (100)<br />
<br />
"Allah’tan sakının ve (emirlerine) kulak verin. Allah fasık bir topluluğa hidayet vermez." (108)<br />
<br />
Enfâl Suresi:<br />
<br />
"Allah’tan sakının, çünkü Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhametlidir." (69)<br />
<br />
Hicr Suresi:<br />
<br />
"Allah’tan sakının ve beni utandırmayın." (69)<br />
<br />
Hucurât Suresi:<br />
<br />
"Allah’tan sakının, çünkü Allah işitendir, bilendir." (1)<br />
<br />
"Allah’tan sakının ki merhamet edilesiniz." (10)<br />
<br />
"Allah’tan sakının, çünkü Allah tövbeleri kabul edendir, merhametlidir." (12)<br />
<br />
Mücâdele Suresi:<br />
<br />
"Toplanıp huzuruna varacağınız Allah’tan sakının." (9)<br />
<br />
Haşr Suresi:<br />
<br />
"Allah’tan sakının, çünkü Allah’ın cezası çok şiddetlidir." (7)<br />
<br />
"Ey iman edenler! Allah’tan sakının ve herkes yarın için ne hazırladığına baksın. Allah’tan sakının, çünkü Allah yaptıklarınızdan haberdardır." (18)<br />
<br />
Mümtehine Suresi:<br />
<br />
"İçinizde inandığınız Allah’tan sakının." (11)<br />
<br />
Talâk Suresi:<br />
<br />
"Allah’tan sakının, O sizin Rabbinizdir…" (1)<br />
<br />
"Kim Allah’tan sakınırsa, Allah ona bir çıkış yolu açar. Ve ona beklemediği yerden rızık verir. Kim Allah’a güvenirse, O ona yeter…" (3)<br />
<br />
"Kim Allah’tan sakınırsa, Allah ona işinde kolaylık verir." (4)<br />
<br />
"Kim Allah’tan sakınırsa, Allah onun kötülüklerini örter ve ona büyük bir mükâfat verir." (5)<br />
<br />
Sadakallâhu’l-Azîm</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kuran'daki Takvalı Olmak ile ilgili Ayetler</span></span><br />
<br />
<br />
أعوذ بالله من الشيطان الرجيم<br />
<br />
سورة البقرة :<br />
<br />
وَاتَّقُوا اللَّهَ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ (189)<br />
<br />
وَاتَّقُوا اللَّهَ وَاعْلَمُوا أَنَّكُمْ إِلَيْهِ تُحْشَرُونَ (203)<br />
<br />
وَاتَّقُوا اللَّهَ وَاعْلَمُوا أَنَّكُمْ مُلَاقُوهُ وَبَشِّرِ الْمُؤْمِنِينَ (223)<br />
<br />
وَاتَّقُوا اللَّهَ وَاعْلَمُوا أَنَّ اللَّهَ مَعَ الْمُتَّقِينَ (194)<br />
<br />
وَاتَّقُوا اللَّهَ وَاعْلَمُوا أَنَّ اللَّهَ شَدِيدُ الْعِقَابِ (196)<br />
<br />
وَاتَّقُوا اللَّهَ وَاعْلَمُوا أَنَّ اللَّهَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ (231)<br />
<br />
وَاتَّقُوا اللَّهَ وَاعْلَمُوا أَنَّ اللَّهَ بِمَا تَعْمَلُونَ بَصِيرٌ (233)<br />
<br />
وَاتَّقُوا اللَّهَ وَيُعَلِّمُكُمُ اللَّهُ وَاللَّهُ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ (282)<br />
<br />
في سورة آل عمران<br />
<br />
فَاتَّقُوا اللَّهَ لَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ (123)<br />
<br />
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آَمَنُوا اصْبِرُوا وَصَابِرُوا وَرَابِطُوا وَاتَّقُوا اللَّهَ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ (200)<br />
<br />
وفي سورة النساء<br />
<br />
وَاتَّقُوا اللَّهَ الَّذِي تَسَاءَلُونَ بِهِ وَالْأَرْحَامَ إِنَّ اللَّهَ كَانَ عَلَيْكُمْ رَقِيبًا (1)<br />
<br />
في سورة المائدة<br />
<br />
وَاتَّقُوا اللَّهَ إِنَّ اللَّهَ شَدِيدُ الْعِقَابِ (2)<br />
<br />
وَاتَّقُوا اللَّهَ إِنَّ اللَّهَ سَرِيعُ الْحِسَابِ (4)<br />
<br />
وَاتَّقُوا اللَّهَ إِنَّ اللَّهَ عَلِيمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ (7)<br />
<br />
اللَّهَ إِنَّ اللَّهَ خَبِيرٌ بِمَا تَعْمَلُونَ (8)<br />
<br />
وَاتَّقُوا اللَّهَ وَعَلَى اللَّهِ فَلْيَتَوَكَّلِ الْمُؤْمِنُونَ (11)<br />
<br />
وَاتَّقُوا اللَّهَ إِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِنِينَ (57)<br />
<br />
وَاتَّقُوا اللَّهَ الَّذِي أَنْتُمْ بِهِ مُؤْمِنُونَ (88)<br />
<br />
فَاتَّقُوا اللَّهَ يَا أُولِي الْأَلْبَابِ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ (100)<br />
<br />
وَاتَّقُوا اللَّهَ وَاسْمَعُوا وَاللَّهُ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الْفَاسِقِينَ (108)<br />
<br />
سورة الأنفال<br />
<br />
وَاتَّقُوا اللَّهَ إِنَّ اللَّهَ غَفُورٌ رَحِيمٌ (69)<br />
<br />
سورة الحجر<br />
<br />
وَاتَّقُوا اللَّهَ وَلَا تُخْزُونِ (69)<br />
<br />
سورة الحجرات<br />
<br />
وَاتَّقُوا اللَّهَ إِنَّ اللَّهَ سَمِيعٌ عَلِيمٌ (1)<br />
<br />
وَاتَّقُوا اللَّهَ لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ (10)<br />
<br />
وَاتَّقُوا اللَّهَ إِنَّ اللَّهَ تَوَّابٌ رَحِيمٌ (12)<br />
<br />
سورة المجادلة<br />
<br />
وَاتَّقُوا اللَّهَ الَّذِي إِلَيْهِ تُحْشَرُونَ (9)<br />
<br />
سورة الحشر<br />
<br />
وَاتَّقُوا اللَّهَ إِنَّ اللَّهَ شَدِيدُ الْعِقَابِ (7)<br />
<br />
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آَمَنُوا اتَّقُوا اللَّهَ وَلْتَنْظُرْ نَفْسٌ مَا قَدَّمَتْ لِغَدٍ وَاتَّقُوا اللَّهَ إِنَّ اللَّهَ خَبِيرٌ بِمَا تَعْمَلُونَ (18)<br />
<br />
سورة الممتحنة<br />
<br />
وَاتَّقُوا اللَّهَ الَّذِي أَنْتُمْ بِهِ مُؤْمِنُونَ (11)<br />
<br />
سورة الطلاق<br />
<br />
وَاتَّقُوا اللَّهَ رَبَّكُمْ….. (1)<br />
<br />
وَمَنْ يَتَّقِ اللَّهَ يَجْعَلْ لَهُ مَخْرَجًا (2) وَيَرْزُقْهُ مِنْ حَيْثُ لَا يَحْتَسِبُ وَمَنْ يَتَوَكَّلْ عَلَى اللَّهِ فَهُوَ حَسْبُهُ … (3)<br />
<br />
وَمَنْ يَتَّقِ اللَّهَ يَجْعَلْ لَهُ مِنْ أَمْرِهِ يُسْرًا (4)<br />
<br />
وَمَنْ يَتَّقِ اللَّهَ يُكَفِّرْ عَنْهُ سَيِّئَاتِهِ وَيُعْظِمْ لَهُ أَجْرًا (5)<br />
<br />
صدق الله العظيم<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">MEALLERi</span></span><br />
<br />
Eûzu billâhi mine'ş-şeytâni'r-racîm<br />
<br />
Bakara Suresi:<br />
<br />
"Allah’a karşı takva sahibi olun ki kurtuluşa eresiniz." (189)<br />
<br />
"Allah’a karşı takva sahibi olun ve bilin ki siz O’nun huzurunda toplanacaksınız." (203)<br />
<br />
"Allah’tan sakının ve bilin ki O’na kavuşacaksınız. Müminleri müjdele." (223)<br />
<br />
"Allah’tan sakının ve bilin ki Allah takva sahipleriyle beraberdir." (194)<br />
<br />
"Allah’tan sakının ve bilin ki Allah’ın cezası çok şiddetlidir." (196)<br />
<br />
"Allah’tan sakının ve bilin ki Allah her şeyi hakkıyla bilendir." (231)<br />
<br />
"Allah’tan sakının ve bilin ki Allah yaptıklarınızı görendir." (233)<br />
<br />
"Allah’tan sakının, Allah size öğretir. Allah her şeyi hakkıyla bilendir." (282)<br />
<br />
Âl-i İmrân Suresi:<br />
<br />
"Allah’tan sakının ki şükredenlerden olasınız." (123)<br />
<br />
"Ey iman edenler! Sabredin, sabır yarışında (düşmanlarınızı) geçin, (cihad için) hazırlıklı olun ve Allah’tan sakının ki kurtuluşa eresiniz." (200)<br />
<br />
Nisâ Suresi:<br />
<br />
"Kendisi hakkında birbirinizden dilekte bulunduğunuz Allah’tan ve akrabalık bağlarını koparmaktan sakının. Şüphesiz Allah üzerinizde gözetleyicidir." (1)<br />
<br />
Mâide Suresi:<br />
<br />
"Allah’tan sakının, çünkü Allah’ın cezası çok şiddetlidir." (2)<br />
<br />
"Allah’tan sakının, çünkü Allah hesabı çabuk görendir." (4)<br />
<br />
"Allah’tan sakının, çünkü Allah kalplerde olanı bilendir." (7)<br />
<br />
"Allah’tan sakının, çünkü Allah yaptıklarınızdan haberdardır." (8)<br />
<br />
"Allah’tan sakının ve müminler yalnızca Allah’a güvensinler." (11)<br />
<br />
"Allah’tan sakının, eğer müminlerseniz." (57)<br />
<br />
"İçinizde inandığınız Allah’tan sakının." (88)<br />
<br />
"Ey akıl sahipleri! Allah’tan sakının ki kurtuluşa eresiniz." (100)<br />
<br />
"Allah’tan sakının ve (emirlerine) kulak verin. Allah fasık bir topluluğa hidayet vermez." (108)<br />
<br />
Enfâl Suresi:<br />
<br />
"Allah’tan sakının, çünkü Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhametlidir." (69)<br />
<br />
Hicr Suresi:<br />
<br />
"Allah’tan sakının ve beni utandırmayın." (69)<br />
<br />
Hucurât Suresi:<br />
<br />
"Allah’tan sakının, çünkü Allah işitendir, bilendir." (1)<br />
<br />
"Allah’tan sakının ki merhamet edilesiniz." (10)<br />
<br />
"Allah’tan sakının, çünkü Allah tövbeleri kabul edendir, merhametlidir." (12)<br />
<br />
Mücâdele Suresi:<br />
<br />
"Toplanıp huzuruna varacağınız Allah’tan sakının." (9)<br />
<br />
Haşr Suresi:<br />
<br />
"Allah’tan sakının, çünkü Allah’ın cezası çok şiddetlidir." (7)<br />
<br />
"Ey iman edenler! Allah’tan sakının ve herkes yarın için ne hazırladığına baksın. Allah’tan sakının, çünkü Allah yaptıklarınızdan haberdardır." (18)<br />
<br />
Mümtehine Suresi:<br />
<br />
"İçinizde inandığınız Allah’tan sakının." (11)<br />
<br />
Talâk Suresi:<br />
<br />
"Allah’tan sakının, O sizin Rabbinizdir…" (1)<br />
<br />
"Kim Allah’tan sakınırsa, Allah ona bir çıkış yolu açar. Ve ona beklemediği yerden rızık verir. Kim Allah’a güvenirse, O ona yeter…" (3)<br />
<br />
"Kim Allah’tan sakınırsa, Allah ona işinde kolaylık verir." (4)<br />
<br />
"Kim Allah’tan sakınırsa, Allah onun kötülüklerini örter ve ona büyük bir mükâfat verir." (5)<br />
<br />
Sadakallâhu’l-Azîm</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Kur’an-ı Kerim, Nasıl Huzur ve Bereket Vesilesi Olur?]]></title>
			<link>https://rashid-tunca.com/showthread.php?tid=38736</link>
			<pubDate>Sun, 15 Jun 2025 01:16:13 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://rashid-tunca.com/member.php?action=profile&uid=8">Raşit Tunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://rashid-tunca.com/showthread.php?tid=38736</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kur’an-ı Kerim, Nasıl Huzur ve Bereket Vesilesi Olur?</span></span><br />
<br />
Kur’an-ı Kerim’i okumak, müminin hayatında nasıl bir rahmet kapısı aralar, hiç tefekkür ettiniz mi?<br />
<br />
Kur’an-ı Kerim’i okumanın hayatımızda vazgeçilmez yeri vardır. Kulağımıza okunan ezan ve son nefeste dilimizden düşmeyecek olan kelime-i tevhidi de düşünecek olursak kuşatıcılığı kavrarız.<br />
<br />
Hafızamızı yoklayalım ne kadar sûre ve ayet biliyoruz?<br />
<br />
Fatiha, İhlas, Kevser sureleri hemen aklımıza gelirken Ayet el Kürsiyi de unutmayalım. Çocukluk döneminden başlayarak ilerleyen yaşımızda ezberlere yenilerini katmanın ne kadar önemli olduğu hepimizin malumu. Unuttuğumuz sûre ve ayetleri düşündükçe içimize düşen kor ateşi söndürmek şart.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">KUR’AN-I KERİM, NASIL HUZUR VE BEREKET VESİLESİ OLUR?</span></span><br />
<br />
Gelin Kur’an-ı Kerim’i tekrar okuyalım. Önce yüzünden okumanın tecvid, usul ve kaidelerini öğrenerek bu işe koyulalım. Sesli okumanın genel kurallarını dilimiz Türkçe üzerinden yaparken aslında tecvid dediğimiz biçimin ortaya çıktığını gördüğümüzde şaşırmayalım. Bugün okuma biçimleri için genişleyen imkânları ustalıkla kullanarak bu yolda hayli mesafe alabiliriz.<br />
<br />
İçinde bulunduğumuz yüzyıl içinde sosyal olarak meydana gelen birtakım kırılmaları bir yana bırakıp gönül saadetiyle bu ulvi işe başlayalım, tartışmaya da hiç girmeyelim.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Dini ilimlerin tartışılarak öğrenildiği nerede görülmüş ki?</span></span><br />
<br />
Kur’an-ı Kerim’i yüzünden okumak, öğrenmek ve bunu vird haline getirip zaman içinde mânâ ve tefsiriyle meşgul olmak insanı sonsuz zaman aralığına dâhil eder; mutluluk, huzur tecelli eder. Şöyle bir teklifim var: Bir gün evden abdest alarak, dua ederek, ayetler okuyarak, başka bir gün de abdestsiz ve duasız çıkarak iki günün nasıl geçtiği; hangisinin daha hayırlı, bereketli, huzurlu, mutlu, moralli; hangisinin ise daha kötü, bereketsiz, mutsuz ve huzursuz geçtiği denenebilir. Bunu ben defalarca yaptım, olumlu sonuçlarını hayatımda gördüm.<br />
<br />
Kur’an-ı Kerim okumak gibi dini değerler; başta abdest, namaz, dirayet, sabır mânevî bir terapinin ilk basamağıdır. Son safhalara doğru karşılaşacaklarınıza hayret edecek, boşa geçen zamanlara acıyacaksınız.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Din ulu bir kaledir!</span></span><br />
<br />
Cenâb-ı Allah ile; O’nun lütuf ve inayetiyle, rahmet ve mağfiretiyle buluşmak saadettir. Efendimiz Hazreti Muhammed Kuran okuyanların üzerine sekînet ve ferahlığın indiğini, Allah’ın rahmetinin onları kapladığını ve meleklerin etraflarını kuşattığını haber vermiştir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kalp Çarpıntısının Şifası</span></span><br />
<br />
Kalp çarpıntılarının şifası Kuran-ı Kerim’dir. Helali haramı, doğruyu yanlışı, güzeli çirkini, dünya ahiret birlikteliğini elbet Kuran’dan öğreneceğiz. Mesela Kur’an-ı Kerim “Allah tövbe edenleri sever” diyor, o zaman hemen tövbe edeceğiz. “Allah kibirli ve gururlu olanları sevmez” diyor, o vakit kibir ve gururdan vazgeçeceğiz.<br />
<br />
İbadet maksadıyla Kur’an-ı Kerim okumak başlı başına sevaptır, bu konuda yapılacak iğvalara itibar edilmemelidir. Müslümanların Kur’an-ı Kerim’in mânâsıyla buluşması, onu anlaması ve onunla amel etmesi arzuların en büyüğü olmakla birlikte memleketimizin özel şartlarının bu ideali zirveye taşımakta yetersiz olduğu da unutulmamalıdır.<br />
<br />
Kur’an-ı Kerim’i yüzünden okumayı başka ibadetlerle karıştırmamak gerekir.<br />
<br />
Mânâ anlaşılması, meal ve tefsirlerin yaygınlık kazanması için daha biraz zamana ihtiyaç var. Dalgalanmaların bitmediği günümüzde bu ulvi çabanın da kendi mecrasını bulacağı günlerin uzak olmadığını düşünüyorum.<br />
<br />
Haydi, ne duruyorsunuz hep birlikte bir Yasin-i Şerif okuyalım!<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><br />
Kaynak:</span></span> Ali Büyükçapar, Altınoluk Dergisi, Sayı: 472<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">İslam ve İhsan</span></span></span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kur’an-ı Kerim, Nasıl Huzur ve Bereket Vesilesi Olur?</span></span><br />
<br />
Kur’an-ı Kerim’i okumak, müminin hayatında nasıl bir rahmet kapısı aralar, hiç tefekkür ettiniz mi?<br />
<br />
Kur’an-ı Kerim’i okumanın hayatımızda vazgeçilmez yeri vardır. Kulağımıza okunan ezan ve son nefeste dilimizden düşmeyecek olan kelime-i tevhidi de düşünecek olursak kuşatıcılığı kavrarız.<br />
<br />
Hafızamızı yoklayalım ne kadar sûre ve ayet biliyoruz?<br />
<br />
Fatiha, İhlas, Kevser sureleri hemen aklımıza gelirken Ayet el Kürsiyi de unutmayalım. Çocukluk döneminden başlayarak ilerleyen yaşımızda ezberlere yenilerini katmanın ne kadar önemli olduğu hepimizin malumu. Unuttuğumuz sûre ve ayetleri düşündükçe içimize düşen kor ateşi söndürmek şart.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">KUR’AN-I KERİM, NASIL HUZUR VE BEREKET VESİLESİ OLUR?</span></span><br />
<br />
Gelin Kur’an-ı Kerim’i tekrar okuyalım. Önce yüzünden okumanın tecvid, usul ve kaidelerini öğrenerek bu işe koyulalım. Sesli okumanın genel kurallarını dilimiz Türkçe üzerinden yaparken aslında tecvid dediğimiz biçimin ortaya çıktığını gördüğümüzde şaşırmayalım. Bugün okuma biçimleri için genişleyen imkânları ustalıkla kullanarak bu yolda hayli mesafe alabiliriz.<br />
<br />
İçinde bulunduğumuz yüzyıl içinde sosyal olarak meydana gelen birtakım kırılmaları bir yana bırakıp gönül saadetiyle bu ulvi işe başlayalım, tartışmaya da hiç girmeyelim.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Dini ilimlerin tartışılarak öğrenildiği nerede görülmüş ki?</span></span><br />
<br />
Kur’an-ı Kerim’i yüzünden okumak, öğrenmek ve bunu vird haline getirip zaman içinde mânâ ve tefsiriyle meşgul olmak insanı sonsuz zaman aralığına dâhil eder; mutluluk, huzur tecelli eder. Şöyle bir teklifim var: Bir gün evden abdest alarak, dua ederek, ayetler okuyarak, başka bir gün de abdestsiz ve duasız çıkarak iki günün nasıl geçtiği; hangisinin daha hayırlı, bereketli, huzurlu, mutlu, moralli; hangisinin ise daha kötü, bereketsiz, mutsuz ve huzursuz geçtiği denenebilir. Bunu ben defalarca yaptım, olumlu sonuçlarını hayatımda gördüm.<br />
<br />
Kur’an-ı Kerim okumak gibi dini değerler; başta abdest, namaz, dirayet, sabır mânevî bir terapinin ilk basamağıdır. Son safhalara doğru karşılaşacaklarınıza hayret edecek, boşa geçen zamanlara acıyacaksınız.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Din ulu bir kaledir!</span></span><br />
<br />
Cenâb-ı Allah ile; O’nun lütuf ve inayetiyle, rahmet ve mağfiretiyle buluşmak saadettir. Efendimiz Hazreti Muhammed Kuran okuyanların üzerine sekînet ve ferahlığın indiğini, Allah’ın rahmetinin onları kapladığını ve meleklerin etraflarını kuşattığını haber vermiştir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kalp Çarpıntısının Şifası</span></span><br />
<br />
Kalp çarpıntılarının şifası Kuran-ı Kerim’dir. Helali haramı, doğruyu yanlışı, güzeli çirkini, dünya ahiret birlikteliğini elbet Kuran’dan öğreneceğiz. Mesela Kur’an-ı Kerim “Allah tövbe edenleri sever” diyor, o zaman hemen tövbe edeceğiz. “Allah kibirli ve gururlu olanları sevmez” diyor, o vakit kibir ve gururdan vazgeçeceğiz.<br />
<br />
İbadet maksadıyla Kur’an-ı Kerim okumak başlı başına sevaptır, bu konuda yapılacak iğvalara itibar edilmemelidir. Müslümanların Kur’an-ı Kerim’in mânâsıyla buluşması, onu anlaması ve onunla amel etmesi arzuların en büyüğü olmakla birlikte memleketimizin özel şartlarının bu ideali zirveye taşımakta yetersiz olduğu da unutulmamalıdır.<br />
<br />
Kur’an-ı Kerim’i yüzünden okumayı başka ibadetlerle karıştırmamak gerekir.<br />
<br />
Mânâ anlaşılması, meal ve tefsirlerin yaygınlık kazanması için daha biraz zamana ihtiyaç var. Dalgalanmaların bitmediği günümüzde bu ulvi çabanın da kendi mecrasını bulacağı günlerin uzak olmadığını düşünüyorum.<br />
<br />
Haydi, ne duruyorsunuz hep birlikte bir Yasin-i Şerif okuyalım!<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><br />
Kaynak:</span></span> Ali Büyükçapar, Altınoluk Dergisi, Sayı: 472<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">İslam ve İhsan</span></span></span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Yapmakta Olduğu İyiliği Devam Ettirmekle İlgili Âyetler]]></title>
			<link>https://rashid-tunca.com/showthread.php?tid=38735</link>
			<pubDate>Sun, 15 Jun 2025 01:13:54 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://rashid-tunca.com/member.php?action=profile&uid=8">Raşit Tunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://rashid-tunca.com/showthread.php?tid=38735</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">YAPMAKTA OLDUĞU İYİLİĞİ DEVAM ETTİRMEKLE İLGİLİ ÂYETLER</span></span><br />
<br />
    “Bir toplum inanç ve davranışlarını değiştirmedikçe, Allah da onların durumunu değiştirmez.” (Ra`d sûresi (13), 11)<br />
<br />
İyi veya kötü bir hayat tarzını, nimet veya azâb içinde yaşamayı insanların kendileri hak eder. Allah’ın iradesine uygun bir hayatı, dürüst, iyi niyetli ve faziletli olmayı tercih edenlere, Cenâb-ı Hak huzurlu bir hayat lutfeder; onlara nimetlerini esirgemeden verir. Bu insanlar, inançlarını ve güzel hayat tarzlarını değiştirmedikçe, sahip oldukları nimetler ellerinden alınmaz. Bu gerçeği Allah Teâlâ Kur’an’ın bir başka âyetinde tekrar belirterek şöyle buyurur:<br />
<br />
“Bu, bir millet, kendilerinde bulunanı (güzel ahlâk ve meziyetleri) değiştirinceye kadar, Allah’ın onlara verdiği nimeti değiştirmeyeceğinden böyledir” [Enfâl sûresi (8), 53].<br />
<br />
Bir toplum, ahlâkını bozarak kendisini değiştirir, iyi yanlarını terkedip kötü bir hayat tarzını benimsemeye başlarsa, o zaman Allah Teâlâ verdiği nimetleri ellerinden birer birer geri alır. Bir zamanlar sahip oldukları değerlere sırt çevirdikleri ve onları büsbütün yitirdikleri için onları cezalandırır. Başka milletlerin boyunduruğu altına sokarak ezer. Bunun kesinlikle böyle olduğu, konumuzun başındaki âyetin devamında şöyle belirtilir:<br />
<br />
“Allah bir topluluğa kötülük yapmayı dilediğinde, artık onu geri çevirecek bulunmaz ve onların Allah’tan başka bir dost ve yardımcıları da yoktur” [Ra`d sûresi (13), 11].<br />
<br />
Allah Teâlâ’nın geçici bir süre mühlet verdiği azgın milletlerin müreffeh hayatı bizi aldatmamalıdır. Zira onun koyduğu kanunları değiştirecek hiçbir kuvvet yoktur.<br />
<br />
    “İpliğini sağlamca büktükten sonra çözüp bozan kadın gibi olmayın.” (Nahl sûresi (16), 92)<br />
<br />
Âyet-i kerîmedeki benzetmenin ne maksatla yapıldığını anlayabilmek için âyetin tamamını okumamız gerekmektedir. Allah Teâlâ şöyle buyuruyor:<br />
<br />
“Bir topluluk diğer bir topluluktan sayıca ve malca daha çoktur diye yeminlerinizi, aranızda bir hile fesat konusu edinerek, ipliğini sağlamca büktükten sonra çözüp bozan kadın gibi olmayın.”<br />
<br />
Bu âyet-i kerîmede, verilen sözde durulması tavsiye edilmektedir. Bir şahsa veya bir topluma verdiği sözden dönen kimsenin bu çirkin hali, yünü güzelce eğirip iplik haline getirdikten sonra bu ipliği yeniden bozmaya çalışan bir kadının mânasız gayretine benzetilmektedir. Bu tutumun hiçbir mâkul izahı yoktur.<br />
<br />
Bir şahısla veya bir toplulukla anlaşma yaptıktan sonra, o şahıs veya topluluktan daha güçlü, yahut daha fazla menfaat sağlayacak birilerini görünce sözünden ve anlaşmasından dönmek, şahsiyet ve sorumluluk sahibi bir kimsenin yapabileceği bir davranış değildir. Bu dönekliği Allah Teâlâ pek çirkin bulduğunu belirtmektedir.<br />
<br />
    “Mü’minler daha önce kendilerine kitap verilenler gibi olmasınlar. Onların üzerinden uzun zaman geçti de kalpleri katılaştı.” (Hadîd sûresi (57), 16)<br />
<br />
Mânayı daha iyi kavrayabilmek için âyet-i kerîmenin önünü ve sonunu bir bütün olarak okumak gerekecektir. Allah Teâlâ şöyle buyuruyor:<br />
<br />
“Mü’minlerin Allah’ı anmaktan ve Allah tarafından gönderilen gerçeği hatırlamaktan dolayı kalblerinin yumuşama zamanı gelmedi mi? Mü’minler daha önce kendilerine kitap verilenler gibi olmasınlar. Onların üzerinden uzun zaman geçti de kalbleri katılaştı. Bunların birçoğu yoldan çıkmış kimselerdir.”<br />
<br />
Allah Teâlâ mü’minleri, kendilerine ilâhî kitaplar gönderilen kimselere, yani Yahudi ve Hristiyanlara  benzemekten sakındırdığı bu âyet-i kerîmede, kendilerine peygamber ve kitap gönderildiği devirden bu yana çok zaman geçtiği için onların doğru yoldan uzaklaştıkları, dinlerinin ruhunu ve esasını kaybettikleri belirtiliyor. Doğru yolu yitirdikleri için kalplerinin iyice katılaştığı anlatılıyor. Daha da kötüsü, menfaatlerini düşünerek ellerindeki ilâhî kitabı keyiflerine göre değiştirdiklerine işaret ediliyor. Onların Allah’ın buyruğuna değil, ilâhî kitabı değiştirmek suretiyle sapıklığa düşen din adamlarının emirlerine uydukları ve onları âdetâ ilâhlaştırdıkları hatırlatılıyor.<br />
<br />
Hâl böyle olunca, mü’minlerin onlardan uzak durması ve hiçbir konuda onlara benzemeye çalışmaması gerekir. Zira onlar iyiliği, hayır yapmayı, verdikleri sözde durmayı unutmuş, bu sebeple de kalpleri katılaşmış kimselerdir. Mü’minler iyilik yapmayı seven, iyi ve doğru olduğunu bildikleri güzel âdetleri terk etmeyen, zamana böylece mukavemet eden faziletli insanlardır.<br />
<br />
    “Fakat uydurduklarına gerektiği şekilde uymadılar.” (Hadîd sûresi (57), 27)<br />
<br />
Yukarıdaki âyet, uzun bir âyetin son kısmıdır. Âyetin tamamı şöyledir: “Meryem oğlu Îsâ’yı öteki peygamberlerin peşinden gönderdik. Ona İncil’i verdik. Ona uyanların kalplerine şefkat ve merhamet duyguları koyduk. İcat ettikleri ruhbanlığı biz onlara yazmamış, farz kılmamıştık. Bunu sadece Allah’ın rızasını kazanmak için yapmışlardı. Fakat ona gerektiği şekilde de uymadılar.”<br />
<br />
“İbadetleri ve Hayırlı İşleri Sürekli Yapmak” bahsinde 155. hadisten önce genişçe açıkladığımız bu âyet-i kerîmede, dinin aslında bulunmadığı halde Hristiyanların uydurdukları, buna rağmen gereklerine uymadıkları ruhbanlık konusuna işaret edilmektedir. Allah’tan korkarak dünya zevk ve lezzetlerini büsbütün terk etmek ve kendini sadece ibadete vermek anlamındaki ruhbanlık İslâmiyet’te olmadığı gibi, daha önceki peygamberlerin getirdiği dinde de yoktu. Böyle olmasına rağmen, belki de iyi bir düşünceyle icad ettikleri ve prensiplerini koydukları bu yaşama biçiminin gereklerine yine kendileri uymadılar. Hatta tam aksine, rahip ve hahamların birçoğu, insanların mallarını haksız yere ellerinden aldılar ve insanları Allah’ın yolundan çevirdiler [Tevbe sûresi (9), 34]. Âyet-i kerîme onların yaptığı bu davranışın çirkinliğine, geçici heveslerin değil, devam eden meşrû işlerin güzelliğine işaret etmektedir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynak:</span></span> Riyazüs Salihin, Erkam Yayınları<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><br />
İslam ve İhsan</span></span></span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">YAPMAKTA OLDUĞU İYİLİĞİ DEVAM ETTİRMEKLE İLGİLİ ÂYETLER</span></span><br />
<br />
    “Bir toplum inanç ve davranışlarını değiştirmedikçe, Allah da onların durumunu değiştirmez.” (Ra`d sûresi (13), 11)<br />
<br />
İyi veya kötü bir hayat tarzını, nimet veya azâb içinde yaşamayı insanların kendileri hak eder. Allah’ın iradesine uygun bir hayatı, dürüst, iyi niyetli ve faziletli olmayı tercih edenlere, Cenâb-ı Hak huzurlu bir hayat lutfeder; onlara nimetlerini esirgemeden verir. Bu insanlar, inançlarını ve güzel hayat tarzlarını değiştirmedikçe, sahip oldukları nimetler ellerinden alınmaz. Bu gerçeği Allah Teâlâ Kur’an’ın bir başka âyetinde tekrar belirterek şöyle buyurur:<br />
<br />
“Bu, bir millet, kendilerinde bulunanı (güzel ahlâk ve meziyetleri) değiştirinceye kadar, Allah’ın onlara verdiği nimeti değiştirmeyeceğinden böyledir” [Enfâl sûresi (8), 53].<br />
<br />
Bir toplum, ahlâkını bozarak kendisini değiştirir, iyi yanlarını terkedip kötü bir hayat tarzını benimsemeye başlarsa, o zaman Allah Teâlâ verdiği nimetleri ellerinden birer birer geri alır. Bir zamanlar sahip oldukları değerlere sırt çevirdikleri ve onları büsbütün yitirdikleri için onları cezalandırır. Başka milletlerin boyunduruğu altına sokarak ezer. Bunun kesinlikle böyle olduğu, konumuzun başındaki âyetin devamında şöyle belirtilir:<br />
<br />
“Allah bir topluluğa kötülük yapmayı dilediğinde, artık onu geri çevirecek bulunmaz ve onların Allah’tan başka bir dost ve yardımcıları da yoktur” [Ra`d sûresi (13), 11].<br />
<br />
Allah Teâlâ’nın geçici bir süre mühlet verdiği azgın milletlerin müreffeh hayatı bizi aldatmamalıdır. Zira onun koyduğu kanunları değiştirecek hiçbir kuvvet yoktur.<br />
<br />
    “İpliğini sağlamca büktükten sonra çözüp bozan kadın gibi olmayın.” (Nahl sûresi (16), 92)<br />
<br />
Âyet-i kerîmedeki benzetmenin ne maksatla yapıldığını anlayabilmek için âyetin tamamını okumamız gerekmektedir. Allah Teâlâ şöyle buyuruyor:<br />
<br />
“Bir topluluk diğer bir topluluktan sayıca ve malca daha çoktur diye yeminlerinizi, aranızda bir hile fesat konusu edinerek, ipliğini sağlamca büktükten sonra çözüp bozan kadın gibi olmayın.”<br />
<br />
Bu âyet-i kerîmede, verilen sözde durulması tavsiye edilmektedir. Bir şahsa veya bir topluma verdiği sözden dönen kimsenin bu çirkin hali, yünü güzelce eğirip iplik haline getirdikten sonra bu ipliği yeniden bozmaya çalışan bir kadının mânasız gayretine benzetilmektedir. Bu tutumun hiçbir mâkul izahı yoktur.<br />
<br />
Bir şahısla veya bir toplulukla anlaşma yaptıktan sonra, o şahıs veya topluluktan daha güçlü, yahut daha fazla menfaat sağlayacak birilerini görünce sözünden ve anlaşmasından dönmek, şahsiyet ve sorumluluk sahibi bir kimsenin yapabileceği bir davranış değildir. Bu dönekliği Allah Teâlâ pek çirkin bulduğunu belirtmektedir.<br />
<br />
    “Mü’minler daha önce kendilerine kitap verilenler gibi olmasınlar. Onların üzerinden uzun zaman geçti de kalpleri katılaştı.” (Hadîd sûresi (57), 16)<br />
<br />
Mânayı daha iyi kavrayabilmek için âyet-i kerîmenin önünü ve sonunu bir bütün olarak okumak gerekecektir. Allah Teâlâ şöyle buyuruyor:<br />
<br />
“Mü’minlerin Allah’ı anmaktan ve Allah tarafından gönderilen gerçeği hatırlamaktan dolayı kalblerinin yumuşama zamanı gelmedi mi? Mü’minler daha önce kendilerine kitap verilenler gibi olmasınlar. Onların üzerinden uzun zaman geçti de kalbleri katılaştı. Bunların birçoğu yoldan çıkmış kimselerdir.”<br />
<br />
Allah Teâlâ mü’minleri, kendilerine ilâhî kitaplar gönderilen kimselere, yani Yahudi ve Hristiyanlara  benzemekten sakındırdığı bu âyet-i kerîmede, kendilerine peygamber ve kitap gönderildiği devirden bu yana çok zaman geçtiği için onların doğru yoldan uzaklaştıkları, dinlerinin ruhunu ve esasını kaybettikleri belirtiliyor. Doğru yolu yitirdikleri için kalplerinin iyice katılaştığı anlatılıyor. Daha da kötüsü, menfaatlerini düşünerek ellerindeki ilâhî kitabı keyiflerine göre değiştirdiklerine işaret ediliyor. Onların Allah’ın buyruğuna değil, ilâhî kitabı değiştirmek suretiyle sapıklığa düşen din adamlarının emirlerine uydukları ve onları âdetâ ilâhlaştırdıkları hatırlatılıyor.<br />
<br />
Hâl böyle olunca, mü’minlerin onlardan uzak durması ve hiçbir konuda onlara benzemeye çalışmaması gerekir. Zira onlar iyiliği, hayır yapmayı, verdikleri sözde durmayı unutmuş, bu sebeple de kalpleri katılaşmış kimselerdir. Mü’minler iyilik yapmayı seven, iyi ve doğru olduğunu bildikleri güzel âdetleri terk etmeyen, zamana böylece mukavemet eden faziletli insanlardır.<br />
<br />
    “Fakat uydurduklarına gerektiği şekilde uymadılar.” (Hadîd sûresi (57), 27)<br />
<br />
Yukarıdaki âyet, uzun bir âyetin son kısmıdır. Âyetin tamamı şöyledir: “Meryem oğlu Îsâ’yı öteki peygamberlerin peşinden gönderdik. Ona İncil’i verdik. Ona uyanların kalplerine şefkat ve merhamet duyguları koyduk. İcat ettikleri ruhbanlığı biz onlara yazmamış, farz kılmamıştık. Bunu sadece Allah’ın rızasını kazanmak için yapmışlardı. Fakat ona gerektiği şekilde de uymadılar.”<br />
<br />
“İbadetleri ve Hayırlı İşleri Sürekli Yapmak” bahsinde 155. hadisten önce genişçe açıkladığımız bu âyet-i kerîmede, dinin aslında bulunmadığı halde Hristiyanların uydurdukları, buna rağmen gereklerine uymadıkları ruhbanlık konusuna işaret edilmektedir. Allah’tan korkarak dünya zevk ve lezzetlerini büsbütün terk etmek ve kendini sadece ibadete vermek anlamındaki ruhbanlık İslâmiyet’te olmadığı gibi, daha önceki peygamberlerin getirdiği dinde de yoktu. Böyle olmasına rağmen, belki de iyi bir düşünceyle icad ettikleri ve prensiplerini koydukları bu yaşama biçiminin gereklerine yine kendileri uymadılar. Hatta tam aksine, rahip ve hahamların birçoğu, insanların mallarını haksız yere ellerinden aldılar ve insanları Allah’ın yolundan çevirdiler [Tevbe sûresi (9), 34]. Âyet-i kerîme onların yaptığı bu davranışın çirkinliğine, geçici heveslerin değil, devam eden meşrû işlerin güzelliğine işaret etmektedir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynak:</span></span> Riyazüs Salihin, Erkam Yayınları<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><br />
İslam ve İhsan</span></span></span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Müminûn Suresi 1-2. Ayetleri Ne Anlatıyor?]]></title>
			<link>https://rashid-tunca.com/showthread.php?tid=38229</link>
			<pubDate>Mon, 26 May 2025 19:23:33 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://rashid-tunca.com/member.php?action=profile&uid=8">Raşit Tunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://rashid-tunca.com/showthread.php?tid=38229</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Müminûn Suresi 1-2. Ayetleri Ne Anlatıyor?</span></span><br />
<br />
Müminûn Suresi 1-2. ayetlerinde ne anlatılmak isteniyor? Allah’tan başka herkesin âciz olduğunu bildiren âyet-i kerime; Müminûn suresi 1-2. ayetlerinin Arapçası, meali ve tefsirini yazımızda okuyabilirsiniz...<br />
<br />
Müminûn suresi 1-2. ayetlerinde şöyle buyrulur:<br />
Müminûn Suresi 1-2. Ayet Arapça:<br />
<br />
ِ قَدْ اَفْلَحَ الْمُؤْمِنُونَۙ اَلَّذ۪ينَ هُمْ ف۪ي صَلَاتِهِمْ خَاشِعُونَۙ<br />
Müminûn Suresi 1-2. Ayet Meali:<br />
<br />
Müminler gerçekten kurtuluşa ermişlerdir. Onlar ki, namazlarında derin saygı içindedirler. (Müminûn, 23/1-2)<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">HUŞÛ İLE KILINAN NAMAZ KURTULUŞTUR</span></span><br />
Bilgi:<br />
<br />
Allah Teâla’ya imanı tam olanlar, dünya ve ahiret hayatında kurtuluşa ermişlerdir. Bu müminlerin en belirgin özelliği de namazlarını huşû içinde eda etmeleridir. Ayrıca onlar; boş şeylerden yüz çevirir, zekâtı verir, iffetli davranır, emaneti korur, sözlerini tutar ve namazlarına devam ederler. Cenâb-ı Hak insanoğlunu çamurdan yaratmış, onu ete kemiğe bürümüş ve ona hayat vermiştir. Ecelleri gelince de insanların canını alacak, kıyamet günü onları tekrar diriltip hesaba çekecektir.<br />
Mesaj:<br />
<br />
    Kurtuluşa erenler, ‘iman ettim’ demekle yetinenler değil, namaz, oruç ve zekât gibi ibadetleri hakkıyla yerine getirenlerdir.<br />
    İbadetlerin en makbul olanları ihlas, huşû ve takvâ ile yapılanlarıdır.<br />
<br />
Kelime Dağarcığı:<br />
<br />
Huşû: Alçakgönüllü, mütevazi, itaatkâr ve saygılı olmak.<br />
<br />
Kaynak: Diyanet, Kur'an-ı Kerim'den Serlevha Ayetler<br />
TEFSİR<br />
Müminûn Suresi 1-2. Ayet Tefsiri:<br />
<br />
    Mü’minler, gerçekten kurtuluşa ermişlerdir.<br />
<br />
Hz. Ömer şöyle anlatıyor:<br />
<br />
“Nebiyy-i Ekrem (s.a.s.)’e vahy indiği zamanlarda etrafında arı vızıltısı gibi bir ses işitilirdi. Bir gün yine vahiy inmeye başladı, bir süre öylece bekledik. Bu hâli geçip açılınca kıbleye döndü ve ellerini kaldırarak şöyle dua etti:<br />
<br />
«Allahım! Bize çok ver, azaltma; bizi şerefli kıl, alçaltma; bize ver, bizi mahrum bırakma. Bizi gözet, başkalarını bize tercih etme. Bizi hoşnut et ve bizden de hoşnut ol!” Sonra da: “Bana şimdi on âyet nâzil oldu. Kim bu âyetleri okuyup gereğini yerine getirirse cennete girer» buyurdu ve bu sûrenin ilk on âyetini okudu.” (Tirmizî, Tefsir 23/1; Ahmed b. Hanbel, Müsned, I,34)<br />
<br />
Mü’minûn sûresinin baş tarafında, önceki Hac sûresinin son âyetleriyle yakından alâkalı olarak mü’minlerin vasıfları sayılmaktadır. Hac sûresinin bu âyetlerinde Cenâb-ı Hak mü’minlere rükûyu, secdeyi, Rabbe kulluğu, hayırlı işler yapmayı ve Allah yolunda cihâdı emretmişti. müslümanlardan diğer insanlara karşı örnek bir şahsiyet sergilemelerini, bunun gerçekleşmesi için de namazı kılmalarını, zekâtı vermelerini ve Allah’a sımsıkı sarılmalarını tavsiye buyurmuştu. Hemen peşinden gelen bu sûrede ise Allah’ın bahsedilen emirlerini harfiyen yerine getiren kâmil mü’minlerin “felâha erecekleri” müjdelenir. “Felâha ermek”; murada ulaşmak, sonsuz bir hayrı elde etmek, selamete ermek, huzur bulmak mânalarına gelir ki bunun ilk şartı “mü’min olmak”tır. Ebedi kurtuluşun temelinde mutlaka sağlam bir iman bulunmalıdır. Sonra da böyle bir imanla irtibatlı olarak şu güzel vasıflara sahip olunmaya çalışılacaktır:<br />
<br />
İmandan sonra “namaz” gelir:<br />
<br />
    Onlar namazlarında tam bir tevazu, teslimiyet ve derin bir saygı içindedirler.<br />
<br />
Namaz dinin direğidir. Fakat onu, dinin direği olacak şekilde kılmak şarttır. Bu sebeple mü’minlerin ilk vasfı olarak, “namazda huşû” sayılır. اَلْخُشُوعُ (huşû‘); bir yönden korku, çekingenlik gibi kalbî fiilleri, bir yönden de sallanmayı bırakıp sükûnet içinde olmak gibi dış azalara ait fiilleri ifade eder. Kalbin huşûu, korkmak ve güçlü bir şahsın karşısında heybet hissine kapılmaktır. Bedenin huşûu ise, böyle bir şahsın huzurunda baş eğmek, boyun bükmek, bakışları aşağı çevirip sesi alçaltmaktır. Bu bakımdan huşû, kökleri kalpte, görüntüleri bedende olmak üzere her iki mânayı da içinde bulundurur. Bunun kalbe ait tarafı; Rabbin azamet ve celâli karşısında kendi küçüklüğünü göstererek nefsi Hakk’ın emrine baş eğdirip söz dinlettirecek ve edep ve tâzimden başka bir şeye yönelmeyecek biçimde kalbin son derece güçlü bir saygı duygusu hissetmesidir. Dış görünüşle ilgili yönü ise, bu duygunun kalpte yerleşmesiyle birlikte vücut organlarında bir sükûnet meydana gelmesi, gözlerinin önüne, secde yerine bakıp, sağa sola, şuna buna iltifat etmemesidir. Bundan dolayı, huşûun aslı namazın şartlarından olan niyetin samimiliği ile tezahürleri de namazın adâb ve diğer şartlarıyla alakalıdır. Rivayete göre Resûlullah ve ashâbı namazda gözlerini gökyüzüne kaldırırlardı, bu âyetin inmesi üzerine önlerine eğdiler. (Taberî, Câmi‘u’l-beyân, XVIII, 4)[1] Dolayısıyla namazda hem kalbin, hem de bedenin huşû içinde olması istenmektedir ki namazın özü de budur.<br />
<br />
Gerçek mü’minlerin kalpleri, namazda Allah’ın huzurunda bulunmanın heybeti ile titrer, derinden ürperir. Bu ürperti oradan azalara, duygu ve hareketlere akseder. Ruhları, Allah’ın huzurunda O’nun azamet ve yüceliğine bürünür. Zihinlerini kurcalayan tüm meşguliyetler yok olur. Allah’ın yüceliğinin idrakine vardıkları, O’na kulluğun verdiği huzuru hissettikleri için başka bir şeyle uğraşmazlar. Bu yüce huzurdayken, çevrelerinde bulunan, akıllarında yer eden her şeyden bir kenara çekilirler. Allah’tan başkasını görmezler. Dikkatlerini sadece namazdaki sözlerin anlamlarını düşünmeye teksif ederler ve namazdan derin bir zevk alırlar. Vicdanları her türlü kirden arınır. İşte bu noktada boşlukta yüzen zerre, ana kaynağıyla buluşur. Şaşkın ruh yolunu bulur, ürkek kalp sığınağını tanır. Bu anda Allah’ın dışındaki bütün değerler, eşyalar ve şahıslar gözlerinde küçülür.<br />
<br />
Hadîs-i şerîfte şöyle bu­yru­lur: “Bir mümin güzelce abdest alır, sonra da başından sonuna kadar kalp-beden âhengi içinde tam bir huzur ve huşû ile iki rekat namaz kılarsa cennet ona vâcip olur.” (Müslim, Tahâret 17)<br />
<br />
Bahâüddîn Nakşibend (k.s.)’a sordular:<br />
<br />
“–Bir kul, namazda nasıl huşûa erer?” O da cevâben:<br />
<br />
“–Dört şeyle!” buyurup şunları beyân etti:<br />
<br />
›    “Helâl lokma,<br />
<br />
›    Abdest sırasında gafletten uzak durmak,<br />
<br />
›    İlk tekbîri alırken kendini huzurda bilmek,<br />
<br />
›    Namaz dışında da Hakk’ı aslâ unutmamak, yâni namazdaki huzur, sükûn ve mâsiyetten uzakta durma hâlini namazdan sonra da devam ettirebilmek.” (el-Hadâiku’l-Verdiyye, s. 561)<br />
<br />
Böyle bir namaz için, Hak’tan gayrı her şeyin hattâ insanın kendi nefsinin bile gözden ve gönülden düşmesi gerekir. Böyle bir namaz hakkında Süleyman Dârânî (k.s.) şu açıklamayı yapar:<br />
<br />
“İki rekat namaz kılmak ile Firdevs cennetine girmek arasında muhayyer bırakılsam, iki rekat namazı tercih ederim. Çünkü Firdevs cennetine girmek nefsin hoşlanacağı bir istektir. Fakat iki rekat namaz kılarsam Rabbimle beraber bulunmuş olurum.”<br />
<br />
Sahâbe-i kirâmdan Abdullah b. Şıhhîr (r.a.), Allah Resûlü (s.a.s.)’in namazda­ki hâlini şöyle tasvîr eder: “Resûlullah (s.av)’i namaz kılarken gördüm. Ağlamaktan dolayı göğsünden tencere kaynamasına benzeyen bir ses duyuluyordu.” (Ebû Dâ­vud, Salât 156-157; Ahmed b. Hanbel, Müsned, IV, 25)<br />
<br />
Hz. Ali, namaza durduğunda benzi sararır, kendi varlığı dâhil her şeyden sıyrılırdı. Bir savaşta mübârek ayağına batan okun çıkarılması için namaza durmuştu. Zira bu takdirde okun çıkarılışındaki ızdırâbı hissetmeyeceğini biliyordu. İşte bu ölçüde dünya ile alâkayı keserek namaz kılmaya çalışmak lazımdır.<br />
<br />
Dipnot:<br />
<br />
[1] Ümmü Ruman (r.a.) şöyle anlatır: “Namazımda sallanıyordum. Ebû Bekir (r.a.) gördü, beni öyle bir azarladı ki, az daha namazdan çıkacaktım. Sonra da Resûlullah (s.a.s.)’ın şöyle buyurduğunu işittiğini söyledi: «Biriniz namaza durduğunda her tarafı sakin olsun, yahudiler gibi sallanmasın. Zira namazda azaların sükûneti namazın tamamındandır.»” (Alûsi, Ruhu’l-me‘ânî, XVIII, 3)<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynak:</span></span> Ömer Çelik Tefsiri, kuranvemeali.com<br />
<br />
İslam ve İhsan</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Müminûn Suresi 1-2. Ayetleri Ne Anlatıyor?</span></span><br />
<br />
Müminûn Suresi 1-2. ayetlerinde ne anlatılmak isteniyor? Allah’tan başka herkesin âciz olduğunu bildiren âyet-i kerime; Müminûn suresi 1-2. ayetlerinin Arapçası, meali ve tefsirini yazımızda okuyabilirsiniz...<br />
<br />
Müminûn suresi 1-2. ayetlerinde şöyle buyrulur:<br />
Müminûn Suresi 1-2. Ayet Arapça:<br />
<br />
ِ قَدْ اَفْلَحَ الْمُؤْمِنُونَۙ اَلَّذ۪ينَ هُمْ ف۪ي صَلَاتِهِمْ خَاشِعُونَۙ<br />
Müminûn Suresi 1-2. Ayet Meali:<br />
<br />
Müminler gerçekten kurtuluşa ermişlerdir. Onlar ki, namazlarında derin saygı içindedirler. (Müminûn, 23/1-2)<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">HUŞÛ İLE KILINAN NAMAZ KURTULUŞTUR</span></span><br />
Bilgi:<br />
<br />
Allah Teâla’ya imanı tam olanlar, dünya ve ahiret hayatında kurtuluşa ermişlerdir. Bu müminlerin en belirgin özelliği de namazlarını huşû içinde eda etmeleridir. Ayrıca onlar; boş şeylerden yüz çevirir, zekâtı verir, iffetli davranır, emaneti korur, sözlerini tutar ve namazlarına devam ederler. Cenâb-ı Hak insanoğlunu çamurdan yaratmış, onu ete kemiğe bürümüş ve ona hayat vermiştir. Ecelleri gelince de insanların canını alacak, kıyamet günü onları tekrar diriltip hesaba çekecektir.<br />
Mesaj:<br />
<br />
    Kurtuluşa erenler, ‘iman ettim’ demekle yetinenler değil, namaz, oruç ve zekât gibi ibadetleri hakkıyla yerine getirenlerdir.<br />
    İbadetlerin en makbul olanları ihlas, huşû ve takvâ ile yapılanlarıdır.<br />
<br />
Kelime Dağarcığı:<br />
<br />
Huşû: Alçakgönüllü, mütevazi, itaatkâr ve saygılı olmak.<br />
<br />
Kaynak: Diyanet, Kur'an-ı Kerim'den Serlevha Ayetler<br />
TEFSİR<br />
Müminûn Suresi 1-2. Ayet Tefsiri:<br />
<br />
    Mü’minler, gerçekten kurtuluşa ermişlerdir.<br />
<br />
Hz. Ömer şöyle anlatıyor:<br />
<br />
“Nebiyy-i Ekrem (s.a.s.)’e vahy indiği zamanlarda etrafında arı vızıltısı gibi bir ses işitilirdi. Bir gün yine vahiy inmeye başladı, bir süre öylece bekledik. Bu hâli geçip açılınca kıbleye döndü ve ellerini kaldırarak şöyle dua etti:<br />
<br />
«Allahım! Bize çok ver, azaltma; bizi şerefli kıl, alçaltma; bize ver, bizi mahrum bırakma. Bizi gözet, başkalarını bize tercih etme. Bizi hoşnut et ve bizden de hoşnut ol!” Sonra da: “Bana şimdi on âyet nâzil oldu. Kim bu âyetleri okuyup gereğini yerine getirirse cennete girer» buyurdu ve bu sûrenin ilk on âyetini okudu.” (Tirmizî, Tefsir 23/1; Ahmed b. Hanbel, Müsned, I,34)<br />
<br />
Mü’minûn sûresinin baş tarafında, önceki Hac sûresinin son âyetleriyle yakından alâkalı olarak mü’minlerin vasıfları sayılmaktadır. Hac sûresinin bu âyetlerinde Cenâb-ı Hak mü’minlere rükûyu, secdeyi, Rabbe kulluğu, hayırlı işler yapmayı ve Allah yolunda cihâdı emretmişti. müslümanlardan diğer insanlara karşı örnek bir şahsiyet sergilemelerini, bunun gerçekleşmesi için de namazı kılmalarını, zekâtı vermelerini ve Allah’a sımsıkı sarılmalarını tavsiye buyurmuştu. Hemen peşinden gelen bu sûrede ise Allah’ın bahsedilen emirlerini harfiyen yerine getiren kâmil mü’minlerin “felâha erecekleri” müjdelenir. “Felâha ermek”; murada ulaşmak, sonsuz bir hayrı elde etmek, selamete ermek, huzur bulmak mânalarına gelir ki bunun ilk şartı “mü’min olmak”tır. Ebedi kurtuluşun temelinde mutlaka sağlam bir iman bulunmalıdır. Sonra da böyle bir imanla irtibatlı olarak şu güzel vasıflara sahip olunmaya çalışılacaktır:<br />
<br />
İmandan sonra “namaz” gelir:<br />
<br />
    Onlar namazlarında tam bir tevazu, teslimiyet ve derin bir saygı içindedirler.<br />
<br />
Namaz dinin direğidir. Fakat onu, dinin direği olacak şekilde kılmak şarttır. Bu sebeple mü’minlerin ilk vasfı olarak, “namazda huşû” sayılır. اَلْخُشُوعُ (huşû‘); bir yönden korku, çekingenlik gibi kalbî fiilleri, bir yönden de sallanmayı bırakıp sükûnet içinde olmak gibi dış azalara ait fiilleri ifade eder. Kalbin huşûu, korkmak ve güçlü bir şahsın karşısında heybet hissine kapılmaktır. Bedenin huşûu ise, böyle bir şahsın huzurunda baş eğmek, boyun bükmek, bakışları aşağı çevirip sesi alçaltmaktır. Bu bakımdan huşû, kökleri kalpte, görüntüleri bedende olmak üzere her iki mânayı da içinde bulundurur. Bunun kalbe ait tarafı; Rabbin azamet ve celâli karşısında kendi küçüklüğünü göstererek nefsi Hakk’ın emrine baş eğdirip söz dinlettirecek ve edep ve tâzimden başka bir şeye yönelmeyecek biçimde kalbin son derece güçlü bir saygı duygusu hissetmesidir. Dış görünüşle ilgili yönü ise, bu duygunun kalpte yerleşmesiyle birlikte vücut organlarında bir sükûnet meydana gelmesi, gözlerinin önüne, secde yerine bakıp, sağa sola, şuna buna iltifat etmemesidir. Bundan dolayı, huşûun aslı namazın şartlarından olan niyetin samimiliği ile tezahürleri de namazın adâb ve diğer şartlarıyla alakalıdır. Rivayete göre Resûlullah ve ashâbı namazda gözlerini gökyüzüne kaldırırlardı, bu âyetin inmesi üzerine önlerine eğdiler. (Taberî, Câmi‘u’l-beyân, XVIII, 4)[1] Dolayısıyla namazda hem kalbin, hem de bedenin huşû içinde olması istenmektedir ki namazın özü de budur.<br />
<br />
Gerçek mü’minlerin kalpleri, namazda Allah’ın huzurunda bulunmanın heybeti ile titrer, derinden ürperir. Bu ürperti oradan azalara, duygu ve hareketlere akseder. Ruhları, Allah’ın huzurunda O’nun azamet ve yüceliğine bürünür. Zihinlerini kurcalayan tüm meşguliyetler yok olur. Allah’ın yüceliğinin idrakine vardıkları, O’na kulluğun verdiği huzuru hissettikleri için başka bir şeyle uğraşmazlar. Bu yüce huzurdayken, çevrelerinde bulunan, akıllarında yer eden her şeyden bir kenara çekilirler. Allah’tan başkasını görmezler. Dikkatlerini sadece namazdaki sözlerin anlamlarını düşünmeye teksif ederler ve namazdan derin bir zevk alırlar. Vicdanları her türlü kirden arınır. İşte bu noktada boşlukta yüzen zerre, ana kaynağıyla buluşur. Şaşkın ruh yolunu bulur, ürkek kalp sığınağını tanır. Bu anda Allah’ın dışındaki bütün değerler, eşyalar ve şahıslar gözlerinde küçülür.<br />
<br />
Hadîs-i şerîfte şöyle bu­yru­lur: “Bir mümin güzelce abdest alır, sonra da başından sonuna kadar kalp-beden âhengi içinde tam bir huzur ve huşû ile iki rekat namaz kılarsa cennet ona vâcip olur.” (Müslim, Tahâret 17)<br />
<br />
Bahâüddîn Nakşibend (k.s.)’a sordular:<br />
<br />
“–Bir kul, namazda nasıl huşûa erer?” O da cevâben:<br />
<br />
“–Dört şeyle!” buyurup şunları beyân etti:<br />
<br />
›    “Helâl lokma,<br />
<br />
›    Abdest sırasında gafletten uzak durmak,<br />
<br />
›    İlk tekbîri alırken kendini huzurda bilmek,<br />
<br />
›    Namaz dışında da Hakk’ı aslâ unutmamak, yâni namazdaki huzur, sükûn ve mâsiyetten uzakta durma hâlini namazdan sonra da devam ettirebilmek.” (el-Hadâiku’l-Verdiyye, s. 561)<br />
<br />
Böyle bir namaz için, Hak’tan gayrı her şeyin hattâ insanın kendi nefsinin bile gözden ve gönülden düşmesi gerekir. Böyle bir namaz hakkında Süleyman Dârânî (k.s.) şu açıklamayı yapar:<br />
<br />
“İki rekat namaz kılmak ile Firdevs cennetine girmek arasında muhayyer bırakılsam, iki rekat namazı tercih ederim. Çünkü Firdevs cennetine girmek nefsin hoşlanacağı bir istektir. Fakat iki rekat namaz kılarsam Rabbimle beraber bulunmuş olurum.”<br />
<br />
Sahâbe-i kirâmdan Abdullah b. Şıhhîr (r.a.), Allah Resûlü (s.a.s.)’in namazda­ki hâlini şöyle tasvîr eder: “Resûlullah (s.av)’i namaz kılarken gördüm. Ağlamaktan dolayı göğsünden tencere kaynamasına benzeyen bir ses duyuluyordu.” (Ebû Dâ­vud, Salât 156-157; Ahmed b. Hanbel, Müsned, IV, 25)<br />
<br />
Hz. Ali, namaza durduğunda benzi sararır, kendi varlığı dâhil her şeyden sıyrılırdı. Bir savaşta mübârek ayağına batan okun çıkarılması için namaza durmuştu. Zira bu takdirde okun çıkarılışındaki ızdırâbı hissetmeyeceğini biliyordu. İşte bu ölçüde dünya ile alâkayı keserek namaz kılmaya çalışmak lazımdır.<br />
<br />
Dipnot:<br />
<br />
[1] Ümmü Ruman (r.a.) şöyle anlatır: “Namazımda sallanıyordum. Ebû Bekir (r.a.) gördü, beni öyle bir azarladı ki, az daha namazdan çıkacaktım. Sonra da Resûlullah (s.a.s.)’ın şöyle buyurduğunu işittiğini söyledi: «Biriniz namaza durduğunda her tarafı sakin olsun, yahudiler gibi sallanmasın. Zira namazda azaların sükûneti namazın tamamındandır.»” (Alûsi, Ruhu’l-me‘ânî, XVIII, 3)<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynak:</span></span> Ömer Çelik Tefsiri, kuranvemeali.com<br />
<br />
İslam ve İhsan</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Meryem Suresi 25. Ayetteki “Hurma Dalını Silkele” Emrinin Hikmeti Nedir?]]></title>
			<link>https://rashid-tunca.com/showthread.php?tid=38227</link>
			<pubDate>Mon, 26 May 2025 19:20:44 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://rashid-tunca.com/member.php?action=profile&uid=8">Raşit Tunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://rashid-tunca.com/showthread.php?tid=38227</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Meryem Suresi 25. Ayetteki “Hurma Dalını Silkele” Emrinin Hikmeti Nedir?</span></span><br />
<br />
Meryem suresi, 25. ayette geçen “hurma dalını kendine doğru silkele” emri ne anlama gelir? Bu emrin ardında nasıl bir hikmet saklıdır?<br />
<br />
Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyrulur:<br />
<br />
ِ وَهُزّ۪ٓي اِلَيْكِ بِجِذْعِ النَّخْلَةِ تُسَاقِطْ عَلَيْكِ رُطَبًا جَنِيًّاۘ<br />
<br />
“Hurma dalını kendine doğru silkele, üzerine olgunlaşmış taze hurma dökülsün.” (Meryem sûresi, 25)<br />
HZ. MERYEM’E (A.S.) HURMA DALINI SİLKELEMESİ NEDEN EMREDİLDİ? (MERYEM SURESİ, 25)<br />
<br />
“Hurma dalını kendine doğru silkele, üzerine olgunlaşmış taze hurma dökülsün.” Bir şeyi silkelemek, onu karşılıklı yönlere doğru şiddetli bir şekilde hareket ettirmektir. Burada kasdedilen ise kendisine doğru çekmek ve itmektir. Çünkü “kendine” ifâdesinden, sana doğru salla anlamı anlaşılmaktadır.<br />
<br />
Âyette Hz. Meryem’e (a.s.) hurma ağacını kendine doğru sallaması emredilmekte, salladıkça da üzerine devamlı surette olgun hurma döküleceği haber verilmektedir.<br />
<br />
el-Es’iletü’l-mukhime’de şöyle der: “Allah burada Meryem’e hurmayı sallamasını niçin emretti, halbuki daha önce mihrabda iken Zekeriyya (a.s.) onun rızkını/yiyeceğini yanında hazır olarak buluyordu?” Bu sorunun cevabı şöyledir: “Meryem çocukken hiçbir alâkası yoktu. Alâka (çocuk) gelince bu zorluk ve meşakkati zorunlu kıldı.”<br />
<br />
Es’iletü’l-hikem’de ise denilir ki: “Meryem’e ağacı silkeleme emrinin verilmesinin hikmeti nedir?” Denilmiştir ki: “Meryem, babasız bir çocuğun doğmasına şaşırmıştı. O bu hususta şaşırmasın diye kuru hurma ağacından yaş hurma vermek suretiyle Allah ona bir başka mûcize göstermiştir. Mûcizenin ağaçta yaratılmasının sırrı ise hurma ağacının Âdem (a.s.)’ın çamurundan yaratılmış olması dolayısıyladır. Böylece bu ağaçla -başkasının değil- insanlığın hakîkatine manevî bir nisbet vardır. Çünkü hurma da eşi olmadan meydana gelmez.”<br />
<br />
“Neden Allah, nehri Meryem’in gayreti olmadan akıttı da hurmayı onun gayretiyle verdi?” sorusuna cevâben şöyle denilmiştir: “Çünkü hurma gıdâ ve arzudur. Su ise temizlik ve hizmet aracıdır. Yine hurmanın meyvesi çalışmaya dayanan (kesbî) amelin sûretidir, su ise ilâhî feyzin sırrının sûretidir. Allah her şeyi kendi yerinde icrâ etmiştir. Çünkü her kerâmet, sâlik onunla tahalluk ve tahakkuk ettiği zaman sâlikin amelinin bir sûretidir.”<br />
<br />
Ayrıca hurmanın büyüyüp yetişmesini Allah, hep dikme, sulama, aşılama gibi çalışmayı gerektirecek şeylere bağlamıştır. Su ise böyle değildir onun yere dayalı bir sebebi olmayıp Allah tarafından verilmiş ve gökten indirilmiştir. Bundan dolayı da nehir Meryem için sebepsiz (onun gayreti olmadan) akıtılmıştır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynak:</span></span> İsmâil Hakkı Bursevî, Rûhu'l Beyân Tefsiri<br />
<br />
İslam ve İhsan</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Meryem Suresi 25. Ayetteki “Hurma Dalını Silkele” Emrinin Hikmeti Nedir?</span></span><br />
<br />
Meryem suresi, 25. ayette geçen “hurma dalını kendine doğru silkele” emri ne anlama gelir? Bu emrin ardında nasıl bir hikmet saklıdır?<br />
<br />
Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyrulur:<br />
<br />
ِ وَهُزّ۪ٓي اِلَيْكِ بِجِذْعِ النَّخْلَةِ تُسَاقِطْ عَلَيْكِ رُطَبًا جَنِيًّاۘ<br />
<br />
“Hurma dalını kendine doğru silkele, üzerine olgunlaşmış taze hurma dökülsün.” (Meryem sûresi, 25)<br />
HZ. MERYEM’E (A.S.) HURMA DALINI SİLKELEMESİ NEDEN EMREDİLDİ? (MERYEM SURESİ, 25)<br />
<br />
“Hurma dalını kendine doğru silkele, üzerine olgunlaşmış taze hurma dökülsün.” Bir şeyi silkelemek, onu karşılıklı yönlere doğru şiddetli bir şekilde hareket ettirmektir. Burada kasdedilen ise kendisine doğru çekmek ve itmektir. Çünkü “kendine” ifâdesinden, sana doğru salla anlamı anlaşılmaktadır.<br />
<br />
Âyette Hz. Meryem’e (a.s.) hurma ağacını kendine doğru sallaması emredilmekte, salladıkça da üzerine devamlı surette olgun hurma döküleceği haber verilmektedir.<br />
<br />
el-Es’iletü’l-mukhime’de şöyle der: “Allah burada Meryem’e hurmayı sallamasını niçin emretti, halbuki daha önce mihrabda iken Zekeriyya (a.s.) onun rızkını/yiyeceğini yanında hazır olarak buluyordu?” Bu sorunun cevabı şöyledir: “Meryem çocukken hiçbir alâkası yoktu. Alâka (çocuk) gelince bu zorluk ve meşakkati zorunlu kıldı.”<br />
<br />
Es’iletü’l-hikem’de ise denilir ki: “Meryem’e ağacı silkeleme emrinin verilmesinin hikmeti nedir?” Denilmiştir ki: “Meryem, babasız bir çocuğun doğmasına şaşırmıştı. O bu hususta şaşırmasın diye kuru hurma ağacından yaş hurma vermek suretiyle Allah ona bir başka mûcize göstermiştir. Mûcizenin ağaçta yaratılmasının sırrı ise hurma ağacının Âdem (a.s.)’ın çamurundan yaratılmış olması dolayısıyladır. Böylece bu ağaçla -başkasının değil- insanlığın hakîkatine manevî bir nisbet vardır. Çünkü hurma da eşi olmadan meydana gelmez.”<br />
<br />
“Neden Allah, nehri Meryem’in gayreti olmadan akıttı da hurmayı onun gayretiyle verdi?” sorusuna cevâben şöyle denilmiştir: “Çünkü hurma gıdâ ve arzudur. Su ise temizlik ve hizmet aracıdır. Yine hurmanın meyvesi çalışmaya dayanan (kesbî) amelin sûretidir, su ise ilâhî feyzin sırrının sûretidir. Allah her şeyi kendi yerinde icrâ etmiştir. Çünkü her kerâmet, sâlik onunla tahalluk ve tahakkuk ettiği zaman sâlikin amelinin bir sûretidir.”<br />
<br />
Ayrıca hurmanın büyüyüp yetişmesini Allah, hep dikme, sulama, aşılama gibi çalışmayı gerektirecek şeylere bağlamıştır. Su ise böyle değildir onun yere dayalı bir sebebi olmayıp Allah tarafından verilmiş ve gökten indirilmiştir. Bundan dolayı da nehir Meryem için sebepsiz (onun gayreti olmadan) akıtılmıştır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynak:</span></span> İsmâil Hakkı Bursevî, Rûhu'l Beyân Tefsiri<br />
<br />
İslam ve İhsan</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Fecr Sûresi 2. Ayet On Geceye Yemin Olsun Ayeti Ne Anlatıyor?]]></title>
			<link>https://rashid-tunca.com/showthread.php?tid=38226</link>
			<pubDate>Mon, 26 May 2025 19:19:11 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://rashid-tunca.com/member.php?action=profile&uid=8">Raşit Tunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://rashid-tunca.com/showthread.php?tid=38226</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Fecr Sûresi 2. Ayet On Geceye Yemin Olsun Ayeti Ne Anlatıyor?</span></span><br />
<br />
Fecr sûresinin 2. ayetinde geçen ve üzerine yemin edilen “On Gece" hangi on geceyi ifade ediyor? Fecr sûresi 2. ayeti ne anlatıyor? Ayeti nasıl anlamalı ve amel etmeliyiz?<br />
<br />
Bu “on gece” Zilhicce ayının ilk on gecesidir. Araplar gece deyince o gecelerin gündüzlerini kastederler.<br />
<br />
Ya da bu “On Gece”den maksat Ramazan ayının son on gecesidir. Gece kelimesinin nekre getirilmesi tazim ifade etmek içindir. Çünkü bu geceler başkalarında olmayan birtakım faziletlerle tahsis edilmiştir.<br />
<br />
Bundan dolayı Allah bu gecelere yemin etmiştir. Bu faziletlerden birisi de Zilhicce ayının ilk on gününde hac amelleriyle meşgul olmaktır. Bir hadiste Hz. Peygamber (s.a.v): “Allah katında Zilhicce ayının on gününde yapılan bir hayırdan ne daha iyi, ne de sevabı daha büyük bir amel vardır.” buyurdu.<br />
<br />
Bunun üzerine: “Allah yolunda cihad eden de mi?” denildi. Hz. Peygamber (s.a.v) şöyle cevap verdi:<br />
<br />
“Allah yolunda cihad eden de. Ancak kendi malı ve canıyla cihada çıkıp da bunlardan hiçbir şeyi geri getirmeyen/şehit düsen hariç.” (Buhari, Iydeyn, 11; Ebu Davud, Savm, 61; Tirmizi, Savm, 52; İbn Mace, Siyam, 39; Musned, 1/224, 338.)<br />
<br />
Bu hadiste cihada çıkan kimsenin evinden çıkarken bir daha geri dönmemeye niyet etmesi gerektiğine işaret vardır. Allah Teala dilediğini yapar.<br />
<br />
Ramazan ayının son on gününün şerefine gelince bin aydan daha hayırlı olan kadir gecesinin bu gecelerde aranması (faziletini anlatmak için) yeterlidir.<br />
<br />
Bu “On Gece”nin Aşura gününün de içinde olduğu Muharrem’in on gecesi ya da içinde Berat Gecesi'nin de olduğu Şaban ayının ortasında bulunan on gecedir.<br />
<br />
Baklî şöyle der: Bu on gece, Allah Teala’nın günlerinde gökleri ve yeri yarattığı altı gün ile Adem (a.s.)’ın yaratıldığı gece/gün, gündüzünde kıyametin kopacağı gece, Allah’ın Hz. Musa (a.s.) ile konuştuğu ve Hz. Peygamber (s.a.c)’e İsra’nın meydana geldiği gecedir.<br />
<br />
Kâşânî der ki: Allah, ruhun bedene taallukunun ilk tesiri ortaya çıktığı zaman ruhun nurunun beden maddesi üzerine zuhurunun başlangıcına yemin etmiştir. Yine “on geceye”, kemali elde etmenin sebep ve araçları olduğu için ruhun bedene taalluku sırasında taayyün eden zahir ve batın hislerin yerlerine yemin etmiştir.<br />
<br />
Et-Te’vilatu’n-Necmiyye’de der ki: Allah mü’minin kalp toprağından bir tek hasenenin patlayıp cıkmasına ve “Kim iyilikle gelirse ona getirdiğinin on katı vardır.” (el-En’am, 6/160) ayetiyle işaret edilen on iyiliğe işaret etmektedir. Allah’ın “gece” ismini vermesinin sebebi bu on hasenenin/iyiliğin amel gündüzünden iktisap ile değil ilahi mevhibe yoluyla gayb aleminden olarak bir hasenenin ahadiyyet mertebesi gaybından zuhur ettiği içindir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynak:</span></span> Erkam Yayınları, Rûhu’l-Beyân Tefsiri<br />
<br />
İslam ve İhsan</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Fecr Sûresi 2. Ayet On Geceye Yemin Olsun Ayeti Ne Anlatıyor?</span></span><br />
<br />
Fecr sûresinin 2. ayetinde geçen ve üzerine yemin edilen “On Gece" hangi on geceyi ifade ediyor? Fecr sûresi 2. ayeti ne anlatıyor? Ayeti nasıl anlamalı ve amel etmeliyiz?<br />
<br />
Bu “on gece” Zilhicce ayının ilk on gecesidir. Araplar gece deyince o gecelerin gündüzlerini kastederler.<br />
<br />
Ya da bu “On Gece”den maksat Ramazan ayının son on gecesidir. Gece kelimesinin nekre getirilmesi tazim ifade etmek içindir. Çünkü bu geceler başkalarında olmayan birtakım faziletlerle tahsis edilmiştir.<br />
<br />
Bundan dolayı Allah bu gecelere yemin etmiştir. Bu faziletlerden birisi de Zilhicce ayının ilk on gününde hac amelleriyle meşgul olmaktır. Bir hadiste Hz. Peygamber (s.a.v): “Allah katında Zilhicce ayının on gününde yapılan bir hayırdan ne daha iyi, ne de sevabı daha büyük bir amel vardır.” buyurdu.<br />
<br />
Bunun üzerine: “Allah yolunda cihad eden de mi?” denildi. Hz. Peygamber (s.a.v) şöyle cevap verdi:<br />
<br />
“Allah yolunda cihad eden de. Ancak kendi malı ve canıyla cihada çıkıp da bunlardan hiçbir şeyi geri getirmeyen/şehit düsen hariç.” (Buhari, Iydeyn, 11; Ebu Davud, Savm, 61; Tirmizi, Savm, 52; İbn Mace, Siyam, 39; Musned, 1/224, 338.)<br />
<br />
Bu hadiste cihada çıkan kimsenin evinden çıkarken bir daha geri dönmemeye niyet etmesi gerektiğine işaret vardır. Allah Teala dilediğini yapar.<br />
<br />
Ramazan ayının son on gününün şerefine gelince bin aydan daha hayırlı olan kadir gecesinin bu gecelerde aranması (faziletini anlatmak için) yeterlidir.<br />
<br />
Bu “On Gece”nin Aşura gününün de içinde olduğu Muharrem’in on gecesi ya da içinde Berat Gecesi'nin de olduğu Şaban ayının ortasında bulunan on gecedir.<br />
<br />
Baklî şöyle der: Bu on gece, Allah Teala’nın günlerinde gökleri ve yeri yarattığı altı gün ile Adem (a.s.)’ın yaratıldığı gece/gün, gündüzünde kıyametin kopacağı gece, Allah’ın Hz. Musa (a.s.) ile konuştuğu ve Hz. Peygamber (s.a.c)’e İsra’nın meydana geldiği gecedir.<br />
<br />
Kâşânî der ki: Allah, ruhun bedene taallukunun ilk tesiri ortaya çıktığı zaman ruhun nurunun beden maddesi üzerine zuhurunun başlangıcına yemin etmiştir. Yine “on geceye”, kemali elde etmenin sebep ve araçları olduğu için ruhun bedene taalluku sırasında taayyün eden zahir ve batın hislerin yerlerine yemin etmiştir.<br />
<br />
Et-Te’vilatu’n-Necmiyye’de der ki: Allah mü’minin kalp toprağından bir tek hasenenin patlayıp cıkmasına ve “Kim iyilikle gelirse ona getirdiğinin on katı vardır.” (el-En’am, 6/160) ayetiyle işaret edilen on iyiliğe işaret etmektedir. Allah’ın “gece” ismini vermesinin sebebi bu on hasenenin/iyiliğin amel gündüzünden iktisap ile değil ilahi mevhibe yoluyla gayb aleminden olarak bir hasenenin ahadiyyet mertebesi gaybından zuhur ettiği içindir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynak:</span></span> Erkam Yayınları, Rûhu’l-Beyân Tefsiri<br />
<br />
İslam ve İhsan</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Hac Suresinin 35. Ayeti Ne Anlatıyor?]]></title>
			<link>https://rashid-tunca.com/showthread.php?tid=37624</link>
			<pubDate>Sat, 10 May 2025 18:56:41 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://rashid-tunca.com/member.php?action=profile&uid=8">Raşit Tunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://rashid-tunca.com/showthread.php?tid=37624</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hac suresinin 35. ayetinde ne anlatılmak isteniyor? Müminlerin özelliklerini anlatan âyet-i kerime; Hac suresinin 35. ayetinin Arapçası, meali ve tefsirini yazımızda okuyabilirsiniz...<br />
<br />
Hac suresinin 35. ayetinde şöyle buyrulur:<br />
Hac Suresi 35. Ayet Arapça:<br />
<br />
ِ اَلَّذ۪ينَ اِذَا ذُكِرَ اللّٰهُ وَجِلَتْ قُلُوبُهُمْ وَالصَّابِر۪ينَ عَلٰى مَٓا اَصَابَهُمْ وَالْمُق۪يمِي الصَّلٰوةِۙ وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنْفِقُونَ<br />
Hac Suresi 35. Ayet Meali:<br />
<br />
Onlar öyle kimselerdir ki, Allah anıldığında kalpleri titrer, başlarına gelen musibetlere sabrederler, namazlarını özenle kılarlar ve kendilerine verdiğimiz rızıklardan Allah yolunda harcarlar. (Hac, 22/35)<br />
MÜMİNLERİN ÖZELLİKLERİ<br />
Bilgi:<br />
<br />
Bu ayette Müslümanların bazı özellikleri anlatılmaktadır. Bu özelliklerin ilki, Allah’ın adı anıldığında kalbin ürpermesi ve derin bir saygı hissetmesidir. Mümin, saygının zirvesi olan namazla Rabbine yönelmekte, O’na olan bağlılığını göstermekte, maddî ve manevî musibetlere karşı sabretmekte ve Yüce Yaratıcı’ya sığınmaktadır. Ayrıca yine Allah’ın rızasını kazanmak amacıyla kendisine verilen rızıktan ihtiyaç sahiplerine vermektedir.<br />
Mesaj:<br />
<br />
    Müminler namazlarını ihmal etmezler ve kulluğun gereği olarak başlarına gelen imtihanlara sabrederler.<br />
    Toplumsal ve bireysel huzurun en önemli etkenlerinden biri, hasedi ortadan kaldıran infaktır.<br />
<br />
Kelime Dağarcığı:<br />
<br />
İnfâk: Allah’ın hoşnutluğunu kazanma niyetiyle harcamada bulunma.<br />
<br />
Kaynak: Diyanet, Kur'an-ı Kerim'den Serlevha Ayetler<br />
TEFSİR<br />
Hac Suresi 35. Ayet Tefsiri:<br />
<br />
    Biz her ümmete bir kurban ibâdeti belirledik ki, kendilerine rızık olarak verdiğimiz hayvanları kurban ederken üzerlerine Allah’ın adını ansınlar. Şunu iyi bilin ki, sizin ilâhınız tek bir ilâhtır; öyleyse artık O’na teslim olun. Rasûlüm! Tam bir ihlâs, samimiyet ve tevazu içinde Allah’a boyun eğen kulları müjdele!<br />
    Onlar ki, yanlarında Allah anıldığı zaman kalpleri derin bir saygıyla ürperir, başlarına gelen musibetlere sabreder, namazı dosdoğru kılar ve kendilerine verdiğimiz rızıklardan bir kısmını Allah yolunda harcarlar.<br />
<br />
Allah Teâlâ her ümmete kurban ibâdetini meşrû kılmıştır. Bu ibâdetin böyle kadîm bir geçmişi vardır. Allah, tevhid akîdesini ruhlara aşılamak için, kesilecek hayvanların üzerine Allah adını anmayı emretmiş, insanların kendisinden başkası adına kurban kesmelerini yasaklamıştır. Bu, Allah’tan başkası huzurunda yapılması yasaklanan diğer şeylerle de uyum içindedir. Mesela Allah’tan başkası huzurunda secde etmek, Allah’tan başkası adına yemin etmek, Allah’ın tâyin buyurduğu yerler dışındaki yerleri kutsal sayıp ziyaret etmek gibi şeyler hep yasaklanmıştır. Çünkü Allah tek ilâh olup, yalnız O’na teslim olmak gerekir. Bu teslimiyeti gösterenleri âyet-i kerîme اَلْمُخْبِت۪ينَ (muhbitîn) olarak ifade eder. Bu kelime:<br />
<br />
Allah’ın huzurunda gurur ve kibri terk edip tevazuu seçenler,<br />
<br />
Kendilerini O’na kulluğa, dinine hizmete adayanlar, bu uğurda sa‘y ü gayret gösterenler,<br />
<br />
O’nun emirlerine ihlâs ve samimiyetle boyun eğenler,<br />
<br />
Allah’ın zikriyle mutmain olanlar gibi pek çok güzel mânayı ihtiva eder.<br />
<br />
Zâten 35. âyet bu kelimeden Yüce Rabbimizin kimleri kastettiğini açıklamaktadır. Buna göre “muhbitîn”:<br />
<br />
›  Allah anıldığı zaman kalpleri derin bir saygıylar ürperir, titrer. Onların üzerinde, Allah’ın azabından duydukları korkuyla Allah için duydukları huşû ve haşyet fark edilir.<br />
<br />
›  Bu korku ve huşûyla birlikte başlarına gelen musibetlere sabrederler.<br />
<br />
Bu konuda Mutarrıf b. Abdullah (r.h.)’ın hâli güzel bir örnektir:<br />
<br />
Bir oğlu vardı öldü. Zâhirde hiçbir üzüntü hâli göstermedi. Sakalını güzelce taradı. En güzel elbisesini giydi. Buna şaşanlar oldu. Sordular, şu cevabı verdi:<br />
<br />
“Musîbet karşısında perişan olmamı mı bekliyordunuz. Allah’a and olsun, dünya ve içindekiler hep benim olsaydı; sonra âhiretin bir içim suyu karşılığı bunları almak isteseydi, hemen verirdim. O bir içim suyu, bu dünya ve içindekilere tercih ederim.” (Velîler Ansiklopedisi, I, 106)<br />
<br />
›  Namazı dosdoğru kılarlar.<br />
<br />
›  Allah’ın verdiği rızıklardan yine O’nun rızâsını arzulayarak muhtaçlara harcarlar.<br />
<br />
Zira onlar, Allah’a kulluğu her şeyin üzerinde görerek, O’nun her türlü emir ve yasaklarında kendilerinin dünya ve âhiretleri için sayısız hikmet ve fayda olduğuna inanırlar.<br />
<br />
Kaynak: Ömer Çelik Tefsiri, kuranvemeali.com<br />
<br />
İslam ve İhsan</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Hac suresinin 35. ayetinde ne anlatılmak isteniyor? Müminlerin özelliklerini anlatan âyet-i kerime; Hac suresinin 35. ayetinin Arapçası, meali ve tefsirini yazımızda okuyabilirsiniz...<br />
<br />
Hac suresinin 35. ayetinde şöyle buyrulur:<br />
Hac Suresi 35. Ayet Arapça:<br />
<br />
ِ اَلَّذ۪ينَ اِذَا ذُكِرَ اللّٰهُ وَجِلَتْ قُلُوبُهُمْ وَالصَّابِر۪ينَ عَلٰى مَٓا اَصَابَهُمْ وَالْمُق۪يمِي الصَّلٰوةِۙ وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنْفِقُونَ<br />
Hac Suresi 35. Ayet Meali:<br />
<br />
Onlar öyle kimselerdir ki, Allah anıldığında kalpleri titrer, başlarına gelen musibetlere sabrederler, namazlarını özenle kılarlar ve kendilerine verdiğimiz rızıklardan Allah yolunda harcarlar. (Hac, 22/35)<br />
MÜMİNLERİN ÖZELLİKLERİ<br />
Bilgi:<br />
<br />
Bu ayette Müslümanların bazı özellikleri anlatılmaktadır. Bu özelliklerin ilki, Allah’ın adı anıldığında kalbin ürpermesi ve derin bir saygı hissetmesidir. Mümin, saygının zirvesi olan namazla Rabbine yönelmekte, O’na olan bağlılığını göstermekte, maddî ve manevî musibetlere karşı sabretmekte ve Yüce Yaratıcı’ya sığınmaktadır. Ayrıca yine Allah’ın rızasını kazanmak amacıyla kendisine verilen rızıktan ihtiyaç sahiplerine vermektedir.<br />
Mesaj:<br />
<br />
    Müminler namazlarını ihmal etmezler ve kulluğun gereği olarak başlarına gelen imtihanlara sabrederler.<br />
    Toplumsal ve bireysel huzurun en önemli etkenlerinden biri, hasedi ortadan kaldıran infaktır.<br />
<br />
Kelime Dağarcığı:<br />
<br />
İnfâk: Allah’ın hoşnutluğunu kazanma niyetiyle harcamada bulunma.<br />
<br />
Kaynak: Diyanet, Kur'an-ı Kerim'den Serlevha Ayetler<br />
TEFSİR<br />
Hac Suresi 35. Ayet Tefsiri:<br />
<br />
    Biz her ümmete bir kurban ibâdeti belirledik ki, kendilerine rızık olarak verdiğimiz hayvanları kurban ederken üzerlerine Allah’ın adını ansınlar. Şunu iyi bilin ki, sizin ilâhınız tek bir ilâhtır; öyleyse artık O’na teslim olun. Rasûlüm! Tam bir ihlâs, samimiyet ve tevazu içinde Allah’a boyun eğen kulları müjdele!<br />
    Onlar ki, yanlarında Allah anıldığı zaman kalpleri derin bir saygıyla ürperir, başlarına gelen musibetlere sabreder, namazı dosdoğru kılar ve kendilerine verdiğimiz rızıklardan bir kısmını Allah yolunda harcarlar.<br />
<br />
Allah Teâlâ her ümmete kurban ibâdetini meşrû kılmıştır. Bu ibâdetin böyle kadîm bir geçmişi vardır. Allah, tevhid akîdesini ruhlara aşılamak için, kesilecek hayvanların üzerine Allah adını anmayı emretmiş, insanların kendisinden başkası adına kurban kesmelerini yasaklamıştır. Bu, Allah’tan başkası huzurunda yapılması yasaklanan diğer şeylerle de uyum içindedir. Mesela Allah’tan başkası huzurunda secde etmek, Allah’tan başkası adına yemin etmek, Allah’ın tâyin buyurduğu yerler dışındaki yerleri kutsal sayıp ziyaret etmek gibi şeyler hep yasaklanmıştır. Çünkü Allah tek ilâh olup, yalnız O’na teslim olmak gerekir. Bu teslimiyeti gösterenleri âyet-i kerîme اَلْمُخْبِت۪ينَ (muhbitîn) olarak ifade eder. Bu kelime:<br />
<br />
Allah’ın huzurunda gurur ve kibri terk edip tevazuu seçenler,<br />
<br />
Kendilerini O’na kulluğa, dinine hizmete adayanlar, bu uğurda sa‘y ü gayret gösterenler,<br />
<br />
O’nun emirlerine ihlâs ve samimiyetle boyun eğenler,<br />
<br />
Allah’ın zikriyle mutmain olanlar gibi pek çok güzel mânayı ihtiva eder.<br />
<br />
Zâten 35. âyet bu kelimeden Yüce Rabbimizin kimleri kastettiğini açıklamaktadır. Buna göre “muhbitîn”:<br />
<br />
›  Allah anıldığı zaman kalpleri derin bir saygıylar ürperir, titrer. Onların üzerinde, Allah’ın azabından duydukları korkuyla Allah için duydukları huşû ve haşyet fark edilir.<br />
<br />
›  Bu korku ve huşûyla birlikte başlarına gelen musibetlere sabrederler.<br />
<br />
Bu konuda Mutarrıf b. Abdullah (r.h.)’ın hâli güzel bir örnektir:<br />
<br />
Bir oğlu vardı öldü. Zâhirde hiçbir üzüntü hâli göstermedi. Sakalını güzelce taradı. En güzel elbisesini giydi. Buna şaşanlar oldu. Sordular, şu cevabı verdi:<br />
<br />
“Musîbet karşısında perişan olmamı mı bekliyordunuz. Allah’a and olsun, dünya ve içindekiler hep benim olsaydı; sonra âhiretin bir içim suyu karşılığı bunları almak isteseydi, hemen verirdim. O bir içim suyu, bu dünya ve içindekilere tercih ederim.” (Velîler Ansiklopedisi, I, 106)<br />
<br />
›  Namazı dosdoğru kılarlar.<br />
<br />
›  Allah’ın verdiği rızıklardan yine O’nun rızâsını arzulayarak muhtaçlara harcarlar.<br />
<br />
Zira onlar, Allah’a kulluğu her şeyin üzerinde görerek, O’nun her türlü emir ve yasaklarında kendilerinin dünya ve âhiretleri için sayısız hikmet ve fayda olduğuna inanırlar.<br />
<br />
Kaynak: Ömer Çelik Tefsiri, kuranvemeali.com<br />
<br />
İslam ve İhsan</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Hac Suresinin 1. Ayeti Ne Anlatıyor?]]></title>
			<link>https://rashid-tunca.com/showthread.php?tid=37457</link>
			<pubDate>Mon, 05 May 2025 03:50:54 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://rashid-tunca.com/member.php?action=profile&uid=8">Raşit Tunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://rashid-tunca.com/showthread.php?tid=37457</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Hac Suresinin 1. Ayeti Ne Anlatıyor?</span></span><br />
<br />
Hac suresinin 1. ayetinde ne anlatılmak isteniyor? Allah’ın rahmetini umarak ve rızasını kaybetmekten korkarak yaşamayı bildiren âyet; Hac suresinin 1. ayetinin Arapçası, meali ve tefsirini yazımızda okuyabilirsiniz...<br />
<br />
Hac suresinin 1. ayetinde şöyle buyrulur:<br />
Hac Suresi 1. Ayet Arapça:<br />
<br />
يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ اتَّقُوا رَبَّكُمْۚ اِنَّ زَلْزَلَةَ السَّاعَةِ شَيْءٌ عَظ۪يمٌ<br />
Hac Suresi 1. Ayet Meali:<br />
<br />
Ey insanlar! Rabbinize karşı gelmekten sakınınız. Kıyamet sarsıntısı gerçekten büyük bir olaydır. (Hac, 22/1)<br />
ALLAH’IN RAHMETİNİ UMARAK VE RIZASINI KAYBETMEKTEN KORKARAK YAŞAMAK<br />
Bilgi:<br />
<br />
İnsan bir gün rabbinin huzurunda divan durup hesap vereceği ve iyiliklerin rahmet; kötülüklerin ise azap getireceği inancı sayesinde, hayatını en güzel şekilde disipline eder ve sorumluluk duygusunu geliştirir. Ayette, arzularının peşinde koşan insana, bu dünyanın sona ereceği kıyamet günü hatırlatılarak, rabbinin uyarılarına karşı gelmekten sakınması gereğine işaret edilmektedir.<br />
Mesaj:<br />
<br />
    Ahiret inancını daima canlı tutarak Allah’ın razı olmayacağı şeyleri yapmaktan uzak durmak gerekir.<br />
    Vakti geldiğinde kıyamet kopacak ve herkes yaptığının hesabını verecektir.<br />
<br />
Kelime Dağarcığı:<br />
<br />
Sâat: An, süre, saat, kıyamet.<br />
<br />
Zelzele: Sarsıntı, deprem.<br />
<br />
Azîm: Büyük, yüce, önemli, ağır, zor, çetin.<br />
<br />
Kaynak: Diyanet, Kur'an-ı Kerim'den Serlevha Ayetler<br />
TEFSİR<br />
Hac Suresi 1. Ayet Tefsiri:<br />
<br />
    Ey insanlar! Rabbinize karşı gelmekten sakının. Çünkü kıyâmetin sarsıntısı gerçekten çok korkunç bir şeydir.<br />
    Onu göreceğiniz gün, dehşetten her emzikli anne emzirdiği yavrusunu unutup terk eder, her hâmile dişi de karnındakini düşürür. İnsanları sarhoş görürsün, halbuki onlar şarap içip sarhoş olmuş değillerdir, lâkin Allah’ın azabı pek şiddetlidir.<br />
<br />
Sûre mü’min-kâfir bütün insanlara hitap ederek, her şeyi yoktan var eden, onlara kendi varlığından varlık veren, insanları da yaratıp onlara lütfettiği akıl ve irade melekelerine binâen kendilerini sorumlu tutan Allah Teâlâ’ya karşı takvâ sahibi olmaya; O’nun emirlerini tutup yasaklarından sakınmaya davet ederek başlar. Hayatı ilâhî murâkabe karşısında korku ve ümit dengesi ölçüsünde, İslâm’ı incitmeyecek ve ilâhî muhabbetin kula akışını zedelemeyecek bir kalbî hassasiyet içerisinde değerlendirmeyi emrederek söze girer. İnsanlar için bu çok mühim ve vazgeçilmez bir mesajdır. Çünkü onları çok dehşetli bir kıyamet günü beklemektedir. Büyüklüğüne ve yüceliğine sınır olmayan Allah Teâlâ’nın beyânıyla onun sarsıntısı “gerçekten korkunç, pek büyük ve çok şiddetlidir.” Bu sarsıntıdan maksat, İsrâfil (a.s.) ilk defa sûra üflediğinde yeri ve göğüyle bütün kâinatın yıkıldığı, her şeyin parçalanıp unufak ve darmadağın edildiği sarsıntıdır. Onun şiddetinin büyüklüğünü ise 2. âyette yer alan şu açık misallerle daha iyi anlamak mümkün olacaktır:<br />
<br />
❂    İster insan ister başka canlılardan olsun, yavrusunu emzirmekte olan her anne, bebeğine olan onca şefkati, merhameti ve cömertliğine rağmen, tam onu emzirdiği, memesini ağzına verdiği sırada, o günün dehşetinden dolayı yavrusunu unutur, göremez olur, bırakır gider. Âyette kullanılan مُرْضِعَةٌ  (murdi‘atun) kelimesi, “o anda bilfiil memesini ağzına koyup yavrusunu emziren anne” mânasındadır.<br />
<br />
❂    Hamile olan her anne yine o günün dehşetinden şoka girip sarsılarak rahmindekini düşürür.<br />
<br />
❂    İnsanlar normalde içki içip sarhoş olmadıkları halde o günün dehşet ve korkusundan sarhoş hale gelirler. Gören onları sarhoş sanır. Onları bu hale getiren Allah’ın şiddetli azabından başka bir şey değildir. Hem bu sırada yaşananlar henüz ilâhî azap ve kahır tecellilerinin başlangıcıdır. Kâfirler için bunu takip edecek safhalar olan mahşer ve cehennemde daha ne şiddetli azaplar olacaktır.<br />
<br />
Bu âyet-i kerîmeler Benî Müstalik gazvesi sırasında geceleyin nâzil oldu. Resûlullah (s.a.s.) bunları ashâbına okuyunca orada bulunan herkes hüngür hüngür ağlamaya başladı. Efendimiz (s.a.s.), ashâbının o geceden daha fazla ağladıklarını görmemişti. Sabah olunca onlar binitlerine eğer vuramadılar, çadır kuramadılar ve yemek pişiremediler. Onlardan kimisi ağlıyor; kimi de oturmuş hazin hazin düşünüyordu. (Fahreddin er-Râzî, Mefâtîhu’l-gayb, XXIII, 4)<br />
<br />
Resûlullah (s.a.s.) şöyle buyurur:<br />
<br />
“Ben sizin görmediklerinizi görüyorum. Gökyüzü gıcırdadı. Gıcırdamakta da haklıdır. Çünkü dört parmak kadar bir yer yok ki, orada bir melek alnını yere koyup Allah’a secde etmiş olmasın. Allah’a yemin ediyorum ki, benim bildiğimi bilseydiniz, az güler çok ağlardınız. Yataklarınızda hanımlarınızdan zevk almazdınız. Allah’a yalvarıp yakarmak için yollara düşerdiniz.” (Tirmizî, Zühd 9; İbn Mâce, Zühd 19)<br />
<br />
Kaynak: Ömer Çelik Tefsiri, kuranvemeali.com<br />
<br />
İslam ve İhsan</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Hac Suresinin 1. Ayeti Ne Anlatıyor?</span></span><br />
<br />
Hac suresinin 1. ayetinde ne anlatılmak isteniyor? Allah’ın rahmetini umarak ve rızasını kaybetmekten korkarak yaşamayı bildiren âyet; Hac suresinin 1. ayetinin Arapçası, meali ve tefsirini yazımızda okuyabilirsiniz...<br />
<br />
Hac suresinin 1. ayetinde şöyle buyrulur:<br />
Hac Suresi 1. Ayet Arapça:<br />
<br />
يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ اتَّقُوا رَبَّكُمْۚ اِنَّ زَلْزَلَةَ السَّاعَةِ شَيْءٌ عَظ۪يمٌ<br />
Hac Suresi 1. Ayet Meali:<br />
<br />
Ey insanlar! Rabbinize karşı gelmekten sakınınız. Kıyamet sarsıntısı gerçekten büyük bir olaydır. (Hac, 22/1)<br />
ALLAH’IN RAHMETİNİ UMARAK VE RIZASINI KAYBETMEKTEN KORKARAK YAŞAMAK<br />
Bilgi:<br />
<br />
İnsan bir gün rabbinin huzurunda divan durup hesap vereceği ve iyiliklerin rahmet; kötülüklerin ise azap getireceği inancı sayesinde, hayatını en güzel şekilde disipline eder ve sorumluluk duygusunu geliştirir. Ayette, arzularının peşinde koşan insana, bu dünyanın sona ereceği kıyamet günü hatırlatılarak, rabbinin uyarılarına karşı gelmekten sakınması gereğine işaret edilmektedir.<br />
Mesaj:<br />
<br />
    Ahiret inancını daima canlı tutarak Allah’ın razı olmayacağı şeyleri yapmaktan uzak durmak gerekir.<br />
    Vakti geldiğinde kıyamet kopacak ve herkes yaptığının hesabını verecektir.<br />
<br />
Kelime Dağarcığı:<br />
<br />
Sâat: An, süre, saat, kıyamet.<br />
<br />
Zelzele: Sarsıntı, deprem.<br />
<br />
Azîm: Büyük, yüce, önemli, ağır, zor, çetin.<br />
<br />
Kaynak: Diyanet, Kur'an-ı Kerim'den Serlevha Ayetler<br />
TEFSİR<br />
Hac Suresi 1. Ayet Tefsiri:<br />
<br />
    Ey insanlar! Rabbinize karşı gelmekten sakının. Çünkü kıyâmetin sarsıntısı gerçekten çok korkunç bir şeydir.<br />
    Onu göreceğiniz gün, dehşetten her emzikli anne emzirdiği yavrusunu unutup terk eder, her hâmile dişi de karnındakini düşürür. İnsanları sarhoş görürsün, halbuki onlar şarap içip sarhoş olmuş değillerdir, lâkin Allah’ın azabı pek şiddetlidir.<br />
<br />
Sûre mü’min-kâfir bütün insanlara hitap ederek, her şeyi yoktan var eden, onlara kendi varlığından varlık veren, insanları da yaratıp onlara lütfettiği akıl ve irade melekelerine binâen kendilerini sorumlu tutan Allah Teâlâ’ya karşı takvâ sahibi olmaya; O’nun emirlerini tutup yasaklarından sakınmaya davet ederek başlar. Hayatı ilâhî murâkabe karşısında korku ve ümit dengesi ölçüsünde, İslâm’ı incitmeyecek ve ilâhî muhabbetin kula akışını zedelemeyecek bir kalbî hassasiyet içerisinde değerlendirmeyi emrederek söze girer. İnsanlar için bu çok mühim ve vazgeçilmez bir mesajdır. Çünkü onları çok dehşetli bir kıyamet günü beklemektedir. Büyüklüğüne ve yüceliğine sınır olmayan Allah Teâlâ’nın beyânıyla onun sarsıntısı “gerçekten korkunç, pek büyük ve çok şiddetlidir.” Bu sarsıntıdan maksat, İsrâfil (a.s.) ilk defa sûra üflediğinde yeri ve göğüyle bütün kâinatın yıkıldığı, her şeyin parçalanıp unufak ve darmadağın edildiği sarsıntıdır. Onun şiddetinin büyüklüğünü ise 2. âyette yer alan şu açık misallerle daha iyi anlamak mümkün olacaktır:<br />
<br />
❂    İster insan ister başka canlılardan olsun, yavrusunu emzirmekte olan her anne, bebeğine olan onca şefkati, merhameti ve cömertliğine rağmen, tam onu emzirdiği, memesini ağzına verdiği sırada, o günün dehşetinden dolayı yavrusunu unutur, göremez olur, bırakır gider. Âyette kullanılan مُرْضِعَةٌ  (murdi‘atun) kelimesi, “o anda bilfiil memesini ağzına koyup yavrusunu emziren anne” mânasındadır.<br />
<br />
❂    Hamile olan her anne yine o günün dehşetinden şoka girip sarsılarak rahmindekini düşürür.<br />
<br />
❂    İnsanlar normalde içki içip sarhoş olmadıkları halde o günün dehşet ve korkusundan sarhoş hale gelirler. Gören onları sarhoş sanır. Onları bu hale getiren Allah’ın şiddetli azabından başka bir şey değildir. Hem bu sırada yaşananlar henüz ilâhî azap ve kahır tecellilerinin başlangıcıdır. Kâfirler için bunu takip edecek safhalar olan mahşer ve cehennemde daha ne şiddetli azaplar olacaktır.<br />
<br />
Bu âyet-i kerîmeler Benî Müstalik gazvesi sırasında geceleyin nâzil oldu. Resûlullah (s.a.s.) bunları ashâbına okuyunca orada bulunan herkes hüngür hüngür ağlamaya başladı. Efendimiz (s.a.s.), ashâbının o geceden daha fazla ağladıklarını görmemişti. Sabah olunca onlar binitlerine eğer vuramadılar, çadır kuramadılar ve yemek pişiremediler. Onlardan kimisi ağlıyor; kimi de oturmuş hazin hazin düşünüyordu. (Fahreddin er-Râzî, Mefâtîhu’l-gayb, XXIII, 4)<br />
<br />
Resûlullah (s.a.s.) şöyle buyurur:<br />
<br />
“Ben sizin görmediklerinizi görüyorum. Gökyüzü gıcırdadı. Gıcırdamakta da haklıdır. Çünkü dört parmak kadar bir yer yok ki, orada bir melek alnını yere koyup Allah’a secde etmiş olmasın. Allah’a yemin ediyorum ki, benim bildiğimi bilseydiniz, az güler çok ağlardınız. Yataklarınızda hanımlarınızdan zevk almazdınız. Allah’a yalvarıp yakarmak için yollara düşerdiniz.” (Tirmizî, Zühd 9; İbn Mâce, Zühd 19)<br />
<br />
Kaynak: Ömer Çelik Tefsiri, kuranvemeali.com<br />
<br />
İslam ve İhsan</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Taha Suresinin 112. Ayeti Ne Anlatıyor?]]></title>
			<link>https://rashid-tunca.com/showthread.php?tid=36955</link>
			<pubDate>Sun, 06 Apr 2025 06:21:20 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://rashid-tunca.com/member.php?action=profile&uid=8">Raşit Tunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://rashid-tunca.com/showthread.php?tid=36955</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Taha Suresinin 112. Ayeti Ne Anlatıyor?</span></span><br />
<br />
Taha suresinin 112. ayetinde ne anlatılmak isteniyor? Yapılan hiçbir iyiliğin zayi olmayacağını bildiren âyet; Taha suresinin 112. ayetinin Arapçası, meali ve tefsirini yazımızda okuyabilirsiniz...<br />
<br />
Taha Suresinin 112. ayetinde şöyle buyrulur:<br />
Taha Suresi 112. Ayet Arapça:<br />
<br />
وَمَنْ يَعْمَلْ مِنَ الصَّالِحَاتِ وَهُوَ مُؤْمِنٌ فَلَا يَخَافُ ظُلْمًا وَلَا هَضْمًا<br />
Taha Suresi 112. Ayet Meali:<br />
<br />
Mümin olarak dünya ve ahiret için yararlı iyi işler yapan kimseye gelince, ne büsbütün, hatta ne de kısmen haksızlığa uğramaktan korkar. (Tâ-Hâ, 20/112)<br />
YAPILAN HİÇBİR İYİLİK ZAYİ OLMAZ<br />
Bilgi:<br />
<br />
Yüce Allah, Kur’an-ı Kerim’i insanların öğüt alması için indirmiştir. Kim bu öğütlerden yüz çevirirse kıyamet gününde bunun günahını yüklenecektir. Yüce Allah, bu dünyada herkesin yaptıklarını en ince ayrıntısına kadar bilmektedir. İman edip sâlih amel işleyenlerin ise o zor günde tedirgin olmasına gerek yoktur. Zira orada imanlarının ve yaptıkları iyiliklerin karşılığı kendilerine tastamam verilecektir.<br />
Mesaj:<br />
<br />
    Allah katında sadece müminlerin yaptığı iyilikler mükâfatlandırılacaktır.<br />
    Müminler yaptıkları iyi amellerin karşılığını eksiksiz bir şekilde/tam olarak alacaklardır.<br />
<br />
Kelime Dağarcığı:<br />
<br />
Zulüm: Belirlenmiş sınırları çiğneme, haktan batıla sapma, kendi hak alanının dışına çıkıp başkasını zarara sokma.<br />
<br />
Kaynak: Diyanet, Kur'an-ı Kerim'den Serlevha Ayetler<br />
TEFSİR<br />
Taha Suresi 112. Ayet Tefsiri:<br />
<br />
    Bütün yüzler, her zaman diri, her şeyin varlığı kendisine bağlı olan ve kâinatı yöneten Allah’ın önünde eğilmiştir. Zulüm yüklenerek gelen kimse, gerçekten hüsrâna uğramıştır.<br />
    Mü’min olarak sâlih ameller işleyen kimse ise, ne bir haksızlığa uğramaktan korkar, ne de sevaplarını eksik almaktan.<br />
<br />
O dehşetli kıyâmet günü bütün yüzler, yâni bütün insanlar dâimî bir hayat sahibi olan, hiçbir zaman ölmeyecek olan, her şeyin hâkimiyeti, idâre ve tasarrufu kudret elinde bulunan Yüce Allah’a zilletle boyun eğeceklerdir. O’nun, haklarında vereceği her hükme teslim olacaklardır. O gün, dünyadan zulüm yüklenerek gelenler hüsrâna uğrayacaklardır. Bu zulmün en büyüğü şüphesiz ki şirk günahıdır. Allah şirk günahını affetmeyecektir. Bu konuda Nebiyy-i Ekrem (s.a.s.) şu ikazda bulunur: “Zulümden kaçının. Çünkü zulüm kıyâmet gününde zâlime zifirî karanlık olacaktır. Cimrilikten de sakının. Çünkü cimrilik sizden önceki toplumları helak etmiş, onları birbirlerinin haksız yere kanlarını dökmeye, haramlarını helâl saymaya sevketmiştir.” (Müslim, Birr 56)<br />
<br />
İmanla birlikte sâlih amel işleyenlere gelince, onlara ne yaptıkları kötülüklere fazladan bir ilâve yapılır, ne de hak ettikleri mükâfattan bir eksiltme yapılır. Böyle bir haksızlık olmayacağı gibi, aksine belki de Allah onların günahlarını affedecek, amellerinin mükâfatını da kat kat fazla verecektir.<br />
<br />
Kaynak: Ömer Çelik Tefsiri, kuranvemeali.com</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Taha Suresinin 112. Ayeti Ne Anlatıyor?</span></span><br />
<br />
Taha suresinin 112. ayetinde ne anlatılmak isteniyor? Yapılan hiçbir iyiliğin zayi olmayacağını bildiren âyet; Taha suresinin 112. ayetinin Arapçası, meali ve tefsirini yazımızda okuyabilirsiniz...<br />
<br />
Taha Suresinin 112. ayetinde şöyle buyrulur:<br />
Taha Suresi 112. Ayet Arapça:<br />
<br />
وَمَنْ يَعْمَلْ مِنَ الصَّالِحَاتِ وَهُوَ مُؤْمِنٌ فَلَا يَخَافُ ظُلْمًا وَلَا هَضْمًا<br />
Taha Suresi 112. Ayet Meali:<br />
<br />
Mümin olarak dünya ve ahiret için yararlı iyi işler yapan kimseye gelince, ne büsbütün, hatta ne de kısmen haksızlığa uğramaktan korkar. (Tâ-Hâ, 20/112)<br />
YAPILAN HİÇBİR İYİLİK ZAYİ OLMAZ<br />
Bilgi:<br />
<br />
Yüce Allah, Kur’an-ı Kerim’i insanların öğüt alması için indirmiştir. Kim bu öğütlerden yüz çevirirse kıyamet gününde bunun günahını yüklenecektir. Yüce Allah, bu dünyada herkesin yaptıklarını en ince ayrıntısına kadar bilmektedir. İman edip sâlih amel işleyenlerin ise o zor günde tedirgin olmasına gerek yoktur. Zira orada imanlarının ve yaptıkları iyiliklerin karşılığı kendilerine tastamam verilecektir.<br />
Mesaj:<br />
<br />
    Allah katında sadece müminlerin yaptığı iyilikler mükâfatlandırılacaktır.<br />
    Müminler yaptıkları iyi amellerin karşılığını eksiksiz bir şekilde/tam olarak alacaklardır.<br />
<br />
Kelime Dağarcığı:<br />
<br />
Zulüm: Belirlenmiş sınırları çiğneme, haktan batıla sapma, kendi hak alanının dışına çıkıp başkasını zarara sokma.<br />
<br />
Kaynak: Diyanet, Kur'an-ı Kerim'den Serlevha Ayetler<br />
TEFSİR<br />
Taha Suresi 112. Ayet Tefsiri:<br />
<br />
    Bütün yüzler, her zaman diri, her şeyin varlığı kendisine bağlı olan ve kâinatı yöneten Allah’ın önünde eğilmiştir. Zulüm yüklenerek gelen kimse, gerçekten hüsrâna uğramıştır.<br />
    Mü’min olarak sâlih ameller işleyen kimse ise, ne bir haksızlığa uğramaktan korkar, ne de sevaplarını eksik almaktan.<br />
<br />
O dehşetli kıyâmet günü bütün yüzler, yâni bütün insanlar dâimî bir hayat sahibi olan, hiçbir zaman ölmeyecek olan, her şeyin hâkimiyeti, idâre ve tasarrufu kudret elinde bulunan Yüce Allah’a zilletle boyun eğeceklerdir. O’nun, haklarında vereceği her hükme teslim olacaklardır. O gün, dünyadan zulüm yüklenerek gelenler hüsrâna uğrayacaklardır. Bu zulmün en büyüğü şüphesiz ki şirk günahıdır. Allah şirk günahını affetmeyecektir. Bu konuda Nebiyy-i Ekrem (s.a.s.) şu ikazda bulunur: “Zulümden kaçının. Çünkü zulüm kıyâmet gününde zâlime zifirî karanlık olacaktır. Cimrilikten de sakının. Çünkü cimrilik sizden önceki toplumları helak etmiş, onları birbirlerinin haksız yere kanlarını dökmeye, haramlarını helâl saymaya sevketmiştir.” (Müslim, Birr 56)<br />
<br />
İmanla birlikte sâlih amel işleyenlere gelince, onlara ne yaptıkları kötülüklere fazladan bir ilâve yapılır, ne de hak ettikleri mükâfattan bir eksiltme yapılır. Böyle bir haksızlık olmayacağı gibi, aksine belki de Allah onların günahlarını affedecek, amellerinin mükâfatını da kat kat fazla verecektir.<br />
<br />
Kaynak: Ömer Çelik Tefsiri, kuranvemeali.com</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Kadir Suresinin Arapçası, Türkçe Okunuşu, Anlamı ve Tefsiri]]></title>
			<link>https://rashid-tunca.com/showthread.php?tid=36630</link>
			<pubDate>Sun, 23 Mar 2025 10:01:31 +0100</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://rashid-tunca.com/member.php?action=profile&uid=8">Raşit Tunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://rashid-tunca.com/showthread.php?tid=36630</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><!-- start: postbit_attachments_attachment -->
<br /><!-- start: attachment_icon -->
<img src="https://rashid-tunca.com/images/attachtypes/image.png" title="PNG Image" border="0" alt=".png" />
<!-- end: attachment_icon -->&nbsp;&nbsp;<a href="attachment.php?aid=210497" target="_blank" title="">Kadir Suresinin Arapçası, Türkçe Okunuşu, Anlamı ve Tefsiri.png</a> (Boyut: 388.85 KB / İndirmeler: 149)
<!-- end: postbit_attachments_attachment --><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kadir Suresinin Arapçası, Türkçe Okunuşu, Anlamı ve Tefsiri</span></span><br />
<br />
Kadir sûresi Mekke’de nâzil olmuştur. 5 âyettir. Kadir gecesinden bahsettiği için bu ismi almıştır. Lügatta Kadr, “kudret, takdir, hüküm, şeref ve kıymet” gibi mânalara gelir. Mushaf tertîbine göre 97, iniş sırasına göre ise 25. sûredir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Konusu</span></span><br />
<br />
Kur’an’ın Kadir gecesinde indirildiği bildirilmekte ve bu gecenin önemi anlatılmaktadır.<br />
<br />
Kadr kelimesi sözlükte “güç, hüküm, değer, şeref” gibi anlamlara gelir. Özellikle Kur’an’ın bu gecede indirilmesinin geceyi şereflendirdiğini ve kadrini yücelttiğini ifade etmek üzere ona bu isim verilmiştir. Bu sûre inmeden önce gecenin böyle bir ismi yoktu. Duhân sûresinde, “Biz onu mübarek bir gecede indirdik” (44/3) buyurularak bu gecenin bereketli, hayırlı, uğurlu, önemli ve kutsal bir gece olduğu açıkça ifade edilmiştir. Sûrenin ilk âyetinde Kur’an’ın bu gecede, Bakara sûresinde de (2/185) ramazan ayında indirildiği belirtilmiştir. Buna göre Kadir gecesinin ramazan ayı içerisinde olduğu açıktır; ramazanın hangi gecesine denk geldiği konusunda farklı görüşler vardır. Bununla birlikte, Buhârî ve Müslim’in kaydettiği, Hz. Âişe’ye isnad edilen ve Alak sûresinde naklettimiz bir hadiste Hz. Peygamber’e ilk vahyin Ramazan’ın 27. gecesinde geldiği bildirilmiş; bu sebeple Kadir gecesinin Ramazan’ın 27. gecesi olduğu yönünde genel bir kanaat oluşmuştur. Bazı rivayetlere göre Kur’an bu ayın son on günü içinde inmeye başlamıştır (Kurtubî, XVI, 124). Kadir gecesinin kesin olarak bildirilmemesi, insanların o gecede kazanacakları sevaplara güvenip diğer zamanlarda kulluk görevlerini ihmal etmelerini önlemek gibi bazı sebep ve hikmetlerle açıklanmıştır.<br />
<br />
Müfessirler, “Biz onu Kadir gecesinde indirdik” diye çevirdiğimiz 1. âyetteki “o” zamiriyle Kur’an’ın kastedildiği konusunda ittifak etmişlerdir (bk. Taberî, XXX, 166; Râzî, XXXII, 27; Şevkânî, V, 554). Kur’an’ın, zamirle anlaşılacak derecede apaçık bilinen, tanınan, şanı yüce bir kitap olduğunu göstermek için adının açıkça anılmadığı belirtilir. “Biz onu indirdik” ifadesinden, “tamamını indirdik” veya “indirmeye başladık” mânaları anlaşılabilir. Âlimlerin çoğu, âyette “peyderpey indirdik” anlamındaki nezzelnâ yerine “indirdik” anlamındaki enzelnâ fiilinin kullanılmasını gerekçe göstererek burada Kur’an’ın tamamının ulûhiyyet makamından dünya semasına indirilmesinin söz konusu edildiğini ileri sürmüşlerdir. Bazı âlimler ise bu âyetle doğrudan Hz. Peygamber’e gelen Alak sûresinin ilk âyetlerinin kastedildiği kanaatindedirler. Her iki yoruma göre de söz konusu zaman diliminin Kur’ân-ı Kerîm’in indirilişine sahne olduğu ve bu olayla büyük bir değer kazandığı için bu sûrede ona “leyletü’l-Kadr” denilmiştir (M. Sait Özervarlı, “Kadr Sûresi”, DİA, XXIV, 140-141). <br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kadir Suresi İniş Sebebi</span></span><br />
<br />
Rivayete göre Resûl-i Ekrem (s.a.s.)’e ümmetinin ömrü gösterilmişti. Efendimiz, bunu önceki insanların ömrüne nispetle çok kısa buldu. Ümmetinin, onlar kadar sâlih amel işlemekten mahrum kalacağını düşündü. Bunun üzerine Cenab-ı Hak, ona ve ümmetine, bin aydan daha hayırlı olan Kadir gecesini lûtfetti. (Muvatta’, İ‘tikâf 15)<br />
<br />
Diğer bir rivayet de şöyledir: Bir gün Allah Resûlü (s.a.s.) ashâbına, İsrâiloğulları’ndan bir kişiyi anlatmıştı. Şem’ûn-i Gâzî isimli bu zât, bin ay Allah yolunda silah kuşanarak cihâd etmiş, gecelerini de ibâdetle geçirmişti. müslümanlar hayretler içinde kalarak ona gıpta ettiler. Bunun üzerine Allah Tealâ, ümmet-i Muhammed’e olan lutuf ve merhametini beyân etmek üzere Kadir sûresini indirdi. (Vâhidî, Esbâbu’n-nüzûl, s. 486)<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kadir Suresinin Arapça Yazılışı</span></span></span><br />
<hr class="mycode_hr" />
<br />
<div style="text-align: center;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-size: x-large;" class="mycode_size"><br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ اارَّحِيم</span><br />
<br />
اِنَّٓا اَنْزَلْنَاهُ ف۪ي لَيْلَةِ الْقَدْرِۚ وَمَٓا اَدْرٰيكَ مَا لَيْلَةُ الْقَدْرِۜ لَيْلَةُ الْقَدْرِ خَيْرٌ مِنْ اَلْفِ شَهْرٍۜ تَنَزَّلُ الْمَلٰٓئِكَةُ وَالرُّوحُ ف۪يهَا بِاِذْنِ رَبِّهِمْۚ مِنْ كُلِّ اَمْرٍۙۛ سَلَامٌ۠ۛ هِيَ حَتّٰى مَطْلَعِ الْفَجْرِ</span><br />
</span></div>
<hr class="mycode_hr" />
<br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">KADİR SURESİNİN TÜRKÇE OKUNUŞU</span></span></span><br />
<br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Bismillâhirrahmânirrahîm.<br />
<br />
    İnnâ enzelnâhü fi leyle- ti’l-Kadr.<br />
    Vemâ edrâkemâ leyletü’l-Kadr.<br />
    Leyletü’l-Kadri hayrun min elfi şehr.<br />
    Tenezzelü’l melâiketü verruhu fihâ bi izni Rabbihim min külli emr.<br />
    Selâmün hiye hattâ metleı’l-fecr.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">KADİR SURESİNİN ANLAMI (MEALİ)</span></span><br />
<br />
Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla.<br />
<br />
    Biz onu (Kur’ân’ı) Kadir gecesinde indirdik.<br />
    Kadir gecesinin ne olduğunu sen bilir misin?<br />
    Kadir gecesi, bin aydan daha hayırlıdır.<br />
    O gecede, Rablerinin izniyle melekler ve Rûh (Cebrâil), her iş için iner dururlar.<br />
    O gece, esenlik doludur. Tâ fecrin doğuşuna kadar…<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">KADİR SURESİNİN TEFSiRi</span></span><br />
<br />
Kadir / 1<br />
<br />
“Kadir gecesi”, Kur’ân-ı Kerîm’in indirildiği gecedir. Kur’an, ya toplu olarak Cenâb-ı Hakk’ın katından vahiy meleklerine inzal buyrulmuştur. Ya da Alak sûresinin ilk beş âyetiyle o gece Kur’ân-ı Kerîm Peygamberimiz (s.a.s.)’e indirilmeye başlamıştır. Her iki ihtimâle göre de, bu gecenin Kur’an’ın inzâline sahne olduğu ve şerefini ondan aldığı anlaşılır. Bakara sûresi 185. âyette de Kur’an’ın Ramazan ayında indiği beyân buyrulur.<br />
<br />
Lügat olarak “kadr”, “kudret, takdir, hüküm, şeref ve kıymet” gibi mânalara gelir.<br />
<br />
Kadir gecesinin bir ismi, “mübârek gece”dir. Bu, onun hayrı bol, çok bereketli ve şerefli bir gece olduğunu bildirir. Nitekim Duhan sûresinin ilk âyetlerinde şöyle buyrulur:<br />
<br />
“Hâ. Mîm. Gerçekleri açıklayan bu apaçık kitaba yemin olsun! Biz onu kutlu, şerefli ve bereket yüklü bir gecede indirdik.” (Duhân 44/1-3)<br />
<br />
Bu gece aynı zamanda takdir ve hüküm gecesidir. O gecede nice hikmetli mühim işler karara bağlanır. Âyet-i kerîmede: “O gecede, belli hikmetlere binâen Allah tarafından olmasına karar verilmiş her bir iş belirlenir. Tarafımızdan buyrulacak bir emir olarak” (Duhân 44/4-5) buyrularak buna işaret edilir. Nitekim Kur’an’ın nüzûlünün başlamasıyla, o gecede bütün dünyanın kaderini değiştirecek mühim bir işe karar verilmiştir. Kur’an’ın inişiyle, dünyanın o güne kadar ki makus talihi tersine çevrilmiş, her şey yepyeni bir tanzimle tanzime başlanmıştır. Zira indirilen bu Kur’an ile her türlü hikmetli iş açıklığa kavuşturularak, Allah Resûlü (s.a.s.) tarafından insanlığa ulaştırılmıştır.<br />
<br />
Bu gece çok şerefli bir gecedir. Bin aydan daha hayırlı olduğu Cenâb-ı Hak tarafından haber verilmiştir. O gecede yapılan ibâdet ve hayırlar, içinde kadir gecesi bulunmayan tam bin ayda yapılanlardan daha çok sevaplıdır. Allah Teâlâ, mü’minlere böyle büyük bir lutuf ve ihsanda bulunmuştur. Buradaki “bin ay” ifadesinin kesretten kinâye olması da mümkündür. O gecenin gerçekten çok faziletli, eşi benzeri olmayan mukaddes ve mübârek bir zaman dilimi olduğunu gösterir.<br />
<br />
Öyle bir gece ki:<br />
<br />
Kadir / 4<br />
<br />
O gece melekler ve Ruh, Rablerinin izniyle her türlü iş için iner dururlar. Cenâb-ı Hakk’ın verdiği vazifeleri yerine getirirler. Ruh’tan maksat Cebrâil (a.s.)’dır. Fazilet ve şerefi sebebiyle, diğer meleklerden ayrı olarak zikredilmiştir. O gece akşamdan fecre, tan yeri ağarıp sabah oluncaya kadar bütünüyle selâmettir. Çünkü melekler gecenin başından sabaha kadar gruplar halinde inerek mü’minlere selam verirler. Onlar için dua ve istiğfar ederler. O gece hep hayırlı şeylerle dolu olup, bütün şerlerden korunmuştur.<br />
<br />
Kadir gecesinin Ramazan ayında olduğu kesindir. Fakat Ramazan ayı içinde hangi gecede olduğu hususunda farklı bilgiler bulunmaktadır. Bununla alakalı rivayetler şöyledir:<br />
<br />
Hz. Âişe (r.a.) der ki:<br />
<br />
Resûlullah (s.a.s.), Ramazan’ın son on gününde mescide çekilerek kendini ibâdete verir ve şöyle buyururdu:<br />
<br />
“Kadir gecesini Ramazan’ın son on günü içinde arayın!” (Buhârî, Leyletü’l-Kadr 3; Müslim, Sıyâm 219; Tirmizî, Savm 72/792)<br />
<br />
Kadir gecesinin Ramazan’ın son on günü içinde aranması tavsiye olunur. Bazı rivayetlerde, son on günündeki tek gecelerde, yirmi dördüncü gecesinde, yirmi yedinci gecesinde aranması da tavsiye edilir. Bir kısım sahâbîler, rüyâlarında Kadir gecesinin Ramazan’ın son yedi gecesinde olduğunu görmüşler ve bunu Allah Resûlü’ne bildirmişlerdi. Bunun üzerine Efendimiz (s.a.s.):<br />
<br />
“Kadir gecesiyle ilgili rüyâlarınızın, Ramazan’ın son yedi gecesi üzerinde toplandığını görüyorum. O hâlde Kadir gecesini arayan onu Ramazan’ın son yedi gecesinde arasın!” buyurdu. (Buhârî, Leyletü’l-Kadr 2, 3; Ta‘bîr 8; Müslim, Sıyâm 205-206; Tirmizî, Savm 72)<br />
<br />
Kadir gecesinin ihyasıyla ilgili Allah Resûlü (s.a.s.)’in çok önemli uygulama ve tavsiyeleri vardır. Nebî (s.a.s.) şöyle buyurmuştur:<br />
<br />
“Kadir gecesini, fazilet ve kudsiyetine inanarak ve sevabını yalnız Allah’tan bekleyerek ibâdet ve tâatle geçiren kimsenin geçmiş günahları bağışlanır.” (Buhârî, Savm 6; Müslim, Müsâfirîn 173-176)<br />
<br />
 Hz. Âişe (r.a.), Peygamberimiz (s.a.s.)’e:<br />
<br />
“–Ey Allah’ın Rasûlü! Kadir gecesinin ne zaman olduğunu bilecek olursam, o gece nasıl dua edeyim?” diye sorunca, Resûlullah (s.a.s.) şöyle cevap vermiştir:<br />
<br />
“«Allahım! Sen çok affedicisin, affetmeyi seversin; beni affeyle!» diye dua et!” (Tirmizî, Deavât 84/3513; İbn Mâce, Dua 5)<br />
<br />
Nitekim Resûlullah (s.a.s.), Ramazan ayı boyunca, diğer aylara nispetle daha çok ibâdet eder, Kadir gecesini ihyâ edebilmek için bilhassa son on gün, kendisini daha fazla ibâdete verirdi. Bu günlerde geceyi ihyâ eder, âilesini uyandırırdı. (Buhârî, Leyletü’l-Kadr 5)<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kadir Suresinin Arapça Yazılışı Resim Halinde</span></span><br />
<br />
<!-- start: postbit_attachments_attachment -->
<br /><!-- start: attachment_icon -->
<img src="https://rashid-tunca.com/images/attachtypes/image.png" title="PNG Image" border="0" alt=".png" />
<!-- end: attachment_icon -->&nbsp;&nbsp;<a href="attachment.php?aid=210496" target="_blank" title="">Kadir Suresinin Arapça Yazılışı Resim Halinde.png</a> (Boyut: 252.65 KB / İndirmeler: 136)
<!-- end: postbit_attachments_attachment --></span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><!-- start: postbit_attachments_attachment -->
<br /><!-- start: attachment_icon -->
<img src="https://rashid-tunca.com/images/attachtypes/image.png" title="PNG Image" border="0" alt=".png" />
<!-- end: attachment_icon -->&nbsp;&nbsp;<a href="attachment.php?aid=210497" target="_blank" title="">Kadir Suresinin Arapçası, Türkçe Okunuşu, Anlamı ve Tefsiri.png</a> (Boyut: 388.85 KB / İndirmeler: 149)
<!-- end: postbit_attachments_attachment --><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kadir Suresinin Arapçası, Türkçe Okunuşu, Anlamı ve Tefsiri</span></span><br />
<br />
Kadir sûresi Mekke’de nâzil olmuştur. 5 âyettir. Kadir gecesinden bahsettiği için bu ismi almıştır. Lügatta Kadr, “kudret, takdir, hüküm, şeref ve kıymet” gibi mânalara gelir. Mushaf tertîbine göre 97, iniş sırasına göre ise 25. sûredir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Konusu</span></span><br />
<br />
Kur’an’ın Kadir gecesinde indirildiği bildirilmekte ve bu gecenin önemi anlatılmaktadır.<br />
<br />
Kadr kelimesi sözlükte “güç, hüküm, değer, şeref” gibi anlamlara gelir. Özellikle Kur’an’ın bu gecede indirilmesinin geceyi şereflendirdiğini ve kadrini yücelttiğini ifade etmek üzere ona bu isim verilmiştir. Bu sûre inmeden önce gecenin böyle bir ismi yoktu. Duhân sûresinde, “Biz onu mübarek bir gecede indirdik” (44/3) buyurularak bu gecenin bereketli, hayırlı, uğurlu, önemli ve kutsal bir gece olduğu açıkça ifade edilmiştir. Sûrenin ilk âyetinde Kur’an’ın bu gecede, Bakara sûresinde de (2/185) ramazan ayında indirildiği belirtilmiştir. Buna göre Kadir gecesinin ramazan ayı içerisinde olduğu açıktır; ramazanın hangi gecesine denk geldiği konusunda farklı görüşler vardır. Bununla birlikte, Buhârî ve Müslim’in kaydettiği, Hz. Âişe’ye isnad edilen ve Alak sûresinde naklettimiz bir hadiste Hz. Peygamber’e ilk vahyin Ramazan’ın 27. gecesinde geldiği bildirilmiş; bu sebeple Kadir gecesinin Ramazan’ın 27. gecesi olduğu yönünde genel bir kanaat oluşmuştur. Bazı rivayetlere göre Kur’an bu ayın son on günü içinde inmeye başlamıştır (Kurtubî, XVI, 124). Kadir gecesinin kesin olarak bildirilmemesi, insanların o gecede kazanacakları sevaplara güvenip diğer zamanlarda kulluk görevlerini ihmal etmelerini önlemek gibi bazı sebep ve hikmetlerle açıklanmıştır.<br />
<br />
Müfessirler, “Biz onu Kadir gecesinde indirdik” diye çevirdiğimiz 1. âyetteki “o” zamiriyle Kur’an’ın kastedildiği konusunda ittifak etmişlerdir (bk. Taberî, XXX, 166; Râzî, XXXII, 27; Şevkânî, V, 554). Kur’an’ın, zamirle anlaşılacak derecede apaçık bilinen, tanınan, şanı yüce bir kitap olduğunu göstermek için adının açıkça anılmadığı belirtilir. “Biz onu indirdik” ifadesinden, “tamamını indirdik” veya “indirmeye başladık” mânaları anlaşılabilir. Âlimlerin çoğu, âyette “peyderpey indirdik” anlamındaki nezzelnâ yerine “indirdik” anlamındaki enzelnâ fiilinin kullanılmasını gerekçe göstererek burada Kur’an’ın tamamının ulûhiyyet makamından dünya semasına indirilmesinin söz konusu edildiğini ileri sürmüşlerdir. Bazı âlimler ise bu âyetle doğrudan Hz. Peygamber’e gelen Alak sûresinin ilk âyetlerinin kastedildiği kanaatindedirler. Her iki yoruma göre de söz konusu zaman diliminin Kur’ân-ı Kerîm’in indirilişine sahne olduğu ve bu olayla büyük bir değer kazandığı için bu sûrede ona “leyletü’l-Kadr” denilmiştir (M. Sait Özervarlı, “Kadr Sûresi”, DİA, XXIV, 140-141). <br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kadir Suresi İniş Sebebi</span></span><br />
<br />
Rivayete göre Resûl-i Ekrem (s.a.s.)’e ümmetinin ömrü gösterilmişti. Efendimiz, bunu önceki insanların ömrüne nispetle çok kısa buldu. Ümmetinin, onlar kadar sâlih amel işlemekten mahrum kalacağını düşündü. Bunun üzerine Cenab-ı Hak, ona ve ümmetine, bin aydan daha hayırlı olan Kadir gecesini lûtfetti. (Muvatta’, İ‘tikâf 15)<br />
<br />
Diğer bir rivayet de şöyledir: Bir gün Allah Resûlü (s.a.s.) ashâbına, İsrâiloğulları’ndan bir kişiyi anlatmıştı. Şem’ûn-i Gâzî isimli bu zât, bin ay Allah yolunda silah kuşanarak cihâd etmiş, gecelerini de ibâdetle geçirmişti. müslümanlar hayretler içinde kalarak ona gıpta ettiler. Bunun üzerine Allah Tealâ, ümmet-i Muhammed’e olan lutuf ve merhametini beyân etmek üzere Kadir sûresini indirdi. (Vâhidî, Esbâbu’n-nüzûl, s. 486)<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kadir Suresinin Arapça Yazılışı</span></span></span><br />
<hr class="mycode_hr" />
<br />
<div style="text-align: center;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-size: x-large;" class="mycode_size"><br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ اارَّحِيم</span><br />
<br />
اِنَّٓا اَنْزَلْنَاهُ ف۪ي لَيْلَةِ الْقَدْرِۚ وَمَٓا اَدْرٰيكَ مَا لَيْلَةُ الْقَدْرِۜ لَيْلَةُ الْقَدْرِ خَيْرٌ مِنْ اَلْفِ شَهْرٍۜ تَنَزَّلُ الْمَلٰٓئِكَةُ وَالرُّوحُ ف۪يهَا بِاِذْنِ رَبِّهِمْۚ مِنْ كُلِّ اَمْرٍۙۛ سَلَامٌ۠ۛ هِيَ حَتّٰى مَطْلَعِ الْفَجْرِ</span><br />
</span></div>
<hr class="mycode_hr" />
<br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">KADİR SURESİNİN TÜRKÇE OKUNUŞU</span></span></span><br />
<br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Bismillâhirrahmânirrahîm.<br />
<br />
    İnnâ enzelnâhü fi leyle- ti’l-Kadr.<br />
    Vemâ edrâkemâ leyletü’l-Kadr.<br />
    Leyletü’l-Kadri hayrun min elfi şehr.<br />
    Tenezzelü’l melâiketü verruhu fihâ bi izni Rabbihim min külli emr.<br />
    Selâmün hiye hattâ metleı’l-fecr.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">KADİR SURESİNİN ANLAMI (MEALİ)</span></span><br />
<br />
Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla.<br />
<br />
    Biz onu (Kur’ân’ı) Kadir gecesinde indirdik.<br />
    Kadir gecesinin ne olduğunu sen bilir misin?<br />
    Kadir gecesi, bin aydan daha hayırlıdır.<br />
    O gecede, Rablerinin izniyle melekler ve Rûh (Cebrâil), her iş için iner dururlar.<br />
    O gece, esenlik doludur. Tâ fecrin doğuşuna kadar…<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">KADİR SURESİNİN TEFSiRi</span></span><br />
<br />
Kadir / 1<br />
<br />
“Kadir gecesi”, Kur’ân-ı Kerîm’in indirildiği gecedir. Kur’an, ya toplu olarak Cenâb-ı Hakk’ın katından vahiy meleklerine inzal buyrulmuştur. Ya da Alak sûresinin ilk beş âyetiyle o gece Kur’ân-ı Kerîm Peygamberimiz (s.a.s.)’e indirilmeye başlamıştır. Her iki ihtimâle göre de, bu gecenin Kur’an’ın inzâline sahne olduğu ve şerefini ondan aldığı anlaşılır. Bakara sûresi 185. âyette de Kur’an’ın Ramazan ayında indiği beyân buyrulur.<br />
<br />
Lügat olarak “kadr”, “kudret, takdir, hüküm, şeref ve kıymet” gibi mânalara gelir.<br />
<br />
Kadir gecesinin bir ismi, “mübârek gece”dir. Bu, onun hayrı bol, çok bereketli ve şerefli bir gece olduğunu bildirir. Nitekim Duhan sûresinin ilk âyetlerinde şöyle buyrulur:<br />
<br />
“Hâ. Mîm. Gerçekleri açıklayan bu apaçık kitaba yemin olsun! Biz onu kutlu, şerefli ve bereket yüklü bir gecede indirdik.” (Duhân 44/1-3)<br />
<br />
Bu gece aynı zamanda takdir ve hüküm gecesidir. O gecede nice hikmetli mühim işler karara bağlanır. Âyet-i kerîmede: “O gecede, belli hikmetlere binâen Allah tarafından olmasına karar verilmiş her bir iş belirlenir. Tarafımızdan buyrulacak bir emir olarak” (Duhân 44/4-5) buyrularak buna işaret edilir. Nitekim Kur’an’ın nüzûlünün başlamasıyla, o gecede bütün dünyanın kaderini değiştirecek mühim bir işe karar verilmiştir. Kur’an’ın inişiyle, dünyanın o güne kadar ki makus talihi tersine çevrilmiş, her şey yepyeni bir tanzimle tanzime başlanmıştır. Zira indirilen bu Kur’an ile her türlü hikmetli iş açıklığa kavuşturularak, Allah Resûlü (s.a.s.) tarafından insanlığa ulaştırılmıştır.<br />
<br />
Bu gece çok şerefli bir gecedir. Bin aydan daha hayırlı olduğu Cenâb-ı Hak tarafından haber verilmiştir. O gecede yapılan ibâdet ve hayırlar, içinde kadir gecesi bulunmayan tam bin ayda yapılanlardan daha çok sevaplıdır. Allah Teâlâ, mü’minlere böyle büyük bir lutuf ve ihsanda bulunmuştur. Buradaki “bin ay” ifadesinin kesretten kinâye olması da mümkündür. O gecenin gerçekten çok faziletli, eşi benzeri olmayan mukaddes ve mübârek bir zaman dilimi olduğunu gösterir.<br />
<br />
Öyle bir gece ki:<br />
<br />
Kadir / 4<br />
<br />
O gece melekler ve Ruh, Rablerinin izniyle her türlü iş için iner dururlar. Cenâb-ı Hakk’ın verdiği vazifeleri yerine getirirler. Ruh’tan maksat Cebrâil (a.s.)’dır. Fazilet ve şerefi sebebiyle, diğer meleklerden ayrı olarak zikredilmiştir. O gece akşamdan fecre, tan yeri ağarıp sabah oluncaya kadar bütünüyle selâmettir. Çünkü melekler gecenin başından sabaha kadar gruplar halinde inerek mü’minlere selam verirler. Onlar için dua ve istiğfar ederler. O gece hep hayırlı şeylerle dolu olup, bütün şerlerden korunmuştur.<br />
<br />
Kadir gecesinin Ramazan ayında olduğu kesindir. Fakat Ramazan ayı içinde hangi gecede olduğu hususunda farklı bilgiler bulunmaktadır. Bununla alakalı rivayetler şöyledir:<br />
<br />
Hz. Âişe (r.a.) der ki:<br />
<br />
Resûlullah (s.a.s.), Ramazan’ın son on gününde mescide çekilerek kendini ibâdete verir ve şöyle buyururdu:<br />
<br />
“Kadir gecesini Ramazan’ın son on günü içinde arayın!” (Buhârî, Leyletü’l-Kadr 3; Müslim, Sıyâm 219; Tirmizî, Savm 72/792)<br />
<br />
Kadir gecesinin Ramazan’ın son on günü içinde aranması tavsiye olunur. Bazı rivayetlerde, son on günündeki tek gecelerde, yirmi dördüncü gecesinde, yirmi yedinci gecesinde aranması da tavsiye edilir. Bir kısım sahâbîler, rüyâlarında Kadir gecesinin Ramazan’ın son yedi gecesinde olduğunu görmüşler ve bunu Allah Resûlü’ne bildirmişlerdi. Bunun üzerine Efendimiz (s.a.s.):<br />
<br />
“Kadir gecesiyle ilgili rüyâlarınızın, Ramazan’ın son yedi gecesi üzerinde toplandığını görüyorum. O hâlde Kadir gecesini arayan onu Ramazan’ın son yedi gecesinde arasın!” buyurdu. (Buhârî, Leyletü’l-Kadr 2, 3; Ta‘bîr 8; Müslim, Sıyâm 205-206; Tirmizî, Savm 72)<br />
<br />
Kadir gecesinin ihyasıyla ilgili Allah Resûlü (s.a.s.)’in çok önemli uygulama ve tavsiyeleri vardır. Nebî (s.a.s.) şöyle buyurmuştur:<br />
<br />
“Kadir gecesini, fazilet ve kudsiyetine inanarak ve sevabını yalnız Allah’tan bekleyerek ibâdet ve tâatle geçiren kimsenin geçmiş günahları bağışlanır.” (Buhârî, Savm 6; Müslim, Müsâfirîn 173-176)<br />
<br />
 Hz. Âişe (r.a.), Peygamberimiz (s.a.s.)’e:<br />
<br />
“–Ey Allah’ın Rasûlü! Kadir gecesinin ne zaman olduğunu bilecek olursam, o gece nasıl dua edeyim?” diye sorunca, Resûlullah (s.a.s.) şöyle cevap vermiştir:<br />
<br />
“«Allahım! Sen çok affedicisin, affetmeyi seversin; beni affeyle!» diye dua et!” (Tirmizî, Deavât 84/3513; İbn Mâce, Dua 5)<br />
<br />
Nitekim Resûlullah (s.a.s.), Ramazan ayı boyunca, diğer aylara nispetle daha çok ibâdet eder, Kadir gecesini ihyâ edebilmek için bilhassa son on gün, kendisini daha fazla ibâdete verirdi. Bu günlerde geceyi ihyâ eder, âilesini uyandırırdı. (Buhârî, Leyletü’l-Kadr 5)<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kadir Suresinin Arapça Yazılışı Resim Halinde</span></span><br />
<br />
<!-- start: postbit_attachments_attachment -->
<br /><!-- start: attachment_icon -->
<img src="https://rashid-tunca.com/images/attachtypes/image.png" title="PNG Image" border="0" alt=".png" />
<!-- end: attachment_icon -->&nbsp;&nbsp;<a href="attachment.php?aid=210496" target="_blank" title="">Kadir Suresinin Arapça Yazılışı Resim Halinde.png</a> (Boyut: 252.65 KB / İndirmeler: 136)
<!-- end: postbit_attachments_attachment --></span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Taha Suresinin 7. Ayeti Ne Anlatıyor?]]></title>
			<link>https://rashid-tunca.com/showthread.php?tid=36555</link>
			<pubDate>Fri, 21 Mar 2025 13:27:48 +0100</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://rashid-tunca.com/member.php?action=profile&uid=8">Raşit Tunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://rashid-tunca.com/showthread.php?tid=36555</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Taha Suresinin 7. Ayeti Ne Anlatıyor?</span></span><br />
<br />
Taha suresinin 7. ayetinde ne anlatılmak isteniyor? Hiçbir şeyin Allah’tan gizli kalmayacağını bildiren âyet; Taha suresinin 7. ayetinin Arapçası, meali ve tefsirini yazımızda okuyabilirsiniz...<br />
<br />
Taha Suresinin 7. ayetinde şöyle buyrulur:<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Taha Suresi 7. Ayet Arapça:</span></span><br />
<br />
وَاِنْ تَجْهَرْ بِالْقَوْلِ فَاِنَّهُ يَعْلَمُ السِّرَّ وَاَخْفٰى<br />
Taha Suresi 7. Ayet Meali:<br />
<br />
Sen sözü açığa vursan da (gizlesen de), O gizliyi de, gizlinin gizlisini de bilir. (Tâ-Hâ, 20/7)<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">HİÇBİR ŞEY ALLAH’A GİZLİ KALMAZ</span></span><br />
Bilgi:<br />
<br />
İnsanoğlu, gizli kalmasını istediği bazı söz ve davranışlarını kimsenin duymamasını ve görmemesini ister. Bu sayede ayıp ve günahlarının kimse tarafından bilinmeyeceğini zanneder. Hâlbuki Yüce Allah, kâinattaki her varlık ve olayın bilgisine sahiptir. Hiçbir şey O’na gizli kalmaz. O bizim açıktan söyleyip yaptığımız şeyleri bildiği gibi dışarıya yansıtmadığımız düşüncelerimizi, içimizden geçirdiklerimizi dahi bilir.<br />
Mesaj:<br />
<br />
    Allah için gizli diye bir şey yoktur.<br />
    Gizli aşikâr her söz ve işimizi Allah’ın bildiğini ve vakti zamanı geldiğinde bunlardan hesaba çekileceğimizi unutmamalıyız.<br />
<br />
Kelime Dağarcığı:<br />
<br />
Ahfâ: En gizli şey, gizlinin gizlisi.<br />
<br />
Kaynak: Diyanet, Kur'an-ı Kerim'den Serlevha Ayetler<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">TEFSİR</span></span><br />
Taha Suresi 7. Ayet Tefsiri:<br />
<br />
    Bütün göklerdekiler, yerdekiler, göklerle yer arasında bulunanlar ve nemli toprağın altında olanlar yalnızca O’na aittir.<br />
    Sen sözü açıktan söylemiş olsan da gizli söylemiş olsan da Allah için birdir; çünkü O gizliyi de, gizlinin gizlisini de bilir.<br />
    Allah ki, kendisinden başka hiçbir ilâh yoktur. En güzel isimler O’na aittir.<br />
<br />
Gökleri, yeri ve bunlarda bulunan her şeyle birlikte bütün kâinatı yaratan, tanzîm eden ve onu idâre eden Allah Teâlâ’dır. Kâinat insanın hizmetine âmâde kılınmış olup, bu, yaratanın kullarına en büyük rahmet tecellisidir. Bu sebeple “Rahmân” ismini kullanmayı tercih etmiştir. Allah Teâlâ, her türlü benzetmeden temiz ve uzak olmakla birlikte, bir padişahın tahta çıkıp ülkesini idâre etmesi gibi, arşa istivâ buyurup kâinatı her an idâre ve kontrol etmektedir. Bu ona asla güç gelmemekte, herhangi bir yorgunlukta vermemektedir. Bu sebeple, Tevrat’ta ifade edildiği üzere Allah’ın kâinatı altı günde yaratıp yedinci günde istirahat ettiği düşüncesi İslâm’a göre tamâmen yanlıştır. Allah Teâlâ, yorgunluk ve yorulmak gibi noksan sıfatlardan çok yücedir.<br />
<br />
    âyette özellikle “nemli toprağın altında” bulunanlara dikkat çekilir. Toprağın altı, özellikle nemli toprağın altı, yerin üstünden geri kalmayacak bir zenginlikle hayatın kaynağı olan mükemmel bir ortamdır. Bebekler için anne rahmi ne ise, bitkiler ve çeşitli canlılar için toprak altı da odur. Hatta kışın çetin şartları altında, yer üzerinde herhangi bir hayat belirtisi görülmezken, kar tabakası altında donmaktan korunmuş ve nemli kalması temin edilmiş olan toprakta, gözle görünen ve görülmeyen çeşitli canlı türleri ile hayat yine devam eder. Bu hummalı faaliyetler sayesindedir ki, bahar geldiğinde yeryüzü dirilir ve tekrar eski canlılığına kavuşur. (bk. Kandemir ve diğerleri, s. 1091)<br />
<br />
Böyle bir kâinatı yoktan var eden Allah Teâlâ’nın nihâyetsiz bir kudreti ve sınırsız bir ilmi olması gerekir. Bu sebeple burada O’nun ilmine dikkat çekilir. Allah, gizli ve açık, yüksek ve alçak, görülen ve görülmeyen her şeyi aynı seviyede bildiği gibi, “gizlinin daha gizlisini” de bilir. Bu bakımdan din yolunda düşmanlarınızdan çektiğiniz sıkıntılar karşısında sızlanıp Allah’a sesli olarak şikayette bulunmanıza gerek yoktur. Çünkü O, kalplerinizden geçenler dâhil bütün halinizden haberdardır.<br />
<br />
    âyette yer alan “gizlinin daha gizlisi”nden maksat şunlar olabilir:<br />
<br />
“Gizli olan”, insanın kimsenin gör­mediği bir yerde gizlice başkasına söylediği sözlerdir. “Daha gizli olan” ise insanın kendisinden başka hiç kimseye sözünü etmediği, içinde sak­ladığı şeylerdir.<br />
<br />
“Gizli olan” kişinin içinden geçirdikleridir. “Ondan da gizli olan” ise, henüz olmamış fakat ileride olacak ve hatırından geçecek olan şeylerdir. İnsan bugün içinden ne geçirdiğini belki bilebilir ancak yarın içinden ne geçireceğini bilemez. Yüce Allah ise hem bugün içimizden geçirip sakladığımızı, hem de yarın içimizden geçirip saklayacağımızı bilir. Yine O bizim –tasavvufî bakış açısıyla- kalbimizde, rûhumuzda, sırrımızda, hafîmizde ve ahfâmızda olup biten her türlü hissiyât ve düşünceleri de bilir. “Allah sînelerde saklanan en gizli duyguları dahi bilir” (Âl-i İmran 3/154)  âyeti de buna delâlet eder. (Taberî, Câmi‘u’l-beyân, XVI, 174-176)<br />
<br />
Nefis, kalpte olup biteni bilemez. Kalp, rûhun esrârına vâkıf olamaz. Rûh da sırrın hakikatlerini bilmek için bir yol bulamaz. Sırdan daha gizli olan ahfâya gelince ona sadece Hak Teâlâ muttali olur. Sırdan daha gizli olanı şeytan ifsat edemez, onu hafaza melekleri de yazamaz. Onu bilmek sadece Cebbâr olan Allah’a aittir. Allah’ın dışındakilerin ondan haberi yoktur. (Kuşeyrî, Letâifü’l-işârât, II, 254)<br />
<br />
En güzel isimler yalnız O’na aittir. Yani O, en mükemmel isim, sıfat ve hususiyetlere sahiptir, hiçbir noksanı yoktur.[1]<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Dipnot:</span></span><br />
<br />
[1] En güzel isimlerin Allah’a ait olmasıyla ilgili yeterli miktarda izah için A‘râf  7/180. âyetin tefsirine bakılabilir. Burada, sâlih bir zâtın hüsn-i hâtimesiyle alakalı bir Hocaefendi’den işittiğim ibretli bir hâdiseyi hatırlatmakta fayda var: Aynı zamanda Kur’an hafızı olan o zat, ihlasla Rabbinin kulluğuna devam ediyor, fırsat buldukça gece gündüz Allah Kelâmı’nı okuyor. En son Tâhâ sûresinin 8. âyeti olan اَللّٰهُ لَاۤ اِلٰهَ اِلَّا هُوَ لَهُ الْاَسْمَاۤءُ الْحُسْنٰى “Allah ki, kendisinden başka hiçbir ilâh yoktur. En güzel isimler O’na aittir” sözleri dilinden dökülerek rûhunu Rabbine teslim ediyor.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynak:</span></span> Ömer Çelik Tefsiri, kuranvemeali.com</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Taha Suresinin 7. Ayeti Ne Anlatıyor?</span></span><br />
<br />
Taha suresinin 7. ayetinde ne anlatılmak isteniyor? Hiçbir şeyin Allah’tan gizli kalmayacağını bildiren âyet; Taha suresinin 7. ayetinin Arapçası, meali ve tefsirini yazımızda okuyabilirsiniz...<br />
<br />
Taha Suresinin 7. ayetinde şöyle buyrulur:<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Taha Suresi 7. Ayet Arapça:</span></span><br />
<br />
وَاِنْ تَجْهَرْ بِالْقَوْلِ فَاِنَّهُ يَعْلَمُ السِّرَّ وَاَخْفٰى<br />
Taha Suresi 7. Ayet Meali:<br />
<br />
Sen sözü açığa vursan da (gizlesen de), O gizliyi de, gizlinin gizlisini de bilir. (Tâ-Hâ, 20/7)<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">HİÇBİR ŞEY ALLAH’A GİZLİ KALMAZ</span></span><br />
Bilgi:<br />
<br />
İnsanoğlu, gizli kalmasını istediği bazı söz ve davranışlarını kimsenin duymamasını ve görmemesini ister. Bu sayede ayıp ve günahlarının kimse tarafından bilinmeyeceğini zanneder. Hâlbuki Yüce Allah, kâinattaki her varlık ve olayın bilgisine sahiptir. Hiçbir şey O’na gizli kalmaz. O bizim açıktan söyleyip yaptığımız şeyleri bildiği gibi dışarıya yansıtmadığımız düşüncelerimizi, içimizden geçirdiklerimizi dahi bilir.<br />
Mesaj:<br />
<br />
    Allah için gizli diye bir şey yoktur.<br />
    Gizli aşikâr her söz ve işimizi Allah’ın bildiğini ve vakti zamanı geldiğinde bunlardan hesaba çekileceğimizi unutmamalıyız.<br />
<br />
Kelime Dağarcığı:<br />
<br />
Ahfâ: En gizli şey, gizlinin gizlisi.<br />
<br />
Kaynak: Diyanet, Kur'an-ı Kerim'den Serlevha Ayetler<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">TEFSİR</span></span><br />
Taha Suresi 7. Ayet Tefsiri:<br />
<br />
    Bütün göklerdekiler, yerdekiler, göklerle yer arasında bulunanlar ve nemli toprağın altında olanlar yalnızca O’na aittir.<br />
    Sen sözü açıktan söylemiş olsan da gizli söylemiş olsan da Allah için birdir; çünkü O gizliyi de, gizlinin gizlisini de bilir.<br />
    Allah ki, kendisinden başka hiçbir ilâh yoktur. En güzel isimler O’na aittir.<br />
<br />
Gökleri, yeri ve bunlarda bulunan her şeyle birlikte bütün kâinatı yaratan, tanzîm eden ve onu idâre eden Allah Teâlâ’dır. Kâinat insanın hizmetine âmâde kılınmış olup, bu, yaratanın kullarına en büyük rahmet tecellisidir. Bu sebeple “Rahmân” ismini kullanmayı tercih etmiştir. Allah Teâlâ, her türlü benzetmeden temiz ve uzak olmakla birlikte, bir padişahın tahta çıkıp ülkesini idâre etmesi gibi, arşa istivâ buyurup kâinatı her an idâre ve kontrol etmektedir. Bu ona asla güç gelmemekte, herhangi bir yorgunlukta vermemektedir. Bu sebeple, Tevrat’ta ifade edildiği üzere Allah’ın kâinatı altı günde yaratıp yedinci günde istirahat ettiği düşüncesi İslâm’a göre tamâmen yanlıştır. Allah Teâlâ, yorgunluk ve yorulmak gibi noksan sıfatlardan çok yücedir.<br />
<br />
    âyette özellikle “nemli toprağın altında” bulunanlara dikkat çekilir. Toprağın altı, özellikle nemli toprağın altı, yerin üstünden geri kalmayacak bir zenginlikle hayatın kaynağı olan mükemmel bir ortamdır. Bebekler için anne rahmi ne ise, bitkiler ve çeşitli canlılar için toprak altı da odur. Hatta kışın çetin şartları altında, yer üzerinde herhangi bir hayat belirtisi görülmezken, kar tabakası altında donmaktan korunmuş ve nemli kalması temin edilmiş olan toprakta, gözle görünen ve görülmeyen çeşitli canlı türleri ile hayat yine devam eder. Bu hummalı faaliyetler sayesindedir ki, bahar geldiğinde yeryüzü dirilir ve tekrar eski canlılığına kavuşur. (bk. Kandemir ve diğerleri, s. 1091)<br />
<br />
Böyle bir kâinatı yoktan var eden Allah Teâlâ’nın nihâyetsiz bir kudreti ve sınırsız bir ilmi olması gerekir. Bu sebeple burada O’nun ilmine dikkat çekilir. Allah, gizli ve açık, yüksek ve alçak, görülen ve görülmeyen her şeyi aynı seviyede bildiği gibi, “gizlinin daha gizlisini” de bilir. Bu bakımdan din yolunda düşmanlarınızdan çektiğiniz sıkıntılar karşısında sızlanıp Allah’a sesli olarak şikayette bulunmanıza gerek yoktur. Çünkü O, kalplerinizden geçenler dâhil bütün halinizden haberdardır.<br />
<br />
    âyette yer alan “gizlinin daha gizlisi”nden maksat şunlar olabilir:<br />
<br />
“Gizli olan”, insanın kimsenin gör­mediği bir yerde gizlice başkasına söylediği sözlerdir. “Daha gizli olan” ise insanın kendisinden başka hiç kimseye sözünü etmediği, içinde sak­ladığı şeylerdir.<br />
<br />
“Gizli olan” kişinin içinden geçirdikleridir. “Ondan da gizli olan” ise, henüz olmamış fakat ileride olacak ve hatırından geçecek olan şeylerdir. İnsan bugün içinden ne geçirdiğini belki bilebilir ancak yarın içinden ne geçireceğini bilemez. Yüce Allah ise hem bugün içimizden geçirip sakladığımızı, hem de yarın içimizden geçirip saklayacağımızı bilir. Yine O bizim –tasavvufî bakış açısıyla- kalbimizde, rûhumuzda, sırrımızda, hafîmizde ve ahfâmızda olup biten her türlü hissiyât ve düşünceleri de bilir. “Allah sînelerde saklanan en gizli duyguları dahi bilir” (Âl-i İmran 3/154)  âyeti de buna delâlet eder. (Taberî, Câmi‘u’l-beyân, XVI, 174-176)<br />
<br />
Nefis, kalpte olup biteni bilemez. Kalp, rûhun esrârına vâkıf olamaz. Rûh da sırrın hakikatlerini bilmek için bir yol bulamaz. Sırdan daha gizli olan ahfâya gelince ona sadece Hak Teâlâ muttali olur. Sırdan daha gizli olanı şeytan ifsat edemez, onu hafaza melekleri de yazamaz. Onu bilmek sadece Cebbâr olan Allah’a aittir. Allah’ın dışındakilerin ondan haberi yoktur. (Kuşeyrî, Letâifü’l-işârât, II, 254)<br />
<br />
En güzel isimler yalnız O’na aittir. Yani O, en mükemmel isim, sıfat ve hususiyetlere sahiptir, hiçbir noksanı yoktur.[1]<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Dipnot:</span></span><br />
<br />
[1] En güzel isimlerin Allah’a ait olmasıyla ilgili yeterli miktarda izah için A‘râf  7/180. âyetin tefsirine bakılabilir. Burada, sâlih bir zâtın hüsn-i hâtimesiyle alakalı bir Hocaefendi’den işittiğim ibretli bir hâdiseyi hatırlatmakta fayda var: Aynı zamanda Kur’an hafızı olan o zat, ihlasla Rabbinin kulluğuna devam ediyor, fırsat buldukça gece gündüz Allah Kelâmı’nı okuyor. En son Tâhâ sûresinin 8. âyeti olan اَللّٰهُ لَاۤ اِلٰهَ اِلَّا هُوَ لَهُ الْاَسْمَاۤءُ الْحُسْنٰى “Allah ki, kendisinden başka hiçbir ilâh yoktur. En güzel isimler O’na aittir” sözleri dilinden dökülerek rûhunu Rabbine teslim ediyor.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynak:</span></span> Ömer Çelik Tefsiri, kuranvemeali.com</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[ORUÇ VE RAMAZAN İLE İLGİLİ AYETLER]]></title>
			<link>https://rashid-tunca.com/showthread.php?tid=36016</link>
			<pubDate>Sat, 01 Mar 2025 04:06:16 +0100</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://rashid-tunca.com/member.php?action=profile&uid=8">Raşit Tunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://rashid-tunca.com/showthread.php?tid=36016</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><!-- start: postbit_attachments_attachment -->
<br /><!-- start: attachment_icon -->
<img src="https://rashid-tunca.com/images/attachtypes/image.png" title="PNG Image" border="0" alt=".png" />
<!-- end: attachment_icon -->&nbsp;&nbsp;<a href="attachment.php?aid=204358" target="_blank" title="">Oruç Ve Ramazan İle İlgili Ayetler.png</a> (Boyut: 986.28 KB / İndirmeler: 132)
<!-- end: postbit_attachments_attachment --><br />
<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">ORUÇ VE RAMAZAN İLE İLGİLİ AYETLER</span></span><br />
<br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Bakara Sûresi</span></span><br />
<br />
Ey iman edenler! Allah’a karşı gelmekten sakınmanız için oruç, sizden öncekilere farz kılındığı gibi, size de farz kılındı. (Bakara Sûresi 183)<br />
Oruç, sayılı günlerdedir. Sizden kim hasta, ya da yolculukta olursa, tutamadığı günler sayısınca başka günlerde tutar. Oruca gücü yetmeyenler ise bir yoksul doyumu fidye verir. Bununla birlikte, gönülden kim bir iyilik yaparsa (mesela fidyeyi fazla verirse) o kendisi için daha hayırlıdır. Eğer bilirseniz oruç tutmanız sizin için daha hayırlıdır. (Bakara Sûresi 184)<br />
(O sayılı günler), insanlar için bir hidayet rehberi, doğru yolun ve hak ile batılı birbirinden ayırmanın apaçık delilleri olarak Kur’an’ın kendisinde indirildiği Ramazan ayıdır. Öyle ise içinizden kim bu aya ulaşırsa, onu oruçla geçirsin. Kim de hasta veya yolcu olursa, tutamadığı günler sayısınca başka günlerde tutsun. Allah, size kolaylık diler, zorluk dilemez. Bu da sayıyı tamamlamanız ve hidayete ulaştırmasına karşılık Allah’ı yüceltmeniz ve şükretmeniz içindir. (Bakara Sûresi 185)<br />
Oruç gecesinde kadınlarınıza yaklaşmak size helâl kılındı. Onlar, size örtüdürler, siz de onlara örtüsünüz. Allah, (Ramazan gecelerinde hanımlarınıza yaklaşarak) kendinize zulmetmekte olduğunuzu bildi de tövbenizi kabul edip sizi affetti. Artık eşlerinize yaklaşın ve Allah’ın sizin için yazıp takdir etmiş olduğu şeyi arayın. Şafağın aydınlığı gecenin karanlığından ayırt edilinceye (tan yeri ağarıncaya) kadar yiyin, için. Sonra da akşama kadar orucu tam tutun. Bununla birlikte siz mescitlerde itikâfta iken eşlerinize yaklaşmayın. Bunlar, Allah’ın koyduğu sınırlardır. Bu sınırlara yaklaşmayın. Allah, kendine karşı gelmekten sakınsınlar diye, âyetlerini insanlara böylece açıklar. (Bakara Sûresi 187)<br />
Haccı da, umreyi de Allah için tamamlayın. Eğer (düşman, hastalık ve benzer sebeplerle) engellenmiş olursanız artık size kolay gelen kurbanı gönderin. Bu kurban, yerine varıncaya kadar başlarınızı tıraş etmeyin. İçinizden her kim hastalanır veya başından rahatsız olur (da tıraş olmak zorunda kalır)sa fidye olarak ya oruç tutması, ya sadaka vermesi, ya da kurban kesmesi gerekir. Güvende olduğunuz zaman hacca kadar umreyle faydalanmak isteyen kimse, kolayına gelen kurbanı keser. Kurban bulamayan kimse üçü hacda, yedisi de döndüğünüz zaman (olmak üzere) tam on gün oruç tutar. Bu (durum), ailesi Mescid-i Haram civarında olmayanlar içindir. Allah’a karşı gelmekten sakının ve Allah’ın cezasının çetin olduğunu bilin. (Bakara Sûresi 196)<br />
<br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Nisâ Sûresi</span></span><br />
<br />
Bir mü’minin bir mü’mini öldürmesi olacak şey değildir. Ancak yanlışlıkla olması başka. Kim bir mü’mini yanlışlıkla öldürürse, bir mü’min köleyi azad etmesi ve bağışlamadıkları sürece ailesine diyet ödemesi gerekir. (Öldürülen kimse) mü’min olur ve düşmanınız olan bir topluluktan bulunursa, mü’min bir köle azad etmek gerekir. Eğer sizinle kendileri arasında antlaşma bulunan bir topluluktan ise ailesine verilecek bir diyet ve mü’min bir köle azad etmek gerekir. Bunlara imkân bulamayanın, Allah tarafından tövbesinin kabulü için iki ay ard arda oruç tutması gerekir. Allah, hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir. (Nisâ Sûresi 92)<br />
<br />
   <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"> Mâide Sûresi</span></span><br />
<br />
Allah, boş bulunarak ettiğiniz yeminlerle sizi sorumlu tutmaz. Ama bile bile yaptığınız yeminlerle sizi sorumlu tutar. Bu durumda yeminin keffareti, ailenize yedirdiğinizin orta hâllisinden on yoksulu doyurmak, yahut onları giydirmek ya da bir köle azat etmektir. Kim (bu imkânı) bulamazsa, onun keffareti üç gün oruç tutmaktır. İşte yemin ettiğiniz vakit yeminlerinizin keffareti budur. Yeminlerinizi tutun. Allah, size âyetlerini işte böyle açıklıyor ki şükredesiniz. (Mâide Sûresi 89)<br />
Ey iman edenler! İhramlı iken (karada) av hayvanı öldürmeyin. Kim (ihramlı iken) onu kasten öldürürse (kendisine) bir ceza vardır. (Bu ceza), Kâ’be’ye ulaştırılmak üzere, öldürdüğünün dengi olup, içinizden iki âdil kimsenin takdir edeceği bir kurbanlık hayvan; veya yoksulları yedirmek suretiyle keffaret; yahut onun dengi oruç tutmaktır. (Bu) yaptığı işin kötü sonucunu tatması içindir. Allah, geçmiştekileri affetmiştir. Fakat kim bir daha böyle yaparsa, Allah ondan intikam alır. Allah, mutlak güç sahibidir, intikam sahibidir. (Mâide Sûresi 95)<br />
<br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Tevbe Sûresi</span></span><br />
<br />
Bunlar, tövbe edenler, ibâdet edenler, hamdedenler, oruç tutanlar, rükû’ ve secde edenler, iyiliği emredip kötülükten alıkoyanlar ve Allah’ın koyduğu sınırları hakkıyla koruyanlardır. Mü’minleri müjdele. (Tevbe Sûresi 112)<br />
<br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Meryem Sûresi</span></span><br />
<br />
“Ye, iç, gözün aydın olsun. İnsanlardan birini görecek olursan, “Şüphesiz ben Rahmân’a susmayı (oruç) adadım. Bugün hiçbir insan ile konuşmayacağım” de. (Meryem Sûresi 26)<br />
<br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Ahzâb Sûresi</span></span><br />
<br />
Şüphesiz Müslüman erkeklerle Müslüman kadınlar, mü’min erkeklerle mü’min kadınlar, itaatkâr erkeklerle itaatkâr kadınlar, doğru erkeklerle doğru kadınlar, sabreden erkeklerle sabreden kadınlar, Allah’a derinden saygı duyan erkekler, Allah’a derinden saygı duyan kadınlar, sadaka veren erkeklerle sadaka veren kadınlar, oruç tutan erkeklerle oruç tutan kadınlar, namuslarını koruyan erkeklerle namuslarını koruyan kadınlar, Allah’ı çokça anan erkeklerle çokça anan kadınlar var ya, işte onlar için Allah bağışlanma ve büyük bir mükâfat hazırlamıştır. (Ahzâb Sûresi 35)<br />
<br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Mücâdele Sûresi</span></span><br />
<br />
Kim (köle azat etme imkânı) bulamazsa, eşine dokunmadan önce ard arda iki ay oruç tutmalıdır. Kimin de buna gücü yetmezse altmış fakiri doyurmalıdır. Bunlar, Allah’a ve Resûlüne hakkıyla iman edesiniz, diyedir. İşte bunlar Allah’ın sınırlarıdır. Kâfirler için elem dolu bir azap vardır. (Mücâdele Sûresi 4)<br />
<br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Tahrim Sûresi</span></span><br />
<br />
Eğer o sizi boşarsa, Rabbi ona, sizden daha hayırlı, Müslüman, inanan, sebatla itaat eden, tövbe eden, ibadet eden, oruç tutan, dul ve bakire eşler verebilir. (Tahrim Sûresi 5)<br />
<br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kadir Sûresi</span></span><br />
<br />
Biz onu (Kur'an'ı) Kadir gecesinde indirdik. Kadir gecesinin ne olduğunu sen bilir misin? Kadir gecesi, bin aydan hayırlıdır. O gecede, Rablerinin izniyle melekler ve Ruh (Cebrail), her iş için iner dururlar. O gece, esenlik doludur. Ta fecrin doğuşuna kadar. (Kadir Sûresi 1-5)</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><!-- start: postbit_attachments_attachment -->
<br /><!-- start: attachment_icon -->
<img src="https://rashid-tunca.com/images/attachtypes/image.png" title="PNG Image" border="0" alt=".png" />
<!-- end: attachment_icon -->&nbsp;&nbsp;<a href="attachment.php?aid=204358" target="_blank" title="">Oruç Ve Ramazan İle İlgili Ayetler.png</a> (Boyut: 986.28 KB / İndirmeler: 132)
<!-- end: postbit_attachments_attachment --><br />
<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">ORUÇ VE RAMAZAN İLE İLGİLİ AYETLER</span></span><br />
<br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Bakara Sûresi</span></span><br />
<br />
Ey iman edenler! Allah’a karşı gelmekten sakınmanız için oruç, sizden öncekilere farz kılındığı gibi, size de farz kılındı. (Bakara Sûresi 183)<br />
Oruç, sayılı günlerdedir. Sizden kim hasta, ya da yolculukta olursa, tutamadığı günler sayısınca başka günlerde tutar. Oruca gücü yetmeyenler ise bir yoksul doyumu fidye verir. Bununla birlikte, gönülden kim bir iyilik yaparsa (mesela fidyeyi fazla verirse) o kendisi için daha hayırlıdır. Eğer bilirseniz oruç tutmanız sizin için daha hayırlıdır. (Bakara Sûresi 184)<br />
(O sayılı günler), insanlar için bir hidayet rehberi, doğru yolun ve hak ile batılı birbirinden ayırmanın apaçık delilleri olarak Kur’an’ın kendisinde indirildiği Ramazan ayıdır. Öyle ise içinizden kim bu aya ulaşırsa, onu oruçla geçirsin. Kim de hasta veya yolcu olursa, tutamadığı günler sayısınca başka günlerde tutsun. Allah, size kolaylık diler, zorluk dilemez. Bu da sayıyı tamamlamanız ve hidayete ulaştırmasına karşılık Allah’ı yüceltmeniz ve şükretmeniz içindir. (Bakara Sûresi 185)<br />
Oruç gecesinde kadınlarınıza yaklaşmak size helâl kılındı. Onlar, size örtüdürler, siz de onlara örtüsünüz. Allah, (Ramazan gecelerinde hanımlarınıza yaklaşarak) kendinize zulmetmekte olduğunuzu bildi de tövbenizi kabul edip sizi affetti. Artık eşlerinize yaklaşın ve Allah’ın sizin için yazıp takdir etmiş olduğu şeyi arayın. Şafağın aydınlığı gecenin karanlığından ayırt edilinceye (tan yeri ağarıncaya) kadar yiyin, için. Sonra da akşama kadar orucu tam tutun. Bununla birlikte siz mescitlerde itikâfta iken eşlerinize yaklaşmayın. Bunlar, Allah’ın koyduğu sınırlardır. Bu sınırlara yaklaşmayın. Allah, kendine karşı gelmekten sakınsınlar diye, âyetlerini insanlara böylece açıklar. (Bakara Sûresi 187)<br />
Haccı da, umreyi de Allah için tamamlayın. Eğer (düşman, hastalık ve benzer sebeplerle) engellenmiş olursanız artık size kolay gelen kurbanı gönderin. Bu kurban, yerine varıncaya kadar başlarınızı tıraş etmeyin. İçinizden her kim hastalanır veya başından rahatsız olur (da tıraş olmak zorunda kalır)sa fidye olarak ya oruç tutması, ya sadaka vermesi, ya da kurban kesmesi gerekir. Güvende olduğunuz zaman hacca kadar umreyle faydalanmak isteyen kimse, kolayına gelen kurbanı keser. Kurban bulamayan kimse üçü hacda, yedisi de döndüğünüz zaman (olmak üzere) tam on gün oruç tutar. Bu (durum), ailesi Mescid-i Haram civarında olmayanlar içindir. Allah’a karşı gelmekten sakının ve Allah’ın cezasının çetin olduğunu bilin. (Bakara Sûresi 196)<br />
<br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Nisâ Sûresi</span></span><br />
<br />
Bir mü’minin bir mü’mini öldürmesi olacak şey değildir. Ancak yanlışlıkla olması başka. Kim bir mü’mini yanlışlıkla öldürürse, bir mü’min köleyi azad etmesi ve bağışlamadıkları sürece ailesine diyet ödemesi gerekir. (Öldürülen kimse) mü’min olur ve düşmanınız olan bir topluluktan bulunursa, mü’min bir köle azad etmek gerekir. Eğer sizinle kendileri arasında antlaşma bulunan bir topluluktan ise ailesine verilecek bir diyet ve mü’min bir köle azad etmek gerekir. Bunlara imkân bulamayanın, Allah tarafından tövbesinin kabulü için iki ay ard arda oruç tutması gerekir. Allah, hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir. (Nisâ Sûresi 92)<br />
<br />
   <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"> Mâide Sûresi</span></span><br />
<br />
Allah, boş bulunarak ettiğiniz yeminlerle sizi sorumlu tutmaz. Ama bile bile yaptığınız yeminlerle sizi sorumlu tutar. Bu durumda yeminin keffareti, ailenize yedirdiğinizin orta hâllisinden on yoksulu doyurmak, yahut onları giydirmek ya da bir köle azat etmektir. Kim (bu imkânı) bulamazsa, onun keffareti üç gün oruç tutmaktır. İşte yemin ettiğiniz vakit yeminlerinizin keffareti budur. Yeminlerinizi tutun. Allah, size âyetlerini işte böyle açıklıyor ki şükredesiniz. (Mâide Sûresi 89)<br />
Ey iman edenler! İhramlı iken (karada) av hayvanı öldürmeyin. Kim (ihramlı iken) onu kasten öldürürse (kendisine) bir ceza vardır. (Bu ceza), Kâ’be’ye ulaştırılmak üzere, öldürdüğünün dengi olup, içinizden iki âdil kimsenin takdir edeceği bir kurbanlık hayvan; veya yoksulları yedirmek suretiyle keffaret; yahut onun dengi oruç tutmaktır. (Bu) yaptığı işin kötü sonucunu tatması içindir. Allah, geçmiştekileri affetmiştir. Fakat kim bir daha böyle yaparsa, Allah ondan intikam alır. Allah, mutlak güç sahibidir, intikam sahibidir. (Mâide Sûresi 95)<br />
<br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Tevbe Sûresi</span></span><br />
<br />
Bunlar, tövbe edenler, ibâdet edenler, hamdedenler, oruç tutanlar, rükû’ ve secde edenler, iyiliği emredip kötülükten alıkoyanlar ve Allah’ın koyduğu sınırları hakkıyla koruyanlardır. Mü’minleri müjdele. (Tevbe Sûresi 112)<br />
<br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Meryem Sûresi</span></span><br />
<br />
“Ye, iç, gözün aydın olsun. İnsanlardan birini görecek olursan, “Şüphesiz ben Rahmân’a susmayı (oruç) adadım. Bugün hiçbir insan ile konuşmayacağım” de. (Meryem Sûresi 26)<br />
<br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Ahzâb Sûresi</span></span><br />
<br />
Şüphesiz Müslüman erkeklerle Müslüman kadınlar, mü’min erkeklerle mü’min kadınlar, itaatkâr erkeklerle itaatkâr kadınlar, doğru erkeklerle doğru kadınlar, sabreden erkeklerle sabreden kadınlar, Allah’a derinden saygı duyan erkekler, Allah’a derinden saygı duyan kadınlar, sadaka veren erkeklerle sadaka veren kadınlar, oruç tutan erkeklerle oruç tutan kadınlar, namuslarını koruyan erkeklerle namuslarını koruyan kadınlar, Allah’ı çokça anan erkeklerle çokça anan kadınlar var ya, işte onlar için Allah bağışlanma ve büyük bir mükâfat hazırlamıştır. (Ahzâb Sûresi 35)<br />
<br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Mücâdele Sûresi</span></span><br />
<br />
Kim (köle azat etme imkânı) bulamazsa, eşine dokunmadan önce ard arda iki ay oruç tutmalıdır. Kimin de buna gücü yetmezse altmış fakiri doyurmalıdır. Bunlar, Allah’a ve Resûlüne hakkıyla iman edesiniz, diyedir. İşte bunlar Allah’ın sınırlarıdır. Kâfirler için elem dolu bir azap vardır. (Mücâdele Sûresi 4)<br />
<br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Tahrim Sûresi</span></span><br />
<br />
Eğer o sizi boşarsa, Rabbi ona, sizden daha hayırlı, Müslüman, inanan, sebatla itaat eden, tövbe eden, ibadet eden, oruç tutan, dul ve bakire eşler verebilir. (Tahrim Sûresi 5)<br />
<br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kadir Sûresi</span></span><br />
<br />
Biz onu (Kur'an'ı) Kadir gecesinde indirdik. Kadir gecesinin ne olduğunu sen bilir misin? Kadir gecesi, bin aydan hayırlıdır. O gecede, Rablerinin izniyle melekler ve Ruh (Cebrail), her iş için iner dururlar. O gece, esenlik doludur. Ta fecrin doğuşuna kadar. (Kadir Sûresi 1-5)</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[KUR’AN-I KERİM’DE ADÂB-I MUAŞERET VE GÖRGÜ KURALLARI]]></title>
			<link>https://rashid-tunca.com/showthread.php?tid=35927</link>
			<pubDate>Wed, 26 Feb 2025 02:23:01 +0100</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://rashid-tunca.com/member.php?action=profile&uid=8">Raşit Tunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://rashid-tunca.com/showthread.php?tid=35927</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">KUR’AN-I KERİM’DE ADÂB-I MUAŞERET VE GÖRGÜ KURALLARI</span></span><br />
<br />
            يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تُقَدِّمُوا بَيْنَ يَدَيِ اللَّهِ وَرَسُولِهِ وَاتَّقُوا اللَّهَ إِنَّ اللَّهَ سَمِيعٌ عَلِيمٌ<br />
<br />
Ey iman edenler! Allah’ın ve Peygamberinin önüne geçmeyin. Allah’a karşı gelmekten sakının. Şüphesiz, Allah hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.<br />
<br />
  يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تَرْفَعُوا أَصْوَاتَكُمْ فَوْقَ صَوْتِ النَّبِيِّ وَلَا تَجْهَرُوا لَهُ بِالْقَوْلِ كَجَهْرِ بَعْضِكُمْ لِبَعْضٍ أَن تَحْبَطَ أَعْمَالُكُمْ وَأَنتُمْ لَا تَشْعُرُونَ<br />
<br />
Ey iman edenler! Seslerinizi, Peygamber’in sesinin üstüne yükseltmeyin Birbirinize bağırdığınız gibi, Peygamber’e yüksek sesle bağırmayın, yoksa siz farkına varmadan işledikleriniz boşa gider.<br />
<br />
  إِنَّ الَّذِينَ يَغُضُّونَ أَصْوَاتَهُمْ عِندَ رَسُولِ اللَّهِ أُوْلَئِكَ الَّذِينَ امْتَحَنَ اللَّهُ قُلُوبَهُمْ لِلتَّقْوَى لَهُم مَّغْفِرَةٌ وَأَجْرٌ عَظِيمٌ<br />
<br />
Allah’ın elçisinin huzurunda seslerini kısanlar, Allah’ın, gönüllerini takvâ (Allah’a karşı gelmekten sakınma) konusunda sınadığı kimselerdir. Onlar için bir bağışlanma ve büyük bir mükâfat vardır.<br />
<br />
  إِنَّ الَّذِينَ يُنَادُونَكَ مِن وَرَاء الْحُجُرَاتِ أَكْثَرُهُمْ لَا يَعْقِلُون Ey Muhammed!) Odaların arkasından sana bağıranların çoğu aklı ermeyen kimselerdir<br />
<br />
  وَلَوْ أَنَّهُمْ صَبَرُوا حَتَّى تَخْرُجَ إِلَيْهِمْ لَكَانَ خَيْرًا لَّهُمْ وَاللَّهُ غَفُورٌ رَّحِيمٌ<br />
<br />
Onlar, sen yanlarına çıkıncaya kadar sabretselerdi, elbette kendileri için daha iyi olurdu. Allah, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.[2]<br />
<br />
              يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا يَسْخَرْ قَومٌ مِّن قَوْمٍ عَسَى أَن يَكُونُوا خَيْرًا مِّنْهُمْ وَلَا نِسَاء مِّن نِّسَاء عَسَى أَن يَكُنَّ خَيْرًا مِّنْهُنَّ وَلَا تَلْمِزُوا أَنفُسَكُمْ وَلَا تَنَابَزُوا بِالْأَلْقَابِ بِئْسَ الاِسْمُ الْفُسُوقُ بَعْدَ الْإِيمَانِ وَمَن لَّمْ يَتُبْ فَأُوْلَئِكَ هُمُ الظَّالِمُونَ<br />
<br />
" Ey iman edenler! Bir topluluk bir diğerini alaya almasın. Belki onlar kendilerinden daha iyidirler. Kadınlar da diğer kadınları alaya almasın. Belki onlar kendilerinden daha iyidirler. Birbirinizi karalamayın, birbirinizi (kötü) lakaplarla çağırmayın. İmandan sonra fasıklık ne kötü bir namdır! Kim de tövbe etmezse, işte onlar zâlimlerin ta kendileridir.”[3]<br />
<br />
  يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اجْتَنِبُوا كَثِيرًا مِّنَ الظَّنِّ إِنَّ بَعْضَ الظَّنِّ إِثْمٌ وَلَا تَجَسَّسُوا وَلَا يَغْتَب بَّعْضُكُم بَعْضًا أَيُحِبُّ أَحَدُكُمْ أَن يَأْكُلَ لَحْمَ أَخِيهِ مَيْتًا فَكَرِهْتُمُوهُ وَاتَّقُوا اللَّهَ إِنَّ اللَّهَ تَوَّابٌ رَّحِيمٌ<br />
<br />
“Ey iman edenler! Zannın bir çoğundan sakının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin kusurlarını ve mahremiyetlerini araştırmayın. Birbirinizin gıybetini yapmayın. Herhangi biriniz ölü kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı? İşte bundan tiksindiniz! Allah’a karşı gelmekten sakının. Şüphesiz Allah tövbeyi çok kabul edendir, çok merhamet edendir.” [4]<br />
<br />
    يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تَدْخُلُوا بُيُوتَ النَّبِيِّ إِلَّا أَن يُؤْذَنَ لَكُمْ إِلَى طَعَامٍ غَيْرَ نَاظِرِينَ إِنَاهُ وَلَكِنْ إِذَا دُعِيتُمْ فَادْخُلُوا فَإِذَا طَعِمْتُمْ فَانتَشِرُوا وَلَا مُسْتَأْنِسِينَ لِحَدِيثٍ إِنَّ ذَلِكُمْ كَانَ يُؤْذِي النَّبِيَّ فَيَسْتَحْيِي مِنكُمْ وَاللَّهُ لَا يَسْتَحْيِي مِنَ الْحَقِّ وَإِذَا سَأَلْتُمُوهُنَّ مَتَاعًا فَاسْأَلُوهُنَّ مِن وَرَاء حِجَابٍ ذَلِكُمْ أَطْهَرُ لِقُلُوبِكُمْ وَقُلُوبِهِنَّ وَمَا كَانَ لَكُمْ أَن تُؤْذُوا رَسُولَ اللَّهِ وَلَا أَن تَنكِحُوا أَزْوَاجَهُ مِن بَعْدِهِ أَبَدًا إِنَّ ذَلِكُمْ كَانَ عِندَ اللَّهِ عَظِيمًا<br />
<br />
 Ey iman edenler! Yemek için çağrılmaksızın ve yemeğin pişmesini beklemeksizin (vakitli vakitsiz) Peygamber’in evlerine girmeyin, çağrıldığınız zaman girin. Yemeği yiyince de hemen dağılın. Sohbet için beklemeyin. Çünkü bu davranışınız Peygamber’i rahatsız etmekte, fakat o sizden de çekinmektedir. Allah ise gerçeği söylemekten çekinmez. Peygamberin hanımlarından bir şey istediğiniz zaman perde arkasından isteyin. Böyle davranmanız hem sizin kalpleriniz ,hem de onların kalpleri için daha temizdir. Allah’ın Resûlüne rahatsızlık vermeniz ve kendisinden sonra hanımlarını nikahlamanız ebediyyen söz konusu olamaz. Çünkü bu Allah katında büyük bir günahtır. [5]<br />
<br />
“  فَبِمَا رَحْمَةٍ مِّنَ اللّهِ لِنتَ لَهُمْ وَلَوْ كُنتَ فَظًّا غَلِيظَ الْقَلْبِ لاَنفَضُّواْ مِنْ حَوْلِكَ فَاعْفُ عَنْهُمْ وَاسْتَغْفِرْ لَهُمْ وَشَاوِرْهُمْ فِي الأَمْرِ فَإِذَا عَزَمْتَ فَتَوَكَّلْ عَلَى اللّهِ إِنَّ اللّهَ يُحِبُّ الْمُتَوَكِّلِينَ<br />
<br />
“Allah’ın rahmeti sayesinde sen onlara karşı yumuşak davrandın. Eğer kaba, katı yürekli olsaydın, onlar senin etrafından dağılıp giderlerdi. Artık sen onları affet. Onlar için Allah’tan bağışlama dile. İş konusunda onlarla müşavere et. Bir kere de karar verip azmettin mi, artık Allah’a tevekkül et, (ona dayanıp güven). Şüphesiz Allah, tevekkül edenleri sever.”[6]<br />
<br />
“وَلَا تُصَعِّرْ خَدَّكَ لِلنَّاسِ وَلَا تَمْشِ فِي الْأَرْضِ مَرَحًا إِنَّ اللَّهَ لَا يُحِبُّ كُلَّ مُخْتَالٍ فَخُور<br />
<br />
  وَاقْصِدْ فِي مَشْيِكَ وَاغْضُضْ مِن صَوْتِكَ إِنَّ أَنكَرَ الْأَصْوَاتِ لَصَوْتُ الْحَمِيرِ<br />
<br />
“Küçümseyerek surat asıp insanlardan yüz çevirme ve yeryüzünde böbürlenerek yürüme! Çünkü Allah hiçbir kibirleneni, övüngeni sevmez.”<br />
<br />
“Yürüyüşünde tabii ol. Sesini alçalt. Çünkü seslerin en çirkini herhalde eşeklerin sesidir!”[7]<br />
<br />
“  يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لِيَسْتَأْذِنكُمُ الَّذِينَ مَلَكَتْ أَيْمَانُكُمْ وَالَّذِينَ لَمْ يَبْلُغُوا الْحُلُمَ مِنكُمْ ثَلَاثَ مَرَّاتٍ مِن قَبْلِ صَلَاةِ الْفَجْرِ وَحِينَ تَضَعُونَ ثِيَابَكُم مِّنَ الظَّهِيرَةِ وَمِن بَعْدِ صَلَاةِ الْعِشَاء ثَلَاثُ عَوْرَاتٍ لَّكُمْ لَيْسَ عَلَيْكُمْ وَلَا عَلَيْهِمْ جُنَاحٌ بَعْدَهُنَّ طَوَّافُونَ عَلَيْكُم بَعْضُكُمْ عَلَى بَعْضٍ كَذَلِكَ يُبَيِّنُ اللَّهُ لَكُمُ الْآيَاتِ وَاللَّهُ عَلِيمٌ حَكِيمٌ<br />
<br />
“ Ey iman edenler! Ellerinizin altında bulunanlar ve sizden henüz büluğ çağına ermemiş olanlar, günde üç defa; sabah namazından önce, öğleyin elbiselerinizi çıkardığınız vakit ve yatsı namazından sonra (yanınıza girecekleri zaman) sizden izin istesinler. Bu üç vakit sizin soyunup dökündüğünüz vakitlerdir. Bu vakitlerin dışında (izinsiz girme konusunda) ne size, ne onlara bir günah vardır. Birbirinizin yanına girip çıkabilirsiniz. Allah, âyetlerini size işte böylece açıklar. Allah hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.”[8]<br />
<br />
 “وَقَضَى رَبُّكَ أَلاَّ تَعْبُدُواْ إِلاَّ إِيَّاهُ وَبِالْوَالِدَيْنِ إِحْسَانًا إِمَّا يَبْلُغَنَّ عِندَكَ الْكِبَرَ أَحَدُهُمَا أَوْ كِلاَهُمَا فَلاَ تَقُل لَّهُمَآ أُفٍّ وَلاَ تَنْهَرْهُمَا وَقُل لَّهُمَا قَوْلاً كَرِيمًا  وَاخْفِضْ لَهُمَا جَنَاحَ الذُّلِّ مِنَ الرَّحْمَةِ وَقُل رَّبِّ ارْحَمْهُمَا كَمَا رَبَّيَانِي صَغِيرًا<br />
<br />
“Rabbin, kendisinden başkasına asla ibadet etmemenizi, anaya-babaya iyi davranmanızı kesin olarak emretti. Eğer onlardan biri, ya da her ikisi senin yanında ihtiyarlık çağına ulaşırsa, sakın onlara “öf!” bile deme; onları azarlama; onlara tatlı ve güzel söz söyle. Onlara merhamet ederek tevazu kanadını indir ve de ki: “Rabbim!, Tıpkı beni küçükken koruyup yetiştirdikleri gibi sen de onlara acı.” [9]<br />
<br />
الَّذِينَ يُنفِقُونَ فِي السَّرَّاء وَالضَّرَّاء وَالْكَاظِمِينَ الْغَيْظَ وَالْعَافِينَ عَنِ النَّاسِ وَاللّهُ يُحِبُّ الْمُحْسِنِينَ<br />
<br />
  “Onlar bollukta ve darlıkta Allah yolunda harcayanlar, öfkelerini yenenler, insanları affedenlerdir. Allah iyilik edenleri sever” [10]<br />
<br />
“  وَإِذَا حُيِّيْتُم بِتَحِيَّةٍ فَحَيُّواْ بِأَحْسَنَ مِنْهَا أَوْ رُدُّوهَا إِنَّ اللّهَ كَانَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ حَسِيبًا<br />
<br />
“Size bir selâm verildiği zaman, ondan daha güzeliyle veya aynı selamla karşılık veri<br />
<br />
Şüphesiz Allah her şeyin hesabını gereği gibi yapandır.” [11]<br />
<br />
“فَإِذَا دَخَلْتُم بُيُوتًا فَسَلِّمُوا عَلَى أَنفُسِكُمْ تَحِيَّةً مِّنْ عِندِ اللَّهِ مُبَارَكَةً طَيِّبَةً كَذَلِكَ يُبَيِّنُ اللَّهُ لَكُمُ الْآيَاتِ لَعَلَّكُمْ تَعْقِلُون<br />
<br />
“Evlere girdiğiniz zaman birbirinize, Allah katından mübarek ve hoş bir esenlik dileği olarak, selam verin. İşte Allah, düşünesiniz diye âyetleri size böyle açıklar.” [12]<br />
<br />
  وَاعْبُدُواْ اللّهَ وَلاَ تُشْرِكُواْ بِهِ شَيْئًا وَبِالْوَالِدَيْنِ إِحْسَانًا وَبِذِي الْقُرْبَى وَالْيَتَامَى وَالْمَسَاكِينِ وَالْجَارِ ذِي الْقُرْبَى وَالْجَارِ الْجُنُبِ وَالصَّاحِبِ بِالجَنبِ وَابْنِ السَّبِيلِ وَمَا مَلَكَتْ أَيْمَانُكُمْ إِنَّ اللّهَ لاَ يُحِبُّ مَن كَانَ مُخْتَالاً فَخُورًا<br />
<br />
  “Allah’a ibadet edin ve ona hiçbir şeyi ortak koşmayın. Ana babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara, yakın komşuya, uzak komşuya, yanınızdaki arkadaşa, yolcuya, elinizin altındakilere iyilik edin. Şüphesiz, Allah kibirlenen ve övünen kimseleri sevmez.” [13]<br />
<br />
“  يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ أَطِيعُواْ اللّهَ وَأَطِيعُواْ الرَّسُولَ وَأُوْلِي الأَمْرِ مِنكُمْ فَإِن َنَازَعْتُمْ فِي شَيْءٍ فَرُدُّوهُ إِلَى اللّهِ وَالرَّسُولِ إِن كُنتُمْ تُؤْمِنُونَ بِاللّهِ وَالْيَوْمِ الآخِرِ تذَلِكَ خَيْرٌ وَأَحْسَنُ تَأْوِيلاً<br />
<br />
Ey iman edenler! Allah’a itaat edin. Peygamber’e itaat edin ve sizden olan ulu’l-emre (idarecilere) de. Herhangi bir hususta anlaşmazlığa düştüğünüz takdirde, Allah’a ve ahiret gününe gerçekten inanıyorsanız, onu Allah ve Resûlüne arz edin. Bu, daha iyidir, sonuç bakımından da daha güzeldir” [14]<br />
        V. KONU İŞLENİRKEN BAŞVURULABİLECEK BAZI HADİSLER<br />
<br />
وعن أبي هُريرة رضي اللَّه عنه ، أنَّ رسول اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم قال : « الإيمَانُ بِضْع وسبْعُونَ ، أوْ بِضْعُ وَسِتُّونَ شُعْبةً ، فَأَفْضَلُها قوْلُ لا إله إلاَّ اللَّه ، وَأدْنَاها إمَاطةُ الأَذَى عنَ الطَّرِيقِ ، والحياءُ شُعْبَةٌ مِنَ الإيمَانِ »<br />
<br />
 Ebû Hüreyre (r.a.) rivayet edildiğine göre Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu:“İman yetmiş (veya altmış) kadar daldan ibarettir. Bunların en yükseği lâ ilâhe illallah demek, en aşağısı da insana zarar veren şeyleri yoldan kaldırmaktır. Utanmak da imanın dallarından biridir. ”[15]<br />
<br />
- وعن أبي هريرة رضي اللَّه عنه أن النبي صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم قال : والكلِمةُ الطَّيِّبَةُ صدَقَةٌ »<br />
<br />
“Güzel söz sadakadır. ”[16]<br />
<br />
- وعن أبي هريرة رضي اللَّه عنه أنَّ النَّبِيَّ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم قال : « مَنْ كانَ يُؤمنُ بِاللَّه واليَومِ الآخِرِ فَلْيُكرِمْ ضَيفَهُ ، وَمَنْ كَانَ يُؤمِنُ بِاللَّه واليَوم الآخِرِ فليصِلْ رَحِمَهُ، وَمَنْ كَانَ يؤمِنُ بِاللَّه وَاليوْمِ الآخِرِ فَلْيَقلْ خَيْراً أَوْ ليَصْمُتْ »<br />
<br />
 “Allah’a ve âhiret gününe iman eden kimse misafirine ikram etsin. Allah’a ve âhiret gününe iman eden kimse akrabasına iyilik etsin. Allah’a ve âhiret gününe iman eden kimse ya faydalı söz söylesin veya sussun!”[17]<br />
<br />
عن أبي هُريرة رضيَ اللَّه عنه قال: قال رسولُ اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم: «إِذا دُعِيَ أَحَدُكُمْ، فَلْيُجِبْ، فَإِنْ كان صائماً فَلْيُصلِّ، وَإنْ كانَ مُفْطَراً فَلْيَطْعَمْ» رواه مسلم.<br />
<br />
“Biriniz yemeğe davet edildiği zaman gitsin; şayet oruçluysa yemek sahibine dua etsin; oruçlu değilse yesin. ”[18]<br />
<br />
İbni Abbas (r.a.)’dan rivayet edildiğine göre Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu:<br />
<br />
وعن ابن عباسٍ رضي اللَّه عنهما قال: قال رسول اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم: «لا تَشْرَبُوا واحِداً كَشُرْبِ البَعِير، وَلكِن اشْرَبُوا مَثْنى وثُلاثَ، وسَمُّوا إِذا أَنْتُمْ شَرِبْتُمْ، واحْمدوا إِذا أَنْتُمْ رَفعْتُمْ» رواه الترمذي وقال: حديث حسن.<br />
<br />
“Deve gibi bir nefeste içmeyin. İki, üç nefeste için. Bir şey içeceğiniz zaman besmele çekin; içtikten sonra da ‘elhamdülillah’ deyin. ”[19]<br />
<br />
وعن أبي  هريرة رضي الله عنه قال : قال رسول الله صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم : إذَا انْتَهَى أحَدُكُم إلى المَجْلسِ فَلْيُسَلِّمْ، فَإذَا أرَادَ أنْ يَقُومَ فَلْيُسَلِّمْ ،فَليسْت الأُولى بأَحَقِّ من الآخِرَة» رواه أبو داود ، والترمذي وقال : حديث حسن .<br />
<br />
 Ebû Hüreyre (r.a.)den rivayet edildiğine göre Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu::<br />
<br />
“Sizden biriniz bir meclise vardığında selâm versin. Oturduğu meclisten kalkmak istediği zaman da selâm versin. Önce verdiği selâm, sonraki selâmından daha üstün değildir. ” [20]<br />
<br />
Ebû Mûsa el–Eş’arî (r.a.)’den rivayet edildiğine göre, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:<br />
<br />
- وعن أبي موسى الأشعري رضي الله عنه قال: قال رسول الله صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم: « الاستِئْذاُن ثَلاَثٌ، فَإِنْ أُذِنَ لَكَ وَ إلاَّ فَارْجِع ،<br />
<br />
 “İzin istemek üç defadır. İzin verilirse girersin, verilmezse geri dönersin. ”[21]<br />
<br />
VI.YARARLANILABİLECEK DİĞER BAZI KAYNAKLAR:<br />
<br />
 <br />
<br />
Not: Bu vaaz projesi, yukarıdaki başlık altında M. Zeki DUMAN tarafından doktora tezi olarak hazırlanmıştır. Dolayısıyla konunun planı da ilgili kitabın bazı bölümlerinden yararlanılarak çıkarılmıştır. Adı geçen kitap temin edilerek vaaz için hazırlık yapılabileceği gibi, başka kaynaklardan da yararlanılabilir.. Bu kaynaklardan bazıları şunlardır:<br />
<br />
------------------------------------------<br />
<br />
1. M. Zeki DUMAN, Kur’an-I Kerim’de Adâb-I Muaşeret Ve Görgü Kuralları, Tuğra Neşriyat, İstanbul<br />
<br />
2.Abdülaziz BAYINDIR, Diyanet V. İslâm Ansiklopedisi, Âdâp Mad, I/334<br />
<br />
3. Mustafa ÇAĞICI, Diyanet V. İslâm Ansiklopedisi, Edep Mad, X/412-414<br />
<br />
4. İzzeddin BELİK, Âyet Ve Hadislerle İslâmî  Hayat, (Trc, komisyon), Hikmet Neşriyat I-IV<br />
<br />
5.İmâm Gazâli, İhyâu ulûmi’d-dîn (Trc:Ahmet SERDAROĞLU), Bedir Yay, II/9-220, 389-751<br />
<br />
6. Ebü’l-Hasan el-Maverdi, Edebü’d-dünya ve’d-dîn<br />
<br />
7. Ayrıca ilgili âyetlerin tefsirlerine ve hadis kitaplarının “Kitabu’l-Edep” bölümlerine bakılabilir.<br />
<br />
 <br />
<br />
[1] Not : Bu vaaz projesi Din İşleri Yüksek Kurulu Uzmanı Dr. Muhlis AKAR tarafından hazırlanmıştır.<br />
<br />
[2] Hucurât 49/1-5<br />
<br />
[3] Hucurât 49/11<br />
<br />
[4] Hucurât 49/12)<br />
<br />
[5] Ahzâb 33/53<br />
<br />
[6] Âl-i imran 3/159<br />
<br />
[7] Lokman 31/18-19<br />
<br />
[8] Nûr 24/18<br />
<br />
[9] İsrâ 17/23-24<br />
[10]Âl-i İmran3/134<br />
<br />
[11] Nisâ 4/86<br />
<br />
[12] Nûr 24/61<br />
<br />
[13] Nisâ 4/36<br />
<br />
[14] Nisâ 4/56<br />
<br />
[15] Buhârî, Îmân 3; Müslim, Îmân 58. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Sünnet 14; Tirmizî, Birr 80; Nesâî, Îmân 16; İbni Mâce, Mukaddime 9<br />
<br />
[16] Buhârî, Edeb 34, Cihâd 128, Müslim, Zekât 56<br />
<br />
[17] Buhârî, Nikâh 80, Edeb 31, 85, Rikâk 23; Müslim, Îmân 74, 75, 77. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Edeb 123; Tirmizî, Kıyâmet 50; İbni Mâce, Edeb 4<br />
<br />
[18] Müslim, Nikâh 106. Ayrıca bk. Müslim, Sıyâm 159; Ebû Dâvûd, Et`ime 1, Savm 75<br />
<br />
[19] Tirmizî, Eşribe 13<br />
<br />
[20] Ebû Dâvûd, Edeb 139; Tirmizî, İsti’zân 15<br />
<br />
[21] Buhârî, İsti’zân 13; Müslim, Edeb 33–37. Ayrıca bk. Ebû Dâvud, Edeb 127, 130; Tirmizî, İsti’zân 3; İbni Mâce, Edeb 17</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">KUR’AN-I KERİM’DE ADÂB-I MUAŞERET VE GÖRGÜ KURALLARI</span></span><br />
<br />
            يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تُقَدِّمُوا بَيْنَ يَدَيِ اللَّهِ وَرَسُولِهِ وَاتَّقُوا اللَّهَ إِنَّ اللَّهَ سَمِيعٌ عَلِيمٌ<br />
<br />
Ey iman edenler! Allah’ın ve Peygamberinin önüne geçmeyin. Allah’a karşı gelmekten sakının. Şüphesiz, Allah hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.<br />
<br />
  يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تَرْفَعُوا أَصْوَاتَكُمْ فَوْقَ صَوْتِ النَّبِيِّ وَلَا تَجْهَرُوا لَهُ بِالْقَوْلِ كَجَهْرِ بَعْضِكُمْ لِبَعْضٍ أَن تَحْبَطَ أَعْمَالُكُمْ وَأَنتُمْ لَا تَشْعُرُونَ<br />
<br />
Ey iman edenler! Seslerinizi, Peygamber’in sesinin üstüne yükseltmeyin Birbirinize bağırdığınız gibi, Peygamber’e yüksek sesle bağırmayın, yoksa siz farkına varmadan işledikleriniz boşa gider.<br />
<br />
  إِنَّ الَّذِينَ يَغُضُّونَ أَصْوَاتَهُمْ عِندَ رَسُولِ اللَّهِ أُوْلَئِكَ الَّذِينَ امْتَحَنَ اللَّهُ قُلُوبَهُمْ لِلتَّقْوَى لَهُم مَّغْفِرَةٌ وَأَجْرٌ عَظِيمٌ<br />
<br />
Allah’ın elçisinin huzurunda seslerini kısanlar, Allah’ın, gönüllerini takvâ (Allah’a karşı gelmekten sakınma) konusunda sınadığı kimselerdir. Onlar için bir bağışlanma ve büyük bir mükâfat vardır.<br />
<br />
  إِنَّ الَّذِينَ يُنَادُونَكَ مِن وَرَاء الْحُجُرَاتِ أَكْثَرُهُمْ لَا يَعْقِلُون Ey Muhammed!) Odaların arkasından sana bağıranların çoğu aklı ermeyen kimselerdir<br />
<br />
  وَلَوْ أَنَّهُمْ صَبَرُوا حَتَّى تَخْرُجَ إِلَيْهِمْ لَكَانَ خَيْرًا لَّهُمْ وَاللَّهُ غَفُورٌ رَّحِيمٌ<br />
<br />
Onlar, sen yanlarına çıkıncaya kadar sabretselerdi, elbette kendileri için daha iyi olurdu. Allah, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.[2]<br />
<br />
              يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا يَسْخَرْ قَومٌ مِّن قَوْمٍ عَسَى أَن يَكُونُوا خَيْرًا مِّنْهُمْ وَلَا نِسَاء مِّن نِّسَاء عَسَى أَن يَكُنَّ خَيْرًا مِّنْهُنَّ وَلَا تَلْمِزُوا أَنفُسَكُمْ وَلَا تَنَابَزُوا بِالْأَلْقَابِ بِئْسَ الاِسْمُ الْفُسُوقُ بَعْدَ الْإِيمَانِ وَمَن لَّمْ يَتُبْ فَأُوْلَئِكَ هُمُ الظَّالِمُونَ<br />
<br />
" Ey iman edenler! Bir topluluk bir diğerini alaya almasın. Belki onlar kendilerinden daha iyidirler. Kadınlar da diğer kadınları alaya almasın. Belki onlar kendilerinden daha iyidirler. Birbirinizi karalamayın, birbirinizi (kötü) lakaplarla çağırmayın. İmandan sonra fasıklık ne kötü bir namdır! Kim de tövbe etmezse, işte onlar zâlimlerin ta kendileridir.”[3]<br />
<br />
  يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اجْتَنِبُوا كَثِيرًا مِّنَ الظَّنِّ إِنَّ بَعْضَ الظَّنِّ إِثْمٌ وَلَا تَجَسَّسُوا وَلَا يَغْتَب بَّعْضُكُم بَعْضًا أَيُحِبُّ أَحَدُكُمْ أَن يَأْكُلَ لَحْمَ أَخِيهِ مَيْتًا فَكَرِهْتُمُوهُ وَاتَّقُوا اللَّهَ إِنَّ اللَّهَ تَوَّابٌ رَّحِيمٌ<br />
<br />
“Ey iman edenler! Zannın bir çoğundan sakının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin kusurlarını ve mahremiyetlerini araştırmayın. Birbirinizin gıybetini yapmayın. Herhangi biriniz ölü kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı? İşte bundan tiksindiniz! Allah’a karşı gelmekten sakının. Şüphesiz Allah tövbeyi çok kabul edendir, çok merhamet edendir.” [4]<br />
<br />
    يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تَدْخُلُوا بُيُوتَ النَّبِيِّ إِلَّا أَن يُؤْذَنَ لَكُمْ إِلَى طَعَامٍ غَيْرَ نَاظِرِينَ إِنَاهُ وَلَكِنْ إِذَا دُعِيتُمْ فَادْخُلُوا فَإِذَا طَعِمْتُمْ فَانتَشِرُوا وَلَا مُسْتَأْنِسِينَ لِحَدِيثٍ إِنَّ ذَلِكُمْ كَانَ يُؤْذِي النَّبِيَّ فَيَسْتَحْيِي مِنكُمْ وَاللَّهُ لَا يَسْتَحْيِي مِنَ الْحَقِّ وَإِذَا سَأَلْتُمُوهُنَّ مَتَاعًا فَاسْأَلُوهُنَّ مِن وَرَاء حِجَابٍ ذَلِكُمْ أَطْهَرُ لِقُلُوبِكُمْ وَقُلُوبِهِنَّ وَمَا كَانَ لَكُمْ أَن تُؤْذُوا رَسُولَ اللَّهِ وَلَا أَن تَنكِحُوا أَزْوَاجَهُ مِن بَعْدِهِ أَبَدًا إِنَّ ذَلِكُمْ كَانَ عِندَ اللَّهِ عَظِيمًا<br />
<br />
 Ey iman edenler! Yemek için çağrılmaksızın ve yemeğin pişmesini beklemeksizin (vakitli vakitsiz) Peygamber’in evlerine girmeyin, çağrıldığınız zaman girin. Yemeği yiyince de hemen dağılın. Sohbet için beklemeyin. Çünkü bu davranışınız Peygamber’i rahatsız etmekte, fakat o sizden de çekinmektedir. Allah ise gerçeği söylemekten çekinmez. Peygamberin hanımlarından bir şey istediğiniz zaman perde arkasından isteyin. Böyle davranmanız hem sizin kalpleriniz ,hem de onların kalpleri için daha temizdir. Allah’ın Resûlüne rahatsızlık vermeniz ve kendisinden sonra hanımlarını nikahlamanız ebediyyen söz konusu olamaz. Çünkü bu Allah katında büyük bir günahtır. [5]<br />
<br />
“  فَبِمَا رَحْمَةٍ مِّنَ اللّهِ لِنتَ لَهُمْ وَلَوْ كُنتَ فَظًّا غَلِيظَ الْقَلْبِ لاَنفَضُّواْ مِنْ حَوْلِكَ فَاعْفُ عَنْهُمْ وَاسْتَغْفِرْ لَهُمْ وَشَاوِرْهُمْ فِي الأَمْرِ فَإِذَا عَزَمْتَ فَتَوَكَّلْ عَلَى اللّهِ إِنَّ اللّهَ يُحِبُّ الْمُتَوَكِّلِينَ<br />
<br />
“Allah’ın rahmeti sayesinde sen onlara karşı yumuşak davrandın. Eğer kaba, katı yürekli olsaydın, onlar senin etrafından dağılıp giderlerdi. Artık sen onları affet. Onlar için Allah’tan bağışlama dile. İş konusunda onlarla müşavere et. Bir kere de karar verip azmettin mi, artık Allah’a tevekkül et, (ona dayanıp güven). Şüphesiz Allah, tevekkül edenleri sever.”[6]<br />
<br />
“وَلَا تُصَعِّرْ خَدَّكَ لِلنَّاسِ وَلَا تَمْشِ فِي الْأَرْضِ مَرَحًا إِنَّ اللَّهَ لَا يُحِبُّ كُلَّ مُخْتَالٍ فَخُور<br />
<br />
  وَاقْصِدْ فِي مَشْيِكَ وَاغْضُضْ مِن صَوْتِكَ إِنَّ أَنكَرَ الْأَصْوَاتِ لَصَوْتُ الْحَمِيرِ<br />
<br />
“Küçümseyerek surat asıp insanlardan yüz çevirme ve yeryüzünde böbürlenerek yürüme! Çünkü Allah hiçbir kibirleneni, övüngeni sevmez.”<br />
<br />
“Yürüyüşünde tabii ol. Sesini alçalt. Çünkü seslerin en çirkini herhalde eşeklerin sesidir!”[7]<br />
<br />
“  يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لِيَسْتَأْذِنكُمُ الَّذِينَ مَلَكَتْ أَيْمَانُكُمْ وَالَّذِينَ لَمْ يَبْلُغُوا الْحُلُمَ مِنكُمْ ثَلَاثَ مَرَّاتٍ مِن قَبْلِ صَلَاةِ الْفَجْرِ وَحِينَ تَضَعُونَ ثِيَابَكُم مِّنَ الظَّهِيرَةِ وَمِن بَعْدِ صَلَاةِ الْعِشَاء ثَلَاثُ عَوْرَاتٍ لَّكُمْ لَيْسَ عَلَيْكُمْ وَلَا عَلَيْهِمْ جُنَاحٌ بَعْدَهُنَّ طَوَّافُونَ عَلَيْكُم بَعْضُكُمْ عَلَى بَعْضٍ كَذَلِكَ يُبَيِّنُ اللَّهُ لَكُمُ الْآيَاتِ وَاللَّهُ عَلِيمٌ حَكِيمٌ<br />
<br />
“ Ey iman edenler! Ellerinizin altında bulunanlar ve sizden henüz büluğ çağına ermemiş olanlar, günde üç defa; sabah namazından önce, öğleyin elbiselerinizi çıkardığınız vakit ve yatsı namazından sonra (yanınıza girecekleri zaman) sizden izin istesinler. Bu üç vakit sizin soyunup dökündüğünüz vakitlerdir. Bu vakitlerin dışında (izinsiz girme konusunda) ne size, ne onlara bir günah vardır. Birbirinizin yanına girip çıkabilirsiniz. Allah, âyetlerini size işte böylece açıklar. Allah hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.”[8]<br />
<br />
 “وَقَضَى رَبُّكَ أَلاَّ تَعْبُدُواْ إِلاَّ إِيَّاهُ وَبِالْوَالِدَيْنِ إِحْسَانًا إِمَّا يَبْلُغَنَّ عِندَكَ الْكِبَرَ أَحَدُهُمَا أَوْ كِلاَهُمَا فَلاَ تَقُل لَّهُمَآ أُفٍّ وَلاَ تَنْهَرْهُمَا وَقُل لَّهُمَا قَوْلاً كَرِيمًا  وَاخْفِضْ لَهُمَا جَنَاحَ الذُّلِّ مِنَ الرَّحْمَةِ وَقُل رَّبِّ ارْحَمْهُمَا كَمَا رَبَّيَانِي صَغِيرًا<br />
<br />
“Rabbin, kendisinden başkasına asla ibadet etmemenizi, anaya-babaya iyi davranmanızı kesin olarak emretti. Eğer onlardan biri, ya da her ikisi senin yanında ihtiyarlık çağına ulaşırsa, sakın onlara “öf!” bile deme; onları azarlama; onlara tatlı ve güzel söz söyle. Onlara merhamet ederek tevazu kanadını indir ve de ki: “Rabbim!, Tıpkı beni küçükken koruyup yetiştirdikleri gibi sen de onlara acı.” [9]<br />
<br />
الَّذِينَ يُنفِقُونَ فِي السَّرَّاء وَالضَّرَّاء وَالْكَاظِمِينَ الْغَيْظَ وَالْعَافِينَ عَنِ النَّاسِ وَاللّهُ يُحِبُّ الْمُحْسِنِينَ<br />
<br />
  “Onlar bollukta ve darlıkta Allah yolunda harcayanlar, öfkelerini yenenler, insanları affedenlerdir. Allah iyilik edenleri sever” [10]<br />
<br />
“  وَإِذَا حُيِّيْتُم بِتَحِيَّةٍ فَحَيُّواْ بِأَحْسَنَ مِنْهَا أَوْ رُدُّوهَا إِنَّ اللّهَ كَانَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ حَسِيبًا<br />
<br />
“Size bir selâm verildiği zaman, ondan daha güzeliyle veya aynı selamla karşılık veri<br />
<br />
Şüphesiz Allah her şeyin hesabını gereği gibi yapandır.” [11]<br />
<br />
“فَإِذَا دَخَلْتُم بُيُوتًا فَسَلِّمُوا عَلَى أَنفُسِكُمْ تَحِيَّةً مِّنْ عِندِ اللَّهِ مُبَارَكَةً طَيِّبَةً كَذَلِكَ يُبَيِّنُ اللَّهُ لَكُمُ الْآيَاتِ لَعَلَّكُمْ تَعْقِلُون<br />
<br />
“Evlere girdiğiniz zaman birbirinize, Allah katından mübarek ve hoş bir esenlik dileği olarak, selam verin. İşte Allah, düşünesiniz diye âyetleri size böyle açıklar.” [12]<br />
<br />
  وَاعْبُدُواْ اللّهَ وَلاَ تُشْرِكُواْ بِهِ شَيْئًا وَبِالْوَالِدَيْنِ إِحْسَانًا وَبِذِي الْقُرْبَى وَالْيَتَامَى وَالْمَسَاكِينِ وَالْجَارِ ذِي الْقُرْبَى وَالْجَارِ الْجُنُبِ وَالصَّاحِبِ بِالجَنبِ وَابْنِ السَّبِيلِ وَمَا مَلَكَتْ أَيْمَانُكُمْ إِنَّ اللّهَ لاَ يُحِبُّ مَن كَانَ مُخْتَالاً فَخُورًا<br />
<br />
  “Allah’a ibadet edin ve ona hiçbir şeyi ortak koşmayın. Ana babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara, yakın komşuya, uzak komşuya, yanınızdaki arkadaşa, yolcuya, elinizin altındakilere iyilik edin. Şüphesiz, Allah kibirlenen ve övünen kimseleri sevmez.” [13]<br />
<br />
“  يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ أَطِيعُواْ اللّهَ وَأَطِيعُواْ الرَّسُولَ وَأُوْلِي الأَمْرِ مِنكُمْ فَإِن َنَازَعْتُمْ فِي شَيْءٍ فَرُدُّوهُ إِلَى اللّهِ وَالرَّسُولِ إِن كُنتُمْ تُؤْمِنُونَ بِاللّهِ وَالْيَوْمِ الآخِرِ تذَلِكَ خَيْرٌ وَأَحْسَنُ تَأْوِيلاً<br />
<br />
Ey iman edenler! Allah’a itaat edin. Peygamber’e itaat edin ve sizden olan ulu’l-emre (idarecilere) de. Herhangi bir hususta anlaşmazlığa düştüğünüz takdirde, Allah’a ve ahiret gününe gerçekten inanıyorsanız, onu Allah ve Resûlüne arz edin. Bu, daha iyidir, sonuç bakımından da daha güzeldir” [14]<br />
        V. KONU İŞLENİRKEN BAŞVURULABİLECEK BAZI HADİSLER<br />
<br />
وعن أبي هُريرة رضي اللَّه عنه ، أنَّ رسول اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم قال : « الإيمَانُ بِضْع وسبْعُونَ ، أوْ بِضْعُ وَسِتُّونَ شُعْبةً ، فَأَفْضَلُها قوْلُ لا إله إلاَّ اللَّه ، وَأدْنَاها إمَاطةُ الأَذَى عنَ الطَّرِيقِ ، والحياءُ شُعْبَةٌ مِنَ الإيمَانِ »<br />
<br />
 Ebû Hüreyre (r.a.) rivayet edildiğine göre Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu:“İman yetmiş (veya altmış) kadar daldan ibarettir. Bunların en yükseği lâ ilâhe illallah demek, en aşağısı da insana zarar veren şeyleri yoldan kaldırmaktır. Utanmak da imanın dallarından biridir. ”[15]<br />
<br />
- وعن أبي هريرة رضي اللَّه عنه أن النبي صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم قال : والكلِمةُ الطَّيِّبَةُ صدَقَةٌ »<br />
<br />
“Güzel söz sadakadır. ”[16]<br />
<br />
- وعن أبي هريرة رضي اللَّه عنه أنَّ النَّبِيَّ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم قال : « مَنْ كانَ يُؤمنُ بِاللَّه واليَومِ الآخِرِ فَلْيُكرِمْ ضَيفَهُ ، وَمَنْ كَانَ يُؤمِنُ بِاللَّه واليَوم الآخِرِ فليصِلْ رَحِمَهُ، وَمَنْ كَانَ يؤمِنُ بِاللَّه وَاليوْمِ الآخِرِ فَلْيَقلْ خَيْراً أَوْ ليَصْمُتْ »<br />
<br />
 “Allah’a ve âhiret gününe iman eden kimse misafirine ikram etsin. Allah’a ve âhiret gününe iman eden kimse akrabasına iyilik etsin. Allah’a ve âhiret gününe iman eden kimse ya faydalı söz söylesin veya sussun!”[17]<br />
<br />
عن أبي هُريرة رضيَ اللَّه عنه قال: قال رسولُ اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم: «إِذا دُعِيَ أَحَدُكُمْ، فَلْيُجِبْ، فَإِنْ كان صائماً فَلْيُصلِّ، وَإنْ كانَ مُفْطَراً فَلْيَطْعَمْ» رواه مسلم.<br />
<br />
“Biriniz yemeğe davet edildiği zaman gitsin; şayet oruçluysa yemek sahibine dua etsin; oruçlu değilse yesin. ”[18]<br />
<br />
İbni Abbas (r.a.)’dan rivayet edildiğine göre Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu:<br />
<br />
وعن ابن عباسٍ رضي اللَّه عنهما قال: قال رسول اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم: «لا تَشْرَبُوا واحِداً كَشُرْبِ البَعِير، وَلكِن اشْرَبُوا مَثْنى وثُلاثَ، وسَمُّوا إِذا أَنْتُمْ شَرِبْتُمْ، واحْمدوا إِذا أَنْتُمْ رَفعْتُمْ» رواه الترمذي وقال: حديث حسن.<br />
<br />
“Deve gibi bir nefeste içmeyin. İki, üç nefeste için. Bir şey içeceğiniz zaman besmele çekin; içtikten sonra da ‘elhamdülillah’ deyin. ”[19]<br />
<br />
وعن أبي  هريرة رضي الله عنه قال : قال رسول الله صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم : إذَا انْتَهَى أحَدُكُم إلى المَجْلسِ فَلْيُسَلِّمْ، فَإذَا أرَادَ أنْ يَقُومَ فَلْيُسَلِّمْ ،فَليسْت الأُولى بأَحَقِّ من الآخِرَة» رواه أبو داود ، والترمذي وقال : حديث حسن .<br />
<br />
 Ebû Hüreyre (r.a.)den rivayet edildiğine göre Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu::<br />
<br />
“Sizden biriniz bir meclise vardığında selâm versin. Oturduğu meclisten kalkmak istediği zaman da selâm versin. Önce verdiği selâm, sonraki selâmından daha üstün değildir. ” [20]<br />
<br />
Ebû Mûsa el–Eş’arî (r.a.)’den rivayet edildiğine göre, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:<br />
<br />
- وعن أبي موسى الأشعري رضي الله عنه قال: قال رسول الله صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم: « الاستِئْذاُن ثَلاَثٌ، فَإِنْ أُذِنَ لَكَ وَ إلاَّ فَارْجِع ،<br />
<br />
 “İzin istemek üç defadır. İzin verilirse girersin, verilmezse geri dönersin. ”[21]<br />
<br />
VI.YARARLANILABİLECEK DİĞER BAZI KAYNAKLAR:<br />
<br />
 <br />
<br />
Not: Bu vaaz projesi, yukarıdaki başlık altında M. Zeki DUMAN tarafından doktora tezi olarak hazırlanmıştır. Dolayısıyla konunun planı da ilgili kitabın bazı bölümlerinden yararlanılarak çıkarılmıştır. Adı geçen kitap temin edilerek vaaz için hazırlık yapılabileceği gibi, başka kaynaklardan da yararlanılabilir.. Bu kaynaklardan bazıları şunlardır:<br />
<br />
------------------------------------------<br />
<br />
1. M. Zeki DUMAN, Kur’an-I Kerim’de Adâb-I Muaşeret Ve Görgü Kuralları, Tuğra Neşriyat, İstanbul<br />
<br />
2.Abdülaziz BAYINDIR, Diyanet V. İslâm Ansiklopedisi, Âdâp Mad, I/334<br />
<br />
3. Mustafa ÇAĞICI, Diyanet V. İslâm Ansiklopedisi, Edep Mad, X/412-414<br />
<br />
4. İzzeddin BELİK, Âyet Ve Hadislerle İslâmî  Hayat, (Trc, komisyon), Hikmet Neşriyat I-IV<br />
<br />
5.İmâm Gazâli, İhyâu ulûmi’d-dîn (Trc:Ahmet SERDAROĞLU), Bedir Yay, II/9-220, 389-751<br />
<br />
6. Ebü’l-Hasan el-Maverdi, Edebü’d-dünya ve’d-dîn<br />
<br />
7. Ayrıca ilgili âyetlerin tefsirlerine ve hadis kitaplarının “Kitabu’l-Edep” bölümlerine bakılabilir.<br />
<br />
 <br />
<br />
[1] Not : Bu vaaz projesi Din İşleri Yüksek Kurulu Uzmanı Dr. Muhlis AKAR tarafından hazırlanmıştır.<br />
<br />
[2] Hucurât 49/1-5<br />
<br />
[3] Hucurât 49/11<br />
<br />
[4] Hucurât 49/12)<br />
<br />
[5] Ahzâb 33/53<br />
<br />
[6] Âl-i imran 3/159<br />
<br />
[7] Lokman 31/18-19<br />
<br />
[8] Nûr 24/18<br />
<br />
[9] İsrâ 17/23-24<br />
[10]Âl-i İmran3/134<br />
<br />
[11] Nisâ 4/86<br />
<br />
[12] Nûr 24/61<br />
<br />
[13] Nisâ 4/36<br />
<br />
[14] Nisâ 4/56<br />
<br />
[15] Buhârî, Îmân 3; Müslim, Îmân 58. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Sünnet 14; Tirmizî, Birr 80; Nesâî, Îmân 16; İbni Mâce, Mukaddime 9<br />
<br />
[16] Buhârî, Edeb 34, Cihâd 128, Müslim, Zekât 56<br />
<br />
[17] Buhârî, Nikâh 80, Edeb 31, 85, Rikâk 23; Müslim, Îmân 74, 75, 77. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Edeb 123; Tirmizî, Kıyâmet 50; İbni Mâce, Edeb 4<br />
<br />
[18] Müslim, Nikâh 106. Ayrıca bk. Müslim, Sıyâm 159; Ebû Dâvûd, Et`ime 1, Savm 75<br />
<br />
[19] Tirmizî, Eşribe 13<br />
<br />
[20] Ebû Dâvûd, Edeb 139; Tirmizî, İsti’zân 15<br />
<br />
[21] Buhârî, İsti’zân 13; Müslim, Edeb 33–37. Ayrıca bk. Ebû Dâvud, Edeb 127, 130; Tirmizî, İsti’zân 3; İbni Mâce, Edeb 17</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Meryem Suresinin 35-36. Ayetleri Ne Anlatıyor?]]></title>
			<link>https://rashid-tunca.com/showthread.php?tid=35906</link>
			<pubDate>Tue, 25 Feb 2025 21:59:18 +0100</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://rashid-tunca.com/member.php?action=profile&uid=8">Raşit Tunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://rashid-tunca.com/showthread.php?tid=35906</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Meryem Suresinin 35-36. Ayetleri Ne Anlatıyor?</span></span><br />
<br />
Meryem suresinin 35-36. ayetlerinde ne anlatılmak isteniyor? Allah için hiçbir şeyin zor olmadığını ve “Allah bir seye ol derse (olur)” olacağını bildiren âyetler; Meryem suresinin 35-36. ayetlerinin Arapçası, meali ve tefsirini yazımızda okuyabilirsiniz...<br />
<br />
Meryem Suresinin 35-36. ayetlerinde şöyle buyrulur:<br />
Meryem Suresi 35-36. Ayetleri Arapça:<br />
<br />
مَا كَانَ لِلّٰهِ اَنْ يَتَّخِذَ مِنْ وَلَدٍۙ سُبْحَانَهُۜ اِذَا قَضٰٓى اَمْرًا فَاِنَّمَا يَقُولُ لَهُ كُنْ فَيَكُونُۜ وَاِنَّ اللّٰهَ رَبّ۪ي وَرَبُّكُمْ فَاعْبُدُوهُۜ هٰذَا صِرَاطٌ مُسْتَق۪يمٌ<br />
Meryem Suresi 35-36. Ayetleri Meali:<br />
<br />
Bir işe karar verdiği zaman ona sadece “ol!” der, hemen olur. Îsâ, şunu da söyledi: “Muhakkak ki Allah, benim de Rabb’im, sizin de Rabb’inizdir. O hâlde O’na kulluk edin, doğru yol budur.” (Meryem, 19/35-36)<br />
ALLAH İÇİN ZOR DİYE BİR ŞEY YOKTUR<br />
Bilgi:<br />
<br />
Hz. Îsâ -aleyhisselâm-’ın babasız dünyaya gelişi ve daha beşikte iken nübüvvetini açıklaması apaçık birer mucize iken o dönemdeki insanlar bunu inkâr etmişlerdir. Hatta daha da ileri giderek Hz. Meryem -aleyhisselâm-’e iftira atmışlardır. Oysa insanların idraklerini aşan bir olay, Peygamber vasıtasıyla bildirildiğinde buna inanmak en sağlam yoldur. Zira Allah’ın kudretinin sınırı yoktur.<br />
Mesaj:<br />
<br />
    Allah’ın kudreti sonsuzdur. O’nun insan aklının kavrayamayacağı şekilde irade ettikleri, insanlar için birer imtihan vesilesidir.<br />
    Allah, insanların rabbidir. Kendisine kulluk edilmeye layık olan sadece O’dur.<br />
    Sırat-ı müstakîm, ilk insandan beri bütün peygamberlerin çağırdığı yolun adıdır.<br />
<br />
Kelime Dağarcığı:<br />
<br />
Sırat-ı müstakîm: Gerçeğe götüren doğru yol.<br />
<br />
Kaynak: Diyanet, Kur'an-ı Kerim'den Serlevha Ayetler<br />
TEFSİR<br />
Meryem Suresi 35-36. Ayetleri Tefsiri:<br />
<br />
    İşte Yahudilerin ve Hristiyanların hakkında şüpheye düşüp tartışageldikleri Meryem oğlu İsa’yla ilgili gerçek söz budur.<br />
    Allah’ın bir çocuk edinmesi olacak şey değildir; O, yaratılmışlara ait bu tür özelliklerden mutlak mânada pak ve uzaktır! Bir işin olmasını istediği zaman ona sadece “Ol!” der, o da derhal oluverir.<br />
    İsa de ki: “Şüphesiz Allah benim de Rabbim, sizin de Rabbinizdir; o halde yalnız O’na kulluk edin. İşte dosdoğru yol budur!”<br />
    Sonra Yahudi ve Hristiyan fırkalar, İsa hakkında kendi aralarında anlaşmazlığa düştüler. Artık gerçeğin ortaya çıkacağı o büyük gününün duruşmasında vay o kâfirlerin hâline!<br />
<br />
Hakkında Yahudi ve Hristiyanların şüphe ettikleri Îsâ (a.s.), gerçek söze, Hakk’ın beyânına göre: “Hz. Meryem’den babasız ve tertemiz bir şekilde dünyaya gelmiş, peygamber olmuş, kendisine kitap verilmiş, Allah’a kullukla mesul, ölümlü bir insandır.” O, ne Yahudilerin iddia ettikleri gibi gayr-i meşrû yolla doğmuş biridir. Ne de Hristiyanların iddia ettikleri gibi Allah’ın oğlu veya üçün üçüncüsü yahut Allah’tır. Zira Allah Teâlâ çocuk edinmekten çok yücedir. Hz. İsa’nın (a.s.) niçin mûcizevî bir şekilde babasız yaratıldığı sorulacak olursa, bunun cevabı basittir: Allah istediğini istediği şekilde yaratır. Buna engel olacak hiçbir güç yoktur. O (c.c), bir işin olmasını istediğinde ona sadece “Ol” demesi yeterlidir; böyle buyurmasıyla o işin olması aynı anda gerçekleşir. O halde ister Allah, ister Hz. İsa hakkında kendiliğimizden uydurduğumuz kuruntuları, yanlış düşünce ve inançları terk ederek Hz. İsa’nın çağları aşan şu mesajına kulak verelim:<br />
<br />
“Şüphesiz Allah benim de Rabbim, sizin de Rabbinizdir; o halde yalnız O’na kulluk edin. İşte dosdoğru yol budur!” (Meryem 19/36)<br />
<br />
Nitekim Zuhruf sûresinde de Hz. İsa’nın (a.s.) şöyle dediği haber verilir:<br />
<br />
“…Ben size hikmeti getirdim ve anlaşmazlığa düştüğünüz bazı hususları size açıklayayım diye geldim. Öyleyse Allah’a gönülden saygı duyup O’na karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin! Şüphesiz benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz yalnız Allah’tır. O halde yalnızca O’na kulluk edin. Dosdoğru yol işte budur.” (Zuhruf 43/63-64)<br />
<br />
Bu mesaja kulak vermeyip Hz. İsa (a.s.) hakkında ileri geri konuşanlar, anlaşmazlığa düşenler, yanlış inançlara saplananlar, yarın gerçeğin bütün açıklığıyla ortaya çıkacağı; meleklerin, peygamberlerin ve insandaki tüm azaların şâhitlik yapacağı; hesabın görülüp cezanın verileceği kıyâmet gününde acınacak duruma düşeceklerdir.<br />
<br />
Kaynak: Ömer Çelik Tefsiri, kuranvemeali.com<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">İslam ve İhsan</span></span></span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Meryem Suresinin 35-36. Ayetleri Ne Anlatıyor?</span></span><br />
<br />
Meryem suresinin 35-36. ayetlerinde ne anlatılmak isteniyor? Allah için hiçbir şeyin zor olmadığını ve “Allah bir seye ol derse (olur)” olacağını bildiren âyetler; Meryem suresinin 35-36. ayetlerinin Arapçası, meali ve tefsirini yazımızda okuyabilirsiniz...<br />
<br />
Meryem Suresinin 35-36. ayetlerinde şöyle buyrulur:<br />
Meryem Suresi 35-36. Ayetleri Arapça:<br />
<br />
مَا كَانَ لِلّٰهِ اَنْ يَتَّخِذَ مِنْ وَلَدٍۙ سُبْحَانَهُۜ اِذَا قَضٰٓى اَمْرًا فَاِنَّمَا يَقُولُ لَهُ كُنْ فَيَكُونُۜ وَاِنَّ اللّٰهَ رَبّ۪ي وَرَبُّكُمْ فَاعْبُدُوهُۜ هٰذَا صِرَاطٌ مُسْتَق۪يمٌ<br />
Meryem Suresi 35-36. Ayetleri Meali:<br />
<br />
Bir işe karar verdiği zaman ona sadece “ol!” der, hemen olur. Îsâ, şunu da söyledi: “Muhakkak ki Allah, benim de Rabb’im, sizin de Rabb’inizdir. O hâlde O’na kulluk edin, doğru yol budur.” (Meryem, 19/35-36)<br />
ALLAH İÇİN ZOR DİYE BİR ŞEY YOKTUR<br />
Bilgi:<br />
<br />
Hz. Îsâ -aleyhisselâm-’ın babasız dünyaya gelişi ve daha beşikte iken nübüvvetini açıklaması apaçık birer mucize iken o dönemdeki insanlar bunu inkâr etmişlerdir. Hatta daha da ileri giderek Hz. Meryem -aleyhisselâm-’e iftira atmışlardır. Oysa insanların idraklerini aşan bir olay, Peygamber vasıtasıyla bildirildiğinde buna inanmak en sağlam yoldur. Zira Allah’ın kudretinin sınırı yoktur.<br />
Mesaj:<br />
<br />
    Allah’ın kudreti sonsuzdur. O’nun insan aklının kavrayamayacağı şekilde irade ettikleri, insanlar için birer imtihan vesilesidir.<br />
    Allah, insanların rabbidir. Kendisine kulluk edilmeye layık olan sadece O’dur.<br />
    Sırat-ı müstakîm, ilk insandan beri bütün peygamberlerin çağırdığı yolun adıdır.<br />
<br />
Kelime Dağarcığı:<br />
<br />
Sırat-ı müstakîm: Gerçeğe götüren doğru yol.<br />
<br />
Kaynak: Diyanet, Kur'an-ı Kerim'den Serlevha Ayetler<br />
TEFSİR<br />
Meryem Suresi 35-36. Ayetleri Tefsiri:<br />
<br />
    İşte Yahudilerin ve Hristiyanların hakkında şüpheye düşüp tartışageldikleri Meryem oğlu İsa’yla ilgili gerçek söz budur.<br />
    Allah’ın bir çocuk edinmesi olacak şey değildir; O, yaratılmışlara ait bu tür özelliklerden mutlak mânada pak ve uzaktır! Bir işin olmasını istediği zaman ona sadece “Ol!” der, o da derhal oluverir.<br />
    İsa de ki: “Şüphesiz Allah benim de Rabbim, sizin de Rabbinizdir; o halde yalnız O’na kulluk edin. İşte dosdoğru yol budur!”<br />
    Sonra Yahudi ve Hristiyan fırkalar, İsa hakkında kendi aralarında anlaşmazlığa düştüler. Artık gerçeğin ortaya çıkacağı o büyük gününün duruşmasında vay o kâfirlerin hâline!<br />
<br />
Hakkında Yahudi ve Hristiyanların şüphe ettikleri Îsâ (a.s.), gerçek söze, Hakk’ın beyânına göre: “Hz. Meryem’den babasız ve tertemiz bir şekilde dünyaya gelmiş, peygamber olmuş, kendisine kitap verilmiş, Allah’a kullukla mesul, ölümlü bir insandır.” O, ne Yahudilerin iddia ettikleri gibi gayr-i meşrû yolla doğmuş biridir. Ne de Hristiyanların iddia ettikleri gibi Allah’ın oğlu veya üçün üçüncüsü yahut Allah’tır. Zira Allah Teâlâ çocuk edinmekten çok yücedir. Hz. İsa’nın (a.s.) niçin mûcizevî bir şekilde babasız yaratıldığı sorulacak olursa, bunun cevabı basittir: Allah istediğini istediği şekilde yaratır. Buna engel olacak hiçbir güç yoktur. O (c.c), bir işin olmasını istediğinde ona sadece “Ol” demesi yeterlidir; böyle buyurmasıyla o işin olması aynı anda gerçekleşir. O halde ister Allah, ister Hz. İsa hakkında kendiliğimizden uydurduğumuz kuruntuları, yanlış düşünce ve inançları terk ederek Hz. İsa’nın çağları aşan şu mesajına kulak verelim:<br />
<br />
“Şüphesiz Allah benim de Rabbim, sizin de Rabbinizdir; o halde yalnız O’na kulluk edin. İşte dosdoğru yol budur!” (Meryem 19/36)<br />
<br />
Nitekim Zuhruf sûresinde de Hz. İsa’nın (a.s.) şöyle dediği haber verilir:<br />
<br />
“…Ben size hikmeti getirdim ve anlaşmazlığa düştüğünüz bazı hususları size açıklayayım diye geldim. Öyleyse Allah’a gönülden saygı duyup O’na karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin! Şüphesiz benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz yalnız Allah’tır. O halde yalnızca O’na kulluk edin. Dosdoğru yol işte budur.” (Zuhruf 43/63-64)<br />
<br />
Bu mesaja kulak vermeyip Hz. İsa (a.s.) hakkında ileri geri konuşanlar, anlaşmazlığa düşenler, yanlış inançlara saplananlar, yarın gerçeğin bütün açıklığıyla ortaya çıkacağı; meleklerin, peygamberlerin ve insandaki tüm azaların şâhitlik yapacağı; hesabın görülüp cezanın verileceği kıyâmet gününde acınacak duruma düşeceklerdir.<br />
<br />
Kaynak: Ömer Çelik Tefsiri, kuranvemeali.com<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">İslam ve İhsan</span></span></span>]]></content:encoded>
		</item>
	</channel>
</rss>