<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0" xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/">
	<channel>
		<title><![CDATA[Rashid-Tunca - Evliyalar Hakkında Bilgiler]]></title>
		<link>https://rashid-tunca.com/</link>
		<description><![CDATA[Rashid-Tunca - https://rashid-tunca.com]]></description>
		<pubDate>Sat, 26 Sep 2026 19:24:17 +0000</pubDate>
		<generator>MyBB</generator>
		<item>
			<title><![CDATA[Ubeydullah-i Ahrar]]></title>
			<link>https://rashid-tunca.com/showthread.php?tid=44473</link>
			<pubDate>Fri, 21 Aug 2026 10:31:35 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://rashid-tunca.com/member.php?action=profile&uid=8">Raşit Tunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://rashid-tunca.com/showthread.php?tid=44473</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Ubeydullah-i Ahrar</span></span><br />
<br />
Ubeydullah-ı Ahrar hazretleri, Türkistan'ın büyük velilerindendir. Silsile-i aliyyenin on sekizincisidir. 1403 yılında Taşkent'te doğdu. 1490’da Semerkant'ta vefat etti. Kabri oradadır.<br />
<br />
Doğumundan itibaren üstün halleri görüldü. Annesi nifastan temizlendikten sonra emmeye başlamıştır. Yüzünde öyle bir nur parlardı ki, görenler hayran kalıp, ona dua ederlerdi. Dilinden Allahü teâlânın ismi hiç düşmezdi. Dedesi de, âlim ve veli idi. Vefat edeceği sırada, torunları ile tek tek vedalaştı. Ubeydullah-ı Ahrar o zaman çok küçüktü. Onu görünce, kucağına aldı. Sarılarak ağladı ve şöyle dedi: "Ben, bunun büyük bir zat olduğu zaman hayatta olmam. Bu İslamiyet’e hizmet edecektir. Cihan padişahları bunun sözünü dinleyecekler" dedi.<br />
<br />
Tasavvufta yüksek derecelere kavuştuktan sonra, helal kazanmak için tarımla meşgul oldu. Kısa zamanda zengin oldu. 1300'den fazla çiftliği vardı. Herbirinde üç bin amele çalışırdı. Allahü teâlâ onun mahsulüne öyle bir bereket verdi ki, her yıl 800 bin batman [700 ton] zahire uşur verirdi. Ambarlarına konulan mahsul, çıkardıklarında, koyduklarından fazla geliyordu. Kendisi bu konuda; "Bizim malımız, fakirler içindir. Bunca malın hassası işte bu noktadadır" buyururdu.<br />
<br />
Yakınlarından biri, bir gece birini kendisine şarap alıp getirmesi için gönderdi. O kimse şarabı alıp gelince, onun bulunduğu evin önünde durup, şarap testisini yukarıdan sarkıttığı bir sepete koydu. O da sepeti yukarı çekmeye başladı. Çekerken, sepet duvara çarpıp ipi koptu, yere düştü ve testi kırıldı. Şarap isteyen kimse, kimse bilmesin diye, sabahleyin erkenden kalkıp kırılan testisinin parçalarını topladı. Ubeydullah-ı Ahrar hazretleri o kimsenin evine geldi. "Gece yukarı çektiğin testinin sesi kulağıma geldi. Eğer o testi kırılmasaydı, benim kalbim kırılırdı ve bir daha seninle buluşmama imkan kalmazdı” buyurdu.<br />
<br />
Bu talebesi anlatır:<br />
Seferde idik. Gece yarısı bana "Hemen kalk, eşyalarını topla ve derhal dışarı çık!" buyurdu ve kendisi de çıktı. Bu çevrede olanları da uyandır. Beni takip edin" dedi. Bir tepeye doğru yürüdü, biz de hemen toparlanıp onu takip ettik. Tepeye çıkınca, durdu. Biz de yanında durduk. Bir kısmı da, gelmemişti. Biz tepede iken, birdenbire korkunç bir sel geldi. Önüne gelen ağaç, kaya, duvar, ne varsa süpürüp götürüyordu. Ayrıldığımız ev de sel suları içinde kalmış, gelmeyenler de sele kapılmıştı. Sele kapılmaktan kurtulanlar, Ubeydullah-ı Ahrar hazretlerinin bu kerametini görerek, onun büyük bir veli olduğunu bir kere daha anlamış oldular.<br />
<br />
İsmi Nâsıruddîn Ubeydullah b. Mahmûd b. Şihâbeddîn Şâşî es-Semerkandî olup Ubeydullah-i Ahrâr ya da Hâce-i Ahrâr/hürlerin şeyhi diye meşhurdur. Gönlünün, dünya malından ve iki cihan kaygısından azade olduğu düşüncesiyle kendisine bu lakap verilmiştir. Ramazan 806/Mart 1404 senesinde Taşkent’in Bağistân köyünde doğdu. Babasının adı Mahmud, dedesininki ise Şeyh Muhammed Nâmî idi.<br />
<br />
Ebû Bekir Muhammed b. Ali İsmail el-Kaffâl eş-Şâşî’nin müridi ve dönemin seçkin simalarından biri olan dedesi, son demlerinde çocuklarını ve torunlarını yanına çağırarak nasihat eder ve onlara dua eder. Ubeydullah Ahrâr (k.s.)’a ise özel teveccüh gösterir, yatağından doğrulup oturur, onu kucağına alarak; “Allah (c.c.)’ın bana müjdelediği çocuk budur. Yakında bu oğlum şeriat ehli, tarikat pîri, marifet madeni, hakikat eri olarak zamanına ve ötelerine ışık tutacaktır. Bir Allah (c.c.) eri olacaktır.” diye temennilerini dile getirir.<br />
<br />
Küçüklüğünde hem Taşkent’te mektebe devam eder hem de ziraatla meşgul olan babasına yardım eder. Mâneviyata meyilli bir mizacı olan Ubeydullah, gençliğinde rüyasında Hz. İsa’yı görür. Hz. İsa ona; “Evladım! Hiç mahzun olma, seni ben yetiştireceğim.” der. O bu rüyayı tanıdığı sâlih zâtlara anlatır. Onlar da; “Sen ileride tıp ilmine sahip biri olacaksın.” derler. Fakat Ahrâr (k.s.), onların bu yorumuna itibar etmez. İsa (a.s.)’ın bir nebi olarak ölü canları diriltme mucizesi gösterdiğini, Allah (c.c.)’ın da velî kullarına kalpleri imanla canlandırma kuvveti vereceğini düşün. Allah (c.c.)’tan böylesi bir güce sahip olmayı diler.<br />
<br />
Ubeydullah Ahrâr (k.s.), çocukluk yıllarına ait bir başka rüyasını ise şu şekilde anlatmaktadır: “Bir gece Şâh-ı Nakşbend (k.s.)’i rüyamda gördüm. Bana birtakım mânevî ameliyatlar yaptı. Ardından yürüyüp gitti. Peşine takıldım. Kendisine yetiştiğimde bana; ‘Allah (c.c.) mübarek eylesin.’ dedi.” 22 yaşındayken 828/1425 yılında dayısı Hâce İbrahim ilim tahsili için onu Semerkand’a götürdü. Ubeydullah Ahrâr (k.s.) bu şehirde Mevlâna Kutbeddîn Sadr Medresesi’nde bir süre tahsil gördüyse de, tasavvufa olan meyli sebebiyle medrese eğitimine devam edemedi. Semerkand’da iki sene ikâmet eden Ubeydullah Ahrâr (k.s.) burada Sa’deddin Kâşgarî ile tanıştı ve onunla birlikte Nizâmeddîn Hâmûş’un sohbetlerine iştirak etti.<br />
<br />
Semerkand’daki iki yıllık ikametinin ilk senesinde Mâverâünnehir’in muhtelif şehirlerini de dolaşan Ahrâr (k.s.), bu şehirlerde Nakşbendîyye’nin önde gelen simalarından istifade etti. Ahrâr (k.s.)’ın bu gezilerinin en önemlisi Buhara seyahatidir. Buhara’ya giderken Bahâeddîn Nakşbend’in müridlerinden Sirâceddîn Külâl Pîrmesî’nin köyüne uğrayıp bir hafta onunla sohbet etti. Sonra Buhara’ya ulaşıp orada Emir Külâliyye kolu şeyhlerinden Mevlâna Hüsameddin b. Hamîdüddîn Şâşî ile görüştü, Nakşbend’in kabrini ziyaret etti, Nakşbend’in halifelerinden Hâce Alâeddîn Gucdevânî ile 40 gün sohbet etti ve ondan irşad icazeti aldı. Ubeydullah Ahrâr (k.s.), Semerkand’daki ikinci yılında, 830/1426-27 senesinde Herat’tan Semerkand’a gelip bir süre sonra tekrar Horasan’a dönen ve Kâsım-ı Envâr diye meşhur olan yaşlı Safevîyye ve Sühreverdiyye tarikatı şeyhi Seyyid Kâsım Tebrîzî ile tanışıp istifade etti.<br />
<br />
Tebrîzî dinî kurallara özen gösteren takva ve irfan sahibi bir zât idi. Ubeydullah Ahrâr (k.s.), müşahede ettiği Seyyid Kasım Tebrizî’nin mânevî hallerini bizlere şu şekilde anlatmaktadır: “Pek çok mürşid-i kâmil ile sohbet ettim. Seyyid Kasım-ı Tebrizî’nin özellikleri bambaşkaydı. Bu zâttan elde ettiğim mânevî lezzet farklıydı. Onu gördüğüm anda müşahedeye dalıyordum. Bütün kâinatın onun etrafında döndüğünü, daha sora içine girip yok olduğunu görüyordum. Her gün onun dergâhına gittim. Ama her defasında da huzuruna varmaya çekindim. Günde üç defa yanına gittiğim halde, ancak bir defa içeriye girmeye cesaret edebiliyordum. Dervişler de benim bu halime hayret ediyor ve ‘Neden bu şekilde davranıyorsun? Yanına girmek için sana izin veriliyor ama sen yaklaşmıyorsun. Bize bu şekilde izin verilse hiç onun yanından ayrılmayız.’ diyorlardı.”<br />
<br />
Herat’ta 830-835/1427-1432 yılları arasında beş sene kalan Ubeydullah Ahrâr (k.s.), bu şehirdeki dördüncü yılında (834/1431) Herat’tan Çağâniyân tarafındaki Hulgatu köyüne giderek Yakub-ı Çerhî (k.s.)’ye intisap etmeye karar verdi. Yolculuğu esnasında Belh’te Alâeddîn Attâr’ın halifelerinden Hüsameddin Pârsâ Belhî ile sohbet etti. Sonra Çağâniyân vadisine gelip Alâeddîn Attâr (k.s.)’ın kabrini ziyaret etti. Çağâniyân’da bir süre hastalanan Ahrâr (k.s.), bazı kimselerin Yakub-ı Çerhî hakkında dedikodu yaptığını duydu ve bu sözlerden etkilenip Herat’a dönmeyi düşündü. Ancak bu kadar yol gelmişken Çerhî ile görüşmeden gitmek istemedi ve Hulgatu köyüne gidip onunla görüştü. Birkaç gün sohbetinde bulunduktan sonra Çerhî’ye intisap etti.<br />
<br />
Ahrâr (k.s.), üç ay kadar Çerhî’nin sohbetinde bulundu ve hilafet alarak Herat’a döndü. Ahrâr (k.s.)’ın Çerhî ile bir daha görüşmediği anlaşılmaktadır. Arşiv belgeleri üzerine yapılan çalışmalar, Ubeydullah Ahrâr (k.s.)’ın Semerkand’da ziraat ve ticaretle meşgul olarak daha da zenginleştiğini, Semerkand, Buhara, Taşkent, Karşı gibi Mâverâünnehir’in muhtelif şehirlerinde çok sayıda dükkân, bahçe, köy, mezraa ve sulama kanalı satın aldığını, ayrıca bunların bir kısmını cami, medrese ve tekkeler için vakfederek mühim hayır hizmetleri yaptığını göstermektedir.<br />
<br />
Bu dönemde sahip olmaya başladığı siyasî güç yanında Mâverâünnehir bölgesinin en büyük toprak sahiplerinden de biri hâline gelen Ahrâr (k.s.), toplumun nabzını iyi tutabilmesi ve güçlü ruhanî karakteriyle büyük kitleleri kendisine cezbetmiş, böylece tarikatın düşünce yapısını geniş bir yelpazeye yaymıştır. Ahrâr (k.s.)’ın siyasetle ilgilenmesinin, maddî çıkardan ziyade dinin hükümlerinin uygulanması ve halkın maslahatı noktasında olduğu görülmektedir. Ahrâr (k.s.)’ın Ebu Said’e dünya ve ahiretteki makamın mânevî huzur ve saadetin, ancak Peygamber (s.a.v.)’e tam itaatle mümkün olacağı, Allah (c.c.) katında makbul bir insan hâline gelmenin, dinin hükümlerine uymakla gerçekleşebileceği yönünde tavsiyelerde bulunduğu nakledilmektedir.<br />
<br />
Kendisi, siyasetle ilgilenmesiyle ilgili şu ifadelere yer verir: “Bizim önemli bir görevimiz daha vardır. O da Müslümanları zalimlerin kötülüklerinden korumaktır. Bu zorunluluk dolayısıyla yöneticilerin kontrol altına alınması ve Müslümanlar için faydalı icraatlarda bulunmaları sağlanmalıdır.” Ahrâr (k.s.), bu düşünceden hareketle, mânevî vazifesini yerine getirirken, halkla ve yönetici kesimle bağlantılarını güçlü tutmuştur. Böylece halvet der encümen anlayışını siyasî alanda da uygulayarak diğer mutasavvıflara da örnek olmuştur. Ahrâr (k.s.)’ın, irşad faaliyetleri için bir merkez edinmeyi prensip hâline getirdiği görülmektedir.<br />
<br />
Çerhî’ye intisabı sonrasında geldiği Taşkent’te belli bir maddî yeterliliğe sahip olduktan sonra hankâh kurmuştur. Aynı durum, Semerkant’a taşınınca yerleştiği Kafşir mahallesi için de geçerlidir. Bu durum, Ahrâr (k.s.)’ın yönetici kesimle ilişkilerin mahiyeti noktasında da ipuçları sunmaktadır. İçinde bulunduğu konumla Ahrâr (k.s.), dinî hükümlerin uygulanıp, halkın maslahatı doğrultusunda, sultanın velâyeti altına girmeyip arada belli bir mesafe bırakmak suretiyle onu yönlendirme siyaseti izlediği görülmektedir. Hâce Ahrâr (k.s.), 895 senesi Muharrem ayı başlarında hastalandı ve 89 gün süren rahatsızlıktan sonra aynı senenin 29 Rabiu’l-evvel’inde Cumartesi gecesi (20 Şubat 1490) Semerkand’ın Kemangeran köyünde (bugünkü Urgut nahiyesinde) vefat etti. Hicrî yıl (ay yılı) hesabıyla 89, miladi yıl (güneş yılı) hesabıyla 86 sene yaşamıştı.<br />
<br />
Naaşı, Semerkand’ın Hâce Kefşîr (veya Hâce Kefşi) mahallesine getirilerek defnedildi. Ubeydullah Ahrâr (k.s.)’ın boyu uzun, rengi esmer, yüzü gökçek, sakalı büyük ve beyazdı. Bazı yerlerinde siyah teller vardı. Öğrencilerini ve dervişlerini saadete gark ederdi. Sohbetine doyulmazdı. Zâhir ve bâtın ilimleri ile mücehhez idi. Nurlu yüzünü görenler dua ve sena ederlerdi. Sözleri ve şiirleri tarikatta hucetti. Hz. Ömer (r.a.) neslindendi. Ahrâr (k.s.), olağanüstü zenginliğine rağmen mütevazı bir hayat sürmüştür.<br />
<br />
Arazilerini vakıf hâline getirmiş ve kazandıklarını insanlar için harcamıştır. Gurur ve kibrin, insanın ahlâkî derecesini düşürdüğünü belirtmektedir. Ona göre insanlara hizmet etmek, en yüksek mânevî derecedir. İncelik ve nezaketiyle tanınmış olup misafirperverdir. Azimetle ameli, ruhsata tercih etmiştir. Ona göre mâneviyatı gelişmemiş olanlar en azından ruhsata sarılır. Azimet ise mâneviyatı güçlü olanların yoludur. Kendini din ve tarikat sevdasına adayan Ubeydullah Ahrâr (k.s.), bir an irşaddan geri kalmazdı. İlmi, fazlı, beyan tarzı dinleyenleri mest ve hayran bırakırdı. Sözleri ve şiirleri ehli tarafından huccet ve delil kabul edilirdi. Ubeydullah Ahrâr (k.s.), İslâmiyet’in emir ve yasaklarına son derece bağlı bir sûfî idi. Tasavvuf yolunda ilerlemenin ancak Kur’ân’a ve Hz. Peygamber(sav)in sünnetine tâbi olarak elde edilebileceğine inanırdı.<br />
<br />
Peygambere tâbî olmanın da ehl-i sünnet ve’l-cemâat çizgisinde olması gerektiğini söylerdi. Hâcegân yolunun ruhsat değil, azimet ve takva yolu olduğunu ifade ederdi. Bazı sofilerin “İlâhi sevgi safâya ulaşınca teklifler (emir ve yasaklar) sakıt olur.” şeklindeki sözünü “Tekliflerin külfeti kalkar ve zevkle yapılır.” diye yorumlayan Ahrâr (k.s.), bunu başka türlü yorumlamak isteyenleri mülhidler (sapıklar) diye adlandırmaktaydı. Şeyh Kâsım-ı Envâr’a çok hürmet etmekle birlikte, bazı müridlerinin dînî konularda lâkayd olduklarını görünce bu şeyhe intisaptan vazgeçmişti.<br />
<br />
Tamga vergisinin kaldırılmasını da dînen meşru olmadığı gerekçesiyle istemişti. Ubeydullah Ahrâr (k.s.) insanlara yardımı seven, cömert, diğergam, fütüvvet ehli bir insandı. Gençliğinde Semerkand’da bazı hastalara bakıcılık yapmış, onlardaki bulaşıcı hastalık kendisine geçmesine rağmen hizmetten geri durmamıştı. Herat’a geldiği zaman halka hizmet etme düşüncesiyle bazı günler hamamda ücretsiz olarak insanları keseleyen Ahrâr (k.s.), insanların sevgisini kazanıp gönüllerini hoş etmenin, nafile ibadetlerden, zikir ve murakabeden daha üstün olduğunu düşünmekteydi.<br />
<br />
Hiç parasının olmadığı günlerde kendisinden yiyecek isteyen bir dilenciyi boş çevirmemek için sarığını lokantacıya uzatıp: “Al bunu, bulaşık bezi yaparsın, şu fakire yiyecek ver.” diyebilmişti. Müridin bazen mânevî hâlini yitirebileceğini söyleyen Ubeydullah Ahrâr (k.s.): “Sâlik bazen mânevî hâlini yitirebilir. Bunun sebebi, İslâmî kurallara aykırı söz ya da fiil olabileceği gibi, bir insanın gıybetini yapmak veya sebepsiz yere bir köpeği rahatsız etmek de olabilir.” demiştir. O, tasavvuf yolunda ilerlemenin öldükten sonra da devam ettiğine inanırdı.<br />
<br />
Buyururdu ki:<br />
“Kalbin kararmış olmasının alameti, günahlardan, üzüntü duymaması, günahta ısrar etmesidir. İşlediği günahlardan dolayı kalbi o kadar kararır ki, artık nasihat tesir etmez, gafletten uyanmaz."<br />
<br />
"Eğer biz şeyhlik yapsaydık, zamanımızda hiçbir şeyh kendisine talebe bulamazdı. Fakat bize başka iş emredildi. Bizim işimiz, müslümanları zulümden korumaktır."<br />
<br />
“Tasavvuf, vakti, en değerli olan şeye sarf etmektir."<br />
<br />
"Tasavvuf, herkesin yükünü çekmek ve kimseye kendi yükünü çektirmemektir."<br />
<br />
"Tasavvuftan maksat, kendini zorlamadan her an Allahü teâlâyı hatırlamaktır."<br />
<br />
"İnsanın kıymeti; idrakinin, bu yolun büyüklerinin hakikatlerini anladığı kadardır."<br />
<br />
"Belalara sabretmek hatta şükretmek gerekir. Çünkü, Allahü teâlânın birbirinden acı belaları vardır."<br />
<br />
"İnsanın yaratılmasından maksat, kulluk yapmasıdır. Kulluktan maksat ise, her hâlükârda Allahü teâlâyı unutmamaktır."<br />
<br />
"Bütün kerametleri bize verseler, fakat itikadımız ehl-i sünnet değilse, hâlimiz haraptır. Eğer bütün haraplıkları, çirkinlikleri verseler itikadımız ehl-i sünnet ise, hiç üzülmemeliyiz."</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Ubeydullah-i Ahrar</span></span><br />
<br />
Ubeydullah-ı Ahrar hazretleri, Türkistan'ın büyük velilerindendir. Silsile-i aliyyenin on sekizincisidir. 1403 yılında Taşkent'te doğdu. 1490’da Semerkant'ta vefat etti. Kabri oradadır.<br />
<br />
Doğumundan itibaren üstün halleri görüldü. Annesi nifastan temizlendikten sonra emmeye başlamıştır. Yüzünde öyle bir nur parlardı ki, görenler hayran kalıp, ona dua ederlerdi. Dilinden Allahü teâlânın ismi hiç düşmezdi. Dedesi de, âlim ve veli idi. Vefat edeceği sırada, torunları ile tek tek vedalaştı. Ubeydullah-ı Ahrar o zaman çok küçüktü. Onu görünce, kucağına aldı. Sarılarak ağladı ve şöyle dedi: "Ben, bunun büyük bir zat olduğu zaman hayatta olmam. Bu İslamiyet’e hizmet edecektir. Cihan padişahları bunun sözünü dinleyecekler" dedi.<br />
<br />
Tasavvufta yüksek derecelere kavuştuktan sonra, helal kazanmak için tarımla meşgul oldu. Kısa zamanda zengin oldu. 1300'den fazla çiftliği vardı. Herbirinde üç bin amele çalışırdı. Allahü teâlâ onun mahsulüne öyle bir bereket verdi ki, her yıl 800 bin batman [700 ton] zahire uşur verirdi. Ambarlarına konulan mahsul, çıkardıklarında, koyduklarından fazla geliyordu. Kendisi bu konuda; "Bizim malımız, fakirler içindir. Bunca malın hassası işte bu noktadadır" buyururdu.<br />
<br />
Yakınlarından biri, bir gece birini kendisine şarap alıp getirmesi için gönderdi. O kimse şarabı alıp gelince, onun bulunduğu evin önünde durup, şarap testisini yukarıdan sarkıttığı bir sepete koydu. O da sepeti yukarı çekmeye başladı. Çekerken, sepet duvara çarpıp ipi koptu, yere düştü ve testi kırıldı. Şarap isteyen kimse, kimse bilmesin diye, sabahleyin erkenden kalkıp kırılan testisinin parçalarını topladı. Ubeydullah-ı Ahrar hazretleri o kimsenin evine geldi. "Gece yukarı çektiğin testinin sesi kulağıma geldi. Eğer o testi kırılmasaydı, benim kalbim kırılırdı ve bir daha seninle buluşmama imkan kalmazdı” buyurdu.<br />
<br />
Bu talebesi anlatır:<br />
Seferde idik. Gece yarısı bana "Hemen kalk, eşyalarını topla ve derhal dışarı çık!" buyurdu ve kendisi de çıktı. Bu çevrede olanları da uyandır. Beni takip edin" dedi. Bir tepeye doğru yürüdü, biz de hemen toparlanıp onu takip ettik. Tepeye çıkınca, durdu. Biz de yanında durduk. Bir kısmı da, gelmemişti. Biz tepede iken, birdenbire korkunç bir sel geldi. Önüne gelen ağaç, kaya, duvar, ne varsa süpürüp götürüyordu. Ayrıldığımız ev de sel suları içinde kalmış, gelmeyenler de sele kapılmıştı. Sele kapılmaktan kurtulanlar, Ubeydullah-ı Ahrar hazretlerinin bu kerametini görerek, onun büyük bir veli olduğunu bir kere daha anlamış oldular.<br />
<br />
İsmi Nâsıruddîn Ubeydullah b. Mahmûd b. Şihâbeddîn Şâşî es-Semerkandî olup Ubeydullah-i Ahrâr ya da Hâce-i Ahrâr/hürlerin şeyhi diye meşhurdur. Gönlünün, dünya malından ve iki cihan kaygısından azade olduğu düşüncesiyle kendisine bu lakap verilmiştir. Ramazan 806/Mart 1404 senesinde Taşkent’in Bağistân köyünde doğdu. Babasının adı Mahmud, dedesininki ise Şeyh Muhammed Nâmî idi.<br />
<br />
Ebû Bekir Muhammed b. Ali İsmail el-Kaffâl eş-Şâşî’nin müridi ve dönemin seçkin simalarından biri olan dedesi, son demlerinde çocuklarını ve torunlarını yanına çağırarak nasihat eder ve onlara dua eder. Ubeydullah Ahrâr (k.s.)’a ise özel teveccüh gösterir, yatağından doğrulup oturur, onu kucağına alarak; “Allah (c.c.)’ın bana müjdelediği çocuk budur. Yakında bu oğlum şeriat ehli, tarikat pîri, marifet madeni, hakikat eri olarak zamanına ve ötelerine ışık tutacaktır. Bir Allah (c.c.) eri olacaktır.” diye temennilerini dile getirir.<br />
<br />
Küçüklüğünde hem Taşkent’te mektebe devam eder hem de ziraatla meşgul olan babasına yardım eder. Mâneviyata meyilli bir mizacı olan Ubeydullah, gençliğinde rüyasında Hz. İsa’yı görür. Hz. İsa ona; “Evladım! Hiç mahzun olma, seni ben yetiştireceğim.” der. O bu rüyayı tanıdığı sâlih zâtlara anlatır. Onlar da; “Sen ileride tıp ilmine sahip biri olacaksın.” derler. Fakat Ahrâr (k.s.), onların bu yorumuna itibar etmez. İsa (a.s.)’ın bir nebi olarak ölü canları diriltme mucizesi gösterdiğini, Allah (c.c.)’ın da velî kullarına kalpleri imanla canlandırma kuvveti vereceğini düşün. Allah (c.c.)’tan böylesi bir güce sahip olmayı diler.<br />
<br />
Ubeydullah Ahrâr (k.s.), çocukluk yıllarına ait bir başka rüyasını ise şu şekilde anlatmaktadır: “Bir gece Şâh-ı Nakşbend (k.s.)’i rüyamda gördüm. Bana birtakım mânevî ameliyatlar yaptı. Ardından yürüyüp gitti. Peşine takıldım. Kendisine yetiştiğimde bana; ‘Allah (c.c.) mübarek eylesin.’ dedi.” 22 yaşındayken 828/1425 yılında dayısı Hâce İbrahim ilim tahsili için onu Semerkand’a götürdü. Ubeydullah Ahrâr (k.s.) bu şehirde Mevlâna Kutbeddîn Sadr Medresesi’nde bir süre tahsil gördüyse de, tasavvufa olan meyli sebebiyle medrese eğitimine devam edemedi. Semerkand’da iki sene ikâmet eden Ubeydullah Ahrâr (k.s.) burada Sa’deddin Kâşgarî ile tanıştı ve onunla birlikte Nizâmeddîn Hâmûş’un sohbetlerine iştirak etti.<br />
<br />
Semerkand’daki iki yıllık ikametinin ilk senesinde Mâverâünnehir’in muhtelif şehirlerini de dolaşan Ahrâr (k.s.), bu şehirlerde Nakşbendîyye’nin önde gelen simalarından istifade etti. Ahrâr (k.s.)’ın bu gezilerinin en önemlisi Buhara seyahatidir. Buhara’ya giderken Bahâeddîn Nakşbend’in müridlerinden Sirâceddîn Külâl Pîrmesî’nin köyüne uğrayıp bir hafta onunla sohbet etti. Sonra Buhara’ya ulaşıp orada Emir Külâliyye kolu şeyhlerinden Mevlâna Hüsameddin b. Hamîdüddîn Şâşî ile görüştü, Nakşbend’in kabrini ziyaret etti, Nakşbend’in halifelerinden Hâce Alâeddîn Gucdevânî ile 40 gün sohbet etti ve ondan irşad icazeti aldı. Ubeydullah Ahrâr (k.s.), Semerkand’daki ikinci yılında, 830/1426-27 senesinde Herat’tan Semerkand’a gelip bir süre sonra tekrar Horasan’a dönen ve Kâsım-ı Envâr diye meşhur olan yaşlı Safevîyye ve Sühreverdiyye tarikatı şeyhi Seyyid Kâsım Tebrîzî ile tanışıp istifade etti.<br />
<br />
Tebrîzî dinî kurallara özen gösteren takva ve irfan sahibi bir zât idi. Ubeydullah Ahrâr (k.s.), müşahede ettiği Seyyid Kasım Tebrizî’nin mânevî hallerini bizlere şu şekilde anlatmaktadır: “Pek çok mürşid-i kâmil ile sohbet ettim. Seyyid Kasım-ı Tebrizî’nin özellikleri bambaşkaydı. Bu zâttan elde ettiğim mânevî lezzet farklıydı. Onu gördüğüm anda müşahedeye dalıyordum. Bütün kâinatın onun etrafında döndüğünü, daha sora içine girip yok olduğunu görüyordum. Her gün onun dergâhına gittim. Ama her defasında da huzuruna varmaya çekindim. Günde üç defa yanına gittiğim halde, ancak bir defa içeriye girmeye cesaret edebiliyordum. Dervişler de benim bu halime hayret ediyor ve ‘Neden bu şekilde davranıyorsun? Yanına girmek için sana izin veriliyor ama sen yaklaşmıyorsun. Bize bu şekilde izin verilse hiç onun yanından ayrılmayız.’ diyorlardı.”<br />
<br />
Herat’ta 830-835/1427-1432 yılları arasında beş sene kalan Ubeydullah Ahrâr (k.s.), bu şehirdeki dördüncü yılında (834/1431) Herat’tan Çağâniyân tarafındaki Hulgatu köyüne giderek Yakub-ı Çerhî (k.s.)’ye intisap etmeye karar verdi. Yolculuğu esnasında Belh’te Alâeddîn Attâr’ın halifelerinden Hüsameddin Pârsâ Belhî ile sohbet etti. Sonra Çağâniyân vadisine gelip Alâeddîn Attâr (k.s.)’ın kabrini ziyaret etti. Çağâniyân’da bir süre hastalanan Ahrâr (k.s.), bazı kimselerin Yakub-ı Çerhî hakkında dedikodu yaptığını duydu ve bu sözlerden etkilenip Herat’a dönmeyi düşündü. Ancak bu kadar yol gelmişken Çerhî ile görüşmeden gitmek istemedi ve Hulgatu köyüne gidip onunla görüştü. Birkaç gün sohbetinde bulunduktan sonra Çerhî’ye intisap etti.<br />
<br />
Ahrâr (k.s.), üç ay kadar Çerhî’nin sohbetinde bulundu ve hilafet alarak Herat’a döndü. Ahrâr (k.s.)’ın Çerhî ile bir daha görüşmediği anlaşılmaktadır. Arşiv belgeleri üzerine yapılan çalışmalar, Ubeydullah Ahrâr (k.s.)’ın Semerkand’da ziraat ve ticaretle meşgul olarak daha da zenginleştiğini, Semerkand, Buhara, Taşkent, Karşı gibi Mâverâünnehir’in muhtelif şehirlerinde çok sayıda dükkân, bahçe, köy, mezraa ve sulama kanalı satın aldığını, ayrıca bunların bir kısmını cami, medrese ve tekkeler için vakfederek mühim hayır hizmetleri yaptığını göstermektedir.<br />
<br />
Bu dönemde sahip olmaya başladığı siyasî güç yanında Mâverâünnehir bölgesinin en büyük toprak sahiplerinden de biri hâline gelen Ahrâr (k.s.), toplumun nabzını iyi tutabilmesi ve güçlü ruhanî karakteriyle büyük kitleleri kendisine cezbetmiş, böylece tarikatın düşünce yapısını geniş bir yelpazeye yaymıştır. Ahrâr (k.s.)’ın siyasetle ilgilenmesinin, maddî çıkardan ziyade dinin hükümlerinin uygulanması ve halkın maslahatı noktasında olduğu görülmektedir. Ahrâr (k.s.)’ın Ebu Said’e dünya ve ahiretteki makamın mânevî huzur ve saadetin, ancak Peygamber (s.a.v.)’e tam itaatle mümkün olacağı, Allah (c.c.) katında makbul bir insan hâline gelmenin, dinin hükümlerine uymakla gerçekleşebileceği yönünde tavsiyelerde bulunduğu nakledilmektedir.<br />
<br />
Kendisi, siyasetle ilgilenmesiyle ilgili şu ifadelere yer verir: “Bizim önemli bir görevimiz daha vardır. O da Müslümanları zalimlerin kötülüklerinden korumaktır. Bu zorunluluk dolayısıyla yöneticilerin kontrol altına alınması ve Müslümanlar için faydalı icraatlarda bulunmaları sağlanmalıdır.” Ahrâr (k.s.), bu düşünceden hareketle, mânevî vazifesini yerine getirirken, halkla ve yönetici kesimle bağlantılarını güçlü tutmuştur. Böylece halvet der encümen anlayışını siyasî alanda da uygulayarak diğer mutasavvıflara da örnek olmuştur. Ahrâr (k.s.)’ın, irşad faaliyetleri için bir merkez edinmeyi prensip hâline getirdiği görülmektedir.<br />
<br />
Çerhî’ye intisabı sonrasında geldiği Taşkent’te belli bir maddî yeterliliğe sahip olduktan sonra hankâh kurmuştur. Aynı durum, Semerkant’a taşınınca yerleştiği Kafşir mahallesi için de geçerlidir. Bu durum, Ahrâr (k.s.)’ın yönetici kesimle ilişkilerin mahiyeti noktasında da ipuçları sunmaktadır. İçinde bulunduğu konumla Ahrâr (k.s.), dinî hükümlerin uygulanıp, halkın maslahatı doğrultusunda, sultanın velâyeti altına girmeyip arada belli bir mesafe bırakmak suretiyle onu yönlendirme siyaseti izlediği görülmektedir. Hâce Ahrâr (k.s.), 895 senesi Muharrem ayı başlarında hastalandı ve 89 gün süren rahatsızlıktan sonra aynı senenin 29 Rabiu’l-evvel’inde Cumartesi gecesi (20 Şubat 1490) Semerkand’ın Kemangeran köyünde (bugünkü Urgut nahiyesinde) vefat etti. Hicrî yıl (ay yılı) hesabıyla 89, miladi yıl (güneş yılı) hesabıyla 86 sene yaşamıştı.<br />
<br />
Naaşı, Semerkand’ın Hâce Kefşîr (veya Hâce Kefşi) mahallesine getirilerek defnedildi. Ubeydullah Ahrâr (k.s.)’ın boyu uzun, rengi esmer, yüzü gökçek, sakalı büyük ve beyazdı. Bazı yerlerinde siyah teller vardı. Öğrencilerini ve dervişlerini saadete gark ederdi. Sohbetine doyulmazdı. Zâhir ve bâtın ilimleri ile mücehhez idi. Nurlu yüzünü görenler dua ve sena ederlerdi. Sözleri ve şiirleri tarikatta hucetti. Hz. Ömer (r.a.) neslindendi. Ahrâr (k.s.), olağanüstü zenginliğine rağmen mütevazı bir hayat sürmüştür.<br />
<br />
Arazilerini vakıf hâline getirmiş ve kazandıklarını insanlar için harcamıştır. Gurur ve kibrin, insanın ahlâkî derecesini düşürdüğünü belirtmektedir. Ona göre insanlara hizmet etmek, en yüksek mânevî derecedir. İncelik ve nezaketiyle tanınmış olup misafirperverdir. Azimetle ameli, ruhsata tercih etmiştir. Ona göre mâneviyatı gelişmemiş olanlar en azından ruhsata sarılır. Azimet ise mâneviyatı güçlü olanların yoludur. Kendini din ve tarikat sevdasına adayan Ubeydullah Ahrâr (k.s.), bir an irşaddan geri kalmazdı. İlmi, fazlı, beyan tarzı dinleyenleri mest ve hayran bırakırdı. Sözleri ve şiirleri ehli tarafından huccet ve delil kabul edilirdi. Ubeydullah Ahrâr (k.s.), İslâmiyet’in emir ve yasaklarına son derece bağlı bir sûfî idi. Tasavvuf yolunda ilerlemenin ancak Kur’ân’a ve Hz. Peygamber(sav)in sünnetine tâbi olarak elde edilebileceğine inanırdı.<br />
<br />
Peygambere tâbî olmanın da ehl-i sünnet ve’l-cemâat çizgisinde olması gerektiğini söylerdi. Hâcegân yolunun ruhsat değil, azimet ve takva yolu olduğunu ifade ederdi. Bazı sofilerin “İlâhi sevgi safâya ulaşınca teklifler (emir ve yasaklar) sakıt olur.” şeklindeki sözünü “Tekliflerin külfeti kalkar ve zevkle yapılır.” diye yorumlayan Ahrâr (k.s.), bunu başka türlü yorumlamak isteyenleri mülhidler (sapıklar) diye adlandırmaktaydı. Şeyh Kâsım-ı Envâr’a çok hürmet etmekle birlikte, bazı müridlerinin dînî konularda lâkayd olduklarını görünce bu şeyhe intisaptan vazgeçmişti.<br />
<br />
Tamga vergisinin kaldırılmasını da dînen meşru olmadığı gerekçesiyle istemişti. Ubeydullah Ahrâr (k.s.) insanlara yardımı seven, cömert, diğergam, fütüvvet ehli bir insandı. Gençliğinde Semerkand’da bazı hastalara bakıcılık yapmış, onlardaki bulaşıcı hastalık kendisine geçmesine rağmen hizmetten geri durmamıştı. Herat’a geldiği zaman halka hizmet etme düşüncesiyle bazı günler hamamda ücretsiz olarak insanları keseleyen Ahrâr (k.s.), insanların sevgisini kazanıp gönüllerini hoş etmenin, nafile ibadetlerden, zikir ve murakabeden daha üstün olduğunu düşünmekteydi.<br />
<br />
Hiç parasının olmadığı günlerde kendisinden yiyecek isteyen bir dilenciyi boş çevirmemek için sarığını lokantacıya uzatıp: “Al bunu, bulaşık bezi yaparsın, şu fakire yiyecek ver.” diyebilmişti. Müridin bazen mânevî hâlini yitirebileceğini söyleyen Ubeydullah Ahrâr (k.s.): “Sâlik bazen mânevî hâlini yitirebilir. Bunun sebebi, İslâmî kurallara aykırı söz ya da fiil olabileceği gibi, bir insanın gıybetini yapmak veya sebepsiz yere bir köpeği rahatsız etmek de olabilir.” demiştir. O, tasavvuf yolunda ilerlemenin öldükten sonra da devam ettiğine inanırdı.<br />
<br />
Buyururdu ki:<br />
“Kalbin kararmış olmasının alameti, günahlardan, üzüntü duymaması, günahta ısrar etmesidir. İşlediği günahlardan dolayı kalbi o kadar kararır ki, artık nasihat tesir etmez, gafletten uyanmaz."<br />
<br />
"Eğer biz şeyhlik yapsaydık, zamanımızda hiçbir şeyh kendisine talebe bulamazdı. Fakat bize başka iş emredildi. Bizim işimiz, müslümanları zulümden korumaktır."<br />
<br />
“Tasavvuf, vakti, en değerli olan şeye sarf etmektir."<br />
<br />
"Tasavvuf, herkesin yükünü çekmek ve kimseye kendi yükünü çektirmemektir."<br />
<br />
"Tasavvuftan maksat, kendini zorlamadan her an Allahü teâlâyı hatırlamaktır."<br />
<br />
"İnsanın kıymeti; idrakinin, bu yolun büyüklerinin hakikatlerini anladığı kadardır."<br />
<br />
"Belalara sabretmek hatta şükretmek gerekir. Çünkü, Allahü teâlânın birbirinden acı belaları vardır."<br />
<br />
"İnsanın yaratılmasından maksat, kulluk yapmasıdır. Kulluktan maksat ise, her hâlükârda Allahü teâlâyı unutmamaktır."<br />
<br />
"Bütün kerametleri bize verseler, fakat itikadımız ehl-i sünnet değilse, hâlimiz haraptır. Eğer bütün haraplıkları, çirkinlikleri verseler itikadımız ehl-i sünnet ise, hiç üzülmemeliyiz."</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Behlül Dana Hz Kimdir]]></title>
			<link>https://rashid-tunca.com/showthread.php?tid=44459</link>
			<pubDate>Tue, 18 Aug 2026 13:17:39 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://rashid-tunca.com/member.php?action=profile&uid=8">Raşit Tunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://rashid-tunca.com/showthread.php?tid=44459</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Behlül Dana Hz Kimdir</span></span><br />
<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">BEHLÜL DANA KİMDİR? HAYATI, HİKAYELERİ, SÖZLERİ, VEFATI</span></span><br />
<br />
  <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">  BEHLÜL DANA HARUN ER REŞİD</span></span><br />
<br />
    (D ? - V.H.190.M.805)<br />
<br />
    Allah’u Teâlâ böyle kimseler hakkında: “Haberiniz olsun ki Allah’ın velî kulları için hiçbir korku yoktur. Onlar mahzun da olacak değillerdir.” (Yunus, 62)<br />
    "Ey iman edenler! Allah'tan korkun ve doğrularla sadıklarla beraber olun." (Tevbe, 119) buyurmuştur<br />
    İşte İslam tarihinde örnek şahsiyetlerden biriside hiç şüphesiz Behlül Dânâ (k.s) Hazretleridir.<br />
    Kimliği: Ebû Vüheyb b. Amr b. el-Muğîre el-Kûf î es - Sayrafî Şahsiyeti meçhul bir sûfî ve hakîm.<br />
    Ukalâ-yi mecânînden (deli görünüşlü akıllılar) olan Behlûl-i Dânâ Behlûl-i Dîvâne, Sultânü'I-meczûbîn ve Abbasî halifesi Hârûnürreşîd (788-809] ile olan münasebeti dolayısıyla Behlûl er-Reşîd diye de anılır. Duâsı makbul bir zâttı.<br />
    Hakkındaki bilgilerin büyük bir kısmı menkıbe mahiyetindedir. Diğer behlûllere ve meczuplara ait söz ve hikâyeler çoğunlukla ona bağlandığı gibi birtakım halk fıkraları da kendisine mal edilmiştir. Hak âşığı. Çok tanınmış evliyâdan biri. <br />
    Asıl ismi Vüheyb bin Ömer Sayrâfî'dir. Behlûl-i Dânâ adıyla şöhret buldu. Doğum târihi kesin olarak bilinmemektedir. Kûfeli olduğu hâlde ömrünün çoğunu Bağdât'ta geçirdi. <br />
    Behlül-i Dânâ, zamânın büyüklerinin sohbetlerinde bulundu. Eymen bin Nâbil, Amr bin Dînâr ve Âsım bin Ebi'n-Necîd'den hadîs-i şerîf öğrendi. İbretli mânâlı sözler söyledi. Menkıbeleri dilden dile aktarıldı. Herkese ders olacak hikmetli sözleri çok meşhûrdur. M.805 (H.190) senesi Bağdât'ta vefât etti. Dicle kenarında Şunûziyye kabristanlığına defnedildi. <br />
    Bir vesile buldukça Hârûn Reşîd’e nasîhat verirdi. Sözünü dudaktan, gözünü budaktan esirgemezdi. Doğru bilinen yanlışları, yanlış zan edilen doğruları çekinmeden söylediği için, kendisine Behlûl-i divane diyenler bile olmuştur. <br />
    Kaynakların verdiği bilgilere göre Behlûl başlangıçta saf ve deli değildi. Sonradan ilâhî cezbeye tutularak kendinden geçtiğine, bir daha kendine gelemediğine ve nefsinin tamamıyla silinip gittiğine inanılan Behlûl'ün bundan sonraki hal ve hareketleri oldukça gariptir. Yarı deli haline gelmesine rağmen sözleri nükteli ve iğneleyici, davranışları anlamlı ve uyarıcıdır. Hakkındaki menkıbelere göre mezarlarda ve harabelerde dolaşır, yalnızlığı sever, zaman zaman çocukların maskarası olur, onlar tarafından taşlanır, ama o bunları hep hoş karşılardı. Behlûle atfedilen fıkra ve hikâyeler hem güldürücü hem düşündürücüdür.<br />
    Bazı menkıbeler onu Hârûnürreşîd'in kardeşi, bazıları yeğeni, bazıları da nedimi olarak gösterir. Hârünürreşîd'e gerçekleri hiç çekinmeden söylediği, hatalarını çeşitli biçimlerde yüzüne vurarak onu doğru yola getirmeye ve uyarmaya çalıştığı, bunun için de eline geçen fırsatları kaçırmadığı rivayet edilir. Behlûl-i Dânâ diğer behlûller gibi gülmesi ve kahkahasıyla da meşhurdur. Sorulan sorulara ekseriya gülerek, bazan kahkaha atarak cevap verir, ancak bu alaycı tavırları genellikle bir uyarı ve öğüt anlamı taşırdı. <br />
    Behlûl tasavvufî eserlerde Allah âşığı bir sûfî ve velî olarak gösterilmiştir. Muhyiddin İbnü'l-Arabî, Abdülvehhâb eş-Şa'rânî, Abdürraüf el-Münâvî ve hatta İbnü'l-Cevzinin eserlerinde onun Hak âşığı bir meczup olduğu önemle belirtilmiştir. Attâr'ın İlâhînâme'sinde, Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî'nin Mesnevisinde, Yâfiî'nin er-Ravzü'r-reyahin'inde ona ait fıkra ve menkıbeler anlatılmıştır. Nefzâvî, er-Ravzü'l-âtır'da Behlûl'ü âşıkane hikâyelerin kahramanı olarak göstermiştir. İbn Kuteybe'nin Uyûnü'l-ahbar'ında, İbn Abdürabbih'in el-İkdü'l-ferîd'inde, Lâmiî Çelebi'nin Letâifnâme'sinde Behlûl-i Dânâ menkıbelerine yer verilmesi, bu fıkraların halk arasında geniş çapta yayıldığını göstermesi bakımından önemlidir. Behlûl-i Dânâ'nın menkıbe ve fıkraları Arap ve İran edebiyatında olduğu gibi Türk halk edebiyatında da önemli bir yer tutmaktadır.(Diyanet İslam Ansiklopedisi, Behlül-i Dana md.)<br />
    Kendimizce doğru olan bir şeyin, başkalarına göre birçok yönden mahzurlu olduğunu kendi bakış açımızdan göremeyiz. Bu durumda yapmamız gereken şey, kendimizi karşımızdakinin yerine koyarak onun hissiyatıyla olayı değerlendirmeye çalışmaktır. Buna psikolojide “empati” ya da “duygudaşlık” deniliyor. Psikologlar belki de bu adı yeni koydular. Fakat bundan bin dört yüz yıl önce Resûlullah (s.a.v) bu metodu uygulamıştır.<br />
    Bir toplantıda Hârûn Reşîd kendisiyle buluştu: Hârûn Reşîd, ona, “Çok zamandır seninle görüşmek istiyordum.” deyince, Behlül, “Ben böyle arzu duymadım” diye cevap verdi. Buna rağmen Hârûn Reşîd kendisinden yine nasîhat istedi. “Ne nasîhati istiyorsun? Şu saraya bak, bir de kabirlere bak! Bunlardan ibret almayan, nasîhat almayan nelerden alır! Hâlin ne olacak, ey mü’minlerin emiri! Yarın Cenâb-ı Hakkın huzûruna çıkacaksın. Büyük küçük yaptığın herşeyden sual olunacaksın. Bunlara nasıl cevap vereceksin iyi düşün! Bu hesap zamanında aç ve susuz olacaksın, çıplak bulunacaksın. Orada bulunanlar sana bakıp gülecekler. Perişan hâlin orada meydana çıkacak, başka nasîhati ne yapacaksın?” dedi. <br />
    Adâleti ile meşhûr olan Hârûn Reşîd onun nasihatlerinden çok istifâde etmiştir.<br />
    Hasan bin Sehl anlatır. Bir gün çocuklar, Hazreti Behlül’e taş atmağa başladılar. Taşın birisi vücudunu kanatınca, “Ey çocuklar! Ben Allah’u Teâlâya tevekkül ettim. O elbette bana kâfidir. O ne güzel vekîldir. Ancak Allahü teâlâ’ya yaklaşmak insana rahatlık verir. İnsanlara eza ve cefâ yapanlar hiç merhametli olur mu?” dedi. Ben dayanamadım. “Ey Behlül, çocuklar sana taşla vuruyorlar, sen onlara merhamet ediyorsun. Bu nasıl iştir?” dedim. O da, “Sus!... Allah’u Teâlâ, benim üzüntü ve acımı, onların da sevincinin çokluğunu elbet biliyor. Umulur ki, bazımızı, bazımıza bağışlar” buyurdu.<br />
    Muhammed bin Ebî İsmail bin Ebî Fudayl, ondan şu hâdiseyi nakleder: Behlül’ü bazı kabirlerin arasında gördüm. Bana, bir kabire soktuğu ayağını gösterdi. Toprakla oynuyordu. Burada ne yapıyorsun? diye sordum. “Bana eziyet etmeyen ve benim gıybetimi yapmayan insanlarla oturuyorum” dedi.<br />
    Bir zaman fiyatlar çok yükselmişti. Sen, insanların rahatlaması için, Allah’u Teâlâya duâ etmez misin? dedim. O bana şöyle cevap verdi: “Allah’a yemîn ederim ki, ben bu işe karışmam. Eğer bir buğday danesi bir dinar olsa, bize emrettiği gibi Allah’u Teâlâya ibâdet etsek, o bize vad ettiği gibi rızkımızı verir.” Sonra ellerini birbirine vurarak “Ey dünyâyı ve süslerini toplayan, gözleri uykudan lezzet almayan kimse, nefsinle uğraşıp ahirete bir tedarik yapmadın, kıyâmet gününde Allah’u Teâlâya ne cevap vereceksin?” dedi.<br />
    Behlül Dânâ, duâsı makbûl bir zattı. Bir şiirinde:<br />
    Hırsı bırak da, yorulma;<br />
    Geçimde tamaha kapılma...<br />
    Niçin malı cem edersin;<br />
    Kime topladın bilemezsin!<br />
 <br />
    Rızık vaktiyle ayrıldı;<br />
    Su-izan faydasız kaldı...<br />
    Her hırs sahibi fakirdir;<br />
    Her kanaatkâr da zengindir.<br />
 <br />
    Abdullah bin Mihrân anlatıyor: Hârûn Reşîd hacca gitti. Dönüşünde bir müddet Kûfe’de istirahat etti. Sonra yola çıkacağı zaman herkes kendisini yolcu etmek için sokağa döküldü. Behlül de çıkmıştı. Çocuklar onunla beraber oynayıp eğleniyorlardı. Tam o sırada Hârûn’un develer üzerinde muhteşem kâfilesi gözüktü. Çocuklar da Behlül’ü bıraktı ve onun seyrine koyuldular. Tam Hârûn’un geldiği sırada Behlül yüksek sesle:<br />
    “Ey Hârûn!” diye seslendi. Hârûn, yüzünden perdeyi kaldırarak “Buyur. Behlül, ne istiyorsun?” dedi. Behlül:<br />
    “Ey Mü’minlerin Emîri! Eymen bin Nail, Kudame bin Abdülâmir’den bize şöyle haber verdi ve dedi ki; Ben Resûl-i Ekrem(s.a.v)’i Arafat’tan dönüşte görmüştüm. Kızıl bir deveye binmişti. Yanında kimse dövülmediği gibi, kimse de kovulmazdı. “Yol verin, yol verin” diyen münâdileri de yoktu. Sen de bu usûle riâyet eyle. Bilmiş ol ki; tevâzu ile yolculuk etmen, kibir ile seyahatinden hayırlıdır.”“Bağdâd ve etrâfını nurlandırıp aydınlatacak hediyeler götürüyor musun?” dedi. <br />
    Halife, “Bu hediyeler nasıl olur?” deyince Behlül hazretleri “İnsanlara Allah’u Teâlâ’nın sevgisini, O’ndan korkmayı, onlara örnek olacak şekilde hâl ve hareketler, onlar hakkında temiz ve güzel düşüncelere sahip olmak en güzel hediyedir.” <br />
    Bunu dinleyen Hârûn Reşîd ağlayarak; “Ey Behlül, biraz daha anlat” dedi. Behlül:<br />
    “Memleketinin bir köşesinde bir mazlûm zulme uğrasa sen de memleketin diğer köşesinde bile olsan, Allah’u Teâlâ bunun hesabını senden soracak. Allah’u Teâlâ buyuruyor ki;“Şüphesiz ki iyiler na’im Cennetindedir. Kötüler ise Cehennemdedir.”(İnfitar Suresi, 13-14). <br />
    Âhirette, Cennet veya Cehennemden başka gidilecek üçüncü bir yer yoktur. O hâlde hazırlığını buna göre yap” dedi. <br />
    Halife, “Amellerimiz hakkında ne dersiniz?” diye sordu. Behlül hazretleri, “Allah’u Teâlâ’dan korkarak ve emrettiğine uygun olarak yapılan amel makbûldür” buyurunca, Halife, “Peygamber efendimizle(s.a.v), akrabalık olarak yakınlığımız hakkında ne dersiniz?” diye sorunca, Behlül, “Peygamber efendimize (s.a.v) akrabalıkdan ziyade, bildirdiği hükümlere bağlılıkda yakın olmak daha mühimdir” dedi. <br />
    Halife, “Peygamber efendimizin (s.a.v) şefaatine kavuşabilecek miyiz?” deyince de Behlül, “Onu Allah’u Teâlâ bilir” buyurdu. <br />
    Halife, “Nasıl yaşayalım?” dedi. Behlül, “Allah’dan kork. Her hâlinde Hz.Muhammed Mustafa(s.a.v)in sünnetine tâbi ol. Bu durumda en kârlı yolu seçmişsin demektir” dedi.<br />
    Halife, “Çok güzel söylüyorsun, şu hediyemi kabûl et” dedi. Behlül hazretleri de, “Onu kimden aldınsa ona ver. Dünyadaki sahipleri yakana yapışmadan önce, verenin yoluna harca. Bunu burada yap. Âhirete kalırsa onlara birşey bulup veremezsin, râzı edemezsin” diye cevap verdi. Parayı almayınca Hârûn Reşîd: “Para borcun varsa onu ödeyelim” dedi. Behlül:<br />
    “Kûfe’de birçok ilim sahipleri vardır. Borç ile borcun ödenmeyeceğinde ittifâk etmişlerdir” dedi, Hârûn:<br />
    “Bari ihtiyâcını temin, edelim” deyince, Behlül hazretleri: “Allah’u Teâlâ senin Rabbin olduğu gibi, benim de Rabbim’dir. Seni hatırlayıp beni unutması muhaldir” buyurdu. Hârûn Reşîd, bu sözleri işitince ağladı.<br />
    Nakledildiğine göre adamın birisi namaz kılmaz, diğer ibadetleri yapmaz ama her gece yatarken “Yâ Rabbi! Bana Cennetini ver!” diye duâ ederdi. Bir gece aynı şekilde yattı. Geç vakitte, damdan bir tıkırtı geldiğini hissederek uyandı. Hemen çıkıp, “Kimsin, orada ne arıyorsun?” dedi. Damda bulunan Behlül Dana idi ve “Devem kayboldu da onu arıyorum” dedi. Ev sahibi, “Hiç mümkün müdür ki, kaybolan deve damda olsun. Bu akılsızlık değil midir?” Bunun üzerine Hazreti Behlül Dana, “Senin, hiç ibadet etmemen ve sonra da Allah’u Teâlâdan Cenneti istemen daha akılsızlık değil midir?” buyurdu. Ev sahibi O zaman, Behlül Dânâ’nın kendisine nasîhat vermek için böyle yaptığını anladı. Hatasını anlayıp, tövbe etti ve ibadetlerini aksatmadan yapmaya başladı.( Fevât-ül-vefâyât, cild-1, sh. 228, 230. El-A’lâm, cild-2, sh. 77. El-Beyân ve’t-Tebyîn, cild-2, sh. 230.Tabakât-ül-kübrâ li’ş-Şa’rânî, cild-1, sh. 68)<br />
    <br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Her Koyun Kendi Bacağından Asılır</span></span><br />
<br />
Hârûn Reşîd bir gün esnafı denetlemesi için Behlûl-i Dânâ’yı vazifelendirir. Esnafı dolaşan Behlûl, pek çok kişiyi yaptıkları yanlış işler yüzünden cezalandırır. Esnaf kendisine kızgındır; çünkü onlara göre yaptıkları işler sadece kendilerini ilgilendirirdi. Onlarla Allah arasına kimse girmemeliydi. Sonunda hep birlikte halifenin huzuruna çıktılar. Behlûl-i Dânâ’nın kendilerine haksız yere ceza kestiğini, yaptıklarının ona bir zararının olmadığını, her koyunun kendi bacağından asılacağını, bu durumun düzelmesi için Behlûl-i Dânâ’nın vazifeden azledilmesi gerektiğini Hârûn Reşîd’e söylediler. Bunun üzerine halife, Behlûl-i Dânâ’yı yanına çağırtıp esnafın kendisinden şikâyetçi olduğunu bildirir.<br />
    Behlûl-i Dânâ şikâyetleri dinler; fakat hiçbir cevap vermeden huzurdan çıkar. Ertesi gün birkaç koyun kesip bacaklarından asar. Esnaf olan bitene bir anlam veremez. Zamanla koyunların kokusu etrafı rahatsız etmeye başlar. Etrafa yayılan pis koku dayanılmaz bir hal alınca, esnaf soluğu yine Hârûn Reşîd’in yanında alır. “Ey halife! Bu deliye bir şeyler söyle. Bacaklarından astığı koyunların kokusundan çarşıya girilmez oldu. O’nun yaptıklarından bîzar olduk.” derler. Bunun üzerine, Behlûl yine huzura çağrılır. Esnafı halifenin yanında görünce, “Yine ne oldu? Bir şikâyetiniz mi var?” diye sorar. Esnaf, “Astırdığın koyunların kokusundan çarşıda durulmaz oldu.” deyince Behlûl, “Evet efendiler, demek ki her koyun kendi bacağından asılsa da bütün mahalle bundan rahatsız olur.” der; esnaf bu söze verecek cevap bulamaz.<br />
    Şimdi bu kıssadan çıkarabileceğimiz hisselere bir bakalım.<br />
    1.Günahlar (sahsî gibi görünse de) psikolojik ve sosyolojik açıdan çevreyi etkiler.Birçok günahkâr insanın ağzından düşmeyen klâsik bazı sözler vardır. “Benim günahım bana bundan kime ne?” diye başlayan ve “Bu hayat benimdir, istediğim gibi yaşarım; kimse bana karışamaz.” ifadeleriyle devam eden sözleri sıkça duyarız. Bu ve buna benzer sözler, temelde, yukarıda bahsi geçen kıssadaki “Her koyun kendi bacağından asılır.” düşüncesi ile aynı mantığı taşıyor. Böyle düşünenler âhiret hayatı noktasında belki haklılar; çünkü işledikleri günahın cezasını yalnız kendileri çekecekler. O zaman “Ne halleri varsa görsünler. Yapacakları varsa, görecekleri de vardır.” diyebiliriz. <br />
    Fakat aynı şeyi dünya hayatı için söylemek mümkün mü? Yani bazı kimselerin günah ya da gayr-i ahlakî olan fiilleri karşısında “Ne halleri varsa görsünler.” diyebilir miyiz? İnsanlar için günah işleme hürriyeti olabilir mi? İnsanın dilediğini yapma özgürlüğünün bir sınırı yok mudur? Mesela; herkesin adam öldürme hürriyeti olsa sonuç ne olurdu? Ya da hırsızlık veya gasp suç olarak kabul edilmese idi bunun topluma yansıması nasıl olurdu? Acaba insanların suç işleme özgürlüğü olsaydı toplum bundan nasıl etkilenirdi? “Adalet, emniyet, asayiş, huzur ve düzen bozulurdu.” dediğinizi duyar gibiyim. Demek işlenen kötülükler sadece sahibine zarar vermiyor; toplumu da psikolojik ve sosyolojik açıdan etkiliyor. Hiç kimse günah işlemekte hür değildir. İslâmiyet’e göre gerçek hürriyet; -helâl dairesinde olmak şartıyla- sahsın yaptıkları ile kendine ve başkasına zarar vermemesidir. Demek dinen haram kabul elden fiiller, hem şahsa hem de topluma maddeten ve manen zarar verdiği içindir ki yasaklanmışlardır.<br />
    2. Def’-i şer celb-i menâfi’e her zaman râcihtir.Yani kötülüğün, zararın önlenmesi her zaman iyiliğin, faydanın elde edilmesinden önce gelir. Neden mi? Dibi delik bir kazanın tamiri, sütle doldurulmasından önce gelir. Deliği tamir işi kötülüğün önlenmesi; süt doldurma işi ise faydanın celbi anlamına geleceğinden elbette zararı önlemek için deliğin önce tamir edilmesi gerekir. Emr-i bi’l ma’ruf nehy-i an’il münker (iyiliği emretmek kötülükten sakındırmak) her mü’mine farz kılınmıştır. Hadis-i şerifte “Sizden kim (sünnetimize uymayan) bir münker (kötülük) görürse (seyirci kalmayıp) onu eliyle düzeltsin. Buna gücü yetmezse lisanıyla düzeltsin. Buna da gücü yetmezse kalbiyle buğzetsin. Bu kadarı imanın en zayıf mertebesidir.” (Müslim, İman 78 (49); Tirmizî, Fiten 11 (2173)) denilmektedir. <br />
    Topluma verdiği zararlar göz önüne alındığında kötülükleri uzaklaştırmak, iyiliklerin celbinden önce gelir. Yani önce zararlı şeyler ortadan kaldırılmalı, daha sonra iyiliklerin topluma yerleşmesine çalışılmalıdır. Çünkü kötülük tahriptir, yıkmaktır. İyilik ise tamirdir, yapmaktır. Yıkmak kolay, yapmak ise zordur. Her bir kötülük toplumdan pek çok iyiliğin yok olmasına sebep olur. Tahrip kolay olduğundan kötülüğün yayılması, iyiliğe nazaran daha hızlı olur. Bu noktadan bakıldığında kötülükler başkalarına bulaşmadan, onları engellememiz gerektiğini görebiliriz. <br />
    3. İnsanları kötülükten vazgeçirmenin pek çok yolu vardır.İnsanlarda yaratılış itibariyle haramlara karşı bir meyil vardır. Haram ve günahlarda ise maddî, aldatıcı, geçici bir zevk ve lezzet olmasına karşın; binlerce manevi, ruhî, kalbî, vicdânî elemler de vardır. Nefsin hazır bir lezzeti, ileride verilecek binler lezzete tercih etmesi sebebiyle insan -şeytanın da telkinâtıyla- bilerek ya da bilmeyerek haramlara girer.<br />
    Allah dostları haramları zehirli bir bala benzetir. Nasıl ki zehirli bir balı yiyen adam önce lezzet alır, sonra zehrin tesiriyle acılar içerisinde can çekişir. Aynen öyle de harama dalan bir insan da önce lezzet alır, sonra kalbî, vicdanî sıkıntılar, korkular onu kabre kadar rahatsız eder. Kötülükleri önlemekte bu nokta çok önemlidir. Bizler, kötülüğün kötü neticelerini gözler önüne sermeliyiz ki insanlar o yola girmesinler. Haramların, günahların daha dünyada iken insanların başlarına neler getirdiğini zihinlere kazımalıyız ki onlardan uzak durulsun.<br />
    4. Empati yaptırarak pek çok kötülüğü önleyebiliriz.Bazen davranışlarımızın başkalarını nasıl etkilediğini düşünmeden hareket ederiz. Eğer karşımızdaki kişi ya da kişiler bizi ikaz etmezlerse onlara zarar verdiğimizin farkına bile varamayız. Kendimizce doğru olan bir şeyin, başkalarına göre birçok yönden mahzurlu olduğunu kendi bakış açımızdan göremeyiz.<br />
    Bu durumda yapmamız gereken şey, kendimizi karşımızdakinin yerine koyarak onun hissiyatıyla olayı değerlendirmeye çalışmaktır. Buna psikolojide “empati” ya da “duygudaşlık” deniliyor. Psikologlar belki de bu adı yeni koydular. Fakat bundan bin dört yüz yıl önce Resûlullah (s.a.v) bu metodu uygulamıştır. Kendisinden zina etmek hususunda izin isteyen bir gence sırayla; bu fiili annesinin, kız kardeşinin, halasının, teyzesinin yapmasına razı olup olmayacağını sormuş. Genç bunların hiç birinin zina etmesine razı olamayacağını söyleyince; başkaları da annelerinin, kız kardeşlerinin, teyzelerinin, halalarının zina etmelerine razı olmaz diyerek genci bu isteğinden vazgeçirmiştir.<br />
    Rasûl-ü Ekrem (s.a.v) in bu davranışı sempatik değil midir? Bu tarz davranış bizler için sünnettir. Empati yapmak, yaptırmak sünnet olduğuna göre, bizlerin de davranışlarımızı bu açıdan kontrol etmemiz gerekmez mi? Karşı tarafı inciterek, rencide ederek, hissiyatını bastırarak değil; aklını, kalbini, nefsini empati yaptırmak suretiyle ikna ederek hem kötülüğü önlemek hem de insanların gönlünü fethetmek mümkündür. Anne babalar, âmirler, memurlar, büyükler, küçükler, zenginler, fakirler kısacası tüm insanlar gerçekten empati yapabilselerdi kimse kimseye zarar verir miydi acaba?<br />
    Derler ki her koyun kendi bacağından asılır<br />
    Asılmasına asılır da, kokusu etrafa yayılır<br />
    Derler ki benim günahım bana, bundan kime ne!<br />
    Pek çok hayrâta mani pür şer etrafa yayılır<br />
    Her koyun kendi bacağından asılsa da<br />
    Yoktur İslâm’da mel’anete müsâade<br />
    İnsan dünyada her ne kadar hür olsa da<br />
    Yoktur zarara cevaz ne nefsine, ne de gayra<br />
    Cenab-ı Hak Kur’an-ı Mübinde: “Sizden, hayra çağıran, iyiliği emreden ve kötülükten men eden bir topluluk bulunsun. İşte kurtuluşa erenler onlardır.” (Al-i İmran Suresi, 104) <br />
    “Şüphesiz Allah, adaleti, iyilik yapmayı, yakınlara yardım etmeyi emreder; hayasızlığı, fenalık ve azgınlığı da yasaklar. O, düşünüp tutasınız diye size öğüt veriyor.” (Nahl Suresi, 90)  <br />
    “Mü’min erkekler ve mü’min kadınlar birbirlerinin dostlarıdır. İyiliği emreder, kötülükten alıkoyarlar. Namazı dosdoğru kılar, zekâtı verirler. Allah’a ve Resûlüne itaat ederler. İşte bunlara Allah merhamet edecektir. Şüphesiz Allah mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir. (Tevbe Suresi, 71) <br />
    Hadis-i Kudsi’de : “Ey Davud! Benden kaçan bir kulumu, tekrar bana getirmen tüm insanların ve cinlerin ibadetinden bana daha sevimli gelir.”<br />
Efendimiz(s.a.v)de: “Yâ Ebû Rafi! Allah’a yemin ederim ki, senin iki elinle (yani maddî ve mânevî gayretin ve çalışman neticesinde), bir şahsa Cenab` ı Hakk’ın hidayet nasip etmesi, güneşin üzerinde doğduğu ve battığı her şeyden daha hayırlıdır.” (Taberani )<br />
    “Sizden kim (sünnetimize uymayan) bir münker görürse (seyirci kalmayıp) onu eliyle düzeltsin. Buna gücü yetmezse lisanıyla düzeltsin. Buna da gücü yetmezse kalbiyle buğzetsin. Bu kadarı imanın en zayıf mertebesidir.” (Ebû Dâvud, Sünen, Melahim, 31/ 17,  (IV, 508- 515) <br />
    <br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Cehennemden Ateş Almaya Gittim</span></span><br />
<br />
    Bir gün Behlül Dânâ hazretleri, üstü başı toz toprak içinde uzun bir yolculukan gelmiş olmanın belirtileri ile Harun Reşid'in huzuruna çıktı. Harun Reşid sordu:- Be ne hal Behlül, nereden geliyorsun?<br />
    - Cehennemden geliyorum ey hükümdar.<br />
    - Ne işin vardı cehennemde?<br />
    - Ateş lazım oldu da ateş almaya gittim.<br />
    - Peki, getirdin mi bari?<br />
    - Hayır efendim getiremedim. Cehennemin bekçileriyle görüştüm, onlar "Sanıldığı gibi burada ateş bulunmaz, ateşi herkes dünyadan kendisi getirir" dediler.<br />
    Bize de Gitmek Düşer<br />
    Behlül hazretleri halife Harun Reşit’in arkasında namaz kılmıyormuş. Bir gün yanındakiler bu durumu halifeye açmışlar."Efendim Behlül sizin arkanızda namaz kılmıyor halk arasında dedi kodular çoğalmaya başladı. Siz en iyisi Behlül’le bu durumu bir görüşün" derler. Halife bunun üzerine Behlül’ü çağırır ve durumu anlatır: “Hiç olmazsa Cuma namazlarında arkamda namaz kıl.” der. Behlül kabul eder. Halife namazın ikinci rekâtında iken Behlül namazı terk eder. Bu durum halifeyi iyice kızdırır ve Behlül’ü yanına çağırır sebebini sorar.<br />
    Behlül Dana hazretleri anlatmaya başlar ve halifeye sorar:- “Efendim siz tekbir alıp namaza başladığınızda vergileri arttırdınız mı artırmadınız mı?”<br />
    Halife: “Evet arttırdım.” der.Behlül Dânâ: “Peki, Fatihayı okurken orduyu topladın mı toplamadın mı?<br />
    Halife yine :”Evet topladım” der.Behlül Dânâ :“ Peki, Rukûya gittiğinde komşu ülkeye savaş açtın mı açmadın mı?<br />
    Halife yine: “Evet açtım” der.Behlül Dânâ : “Peki, secdeye gittiğinde savaşı kazandın ve savaşı kazanmış bir komutan edası ile işgal ettiğin ülkeye girdin mi girmedin mi? der.<br />
    Halife yine: “Evet girdim.” der.Behlül Dânâ: “İkinci rekata kalktığında o ülke padişahının kızı yanına geldi ve sen onu cariye olarak aldın mı almadın mı?” diye sorar.<br />
    Harun Reşit: “Aldım” der.Behlül Dânâ: “Peki der, sen o kıza nikah kıydın mı kıymadın mı?Harun Reşit : “Kıydım” der.Harun Reşit dayanamaz sorar : “İyi de bütün bunların bizim konumuzla ne alakası var?<br />
    Behlül Dânâ şöyle der: “Eh bu durumda bize de gitmek düşer.”<br />
    Cennetten Köşk Satın Almak<br />
    Behlûl Dânâ bir gün düzgünce kesilmiş tahta parçalarından eve benzer bir şey yapıyordu. Harun Reşid'in hanımı Zübeyde görüp ne yaptığını sordu.<br />
    Behlûl: "Cennet köşkü yapıyorum efendim" diye cevap verdi.<br />
    Dindar bir kadın olan Zübeyde köşke müşteri çıktı:Bu köşkü bana satar mısın?-İsterseniz satarım!Kaç paraya satarsın?Sana bir akçeye veririm.Halifenin hanımı hemen bir akçeyi verip köşkü satın aldı. Harun reşit ve hanımı o gece rüyalarında kendilerini cennette gördüler. Zübey'de lüks bir köşkte oturuyordu.<br />
    Harun Reşit sordu: Hanım, sen bu köşke ne zaman sahip oldun?Dün bir akçeye Behlûl'den satın almıştım.Sabah oldu ,hükümdar hemen Behlûl'ü çağırttı.Dün hanıma sattığın köşkten bir tane de bana yapsana,dedi.Olur yaparım, dedi Behlûl.-Kaça yapacaksın?Bin akçeye yaparım.Ama hanıma bir akçeye vermişsin!Evet, bir akçeye verdim . Ama o köşkün değerini bilmeden aldı. Sen ise dün gece onun nasıl görkemli bir köşk olduğunu gördün.Ben buna göre fiyat istiyorum. <br />
    Senin Halin Nicedir?<br />
    Behlûl Bir gün sarayın taht salonunda kimsenin olmadığını görerek çok merak ettiği Harun Reşid’in tahtına güzelce bir kurulur, bir müddet sonra olayı fark eden nöbetçiler Behlûl'u Tahttan kaldırarak bir güzel döverler.<br />
    Behlûl bir kenara çekilip hüngür hüngür ağlamaya başlar, Olayı padişah Harun Reşide haber verirler, Harun Reşit Behlûl'ün yanına gelerek teskin etmeye çalışır.<br />
    - Tamam Behlûl ağlama , ben o nöbetçileri cezalandıracağım der, Behlûl hemen itiraz ederek.<br />
    - Aman abi Askerleri cezalandırmayın, Benim onlardan şikayetim yok.<br />
    - O zaman neden ağlıyorsun.<br />
    - Behlûl Dáná HazretleriHarun Reşide:<br />
    - Kardeşim ben, beni dövdüler diye ağlamıyorum. Ben birkaç dakika tahta çıkmakla bu kadar dayak yedim, yarın senin durumun ne olur, ne kadar dayak yiyeceksin diye düşünüyorum ve onun için ağlıyorum,dedi.<br />
    Bu sözler Harun Resid'in gözlerinin yaşarttı...<br />
    - O halde söyle, nasıl hareket edersem kurtulurum, diye sordu.<br />
    Behlûl Dáná Hazretleri de su nasihatte bulundu:<br />
    - Adaletle hükmet, kimseyi incitme, millet senden memnun olup senin iyiliğine dua etsin. Ancak o zaman kurtulursun.<br />
    Rüyadaki Padişahlık<br />
    Bir gün Hârûn Reşîd, Behlül ile görüşmek, hikmetli sözlerini duymak istedi. Bu şekilde adamlarını gönderip Behlül'ü getirmelerini söyledi. Gidenler Behlül'ü boş bir mezar içinde uyur buldular. Uyandırdıklarında; <br />
    - "Siz ne yaptınız. Beni pâdişâhlık makâmından indirdiniz. Şimdi ben ne yapacağım." dedi. <br />
    Görevliler gidip bu sözleri halîfeye bildirdiler. Hârûn Reşîd onun bu hâline bir mânâ veremedi, huzûruna geldiğinde; <br />
    - "Ey Behlül! Bu ne iş. Sen hangi padişahlıktan indirildin?" dedi. <br />
    O, bu soru üzerine; <br />
    - "Ey Halîfe! Rüyâmda kendimi hükümdâr olmuş gördüm. Tahtımda oturuyordum. Hizmetçilerim vardı. Saltanat ve ihtişam içinde idim. Lâkin senin adamların beni uyandırdı ve tahtımdan oldum." <br />
    Bu sözlere Hârûn Reşîd güldü ve; <br />
    - "Ey Behlül! Rüyâdaki pâdişâhlığa îtibâr olur mu?" dedi. <br />
    Bunun üzerine Behlül hazretleri; <br />
    - "Ey müminlerin emîri! Benim hükümdarlığım ile seninki arasında ne fark var. Ben gözlerimi açınca hayat buldum. Sen gözlerini kapayacak olsan ebediyyen emirlikten düşecek, saltanatından olacaksın ve nedamet, pişmanlık günün başlayacak. O halde hangimizin hükümdarlığına îtibâr yoktur siz söyleyin." dedi. Bunun üzerine Harun Reşîd söyleyecek söz bulamadı.<br />
Bizde Vaktiyle Güzel Yiyeceklerdik<br />
    Halife Harun Reşîd bir gün Behlül-i Dânâ ile sohbet ederken; <br />
    - "Ey Behlül! Sana sarayımda bir oda ve hizmetçiler vereyim. Yeter ki bu eski elbiselerden kurtul. Yenilerini giy. İnsanlar arasına karış." dedi. <br />
    Bunun üzerine hazret-i Behlül; - "Müsâde ederseniz bir danışayım." dedi. <br />
    Halife; - "Kime danışacaksın, kimsen yok ki?" diye cevap verdi. <br />
    Behlül de; "Ben danışacağım yeri biliyorum." dedi ve oradan ayrıldı. Harun Reşîd arkasından adamlar salıp danışacağı yeri öğrenmek istedi. Behlül gide gide şehir dışında bir mezbeleliğe gitti. Başını eğip bir şeyler dinlermiş gibi yaptı. Bir şeyler söylendi. Daha sonra oradan ayrıldı. Saraya yöneldi. Sultanın adamları ondan önce saraya dönüp hâdiseyi halifeye bildirmişlerdi. Behlül huzura girince, halife Harun Reşîd ona; <br />
    - "Ey Behlül! Söyle bakalım vereceğin cevabı." dedi. <br />
    Behlül; - "Danıştım efendim. Lâkin insanlar arasına karışmam mümkün değil." dedi. <br />
    Halife heybetle; - "Ey Behlül! Sen gidip çöplere danışmışsın, haberim oldu." dedi.<br />
    Behlül de; - "Doğru söylüyorsun ben de onlara danıştım. Onlar bana cevap verdiler ve;<br />
    - "Ey Behlül! Biz de vaktiyle en güzel ve nefis yiyecekler idik. Bütün güzellikler bizde idi. Sevgi ve itibarımız çoktu. Ne zaman ki insanlar arasına karıştık. İşte bu hâle geldik. Çöpe atıldık. Sen de sakın insanların arasına karışma." dediler. Bu sözlerdeki ince manaları anlayan Harun Reşîd: "Haklısın." deyip düşüncelere daldı.<br />
    <br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Harun Reşid’in Allah Korkusu</span></span><br />
<br />
    Halife Harun Reşit karısı Zübeyde hanımla sohbet ediyorlardı. Karısı Harun Reşit'e: “ Sen tebeanâ karşı Hz. Ömer(r.a) gibi adil olmadıkça cennete gireceğini sanma! Zalim olursan cehennemliklerden olursun, dedi. “<br />
    Harun Reşit karısının bu ithamına tahammül edemeyerek: “Ben Allah'ın cennetlik kullarındanım. Eğer bu sözümde yalan varsa sen benden üç talak boş ol, diyerek yemin etti.” <br />
    Zübeyde Hanım islâmî emirlere bağlı bir kadındı. Kocasının böyle söylemesine karşı: “ Ey Harun! Aşare-i mübeşşereden başka cennetlik olduğu dünyada iken belli olan kim var? Sen nasıl böyle konuşuyor ve yemin ediyorsun? Bu sözden sonra aramızda ayrılık kesinleşmiştir, dedi ve Halife Harun Reşit'ten ayrıldı. Bir daha da yanına yaklaşmamaya karar verdi.” <br />
    Harun Reşit müşkül durumda kalmıştı. Zamanının meşhur âlimlerini çağırarak meseleyi anlatıp karısının boş olup olmadığını sordu. Bütün âlimler nikâhın zail olduğunu bir daha evlenebilmeleri için hülle yapılması lâzım geldiğini söylediler. Harun Reşit'in bazı yakınları durumu bir de İmam-ı Yusuf'a sormayı tavsiye ettiler. Halife İmam-ı Ebu Yusuf'u çağırtıp durumu bir de ona anlattı. <br />
    İmam-ı Ebu Yusuf:”Ey Emirel Mü'minin siz hiç sadece Allah korkusundan dolayı işlemeye azmettiğiniz bir hatadan vazgeçtiniz mi? diye sordu. “<br />
    Harun Reşit kısa bir müddet düşündükten sonra başından geçen ibretli bir hâdiseyi şöyle anlattı:”Memleketimizde uzun süren bir kıtlık hüküm sürmekte idi. Ben de halife olmam dolayısıyla hazineden halka erzak dağıtıyordum. Bir gün yoksullar içerisinde genç ve güzel bir kadın gelip kocasının ihtiyar olduğunu ve çocuklarının aç kaldıklarını söyliyerek erzak istedi. Rüşvet olarak da hiç uygun olmayan tekliflerde bulundu. Kadının bu teklifi bana çok büyük tesir icra etti ise de kadından uzaklaştım ve Allah korkusundan günlerce tevbe - istiğfar ettim.”.. Diye anlattı. <br />
    İmam Ebu Yusuf:”Senin söylediklerin Zübeyde hanımla aranızda yapılan nikâhı bozmamıştır. Çünkü Cenab-ı Hak: «Ve Limenhâfe makame Rabbihî cen-netan« buyurarak Allah'dan korkanlara iki cennet olduğunu beyan ediyor. Sen de Allah'tan korktuğuna göre nikâhınız bozulmamıştır, diye fetva verdi. <br />
    İmam-ı Ebû Yusuf'un bu fetvası kendisine bildirilen Zübeyde Hanım Harun Reşit'le beraber yaşamaya razı oldu... <br />
    <br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Harun Reşid ve Hanımı</span></span><br />
<br />
    Bir gün Harun Reşit ile hanımı bahçede oturmuşlar.Bahçenin havuzuna da ay'ın ışığı aksetmiş,Harun Reşit hanımına,şu Allah'ın nuruna bak,ne kadar da güzel demiş.Hanımı da,benden daha mı güzel deyince,Harun Raşit kızarak;sen kim oluyorsun da Allah'ın nurundan daha güzel olasın diyerek hanımını mahkemeye veriyor.<br />
    Mahkemede Şeriat alimleri toplanıyor,fetva fetva derken hanımın idamına karar veriyor.Nasıl olur da bir insan Allah'ın nurundan daha güzel olabilir,bu mümkün olamaz diyorlar ve hasılı kadına idam emri veriyorlar.<br />
    Bir gün hanımcağız derin derin düşünürken oradan geçen Behlül Dane yengesinin üzgün halini görüp,yenge ne düşünüyorsun?der.Yengesi o zaman;Behlül senin bir şeyden haberin yokmu?Benim idamıma karar çıktı.Beni bir kaç gün sonra idam edecekler diye cevaplar.Behlül sebebini soruyor,yengesi de olanları anlatıyor.<br />
    Behlül Dane yengesinin başından geçen olayı dinledikten sonra yengesine,sen bu hususta hiç telaşlanma,ben bu işi hallederim diyor.Bunun üzerine bir tellal çıkarıp cuma namazını falan camide kıldıracağını halka duyuruyor.Bu ilan üzerine halk akın akın camiye koşuyor.Çünkü daha önceleri Behlül'e böyle şeyler teklif edildiğinde kabul etmemişti.<br />
    Cuma günü kalabalık bir cemaat topluluğuna hitaben önce hutbeyi okuyor,sonra mihraba geçiyor,namazı kıldıracak.Namaza duruyorlar Fatiha-i Şerif'i okuyor.Sonra zammı sure koşuyor Vettini suresini okuyor.İnsanın methi bu surededir.(Vettini vezzetüni ve turisinine ve hazel beledil emin lekat halaknal insane fi ahseni takvim)Diyeceği yerde öyle demiyor "Lekat halaknal kamere fi ahseni takvim" diyerek durmadan devam ediyor sureyi bitiriyor.<br />
    Namazdan sonra bütün fetva alimleri Behlül'e efendim namazda yanlış okudunuz bu nasıl olur,Kur'an da sizin okuduğunuz gibi mi yazıyor?Diye sorulunca:Behlül Dane:Peki böyle yazmıyor da bir insan ben aydan daha güzelim dediği zaman ona neden idam kararı verirsiniz?Eğer ay insandan daha güzel olmuş olsaydı,Cenab-ı Allah Kur'an 'ı Kerimde insan yerine ay'ı metederdi.Bu olaydan sonra fetva geri alınıp kadıncağız kurtulmuş oluyor<br />
Bu Dünya Kimseye Kalmaz. Kimsenin Yaptığı Yanına Kâr Kalmaz.<br />
    Zamanın krallarından birisi Harun Reşide nadide bir gül fidanı hediye eder.Harun Reşid, bu hediyeyi çok beğenir sarayın baaş bahçıvanına teslim eder.Ona iyi bakmasını ve açtığı zaman onu ilk defa kendisinin koklamak ve seyretmek istediğini tenbih eder. Yaprağı, kokusu, görünüşüyle dikkatini çeken gül, üzerine titremeye başlar gülün ne var ki, sakınan göze çöp batar derler ya. Aynen öyle olur. Bir sabah bahçıvan gelip bakar ki, gül açmış,çok güzel kokuyor.rengi,kokusu herşeyi çok güzel.Padişaha müjde vereyim derken,gülün dalına konan bir bülbül,şakı(Zeker) ne kadar yaprak varsa hepsini gagalayarak yere düşürür. Tek yaprak bırakmaz. Gülün başında korku içinde koşar halifeye,O sırada padişah balkondadır.Sultanım der, üzerine titrediğimiz gülün yapraklarını bir bülbül öterek,gagalayarak yere dökmüş, tek yaprak bırakmamış.<br />
    Harun Reşid, telaş etmeden cevap verir:Üzülme efendi üzülme, der,Bu dünya ona kalmaz, bülbülün yaptığı yanına kalmaz.<br />
    Rahat bir nefes alan bahçıvan işine döner, bir gün bakar ki, bir yılan yaprakları düşüren bülbülü yakalamış, yutmak üzere, otların arasında kayıp gidiyor.<br />
    Heyecanla yine halifeye gelir:Sultanım der, bülbülü bir yılan yakalamış, yutarken gördüm.<br />
    Sultan yine telaşsız: Üzülme evladım. Bu dünya yılana da kalmaz.<br />
    Yine bir gün bahçede çalışırken,bülbülü yutan zehirli yılan bahçıvanı sokmaya çalışır,bahçıvanda kendisini korur,elindeki kürekle yılanın kafasını koparır.<br />
    Sarayın balkonundan etrafı seyreden padişaha, sultanım dedikleriniz hep çıktı. Yılan beni sokmaya çalıştı, bende onu öldürdüm.<br />
    Sultan, üzülme evladım, bu dünya sana da kalmaz, sende ektiğini biçersin.<br />
    Aradan bir hayli zaman geçer, bahçıvan büyük bir suç işler. Mahkeme idam cezası verir. Gün gelir infaz gerçekleşek. Hakim ona son bir arzun varmı der. O da, evet var, ancak bunu size değil sultanıma söylerim.<br />
    Bunun üzerine Harun Reşid, ne söyleyeceksen söyle diyor.<br />
    O da; sultanım eğilin kulağınıza söyleyeceğim. Kulağına: Sultanım siz adil bir insansınız. Halifemsiniz. Bu dünyanın, bülbüle, yılana ve bana kalmayacağını çok iyi bildiniz. Şunu da iyi biliniz ki bu dünya size de kalmaz.<br />
    Bir müddet düşünen sultan, ağlayarak, hadi seni affettim der.<br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Camiye Gidenler ve Namaza Gelenler</span></span><br />
    Bir Ramazan günüydü. Abbasi halifesi Harun Reşid, çok sevdiği Behlül Dânâ hazretlerinden bir ricade bulunur:– Akşam namazına camiye gittiğinde namaza gelen herkesi buraya getir de onlara iftar verelim. Behlül Dânâ, akşam ezanı okununca camiye gider. Namaz kılındıktan sonra da beş on kişilik bir grupla Harun Reşid’in yanına giderler. Harun Reşid şaşırır: – Ey Behlül! Ben sana namaza gelen herkesi iftara getir demiştim; ama sen beş on kişiyle geldin. O kadar cemaatin arasından bir sofralık bile adam getirmemişsin.<br />
    Behlül Dânâ, Harun Reşid’e şu güzel cevabı verir: Siz, benden camiye gelenleri değil, namaza gelenleri iftara getirmemi istediniz. Ben de isteğinizi yerine getirmek için namazdan sonra cami kapısında durup çıkan cemaate hocanın namazda hangi sureyi okuduğunu sordum. Bunu da sadece getirdiklerim bildi. Camiye gelen çoktu; ama namaza gelenler demek ki bunlarmış.<br />
    <br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Mezar Taşı</span></span><br />
<br />
    Behlül Dânâ'ya biri sorar:Oğlum öldü. Mezar taşına ne yazdırayım?Behlül Dânâ şu cevabı verir:Şunu yazdır: "Dün altında olan çimenler bugün üstünde yeşerdi. Ey yolcu anla ki, şu toprak günahtan gayri her şeyi örter." <br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Müjde</span></span><br />
    Harun Reşid'in vezirlerinden biri, Behlül Dânâ'ya latife yollu takılarak: "Müjde sana ey Behlül, Sultanımız seni, domuzlarla maymunlara çoban tayin etti" dediğinde, Behlül şu cevabı vermiş:- Öyle ise kulaklarını aç da emirlerimi yerine getirmeye hazırlan. <br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Behlül'e Göre Üç Kafa </span></span><br />
    Behlül Dânâ Hazretleri, bir gün pazara üç tane kuru kafa getirerek satmaya başlamış ve her üçüne de ayrı ayrı fiyat takdir etmişti. Bu kafaları kaça satıyorsun diyenlere, birini bir paraya, birini on paraya, birini de ağırlığınca paraya sattığını söyledi. <br />
    Behlül'ün bu tuhaf hareketlerini seyrederlerken biri dayanamayarak: <br />
    — Ey Behlül! Bunların üçü de kurumuş kafalar olduğu halde sen üçüne de ayrı ayrı fiyat biçiyorsun. Bunların birbirlerinden ne farkı var ki? dedi. <br />
    Behlül Dânâ Hazretleri, bundaki esrarı şöyle anlattı: <br />
    — Şu birincisi, taş kafadır. Bunun değeri hepsinden düşük. Çünkü hu hiç nasihat dinlemez ve ihtiyaç da duymaz, ikincisi, yani on paralık kafa ise nasihat dinler ama tutmaz... Bir tarafından girer öbür tarafından çıkar. Bunun adı da boş kafadır. Üçüncüsü ise tam kafadır. Hem dinler, onunla amel eder, hem de başkasına öğretir, İşte en kıymetli kafa budur. Bunu da ağırlığınca paraya veriyorum, dedi. <br />
    Tabii ki bunda anlayanlar için büyük hikmetler gizlidir. Velilerin hareketi ilk nazarda tuhaf gibi olsa da o çok değerlidir aslında...<br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Ölüm En Büyük Nasihattır</span></span><br />
    Harun Reşit’in annesi Behlül Dânâ hazretlerine gelerek Harun’a biraz nasihat et de adaletten ayrılmasın. Yoksa ahirette işi çok zor olacak diyor: <br />
    Behlül Dânâ hazretleri birgün Harun Reşit’e, “Uygun görürseniz biraz dolaşalım diyor ve Onu mezarlığa götürüyor. Tek tek mezarları göstererek “Bak şu filanca idi, şu kadar malı vardı,şu kadar yıl yaşadı ve öldü. Şurada yatan da filanca idi, zamanının hükümdarı idi, şu kadar askeri, şu kadar da hazinesinde malı vardı. Şurada yatan kadın da zamanının en güzeli idi. Herkes ona sahip olmak için can atıyordu. Sonunda biri ile evlendi, şu kadar çocuğu oldu ve şu kadar yıl yaşadı. <br />
    Bu ve benzeri yer gösterme ve değerlendirmenin ardından eve dönüyorlar. Harun Reşit’in annesi, bu günlerde hiç Behlül’le sohbet ettin mi, sana neler anlattı? Diye soruyor.<br />
    H.Reşit’in annesi tekrar Behlül Dânâ hazretlerine gelerek, “Oğluma ne zaman nasihat edeceksin?” diye soruyor. O da ben Ona nasihat ettim. Birlikte mezarlığa gittik. Ona bazı geçmiş kimseleri hatırlattım. “Ölüm en büyük nasihattir. Eğer bunu anlamadıysa diğer söyleyeceklerimin de bir faydası olmaz” diyor.<br />
    <br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Damda Deve Bulamayız</span></span><br />
<br />
    Adamın birisi namaz kılmaz, diğer ibâdetleri yapmaz ama her gece yatarken; "Yâ Rabbî! Bana Cennet'ini ver!" diye duâ ederdi. Bir gece aynı şekilde yattı. Geç vakitte, damdan bir tıkırtı geldiğini hissederek uyandı. Hemen çıkıp; "Kimsin, orada ne arıyorsun?" dedi. Damda bulunan Behlül Dânâ idi ve "Devem kayboldu da onu arıyorum." dedi. Ev sâhibi, "Kaybolan deve damda olması mümkün mü? Bu akılsızlık değil midir?" deyince, Behlül-i Dânâ; "Senin, hiç ibâdet etmemen ve sonra da Allah-ü teâlâdan Cennet'i istemen daha akılsızlık değil midir?" buyurdu. Ev sâhibi O zaman, Behlül-i Dânâ'nın kendisine nasihat vermek için böyle yaptığını anladı. Hatâsını anlayıp, tövbe etti ve ibâdetlerini aksatmadan yapmaya başladı. <br />
    <br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kürkçü Dükkanı </span></span><br />
<br />
    Bir gün Behlül-i Dânâ'nın evine hırsız girmiş, evde ne bulduysa götürmüştü. Doğruca kalkıp kabristânlığa gitti ve kapısına oturdu. Bunun farkına varanlar başına toplanıp; "Niçin hırsızın peşinden gitmedin de buraya geldin?" dediler. <br />
    Onlara; "Yolunu şaşırmış o adamcağızı burada bekliyorum." diye cevap verdi. Bu söze oradakiler kahkaha ile güldüler ve "Hay Allah iyiliğini versin, o adamın burada işi ne?" dediler.<br />
    Bunun üzerine Behlül hazretleri; "Siz hiç merak etmeyin o mutlakâ bu kapıya gelecek. Ecel onu buraya getirecektir." buyurdu. Bu sözler üzerine herkes derin düşüncelere daldı.<br />
    <br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Cenneti Nerde Aramalı</span></span><br />
 <br />
    Bir gün Harun Reşit’in karısı, beyine şöyle diyor:<br />
    “Allah’a hamd olsun ki bu dünyada saraylarda rahat ve mutluluk içinde yaşıyoruz. Rabbimiz bize ahirette de böyle hatta daha iyi şartlarda yaşamayı nasip etse keşke diyor. H.Reşit de: İnşallah hanım kim istemez ahiret mutluluğunu diyor.” <br />
    H. Reşit dışarı çıkıp dolaşırken Behlül Dânâ hazretlerinin yeri kazdığını görüyor ve takılmadan edemiyor:-Hayırdır Behlül yine ne işler çeviriyorsun? Diye soruyor.<br />
    O da: “Cennet arıyorum “diyor. <br />
    Harun Reşit: “Yapma Behlül! Burada Cennet aranır mı? “Diyor.<br />
    Behlül Dânâ hazretleri de:”Sen sıcak yatağında hanımının yanında cennet arıyorsun oluyor da burada neden olmasın?” Diyor.<br />
    Işıkları Kapat<br />
    Behlül Dânâ Hazretleri, yol üzerindeki bir vîrânenin yıkılmak üzere olan eğilmiş duvarına bakıp sık sık âkıbetini tefekkür ederdi. Yine bir gün derin bir tefekkürle orayı seyrederken duvar âniden çöküverdi. Bu hâdise Behlül Dânâ Hazretleri’nde gözle görülür derecede büyük bir sürûra vesîle oldu. Onun bu büyük sevincine mânâ veremeyen insanlar, merakla ondaki bu değişikliğin sebebini sordular.<br />
    Behlül Dânâ Hazretleri, onlara şu cevabı verdi: ’− Duvar meyilli olduğu tarafa yıkıldı! ’ <br />
    Hazretin az evvelki sevincine bir türlü akıl erdiremeyen insanlar, Behlül Dânâ’nın bu sözleriyle iyice şaşkınlaştılar. Bu ifadelerle onun neyi kastettiğini anlayamadıklarından bu defa: ’− Peki, bunda şaşılacak ne var? ! ’ diye sordular. <br />
    O ise insanlara, derin tefekkürünün bir neticesi olan şu hikmetli cevabı verdi: ’− Mâdemki dünyadaki her şey nihâyetinde meylettiği tarafa yıkılıyor, benim de meylim Hakk’a doğrudur, o hâlde ben de ölünce -inşâallah- Hakk’a varırım. Ey ahâlî, rükû ve secdelerimizle Hakk’a meylimizi her an artırmaya gayret edelim ki, başka yönlere yıkılmayalım! ’ <br />
    İşte Peygamber Efendimiz (s.a.v) ’in fem-i muhsinlerinden sâdır olan: “Kişi, yaşadığı hâl üzere ölür.”(Müslim, Cennet, 83) hadîs-i şerîfinin şerh ve îzâhı mâhiyetinde müşahhas bir misâl... <br />
    Bu hakikat dolayısıyla bir mü’min, meylini her an Hakk’a yönelterek istikâmet üzere olmaya gayret etmelidir. Bunun için de sabırsızlığı sabırla; unutkanlığı zikirle; nankörlüğü şükürle; isyanı tâatla; cimriliği cömertlikle; şüpheyi yakîn ile; riyâyı ihlâs ile; günâhı tevbeyle; yalanı doğrulukla; gafleti tefekkürle bertaraf ederek Allâh’a güzel bir kul olmaya çalışmalıdır. <br />
    Mevlânâ(k.s) Hazretleri şöyle buyurmuştur:”’Ey kardeş, sen, tefekkür ile hayat bulmalısın. Bedenin, kemik ve etten ibâret, hayvanlarda da aynı. Eğer tefekkürün gül ise, sen gül bahçesindesin. Yani dünya cennetindesin. Tefekkürün diken ise, külhan kütüğüsün.” <br />
    Hiç şüphesiz, insanoğlu için kaçınılmaz bir hakikat olan ölüm, herkesin karşısına, yaşadığı hayatın keyfiyetine uygun bir mâhiyette çıkacaktır. <br />
    Mevlânâ(k.s) Hazretleri bu hususu ne güzel ifâde etmektedir:”Oğul, herkesin ölümü kendi rengindedir.””Ey ölümden korkup kaçan can! İşin aslını, sözün doğrusunu istersen, sen aslında ölümden korkmuyorsun, sen kendinden korkuyorsun. Çünkü ölüm aynasında görüp ürktüğün, korktuğun, ölümün çehresi değil, kendi iç dünyanın çirkin yüzüdür. Senin rûhun bir ağaca benzer. Ölüm ise o ağacın yaprağıdır. Her yaprak ağacın cinsine göredir...”<br />
    Ölümü, bir hüsran olmaktan kurtarıp bir zafere dönüştürebilmek, onu mâtem değil de ’Şeb-i arûs / vuslat gecesi’ hâline getirmek; ölüm sonrası için arzu edilen saâdet yurduna şimdiden hazırlanıp ölmesini bilenlerin kârıdır. <br />
    Zira Cenâb-ı Hakk’a tahsis edilmesi gereken gönüller, hayatta iken daha ziyâde ne ile meşgul olmuş ise, ölürken de ekseriyetle onunla meşgul olur. Bunun müsbet-menfî sayısız misalleri vardır. <br />
    Rebî bin Haysem -rahmetullâhi aleyh- bu husustaki bir müşâhedesini şöyle nakleder: “Bir keresinde can çekişen bir adamın yanında bulunmuştum. Ben; ’Lâ ilâhe illâllâh! ’ deyip telkin verdikçe o, sanki kelime-i tevhîdi duymuyor, para sayar gibi parmaklarıyla birtakım hesaplar yapıyordu.” <br />
    Yine meşhur hadis âlimlerinden Abdülazîz Revvâd Hazretleri başından geçen ibret verici bir hâdiseyi şöyle anlatmıştır: “Medîne-i Münevvere’de idim. Bir gece Mescid-i Nebî’ye gidiyordum. Bir kadın telâşla yaklaşıp: «Ey efendi! Eğer sevap kazanmak istiyorsan yardıma gel! Şurada bir hasta var, can çekişiyor, ölmek üzere. Ona şehâdet kelimesini telkin etsen, söyletsen! » dedi. Hemen oraya gittim. Ölmek üzere olan adama kelime-i şehâdeti söyletmek için ne kadar uğraştıysam da bir türlü söyletemedim! Bir ara gözlerini açıp: «Kaç defâdır bunu söyle diyorsun. Ben, bu kelime-i şehâdetten ve İslâm dîninden, hayli zamandır yüz çevirdim. Şimdi de bir türlü söyleyemiyorum.» dedi ve sonra öldü. <br />
    Adamın kim olduğunu ve hâlini araştırdığımda, onun devamlı olarak şarap içen bir kimse olduğunu öğrendim. Kendi kendime, Peygamber Efendimiz (s.a.v) ’in; «Şarap içmeyi âdet edinen, puta tapan gibidir.» buyurması elbette doğrudur, dedim.’ (İbn-i Mâce, Eşribe, 3)<br />
    Son nefes husûsunda peygamberler hâricinde hiç kimse teminat altında değildir. Bu sebeple mü’min, ömrü boyunca havf ve recâ (korku ve ümit) duyguları arasında: <br />
    “Sana yakîn (ölüm) gelinceye kadar Rabbine kulluk et! “ (el-Hicr, 99) âyet-i kerîmesinin sırrına ermeye çalışmalıdır. Nitekim insan, her an devam ettirdiği kulluk vesîlesiyle Hakk’a dostlukta mesâfe alır. Hakk’a kulluğu hayatın son demlerine bırakmaksa fecî bir hüsran sebebidir. <br />
    Rivâyete göre bir terzi, sâlihlerden bir zâta:”Rasûlullah (s.a.v) ’in: «Allah Teâlâ, kulunun tevbesini, canı boğazına gelmediği müddetçe kabûl eder.» (Tirmizî, Deavât, 98/3537) hadîs-i şerîfi hakkında ne buyurursunuz? ’ diye suâl etti.<br />
    O zât da sordu: “Evet, böyledir. Ama senin mesleğin nedir? Terziyim, elbise dikerim.” <br />
    “Terzilikte en kolay şey nedir? Makası tutup kumaşı kesmektir.” <br />
    “Kaç seneden beri bu işi yaparsın?Otuz seneden beri.” <br />
    “Canın gırtlağına geldiği zaman, kumaş kesebilir misin? Hayır, kesemem.’ <br />
    ’-Ey terzi! Bir müddet zahmet çekip öğrendiğin ve otuz sene kolaylıkla yaptığın bir işi o zaman yapamazsan, ömründe hiç yapmadığın tevbeyi o an nasıl yapabilirsin? Bugün gücün kuvvetin yerinde iken tevbe eyle! Yoksa son nefeste istiğfar ve hüsn-i hâtime nasîb olmayabilir... Sen hiç: «Ölüm gelmeden evvel tevbe etmekte acele ediniz! » sözünü işitmedin mi? ’ (Münâvî, V, 65)<br />
    Son nefesin ne şekilde vâkî olacağı, ilâhî bir sırdır. Bu sebeple hayatı, bir mayın tarlasında yürür gibi büyük bir teyakkuzla yaşamak ve Efendimiz (s.a.v) ’in sık sık buyurduğu gibi; ’Esas hayatın, âhiret hayatı’ olduğunu hiçbir zaman unutmamak îcâb eder.Zira Cenâb-ı Hakk’ın sevip râzı olduğu bir kul olabilmek; O’nun beşeriyete armağan ettiği Hz. Peygamber (s.a.v) ’in nebevî ikazlarına gönülden itaat etmekle mümkündür. <br />
    Velhâsıl her insan; dünya hayatında mânevî gidişâtına ve nereye hazırlandığına dikkat etmek mecbûriyetindedir. Bunun muhâsebesini de son nefesine bırakmayıp ömrü boyunca bu hassâsiyetle yaşamalıdır. Hz. Ömer (r.a) ’ın buyurduğu: “(İlâhî mahkemede) hesâba çekilmeden evvel nefislerinizi hesâba çekiniz.” tâlimâtını kendine hayat düstûru edinmelidir. (İbn-i Ke¬sîr, Tef-sîr, I, 27)<br />
    Yâ Rabbî! Ömür defterimizin her sayfasında takvâyı bize en güzel azık ve gönüllerimizden hiç çıkarmayacağımız mânevî bir zırh eyle! Aklımızı, kalbimizi ve bütün varlığımızı her hâlükârda Senʼ in rızâna yönlendir. Son nefesimizi de ebedî saâdetimizin başlangıcı eyle! .Âmîn!<br />
 <br />
    Ebubekir TANRIKULU Hoca<br />
    Kadiriyye-i Halisiyye-i Hayriyyenin <br />
    Hadimül Fukarası<br />
<br />
Behlül Dana Hz Kimdir.</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Behlül Dana Hz Kimdir</span></span><br />
<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">BEHLÜL DANA KİMDİR? HAYATI, HİKAYELERİ, SÖZLERİ, VEFATI</span></span><br />
<br />
  <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">  BEHLÜL DANA HARUN ER REŞİD</span></span><br />
<br />
    (D ? - V.H.190.M.805)<br />
<br />
    Allah’u Teâlâ böyle kimseler hakkında: “Haberiniz olsun ki Allah’ın velî kulları için hiçbir korku yoktur. Onlar mahzun da olacak değillerdir.” (Yunus, 62)<br />
    "Ey iman edenler! Allah'tan korkun ve doğrularla sadıklarla beraber olun." (Tevbe, 119) buyurmuştur<br />
    İşte İslam tarihinde örnek şahsiyetlerden biriside hiç şüphesiz Behlül Dânâ (k.s) Hazretleridir.<br />
    Kimliği: Ebû Vüheyb b. Amr b. el-Muğîre el-Kûf î es - Sayrafî Şahsiyeti meçhul bir sûfî ve hakîm.<br />
    Ukalâ-yi mecânînden (deli görünüşlü akıllılar) olan Behlûl-i Dânâ Behlûl-i Dîvâne, Sultânü'I-meczûbîn ve Abbasî halifesi Hârûnürreşîd (788-809] ile olan münasebeti dolayısıyla Behlûl er-Reşîd diye de anılır. Duâsı makbul bir zâttı.<br />
    Hakkındaki bilgilerin büyük bir kısmı menkıbe mahiyetindedir. Diğer behlûllere ve meczuplara ait söz ve hikâyeler çoğunlukla ona bağlandığı gibi birtakım halk fıkraları da kendisine mal edilmiştir. Hak âşığı. Çok tanınmış evliyâdan biri. <br />
    Asıl ismi Vüheyb bin Ömer Sayrâfî'dir. Behlûl-i Dânâ adıyla şöhret buldu. Doğum târihi kesin olarak bilinmemektedir. Kûfeli olduğu hâlde ömrünün çoğunu Bağdât'ta geçirdi. <br />
    Behlül-i Dânâ, zamânın büyüklerinin sohbetlerinde bulundu. Eymen bin Nâbil, Amr bin Dînâr ve Âsım bin Ebi'n-Necîd'den hadîs-i şerîf öğrendi. İbretli mânâlı sözler söyledi. Menkıbeleri dilden dile aktarıldı. Herkese ders olacak hikmetli sözleri çok meşhûrdur. M.805 (H.190) senesi Bağdât'ta vefât etti. Dicle kenarında Şunûziyye kabristanlığına defnedildi. <br />
    Bir vesile buldukça Hârûn Reşîd’e nasîhat verirdi. Sözünü dudaktan, gözünü budaktan esirgemezdi. Doğru bilinen yanlışları, yanlış zan edilen doğruları çekinmeden söylediği için, kendisine Behlûl-i divane diyenler bile olmuştur. <br />
    Kaynakların verdiği bilgilere göre Behlûl başlangıçta saf ve deli değildi. Sonradan ilâhî cezbeye tutularak kendinden geçtiğine, bir daha kendine gelemediğine ve nefsinin tamamıyla silinip gittiğine inanılan Behlûl'ün bundan sonraki hal ve hareketleri oldukça gariptir. Yarı deli haline gelmesine rağmen sözleri nükteli ve iğneleyici, davranışları anlamlı ve uyarıcıdır. Hakkındaki menkıbelere göre mezarlarda ve harabelerde dolaşır, yalnızlığı sever, zaman zaman çocukların maskarası olur, onlar tarafından taşlanır, ama o bunları hep hoş karşılardı. Behlûle atfedilen fıkra ve hikâyeler hem güldürücü hem düşündürücüdür.<br />
    Bazı menkıbeler onu Hârûnürreşîd'in kardeşi, bazıları yeğeni, bazıları da nedimi olarak gösterir. Hârünürreşîd'e gerçekleri hiç çekinmeden söylediği, hatalarını çeşitli biçimlerde yüzüne vurarak onu doğru yola getirmeye ve uyarmaya çalıştığı, bunun için de eline geçen fırsatları kaçırmadığı rivayet edilir. Behlûl-i Dânâ diğer behlûller gibi gülmesi ve kahkahasıyla da meşhurdur. Sorulan sorulara ekseriya gülerek, bazan kahkaha atarak cevap verir, ancak bu alaycı tavırları genellikle bir uyarı ve öğüt anlamı taşırdı. <br />
    Behlûl tasavvufî eserlerde Allah âşığı bir sûfî ve velî olarak gösterilmiştir. Muhyiddin İbnü'l-Arabî, Abdülvehhâb eş-Şa'rânî, Abdürraüf el-Münâvî ve hatta İbnü'l-Cevzinin eserlerinde onun Hak âşığı bir meczup olduğu önemle belirtilmiştir. Attâr'ın İlâhînâme'sinde, Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî'nin Mesnevisinde, Yâfiî'nin er-Ravzü'r-reyahin'inde ona ait fıkra ve menkıbeler anlatılmıştır. Nefzâvî, er-Ravzü'l-âtır'da Behlûl'ü âşıkane hikâyelerin kahramanı olarak göstermiştir. İbn Kuteybe'nin Uyûnü'l-ahbar'ında, İbn Abdürabbih'in el-İkdü'l-ferîd'inde, Lâmiî Çelebi'nin Letâifnâme'sinde Behlûl-i Dânâ menkıbelerine yer verilmesi, bu fıkraların halk arasında geniş çapta yayıldığını göstermesi bakımından önemlidir. Behlûl-i Dânâ'nın menkıbe ve fıkraları Arap ve İran edebiyatında olduğu gibi Türk halk edebiyatında da önemli bir yer tutmaktadır.(Diyanet İslam Ansiklopedisi, Behlül-i Dana md.)<br />
    Kendimizce doğru olan bir şeyin, başkalarına göre birçok yönden mahzurlu olduğunu kendi bakış açımızdan göremeyiz. Bu durumda yapmamız gereken şey, kendimizi karşımızdakinin yerine koyarak onun hissiyatıyla olayı değerlendirmeye çalışmaktır. Buna psikolojide “empati” ya da “duygudaşlık” deniliyor. Psikologlar belki de bu adı yeni koydular. Fakat bundan bin dört yüz yıl önce Resûlullah (s.a.v) bu metodu uygulamıştır.<br />
    Bir toplantıda Hârûn Reşîd kendisiyle buluştu: Hârûn Reşîd, ona, “Çok zamandır seninle görüşmek istiyordum.” deyince, Behlül, “Ben böyle arzu duymadım” diye cevap verdi. Buna rağmen Hârûn Reşîd kendisinden yine nasîhat istedi. “Ne nasîhati istiyorsun? Şu saraya bak, bir de kabirlere bak! Bunlardan ibret almayan, nasîhat almayan nelerden alır! Hâlin ne olacak, ey mü’minlerin emiri! Yarın Cenâb-ı Hakkın huzûruna çıkacaksın. Büyük küçük yaptığın herşeyden sual olunacaksın. Bunlara nasıl cevap vereceksin iyi düşün! Bu hesap zamanında aç ve susuz olacaksın, çıplak bulunacaksın. Orada bulunanlar sana bakıp gülecekler. Perişan hâlin orada meydana çıkacak, başka nasîhati ne yapacaksın?” dedi. <br />
    Adâleti ile meşhûr olan Hârûn Reşîd onun nasihatlerinden çok istifâde etmiştir.<br />
    Hasan bin Sehl anlatır. Bir gün çocuklar, Hazreti Behlül’e taş atmağa başladılar. Taşın birisi vücudunu kanatınca, “Ey çocuklar! Ben Allah’u Teâlâya tevekkül ettim. O elbette bana kâfidir. O ne güzel vekîldir. Ancak Allahü teâlâ’ya yaklaşmak insana rahatlık verir. İnsanlara eza ve cefâ yapanlar hiç merhametli olur mu?” dedi. Ben dayanamadım. “Ey Behlül, çocuklar sana taşla vuruyorlar, sen onlara merhamet ediyorsun. Bu nasıl iştir?” dedim. O da, “Sus!... Allah’u Teâlâ, benim üzüntü ve acımı, onların da sevincinin çokluğunu elbet biliyor. Umulur ki, bazımızı, bazımıza bağışlar” buyurdu.<br />
    Muhammed bin Ebî İsmail bin Ebî Fudayl, ondan şu hâdiseyi nakleder: Behlül’ü bazı kabirlerin arasında gördüm. Bana, bir kabire soktuğu ayağını gösterdi. Toprakla oynuyordu. Burada ne yapıyorsun? diye sordum. “Bana eziyet etmeyen ve benim gıybetimi yapmayan insanlarla oturuyorum” dedi.<br />
    Bir zaman fiyatlar çok yükselmişti. Sen, insanların rahatlaması için, Allah’u Teâlâya duâ etmez misin? dedim. O bana şöyle cevap verdi: “Allah’a yemîn ederim ki, ben bu işe karışmam. Eğer bir buğday danesi bir dinar olsa, bize emrettiği gibi Allah’u Teâlâya ibâdet etsek, o bize vad ettiği gibi rızkımızı verir.” Sonra ellerini birbirine vurarak “Ey dünyâyı ve süslerini toplayan, gözleri uykudan lezzet almayan kimse, nefsinle uğraşıp ahirete bir tedarik yapmadın, kıyâmet gününde Allah’u Teâlâya ne cevap vereceksin?” dedi.<br />
    Behlül Dânâ, duâsı makbûl bir zattı. Bir şiirinde:<br />
    Hırsı bırak da, yorulma;<br />
    Geçimde tamaha kapılma...<br />
    Niçin malı cem edersin;<br />
    Kime topladın bilemezsin!<br />
 <br />
    Rızık vaktiyle ayrıldı;<br />
    Su-izan faydasız kaldı...<br />
    Her hırs sahibi fakirdir;<br />
    Her kanaatkâr da zengindir.<br />
 <br />
    Abdullah bin Mihrân anlatıyor: Hârûn Reşîd hacca gitti. Dönüşünde bir müddet Kûfe’de istirahat etti. Sonra yola çıkacağı zaman herkes kendisini yolcu etmek için sokağa döküldü. Behlül de çıkmıştı. Çocuklar onunla beraber oynayıp eğleniyorlardı. Tam o sırada Hârûn’un develer üzerinde muhteşem kâfilesi gözüktü. Çocuklar da Behlül’ü bıraktı ve onun seyrine koyuldular. Tam Hârûn’un geldiği sırada Behlül yüksek sesle:<br />
    “Ey Hârûn!” diye seslendi. Hârûn, yüzünden perdeyi kaldırarak “Buyur. Behlül, ne istiyorsun?” dedi. Behlül:<br />
    “Ey Mü’minlerin Emîri! Eymen bin Nail, Kudame bin Abdülâmir’den bize şöyle haber verdi ve dedi ki; Ben Resûl-i Ekrem(s.a.v)’i Arafat’tan dönüşte görmüştüm. Kızıl bir deveye binmişti. Yanında kimse dövülmediği gibi, kimse de kovulmazdı. “Yol verin, yol verin” diyen münâdileri de yoktu. Sen de bu usûle riâyet eyle. Bilmiş ol ki; tevâzu ile yolculuk etmen, kibir ile seyahatinden hayırlıdır.”“Bağdâd ve etrâfını nurlandırıp aydınlatacak hediyeler götürüyor musun?” dedi. <br />
    Halife, “Bu hediyeler nasıl olur?” deyince Behlül hazretleri “İnsanlara Allah’u Teâlâ’nın sevgisini, O’ndan korkmayı, onlara örnek olacak şekilde hâl ve hareketler, onlar hakkında temiz ve güzel düşüncelere sahip olmak en güzel hediyedir.” <br />
    Bunu dinleyen Hârûn Reşîd ağlayarak; “Ey Behlül, biraz daha anlat” dedi. Behlül:<br />
    “Memleketinin bir köşesinde bir mazlûm zulme uğrasa sen de memleketin diğer köşesinde bile olsan, Allah’u Teâlâ bunun hesabını senden soracak. Allah’u Teâlâ buyuruyor ki;“Şüphesiz ki iyiler na’im Cennetindedir. Kötüler ise Cehennemdedir.”(İnfitar Suresi, 13-14). <br />
    Âhirette, Cennet veya Cehennemden başka gidilecek üçüncü bir yer yoktur. O hâlde hazırlığını buna göre yap” dedi. <br />
    Halife, “Amellerimiz hakkında ne dersiniz?” diye sordu. Behlül hazretleri, “Allah’u Teâlâ’dan korkarak ve emrettiğine uygun olarak yapılan amel makbûldür” buyurunca, Halife, “Peygamber efendimizle(s.a.v), akrabalık olarak yakınlığımız hakkında ne dersiniz?” diye sorunca, Behlül, “Peygamber efendimize (s.a.v) akrabalıkdan ziyade, bildirdiği hükümlere bağlılıkda yakın olmak daha mühimdir” dedi. <br />
    Halife, “Peygamber efendimizin (s.a.v) şefaatine kavuşabilecek miyiz?” deyince de Behlül, “Onu Allah’u Teâlâ bilir” buyurdu. <br />
    Halife, “Nasıl yaşayalım?” dedi. Behlül, “Allah’dan kork. Her hâlinde Hz.Muhammed Mustafa(s.a.v)in sünnetine tâbi ol. Bu durumda en kârlı yolu seçmişsin demektir” dedi.<br />
    Halife, “Çok güzel söylüyorsun, şu hediyemi kabûl et” dedi. Behlül hazretleri de, “Onu kimden aldınsa ona ver. Dünyadaki sahipleri yakana yapışmadan önce, verenin yoluna harca. Bunu burada yap. Âhirete kalırsa onlara birşey bulup veremezsin, râzı edemezsin” diye cevap verdi. Parayı almayınca Hârûn Reşîd: “Para borcun varsa onu ödeyelim” dedi. Behlül:<br />
    “Kûfe’de birçok ilim sahipleri vardır. Borç ile borcun ödenmeyeceğinde ittifâk etmişlerdir” dedi, Hârûn:<br />
    “Bari ihtiyâcını temin, edelim” deyince, Behlül hazretleri: “Allah’u Teâlâ senin Rabbin olduğu gibi, benim de Rabbim’dir. Seni hatırlayıp beni unutması muhaldir” buyurdu. Hârûn Reşîd, bu sözleri işitince ağladı.<br />
    Nakledildiğine göre adamın birisi namaz kılmaz, diğer ibadetleri yapmaz ama her gece yatarken “Yâ Rabbi! Bana Cennetini ver!” diye duâ ederdi. Bir gece aynı şekilde yattı. Geç vakitte, damdan bir tıkırtı geldiğini hissederek uyandı. Hemen çıkıp, “Kimsin, orada ne arıyorsun?” dedi. Damda bulunan Behlül Dana idi ve “Devem kayboldu da onu arıyorum” dedi. Ev sahibi, “Hiç mümkün müdür ki, kaybolan deve damda olsun. Bu akılsızlık değil midir?” Bunun üzerine Hazreti Behlül Dana, “Senin, hiç ibadet etmemen ve sonra da Allah’u Teâlâdan Cenneti istemen daha akılsızlık değil midir?” buyurdu. Ev sahibi O zaman, Behlül Dânâ’nın kendisine nasîhat vermek için böyle yaptığını anladı. Hatasını anlayıp, tövbe etti ve ibadetlerini aksatmadan yapmaya başladı.( Fevât-ül-vefâyât, cild-1, sh. 228, 230. El-A’lâm, cild-2, sh. 77. El-Beyân ve’t-Tebyîn, cild-2, sh. 230.Tabakât-ül-kübrâ li’ş-Şa’rânî, cild-1, sh. 68)<br />
    <br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Her Koyun Kendi Bacağından Asılır</span></span><br />
<br />
Hârûn Reşîd bir gün esnafı denetlemesi için Behlûl-i Dânâ’yı vazifelendirir. Esnafı dolaşan Behlûl, pek çok kişiyi yaptıkları yanlış işler yüzünden cezalandırır. Esnaf kendisine kızgındır; çünkü onlara göre yaptıkları işler sadece kendilerini ilgilendirirdi. Onlarla Allah arasına kimse girmemeliydi. Sonunda hep birlikte halifenin huzuruna çıktılar. Behlûl-i Dânâ’nın kendilerine haksız yere ceza kestiğini, yaptıklarının ona bir zararının olmadığını, her koyunun kendi bacağından asılacağını, bu durumun düzelmesi için Behlûl-i Dânâ’nın vazifeden azledilmesi gerektiğini Hârûn Reşîd’e söylediler. Bunun üzerine halife, Behlûl-i Dânâ’yı yanına çağırtıp esnafın kendisinden şikâyetçi olduğunu bildirir.<br />
    Behlûl-i Dânâ şikâyetleri dinler; fakat hiçbir cevap vermeden huzurdan çıkar. Ertesi gün birkaç koyun kesip bacaklarından asar. Esnaf olan bitene bir anlam veremez. Zamanla koyunların kokusu etrafı rahatsız etmeye başlar. Etrafa yayılan pis koku dayanılmaz bir hal alınca, esnaf soluğu yine Hârûn Reşîd’in yanında alır. “Ey halife! Bu deliye bir şeyler söyle. Bacaklarından astığı koyunların kokusundan çarşıya girilmez oldu. O’nun yaptıklarından bîzar olduk.” derler. Bunun üzerine, Behlûl yine huzura çağrılır. Esnafı halifenin yanında görünce, “Yine ne oldu? Bir şikâyetiniz mi var?” diye sorar. Esnaf, “Astırdığın koyunların kokusundan çarşıda durulmaz oldu.” deyince Behlûl, “Evet efendiler, demek ki her koyun kendi bacağından asılsa da bütün mahalle bundan rahatsız olur.” der; esnaf bu söze verecek cevap bulamaz.<br />
    Şimdi bu kıssadan çıkarabileceğimiz hisselere bir bakalım.<br />
    1.Günahlar (sahsî gibi görünse de) psikolojik ve sosyolojik açıdan çevreyi etkiler.Birçok günahkâr insanın ağzından düşmeyen klâsik bazı sözler vardır. “Benim günahım bana bundan kime ne?” diye başlayan ve “Bu hayat benimdir, istediğim gibi yaşarım; kimse bana karışamaz.” ifadeleriyle devam eden sözleri sıkça duyarız. Bu ve buna benzer sözler, temelde, yukarıda bahsi geçen kıssadaki “Her koyun kendi bacağından asılır.” düşüncesi ile aynı mantığı taşıyor. Böyle düşünenler âhiret hayatı noktasında belki haklılar; çünkü işledikleri günahın cezasını yalnız kendileri çekecekler. O zaman “Ne halleri varsa görsünler. Yapacakları varsa, görecekleri de vardır.” diyebiliriz. <br />
    Fakat aynı şeyi dünya hayatı için söylemek mümkün mü? Yani bazı kimselerin günah ya da gayr-i ahlakî olan fiilleri karşısında “Ne halleri varsa görsünler.” diyebilir miyiz? İnsanlar için günah işleme hürriyeti olabilir mi? İnsanın dilediğini yapma özgürlüğünün bir sınırı yok mudur? Mesela; herkesin adam öldürme hürriyeti olsa sonuç ne olurdu? Ya da hırsızlık veya gasp suç olarak kabul edilmese idi bunun topluma yansıması nasıl olurdu? Acaba insanların suç işleme özgürlüğü olsaydı toplum bundan nasıl etkilenirdi? “Adalet, emniyet, asayiş, huzur ve düzen bozulurdu.” dediğinizi duyar gibiyim. Demek işlenen kötülükler sadece sahibine zarar vermiyor; toplumu da psikolojik ve sosyolojik açıdan etkiliyor. Hiç kimse günah işlemekte hür değildir. İslâmiyet’e göre gerçek hürriyet; -helâl dairesinde olmak şartıyla- sahsın yaptıkları ile kendine ve başkasına zarar vermemesidir. Demek dinen haram kabul elden fiiller, hem şahsa hem de topluma maddeten ve manen zarar verdiği içindir ki yasaklanmışlardır.<br />
    2. Def’-i şer celb-i menâfi’e her zaman râcihtir.Yani kötülüğün, zararın önlenmesi her zaman iyiliğin, faydanın elde edilmesinden önce gelir. Neden mi? Dibi delik bir kazanın tamiri, sütle doldurulmasından önce gelir. Deliği tamir işi kötülüğün önlenmesi; süt doldurma işi ise faydanın celbi anlamına geleceğinden elbette zararı önlemek için deliğin önce tamir edilmesi gerekir. Emr-i bi’l ma’ruf nehy-i an’il münker (iyiliği emretmek kötülükten sakındırmak) her mü’mine farz kılınmıştır. Hadis-i şerifte “Sizden kim (sünnetimize uymayan) bir münker (kötülük) görürse (seyirci kalmayıp) onu eliyle düzeltsin. Buna gücü yetmezse lisanıyla düzeltsin. Buna da gücü yetmezse kalbiyle buğzetsin. Bu kadarı imanın en zayıf mertebesidir.” (Müslim, İman 78 (49); Tirmizî, Fiten 11 (2173)) denilmektedir. <br />
    Topluma verdiği zararlar göz önüne alındığında kötülükleri uzaklaştırmak, iyiliklerin celbinden önce gelir. Yani önce zararlı şeyler ortadan kaldırılmalı, daha sonra iyiliklerin topluma yerleşmesine çalışılmalıdır. Çünkü kötülük tahriptir, yıkmaktır. İyilik ise tamirdir, yapmaktır. Yıkmak kolay, yapmak ise zordur. Her bir kötülük toplumdan pek çok iyiliğin yok olmasına sebep olur. Tahrip kolay olduğundan kötülüğün yayılması, iyiliğe nazaran daha hızlı olur. Bu noktadan bakıldığında kötülükler başkalarına bulaşmadan, onları engellememiz gerektiğini görebiliriz. <br />
    3. İnsanları kötülükten vazgeçirmenin pek çok yolu vardır.İnsanlarda yaratılış itibariyle haramlara karşı bir meyil vardır. Haram ve günahlarda ise maddî, aldatıcı, geçici bir zevk ve lezzet olmasına karşın; binlerce manevi, ruhî, kalbî, vicdânî elemler de vardır. Nefsin hazır bir lezzeti, ileride verilecek binler lezzete tercih etmesi sebebiyle insan -şeytanın da telkinâtıyla- bilerek ya da bilmeyerek haramlara girer.<br />
    Allah dostları haramları zehirli bir bala benzetir. Nasıl ki zehirli bir balı yiyen adam önce lezzet alır, sonra zehrin tesiriyle acılar içerisinde can çekişir. Aynen öyle de harama dalan bir insan da önce lezzet alır, sonra kalbî, vicdanî sıkıntılar, korkular onu kabre kadar rahatsız eder. Kötülükleri önlemekte bu nokta çok önemlidir. Bizler, kötülüğün kötü neticelerini gözler önüne sermeliyiz ki insanlar o yola girmesinler. Haramların, günahların daha dünyada iken insanların başlarına neler getirdiğini zihinlere kazımalıyız ki onlardan uzak durulsun.<br />
    4. Empati yaptırarak pek çok kötülüğü önleyebiliriz.Bazen davranışlarımızın başkalarını nasıl etkilediğini düşünmeden hareket ederiz. Eğer karşımızdaki kişi ya da kişiler bizi ikaz etmezlerse onlara zarar verdiğimizin farkına bile varamayız. Kendimizce doğru olan bir şeyin, başkalarına göre birçok yönden mahzurlu olduğunu kendi bakış açımızdan göremeyiz.<br />
    Bu durumda yapmamız gereken şey, kendimizi karşımızdakinin yerine koyarak onun hissiyatıyla olayı değerlendirmeye çalışmaktır. Buna psikolojide “empati” ya da “duygudaşlık” deniliyor. Psikologlar belki de bu adı yeni koydular. Fakat bundan bin dört yüz yıl önce Resûlullah (s.a.v) bu metodu uygulamıştır. Kendisinden zina etmek hususunda izin isteyen bir gence sırayla; bu fiili annesinin, kız kardeşinin, halasının, teyzesinin yapmasına razı olup olmayacağını sormuş. Genç bunların hiç birinin zina etmesine razı olamayacağını söyleyince; başkaları da annelerinin, kız kardeşlerinin, teyzelerinin, halalarının zina etmelerine razı olmaz diyerek genci bu isteğinden vazgeçirmiştir.<br />
    Rasûl-ü Ekrem (s.a.v) in bu davranışı sempatik değil midir? Bu tarz davranış bizler için sünnettir. Empati yapmak, yaptırmak sünnet olduğuna göre, bizlerin de davranışlarımızı bu açıdan kontrol etmemiz gerekmez mi? Karşı tarafı inciterek, rencide ederek, hissiyatını bastırarak değil; aklını, kalbini, nefsini empati yaptırmak suretiyle ikna ederek hem kötülüğü önlemek hem de insanların gönlünü fethetmek mümkündür. Anne babalar, âmirler, memurlar, büyükler, küçükler, zenginler, fakirler kısacası tüm insanlar gerçekten empati yapabilselerdi kimse kimseye zarar verir miydi acaba?<br />
    Derler ki her koyun kendi bacağından asılır<br />
    Asılmasına asılır da, kokusu etrafa yayılır<br />
    Derler ki benim günahım bana, bundan kime ne!<br />
    Pek çok hayrâta mani pür şer etrafa yayılır<br />
    Her koyun kendi bacağından asılsa da<br />
    Yoktur İslâm’da mel’anete müsâade<br />
    İnsan dünyada her ne kadar hür olsa da<br />
    Yoktur zarara cevaz ne nefsine, ne de gayra<br />
    Cenab-ı Hak Kur’an-ı Mübinde: “Sizden, hayra çağıran, iyiliği emreden ve kötülükten men eden bir topluluk bulunsun. İşte kurtuluşa erenler onlardır.” (Al-i İmran Suresi, 104) <br />
    “Şüphesiz Allah, adaleti, iyilik yapmayı, yakınlara yardım etmeyi emreder; hayasızlığı, fenalık ve azgınlığı da yasaklar. O, düşünüp tutasınız diye size öğüt veriyor.” (Nahl Suresi, 90)  <br />
    “Mü’min erkekler ve mü’min kadınlar birbirlerinin dostlarıdır. İyiliği emreder, kötülükten alıkoyarlar. Namazı dosdoğru kılar, zekâtı verirler. Allah’a ve Resûlüne itaat ederler. İşte bunlara Allah merhamet edecektir. Şüphesiz Allah mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir. (Tevbe Suresi, 71) <br />
    Hadis-i Kudsi’de : “Ey Davud! Benden kaçan bir kulumu, tekrar bana getirmen tüm insanların ve cinlerin ibadetinden bana daha sevimli gelir.”<br />
Efendimiz(s.a.v)de: “Yâ Ebû Rafi! Allah’a yemin ederim ki, senin iki elinle (yani maddî ve mânevî gayretin ve çalışman neticesinde), bir şahsa Cenab` ı Hakk’ın hidayet nasip etmesi, güneşin üzerinde doğduğu ve battığı her şeyden daha hayırlıdır.” (Taberani )<br />
    “Sizden kim (sünnetimize uymayan) bir münker görürse (seyirci kalmayıp) onu eliyle düzeltsin. Buna gücü yetmezse lisanıyla düzeltsin. Buna da gücü yetmezse kalbiyle buğzetsin. Bu kadarı imanın en zayıf mertebesidir.” (Ebû Dâvud, Sünen, Melahim, 31/ 17,  (IV, 508- 515) <br />
    <br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Cehennemden Ateş Almaya Gittim</span></span><br />
<br />
    Bir gün Behlül Dânâ hazretleri, üstü başı toz toprak içinde uzun bir yolculukan gelmiş olmanın belirtileri ile Harun Reşid'in huzuruna çıktı. Harun Reşid sordu:- Be ne hal Behlül, nereden geliyorsun?<br />
    - Cehennemden geliyorum ey hükümdar.<br />
    - Ne işin vardı cehennemde?<br />
    - Ateş lazım oldu da ateş almaya gittim.<br />
    - Peki, getirdin mi bari?<br />
    - Hayır efendim getiremedim. Cehennemin bekçileriyle görüştüm, onlar "Sanıldığı gibi burada ateş bulunmaz, ateşi herkes dünyadan kendisi getirir" dediler.<br />
    Bize de Gitmek Düşer<br />
    Behlül hazretleri halife Harun Reşit’in arkasında namaz kılmıyormuş. Bir gün yanındakiler bu durumu halifeye açmışlar."Efendim Behlül sizin arkanızda namaz kılmıyor halk arasında dedi kodular çoğalmaya başladı. Siz en iyisi Behlül’le bu durumu bir görüşün" derler. Halife bunun üzerine Behlül’ü çağırır ve durumu anlatır: “Hiç olmazsa Cuma namazlarında arkamda namaz kıl.” der. Behlül kabul eder. Halife namazın ikinci rekâtında iken Behlül namazı terk eder. Bu durum halifeyi iyice kızdırır ve Behlül’ü yanına çağırır sebebini sorar.<br />
    Behlül Dana hazretleri anlatmaya başlar ve halifeye sorar:- “Efendim siz tekbir alıp namaza başladığınızda vergileri arttırdınız mı artırmadınız mı?”<br />
    Halife: “Evet arttırdım.” der.Behlül Dânâ: “Peki, Fatihayı okurken orduyu topladın mı toplamadın mı?<br />
    Halife yine :”Evet topladım” der.Behlül Dânâ :“ Peki, Rukûya gittiğinde komşu ülkeye savaş açtın mı açmadın mı?<br />
    Halife yine: “Evet açtım” der.Behlül Dânâ : “Peki, secdeye gittiğinde savaşı kazandın ve savaşı kazanmış bir komutan edası ile işgal ettiğin ülkeye girdin mi girmedin mi? der.<br />
    Halife yine: “Evet girdim.” der.Behlül Dânâ: “İkinci rekata kalktığında o ülke padişahının kızı yanına geldi ve sen onu cariye olarak aldın mı almadın mı?” diye sorar.<br />
    Harun Reşit: “Aldım” der.Behlül Dânâ: “Peki der, sen o kıza nikah kıydın mı kıymadın mı?Harun Reşit : “Kıydım” der.Harun Reşit dayanamaz sorar : “İyi de bütün bunların bizim konumuzla ne alakası var?<br />
    Behlül Dânâ şöyle der: “Eh bu durumda bize de gitmek düşer.”<br />
    Cennetten Köşk Satın Almak<br />
    Behlûl Dânâ bir gün düzgünce kesilmiş tahta parçalarından eve benzer bir şey yapıyordu. Harun Reşid'in hanımı Zübeyde görüp ne yaptığını sordu.<br />
    Behlûl: "Cennet köşkü yapıyorum efendim" diye cevap verdi.<br />
    Dindar bir kadın olan Zübeyde köşke müşteri çıktı:Bu köşkü bana satar mısın?-İsterseniz satarım!Kaç paraya satarsın?Sana bir akçeye veririm.Halifenin hanımı hemen bir akçeyi verip köşkü satın aldı. Harun reşit ve hanımı o gece rüyalarında kendilerini cennette gördüler. Zübey'de lüks bir köşkte oturuyordu.<br />
    Harun Reşit sordu: Hanım, sen bu köşke ne zaman sahip oldun?Dün bir akçeye Behlûl'den satın almıştım.Sabah oldu ,hükümdar hemen Behlûl'ü çağırttı.Dün hanıma sattığın köşkten bir tane de bana yapsana,dedi.Olur yaparım, dedi Behlûl.-Kaça yapacaksın?Bin akçeye yaparım.Ama hanıma bir akçeye vermişsin!Evet, bir akçeye verdim . Ama o köşkün değerini bilmeden aldı. Sen ise dün gece onun nasıl görkemli bir köşk olduğunu gördün.Ben buna göre fiyat istiyorum. <br />
    Senin Halin Nicedir?<br />
    Behlûl Bir gün sarayın taht salonunda kimsenin olmadığını görerek çok merak ettiği Harun Reşid’in tahtına güzelce bir kurulur, bir müddet sonra olayı fark eden nöbetçiler Behlûl'u Tahttan kaldırarak bir güzel döverler.<br />
    Behlûl bir kenara çekilip hüngür hüngür ağlamaya başlar, Olayı padişah Harun Reşide haber verirler, Harun Reşit Behlûl'ün yanına gelerek teskin etmeye çalışır.<br />
    - Tamam Behlûl ağlama , ben o nöbetçileri cezalandıracağım der, Behlûl hemen itiraz ederek.<br />
    - Aman abi Askerleri cezalandırmayın, Benim onlardan şikayetim yok.<br />
    - O zaman neden ağlıyorsun.<br />
    - Behlûl Dáná HazretleriHarun Reşide:<br />
    - Kardeşim ben, beni dövdüler diye ağlamıyorum. Ben birkaç dakika tahta çıkmakla bu kadar dayak yedim, yarın senin durumun ne olur, ne kadar dayak yiyeceksin diye düşünüyorum ve onun için ağlıyorum,dedi.<br />
    Bu sözler Harun Resid'in gözlerinin yaşarttı...<br />
    - O halde söyle, nasıl hareket edersem kurtulurum, diye sordu.<br />
    Behlûl Dáná Hazretleri de su nasihatte bulundu:<br />
    - Adaletle hükmet, kimseyi incitme, millet senden memnun olup senin iyiliğine dua etsin. Ancak o zaman kurtulursun.<br />
    Rüyadaki Padişahlık<br />
    Bir gün Hârûn Reşîd, Behlül ile görüşmek, hikmetli sözlerini duymak istedi. Bu şekilde adamlarını gönderip Behlül'ü getirmelerini söyledi. Gidenler Behlül'ü boş bir mezar içinde uyur buldular. Uyandırdıklarında; <br />
    - "Siz ne yaptınız. Beni pâdişâhlık makâmından indirdiniz. Şimdi ben ne yapacağım." dedi. <br />
    Görevliler gidip bu sözleri halîfeye bildirdiler. Hârûn Reşîd onun bu hâline bir mânâ veremedi, huzûruna geldiğinde; <br />
    - "Ey Behlül! Bu ne iş. Sen hangi padişahlıktan indirildin?" dedi. <br />
    O, bu soru üzerine; <br />
    - "Ey Halîfe! Rüyâmda kendimi hükümdâr olmuş gördüm. Tahtımda oturuyordum. Hizmetçilerim vardı. Saltanat ve ihtişam içinde idim. Lâkin senin adamların beni uyandırdı ve tahtımdan oldum." <br />
    Bu sözlere Hârûn Reşîd güldü ve; <br />
    - "Ey Behlül! Rüyâdaki pâdişâhlığa îtibâr olur mu?" dedi. <br />
    Bunun üzerine Behlül hazretleri; <br />
    - "Ey müminlerin emîri! Benim hükümdarlığım ile seninki arasında ne fark var. Ben gözlerimi açınca hayat buldum. Sen gözlerini kapayacak olsan ebediyyen emirlikten düşecek, saltanatından olacaksın ve nedamet, pişmanlık günün başlayacak. O halde hangimizin hükümdarlığına îtibâr yoktur siz söyleyin." dedi. Bunun üzerine Harun Reşîd söyleyecek söz bulamadı.<br />
Bizde Vaktiyle Güzel Yiyeceklerdik<br />
    Halife Harun Reşîd bir gün Behlül-i Dânâ ile sohbet ederken; <br />
    - "Ey Behlül! Sana sarayımda bir oda ve hizmetçiler vereyim. Yeter ki bu eski elbiselerden kurtul. Yenilerini giy. İnsanlar arasına karış." dedi. <br />
    Bunun üzerine hazret-i Behlül; - "Müsâde ederseniz bir danışayım." dedi. <br />
    Halife; - "Kime danışacaksın, kimsen yok ki?" diye cevap verdi. <br />
    Behlül de; "Ben danışacağım yeri biliyorum." dedi ve oradan ayrıldı. Harun Reşîd arkasından adamlar salıp danışacağı yeri öğrenmek istedi. Behlül gide gide şehir dışında bir mezbeleliğe gitti. Başını eğip bir şeyler dinlermiş gibi yaptı. Bir şeyler söylendi. Daha sonra oradan ayrıldı. Saraya yöneldi. Sultanın adamları ondan önce saraya dönüp hâdiseyi halifeye bildirmişlerdi. Behlül huzura girince, halife Harun Reşîd ona; <br />
    - "Ey Behlül! Söyle bakalım vereceğin cevabı." dedi. <br />
    Behlül; - "Danıştım efendim. Lâkin insanlar arasına karışmam mümkün değil." dedi. <br />
    Halife heybetle; - "Ey Behlül! Sen gidip çöplere danışmışsın, haberim oldu." dedi.<br />
    Behlül de; - "Doğru söylüyorsun ben de onlara danıştım. Onlar bana cevap verdiler ve;<br />
    - "Ey Behlül! Biz de vaktiyle en güzel ve nefis yiyecekler idik. Bütün güzellikler bizde idi. Sevgi ve itibarımız çoktu. Ne zaman ki insanlar arasına karıştık. İşte bu hâle geldik. Çöpe atıldık. Sen de sakın insanların arasına karışma." dediler. Bu sözlerdeki ince manaları anlayan Harun Reşîd: "Haklısın." deyip düşüncelere daldı.<br />
    <br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Harun Reşid’in Allah Korkusu</span></span><br />
<br />
    Halife Harun Reşit karısı Zübeyde hanımla sohbet ediyorlardı. Karısı Harun Reşit'e: “ Sen tebeanâ karşı Hz. Ömer(r.a) gibi adil olmadıkça cennete gireceğini sanma! Zalim olursan cehennemliklerden olursun, dedi. “<br />
    Harun Reşit karısının bu ithamına tahammül edemeyerek: “Ben Allah'ın cennetlik kullarındanım. Eğer bu sözümde yalan varsa sen benden üç talak boş ol, diyerek yemin etti.” <br />
    Zübeyde Hanım islâmî emirlere bağlı bir kadındı. Kocasının böyle söylemesine karşı: “ Ey Harun! Aşare-i mübeşşereden başka cennetlik olduğu dünyada iken belli olan kim var? Sen nasıl böyle konuşuyor ve yemin ediyorsun? Bu sözden sonra aramızda ayrılık kesinleşmiştir, dedi ve Halife Harun Reşit'ten ayrıldı. Bir daha da yanına yaklaşmamaya karar verdi.” <br />
    Harun Reşit müşkül durumda kalmıştı. Zamanının meşhur âlimlerini çağırarak meseleyi anlatıp karısının boş olup olmadığını sordu. Bütün âlimler nikâhın zail olduğunu bir daha evlenebilmeleri için hülle yapılması lâzım geldiğini söylediler. Harun Reşit'in bazı yakınları durumu bir de İmam-ı Yusuf'a sormayı tavsiye ettiler. Halife İmam-ı Ebu Yusuf'u çağırtıp durumu bir de ona anlattı. <br />
    İmam-ı Ebu Yusuf:”Ey Emirel Mü'minin siz hiç sadece Allah korkusundan dolayı işlemeye azmettiğiniz bir hatadan vazgeçtiniz mi? diye sordu. “<br />
    Harun Reşit kısa bir müddet düşündükten sonra başından geçen ibretli bir hâdiseyi şöyle anlattı:”Memleketimizde uzun süren bir kıtlık hüküm sürmekte idi. Ben de halife olmam dolayısıyla hazineden halka erzak dağıtıyordum. Bir gün yoksullar içerisinde genç ve güzel bir kadın gelip kocasının ihtiyar olduğunu ve çocuklarının aç kaldıklarını söyliyerek erzak istedi. Rüşvet olarak da hiç uygun olmayan tekliflerde bulundu. Kadının bu teklifi bana çok büyük tesir icra etti ise de kadından uzaklaştım ve Allah korkusundan günlerce tevbe - istiğfar ettim.”.. Diye anlattı. <br />
    İmam Ebu Yusuf:”Senin söylediklerin Zübeyde hanımla aranızda yapılan nikâhı bozmamıştır. Çünkü Cenab-ı Hak: «Ve Limenhâfe makame Rabbihî cen-netan« buyurarak Allah'dan korkanlara iki cennet olduğunu beyan ediyor. Sen de Allah'tan korktuğuna göre nikâhınız bozulmamıştır, diye fetva verdi. <br />
    İmam-ı Ebû Yusuf'un bu fetvası kendisine bildirilen Zübeyde Hanım Harun Reşit'le beraber yaşamaya razı oldu... <br />
    <br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Harun Reşid ve Hanımı</span></span><br />
<br />
    Bir gün Harun Reşit ile hanımı bahçede oturmuşlar.Bahçenin havuzuna da ay'ın ışığı aksetmiş,Harun Reşit hanımına,şu Allah'ın nuruna bak,ne kadar da güzel demiş.Hanımı da,benden daha mı güzel deyince,Harun Raşit kızarak;sen kim oluyorsun da Allah'ın nurundan daha güzel olasın diyerek hanımını mahkemeye veriyor.<br />
    Mahkemede Şeriat alimleri toplanıyor,fetva fetva derken hanımın idamına karar veriyor.Nasıl olur da bir insan Allah'ın nurundan daha güzel olabilir,bu mümkün olamaz diyorlar ve hasılı kadına idam emri veriyorlar.<br />
    Bir gün hanımcağız derin derin düşünürken oradan geçen Behlül Dane yengesinin üzgün halini görüp,yenge ne düşünüyorsun?der.Yengesi o zaman;Behlül senin bir şeyden haberin yokmu?Benim idamıma karar çıktı.Beni bir kaç gün sonra idam edecekler diye cevaplar.Behlül sebebini soruyor,yengesi de olanları anlatıyor.<br />
    Behlül Dane yengesinin başından geçen olayı dinledikten sonra yengesine,sen bu hususta hiç telaşlanma,ben bu işi hallederim diyor.Bunun üzerine bir tellal çıkarıp cuma namazını falan camide kıldıracağını halka duyuruyor.Bu ilan üzerine halk akın akın camiye koşuyor.Çünkü daha önceleri Behlül'e böyle şeyler teklif edildiğinde kabul etmemişti.<br />
    Cuma günü kalabalık bir cemaat topluluğuna hitaben önce hutbeyi okuyor,sonra mihraba geçiyor,namazı kıldıracak.Namaza duruyorlar Fatiha-i Şerif'i okuyor.Sonra zammı sure koşuyor Vettini suresini okuyor.İnsanın methi bu surededir.(Vettini vezzetüni ve turisinine ve hazel beledil emin lekat halaknal insane fi ahseni takvim)Diyeceği yerde öyle demiyor "Lekat halaknal kamere fi ahseni takvim" diyerek durmadan devam ediyor sureyi bitiriyor.<br />
    Namazdan sonra bütün fetva alimleri Behlül'e efendim namazda yanlış okudunuz bu nasıl olur,Kur'an da sizin okuduğunuz gibi mi yazıyor?Diye sorulunca:Behlül Dane:Peki böyle yazmıyor da bir insan ben aydan daha güzelim dediği zaman ona neden idam kararı verirsiniz?Eğer ay insandan daha güzel olmuş olsaydı,Cenab-ı Allah Kur'an 'ı Kerimde insan yerine ay'ı metederdi.Bu olaydan sonra fetva geri alınıp kadıncağız kurtulmuş oluyor<br />
Bu Dünya Kimseye Kalmaz. Kimsenin Yaptığı Yanına Kâr Kalmaz.<br />
    Zamanın krallarından birisi Harun Reşide nadide bir gül fidanı hediye eder.Harun Reşid, bu hediyeyi çok beğenir sarayın baaş bahçıvanına teslim eder.Ona iyi bakmasını ve açtığı zaman onu ilk defa kendisinin koklamak ve seyretmek istediğini tenbih eder. Yaprağı, kokusu, görünüşüyle dikkatini çeken gül, üzerine titremeye başlar gülün ne var ki, sakınan göze çöp batar derler ya. Aynen öyle olur. Bir sabah bahçıvan gelip bakar ki, gül açmış,çok güzel kokuyor.rengi,kokusu herşeyi çok güzel.Padişaha müjde vereyim derken,gülün dalına konan bir bülbül,şakı(Zeker) ne kadar yaprak varsa hepsini gagalayarak yere düşürür. Tek yaprak bırakmaz. Gülün başında korku içinde koşar halifeye,O sırada padişah balkondadır.Sultanım der, üzerine titrediğimiz gülün yapraklarını bir bülbül öterek,gagalayarak yere dökmüş, tek yaprak bırakmamış.<br />
    Harun Reşid, telaş etmeden cevap verir:Üzülme efendi üzülme, der,Bu dünya ona kalmaz, bülbülün yaptığı yanına kalmaz.<br />
    Rahat bir nefes alan bahçıvan işine döner, bir gün bakar ki, bir yılan yaprakları düşüren bülbülü yakalamış, yutmak üzere, otların arasında kayıp gidiyor.<br />
    Heyecanla yine halifeye gelir:Sultanım der, bülbülü bir yılan yakalamış, yutarken gördüm.<br />
    Sultan yine telaşsız: Üzülme evladım. Bu dünya yılana da kalmaz.<br />
    Yine bir gün bahçede çalışırken,bülbülü yutan zehirli yılan bahçıvanı sokmaya çalışır,bahçıvanda kendisini korur,elindeki kürekle yılanın kafasını koparır.<br />
    Sarayın balkonundan etrafı seyreden padişaha, sultanım dedikleriniz hep çıktı. Yılan beni sokmaya çalıştı, bende onu öldürdüm.<br />
    Sultan, üzülme evladım, bu dünya sana da kalmaz, sende ektiğini biçersin.<br />
    Aradan bir hayli zaman geçer, bahçıvan büyük bir suç işler. Mahkeme idam cezası verir. Gün gelir infaz gerçekleşek. Hakim ona son bir arzun varmı der. O da, evet var, ancak bunu size değil sultanıma söylerim.<br />
    Bunun üzerine Harun Reşid, ne söyleyeceksen söyle diyor.<br />
    O da; sultanım eğilin kulağınıza söyleyeceğim. Kulağına: Sultanım siz adil bir insansınız. Halifemsiniz. Bu dünyanın, bülbüle, yılana ve bana kalmayacağını çok iyi bildiniz. Şunu da iyi biliniz ki bu dünya size de kalmaz.<br />
    Bir müddet düşünen sultan, ağlayarak, hadi seni affettim der.<br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Camiye Gidenler ve Namaza Gelenler</span></span><br />
    Bir Ramazan günüydü. Abbasi halifesi Harun Reşid, çok sevdiği Behlül Dânâ hazretlerinden bir ricade bulunur:– Akşam namazına camiye gittiğinde namaza gelen herkesi buraya getir de onlara iftar verelim. Behlül Dânâ, akşam ezanı okununca camiye gider. Namaz kılındıktan sonra da beş on kişilik bir grupla Harun Reşid’in yanına giderler. Harun Reşid şaşırır: – Ey Behlül! Ben sana namaza gelen herkesi iftara getir demiştim; ama sen beş on kişiyle geldin. O kadar cemaatin arasından bir sofralık bile adam getirmemişsin.<br />
    Behlül Dânâ, Harun Reşid’e şu güzel cevabı verir: Siz, benden camiye gelenleri değil, namaza gelenleri iftara getirmemi istediniz. Ben de isteğinizi yerine getirmek için namazdan sonra cami kapısında durup çıkan cemaate hocanın namazda hangi sureyi okuduğunu sordum. Bunu da sadece getirdiklerim bildi. Camiye gelen çoktu; ama namaza gelenler demek ki bunlarmış.<br />
    <br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Mezar Taşı</span></span><br />
<br />
    Behlül Dânâ'ya biri sorar:Oğlum öldü. Mezar taşına ne yazdırayım?Behlül Dânâ şu cevabı verir:Şunu yazdır: "Dün altında olan çimenler bugün üstünde yeşerdi. Ey yolcu anla ki, şu toprak günahtan gayri her şeyi örter." <br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Müjde</span></span><br />
    Harun Reşid'in vezirlerinden biri, Behlül Dânâ'ya latife yollu takılarak: "Müjde sana ey Behlül, Sultanımız seni, domuzlarla maymunlara çoban tayin etti" dediğinde, Behlül şu cevabı vermiş:- Öyle ise kulaklarını aç da emirlerimi yerine getirmeye hazırlan. <br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Behlül'e Göre Üç Kafa </span></span><br />
    Behlül Dânâ Hazretleri, bir gün pazara üç tane kuru kafa getirerek satmaya başlamış ve her üçüne de ayrı ayrı fiyat takdir etmişti. Bu kafaları kaça satıyorsun diyenlere, birini bir paraya, birini on paraya, birini de ağırlığınca paraya sattığını söyledi. <br />
    Behlül'ün bu tuhaf hareketlerini seyrederlerken biri dayanamayarak: <br />
    — Ey Behlül! Bunların üçü de kurumuş kafalar olduğu halde sen üçüne de ayrı ayrı fiyat biçiyorsun. Bunların birbirlerinden ne farkı var ki? dedi. <br />
    Behlül Dânâ Hazretleri, bundaki esrarı şöyle anlattı: <br />
    — Şu birincisi, taş kafadır. Bunun değeri hepsinden düşük. Çünkü hu hiç nasihat dinlemez ve ihtiyaç da duymaz, ikincisi, yani on paralık kafa ise nasihat dinler ama tutmaz... Bir tarafından girer öbür tarafından çıkar. Bunun adı da boş kafadır. Üçüncüsü ise tam kafadır. Hem dinler, onunla amel eder, hem de başkasına öğretir, İşte en kıymetli kafa budur. Bunu da ağırlığınca paraya veriyorum, dedi. <br />
    Tabii ki bunda anlayanlar için büyük hikmetler gizlidir. Velilerin hareketi ilk nazarda tuhaf gibi olsa da o çok değerlidir aslında...<br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Ölüm En Büyük Nasihattır</span></span><br />
    Harun Reşit’in annesi Behlül Dânâ hazretlerine gelerek Harun’a biraz nasihat et de adaletten ayrılmasın. Yoksa ahirette işi çok zor olacak diyor: <br />
    Behlül Dânâ hazretleri birgün Harun Reşit’e, “Uygun görürseniz biraz dolaşalım diyor ve Onu mezarlığa götürüyor. Tek tek mezarları göstererek “Bak şu filanca idi, şu kadar malı vardı,şu kadar yıl yaşadı ve öldü. Şurada yatan da filanca idi, zamanının hükümdarı idi, şu kadar askeri, şu kadar da hazinesinde malı vardı. Şurada yatan kadın da zamanının en güzeli idi. Herkes ona sahip olmak için can atıyordu. Sonunda biri ile evlendi, şu kadar çocuğu oldu ve şu kadar yıl yaşadı. <br />
    Bu ve benzeri yer gösterme ve değerlendirmenin ardından eve dönüyorlar. Harun Reşit’in annesi, bu günlerde hiç Behlül’le sohbet ettin mi, sana neler anlattı? Diye soruyor.<br />
    H.Reşit’in annesi tekrar Behlül Dânâ hazretlerine gelerek, “Oğluma ne zaman nasihat edeceksin?” diye soruyor. O da ben Ona nasihat ettim. Birlikte mezarlığa gittik. Ona bazı geçmiş kimseleri hatırlattım. “Ölüm en büyük nasihattir. Eğer bunu anlamadıysa diğer söyleyeceklerimin de bir faydası olmaz” diyor.<br />
    <br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Damda Deve Bulamayız</span></span><br />
<br />
    Adamın birisi namaz kılmaz, diğer ibâdetleri yapmaz ama her gece yatarken; "Yâ Rabbî! Bana Cennet'ini ver!" diye duâ ederdi. Bir gece aynı şekilde yattı. Geç vakitte, damdan bir tıkırtı geldiğini hissederek uyandı. Hemen çıkıp; "Kimsin, orada ne arıyorsun?" dedi. Damda bulunan Behlül Dânâ idi ve "Devem kayboldu da onu arıyorum." dedi. Ev sâhibi, "Kaybolan deve damda olması mümkün mü? Bu akılsızlık değil midir?" deyince, Behlül-i Dânâ; "Senin, hiç ibâdet etmemen ve sonra da Allah-ü teâlâdan Cennet'i istemen daha akılsızlık değil midir?" buyurdu. Ev sâhibi O zaman, Behlül-i Dânâ'nın kendisine nasihat vermek için böyle yaptığını anladı. Hatâsını anlayıp, tövbe etti ve ibâdetlerini aksatmadan yapmaya başladı. <br />
    <br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kürkçü Dükkanı </span></span><br />
<br />
    Bir gün Behlül-i Dânâ'nın evine hırsız girmiş, evde ne bulduysa götürmüştü. Doğruca kalkıp kabristânlığa gitti ve kapısına oturdu. Bunun farkına varanlar başına toplanıp; "Niçin hırsızın peşinden gitmedin de buraya geldin?" dediler. <br />
    Onlara; "Yolunu şaşırmış o adamcağızı burada bekliyorum." diye cevap verdi. Bu söze oradakiler kahkaha ile güldüler ve "Hay Allah iyiliğini versin, o adamın burada işi ne?" dediler.<br />
    Bunun üzerine Behlül hazretleri; "Siz hiç merak etmeyin o mutlakâ bu kapıya gelecek. Ecel onu buraya getirecektir." buyurdu. Bu sözler üzerine herkes derin düşüncelere daldı.<br />
    <br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Cenneti Nerde Aramalı</span></span><br />
 <br />
    Bir gün Harun Reşit’in karısı, beyine şöyle diyor:<br />
    “Allah’a hamd olsun ki bu dünyada saraylarda rahat ve mutluluk içinde yaşıyoruz. Rabbimiz bize ahirette de böyle hatta daha iyi şartlarda yaşamayı nasip etse keşke diyor. H.Reşit de: İnşallah hanım kim istemez ahiret mutluluğunu diyor.” <br />
    H. Reşit dışarı çıkıp dolaşırken Behlül Dânâ hazretlerinin yeri kazdığını görüyor ve takılmadan edemiyor:-Hayırdır Behlül yine ne işler çeviriyorsun? Diye soruyor.<br />
    O da: “Cennet arıyorum “diyor. <br />
    Harun Reşit: “Yapma Behlül! Burada Cennet aranır mı? “Diyor.<br />
    Behlül Dânâ hazretleri de:”Sen sıcak yatağında hanımının yanında cennet arıyorsun oluyor da burada neden olmasın?” Diyor.<br />
    Işıkları Kapat<br />
    Behlül Dânâ Hazretleri, yol üzerindeki bir vîrânenin yıkılmak üzere olan eğilmiş duvarına bakıp sık sık âkıbetini tefekkür ederdi. Yine bir gün derin bir tefekkürle orayı seyrederken duvar âniden çöküverdi. Bu hâdise Behlül Dânâ Hazretleri’nde gözle görülür derecede büyük bir sürûra vesîle oldu. Onun bu büyük sevincine mânâ veremeyen insanlar, merakla ondaki bu değişikliğin sebebini sordular.<br />
    Behlül Dânâ Hazretleri, onlara şu cevabı verdi: ’− Duvar meyilli olduğu tarafa yıkıldı! ’ <br />
    Hazretin az evvelki sevincine bir türlü akıl erdiremeyen insanlar, Behlül Dânâ’nın bu sözleriyle iyice şaşkınlaştılar. Bu ifadelerle onun neyi kastettiğini anlayamadıklarından bu defa: ’− Peki, bunda şaşılacak ne var? ! ’ diye sordular. <br />
    O ise insanlara, derin tefekkürünün bir neticesi olan şu hikmetli cevabı verdi: ’− Mâdemki dünyadaki her şey nihâyetinde meylettiği tarafa yıkılıyor, benim de meylim Hakk’a doğrudur, o hâlde ben de ölünce -inşâallah- Hakk’a varırım. Ey ahâlî, rükû ve secdelerimizle Hakk’a meylimizi her an artırmaya gayret edelim ki, başka yönlere yıkılmayalım! ’ <br />
    İşte Peygamber Efendimiz (s.a.v) ’in fem-i muhsinlerinden sâdır olan: “Kişi, yaşadığı hâl üzere ölür.”(Müslim, Cennet, 83) hadîs-i şerîfinin şerh ve îzâhı mâhiyetinde müşahhas bir misâl... <br />
    Bu hakikat dolayısıyla bir mü’min, meylini her an Hakk’a yönelterek istikâmet üzere olmaya gayret etmelidir. Bunun için de sabırsızlığı sabırla; unutkanlığı zikirle; nankörlüğü şükürle; isyanı tâatla; cimriliği cömertlikle; şüpheyi yakîn ile; riyâyı ihlâs ile; günâhı tevbeyle; yalanı doğrulukla; gafleti tefekkürle bertaraf ederek Allâh’a güzel bir kul olmaya çalışmalıdır. <br />
    Mevlânâ(k.s) Hazretleri şöyle buyurmuştur:”’Ey kardeş, sen, tefekkür ile hayat bulmalısın. Bedenin, kemik ve etten ibâret, hayvanlarda da aynı. Eğer tefekkürün gül ise, sen gül bahçesindesin. Yani dünya cennetindesin. Tefekkürün diken ise, külhan kütüğüsün.” <br />
    Hiç şüphesiz, insanoğlu için kaçınılmaz bir hakikat olan ölüm, herkesin karşısına, yaşadığı hayatın keyfiyetine uygun bir mâhiyette çıkacaktır. <br />
    Mevlânâ(k.s) Hazretleri bu hususu ne güzel ifâde etmektedir:”Oğul, herkesin ölümü kendi rengindedir.””Ey ölümden korkup kaçan can! İşin aslını, sözün doğrusunu istersen, sen aslında ölümden korkmuyorsun, sen kendinden korkuyorsun. Çünkü ölüm aynasında görüp ürktüğün, korktuğun, ölümün çehresi değil, kendi iç dünyanın çirkin yüzüdür. Senin rûhun bir ağaca benzer. Ölüm ise o ağacın yaprağıdır. Her yaprak ağacın cinsine göredir...”<br />
    Ölümü, bir hüsran olmaktan kurtarıp bir zafere dönüştürebilmek, onu mâtem değil de ’Şeb-i arûs / vuslat gecesi’ hâline getirmek; ölüm sonrası için arzu edilen saâdet yurduna şimdiden hazırlanıp ölmesini bilenlerin kârıdır. <br />
    Zira Cenâb-ı Hakk’a tahsis edilmesi gereken gönüller, hayatta iken daha ziyâde ne ile meşgul olmuş ise, ölürken de ekseriyetle onunla meşgul olur. Bunun müsbet-menfî sayısız misalleri vardır. <br />
    Rebî bin Haysem -rahmetullâhi aleyh- bu husustaki bir müşâhedesini şöyle nakleder: “Bir keresinde can çekişen bir adamın yanında bulunmuştum. Ben; ’Lâ ilâhe illâllâh! ’ deyip telkin verdikçe o, sanki kelime-i tevhîdi duymuyor, para sayar gibi parmaklarıyla birtakım hesaplar yapıyordu.” <br />
    Yine meşhur hadis âlimlerinden Abdülazîz Revvâd Hazretleri başından geçen ibret verici bir hâdiseyi şöyle anlatmıştır: “Medîne-i Münevvere’de idim. Bir gece Mescid-i Nebî’ye gidiyordum. Bir kadın telâşla yaklaşıp: «Ey efendi! Eğer sevap kazanmak istiyorsan yardıma gel! Şurada bir hasta var, can çekişiyor, ölmek üzere. Ona şehâdet kelimesini telkin etsen, söyletsen! » dedi. Hemen oraya gittim. Ölmek üzere olan adama kelime-i şehâdeti söyletmek için ne kadar uğraştıysam da bir türlü söyletemedim! Bir ara gözlerini açıp: «Kaç defâdır bunu söyle diyorsun. Ben, bu kelime-i şehâdetten ve İslâm dîninden, hayli zamandır yüz çevirdim. Şimdi de bir türlü söyleyemiyorum.» dedi ve sonra öldü. <br />
    Adamın kim olduğunu ve hâlini araştırdığımda, onun devamlı olarak şarap içen bir kimse olduğunu öğrendim. Kendi kendime, Peygamber Efendimiz (s.a.v) ’in; «Şarap içmeyi âdet edinen, puta tapan gibidir.» buyurması elbette doğrudur, dedim.’ (İbn-i Mâce, Eşribe, 3)<br />
    Son nefes husûsunda peygamberler hâricinde hiç kimse teminat altında değildir. Bu sebeple mü’min, ömrü boyunca havf ve recâ (korku ve ümit) duyguları arasında: <br />
    “Sana yakîn (ölüm) gelinceye kadar Rabbine kulluk et! “ (el-Hicr, 99) âyet-i kerîmesinin sırrına ermeye çalışmalıdır. Nitekim insan, her an devam ettirdiği kulluk vesîlesiyle Hakk’a dostlukta mesâfe alır. Hakk’a kulluğu hayatın son demlerine bırakmaksa fecî bir hüsran sebebidir. <br />
    Rivâyete göre bir terzi, sâlihlerden bir zâta:”Rasûlullah (s.a.v) ’in: «Allah Teâlâ, kulunun tevbesini, canı boğazına gelmediği müddetçe kabûl eder.» (Tirmizî, Deavât, 98/3537) hadîs-i şerîfi hakkında ne buyurursunuz? ’ diye suâl etti.<br />
    O zât da sordu: “Evet, böyledir. Ama senin mesleğin nedir? Terziyim, elbise dikerim.” <br />
    “Terzilikte en kolay şey nedir? Makası tutup kumaşı kesmektir.” <br />
    “Kaç seneden beri bu işi yaparsın?Otuz seneden beri.” <br />
    “Canın gırtlağına geldiği zaman, kumaş kesebilir misin? Hayır, kesemem.’ <br />
    ’-Ey terzi! Bir müddet zahmet çekip öğrendiğin ve otuz sene kolaylıkla yaptığın bir işi o zaman yapamazsan, ömründe hiç yapmadığın tevbeyi o an nasıl yapabilirsin? Bugün gücün kuvvetin yerinde iken tevbe eyle! Yoksa son nefeste istiğfar ve hüsn-i hâtime nasîb olmayabilir... Sen hiç: «Ölüm gelmeden evvel tevbe etmekte acele ediniz! » sözünü işitmedin mi? ’ (Münâvî, V, 65)<br />
    Son nefesin ne şekilde vâkî olacağı, ilâhî bir sırdır. Bu sebeple hayatı, bir mayın tarlasında yürür gibi büyük bir teyakkuzla yaşamak ve Efendimiz (s.a.v) ’in sık sık buyurduğu gibi; ’Esas hayatın, âhiret hayatı’ olduğunu hiçbir zaman unutmamak îcâb eder.Zira Cenâb-ı Hakk’ın sevip râzı olduğu bir kul olabilmek; O’nun beşeriyete armağan ettiği Hz. Peygamber (s.a.v) ’in nebevî ikazlarına gönülden itaat etmekle mümkündür. <br />
    Velhâsıl her insan; dünya hayatında mânevî gidişâtına ve nereye hazırlandığına dikkat etmek mecbûriyetindedir. Bunun muhâsebesini de son nefesine bırakmayıp ömrü boyunca bu hassâsiyetle yaşamalıdır. Hz. Ömer (r.a) ’ın buyurduğu: “(İlâhî mahkemede) hesâba çekilmeden evvel nefislerinizi hesâba çekiniz.” tâlimâtını kendine hayat düstûru edinmelidir. (İbn-i Ke¬sîr, Tef-sîr, I, 27)<br />
    Yâ Rabbî! Ömür defterimizin her sayfasında takvâyı bize en güzel azık ve gönüllerimizden hiç çıkarmayacağımız mânevî bir zırh eyle! Aklımızı, kalbimizi ve bütün varlığımızı her hâlükârda Senʼ in rızâna yönlendir. Son nefesimizi de ebedî saâdetimizin başlangıcı eyle! .Âmîn!<br />
 <br />
    Ebubekir TANRIKULU Hoca<br />
    Kadiriyye-i Halisiyye-i Hayriyyenin <br />
    Hadimül Fukarası<br />
<br />
Behlül Dana Hz Kimdir.</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Ahmed Şemseddin Karahisari]]></title>
			<link>https://rashid-tunca.com/showthread.php?tid=44458</link>
			<pubDate>Tue, 18 Aug 2026 13:08:42 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://rashid-tunca.com/member.php?action=profile&uid=8">Raşit Tunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://rashid-tunca.com/showthread.php?tid=44458</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">HATTAT AHMED ŞEMSEDDİN KARAHİSARİ KİMDİR, HAYATI, ESERLERİ, VEFATI</span></span><br />
<br />
    (D.H. 874-M.1468, Afyonkarahisar – V.H.963-M.1556- İstanbul-Sütlüce)<br />
    “Şemsü’l-hat” ve Yâkūt-ı Rûm Bir Ekol sahibi, Osmanlı hattatı, aynı zamanda âlim veli, tevazu sahibi bir Hak dostu, Mutasavvıf...<br />
    <br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">DOĞDUĞU YER KÜNYESİ VE AİLESİ</span></span><br />
<br />
    Ahmet Şemseddin Karahisârî; H. 0874-M. 1468, Afyonkarahisar’da dünyaya geldi. H.963-M.1556- İstanbul-Sütlüce Hakkın rahmetine kavuştu. Osmanlı hattatı.<br />
    Memleketine nispetle Ahmet Karahisârî ismiyle tanınmaktaysa da, asıl ismi AhmetŞemseddin’dir. <br />
    <br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">EĞİTİMİ</span></span><br />
<br />
    İlk eğitimini memleketinde tamamladıktan sonraII. Bayezid devrinin ilk yıllarında ilim tahsili için İstanbul’a gittiği ve hayatının sonuna kadar İstanbul’da kaldığı bilinmektedir. İstanbul’da Halvetî şeyhlerinden Karamanlı İshâk Cemâleddîn Efendi’ye intisâb edip ona halife olmuş, medrese eğitimini tamamladıktan sonra da tümüyle tasavvufa yönelmiştir.<br />
    <br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">HOCALARI</span></span><br />
<br />
    Ahmed Karahisârî’yi hüsn-i hatla tanıştıran da, Şeyh Hamdullah’ın tilmizlerinden olan şeyhi olmuştur. Muhtemelen ilkyazı derslerini ondan aldıktan sonra, Esedullah Kirmânî’den yeniden aklâm-ı sitteyi öğrenmiştir. Ayrıca Yahya Sofi’den de istifadeetmiştir. Diğer birçok Osmanlı hattatından farklı olarak Şeyh Hamdullah yöntemini değil Yakut-ı Mustasımi akımını benimsemiş ve bu üslubun en güzel örneklerini vermiştir. Sülüs ve Nesih yazının en güzel örnekleri kendisine aittir. Karahisari'nin bu üslubu "Yâkût-ı Rûm" diye anılmıştır. Üslubu sadece kendi öğrencisi olan birkaç hattat tarafından benimsenmiş ve diğer Osmanlı hattatlarınca pek ilgi görmemiştir. Bunun en önemli nedeni tüm Osmanlı hattatlarının piri olarak kabul edilen Şeyh Hamdullah'ın büyük tesiridir.<br />
    Ancak dönemin en büyük hattatı olan Şeyh Hamdullah'tan uzak durmuş ve kendine mahsus bir ekol yaratmayı tercih etmiştir. Bunda da başarılı olmuş ve ehl-i hiref hattatları arasına girerek, özellikle Kanuni Sultan Süleyman için nice eser vücuda getirmiştir.<br />
    Öte yandan bilhassa celi yazıdaki kudreti nedeniyle miri binalarda kullanılacak yazılar da ona sipariş ediliyordu. Mimar Sinan'ın eseri olan Haseki, Mihrimah Sultan ve Şehzade camilerindeki yazıların onun elinden çıktığı anlaşılmaktadır. Ehl-i tarik ve sofî-meşreb bir zât olduğundan, ömrünü mücerret bir şekilde geçirmeyi tercih etmiş olan Ahmed Karahisârî tüm dikkat ve mesaisini sanatına hasretmiş ve uzun bir yaşam sürmüştür.<br />
    En önemli yapıtı Kanuni Sultan Süleyman'ın isteği üzerine yazmış olduğu ve halen Topkapı Müzesi'nde muhafaza edilen büyük ebattaki Kur'an-ı Kerim'dir. Diğer eserleri arasında Piyale Paşa Camii yazıları ve Süleymaniye Camii kubbe yazıları bulunmaktadır. Yine bu cami içerisindeki pencere üstü levhaları da kendisi ve öğrencileri tarafından yazılmıştır.<br />
    Tekniği ve yazıya getirdiği yenilikler bakımından Şeyh Hamdullah ve Hâfız Osman'la beraber en önemli üç Osmanlı hattatından biri olarak kabul edilir. Karahisari üslubunun temsilcileri arasında öğrencisi Hasan Çelebi (Hasan b. Ahmed) (ö. 1594), hocası kadar ünlü bir sanatkardır.<br />
    Karahisârî aklâm-ı sitteyi, Yâkūt el-Müsta‘sımî ekolünün önde gelen temsilcilerinden olup Fâtih Sultan Mehmed zamanında bir grup sanatkârla beraber İstanbul’a giderek yerleştiği tahmin edilen İranlı hattat Esedullah-ı Kirmânî’den meşketti. Şeyh Hamdullah’tan yazı meşketmiş olan Halvetiyye şeyhlerinden Cemâleddin İshak Karamânî’ye intisap ederek tasavvufî eğitimini tamamladıktan sonra hilâfet aldı. Müstakimzâde, onun ilk hat hocasının Fâtih devri hattatlarından Yahyâ Sûfî olduğunu kaydederse de (Tuhfe, s. 94) bu bilgi tarih bakımından doğru değildir. Bununla birlikte yazılarını inceleyerek ondan faydalanmış olması mümkündür. Yâkut Ekolü’nün önemli temsilcilerinden olan Esedullah Kirmânî’den başka, Sofî Yahya Efendi’den de istifâde etmiş olduğu nakledilmektedir. Şaşırtıcı olan, şeyhinin de hocası olmasına rağmen Şeyh Hamdullah ile yollarının kesişmemiş olmasıdır.<br />
    Eserlerine koyduğu ketebelerde de daima Esedullah-ı Kirmânî’yi hocası olarak belirtmiştir.<br />
    Kanûnî Sultan Süleyman zamanından günümüze ulaşan Muharrem, Safer ve Rebîülevvel 952 (1545) tarihli saray ehl-i hiref maaş defterinden, Karahisârî’nin kâtipler bölüğü içinde altıncı sırada 14 akçe yevmiye ile görev yaptığı ve saray ehl-i hiref cemaati içinde yer aldığı anlaşılmakta.(TSMA, nr. D. 9706/4), ancak saraydaki bu göreve ne zaman başladığı bilinmemektedir<br />
  Aklâm-ı sitte özellikle sülüs ve nesih yazılar, Şeyh Hamdullah mektebinde satır nizamı ve harf güzelliği bakımından Yâkūt üslûbunu aşmış, Osmanlı zevkini ortaya koymuştu. Karahisârî ise Yâkūt el-Müsta‘sımî üslûbunu yeni bir yorumla canlandırmış, ayrıca celî ve müsennâ yazılarda Fâtih devri hattatlarından Yahyâ Sûfî ve Ali b. Yahyâ Sûfî’nin yazılarını örnek alarak harf bünyesinde ve kompozisyonlarda daha güzel âhenge kavuşmuş, kendi adıyla anılan üslûbu ortaya koymuştur. Yâkūt tavrı onun harf ve kelimelere kazandırdığı biçim, oran, istif ve farklı sayfa tasarımlarıyla en güzel şekline ulaşmıştır. Yaptığı yeniliklerle pek çok sanatkârı etrafında toplayan Karahisârî kısa zamanda “şemsü’l-hat” ve Yâkūt-ı Rûm diye anılmaya başlanmış, büyük bir ustalık ve itina ile düzenlediği celî sülüs, muhakkak, müsennâ ve müselsel kompozisyonlar hattatlara örnek teşkil etmiştir. Sürekli yeni kompozisyon ve biçimler arayan Karahisârî, bir müzehhip hassasiyeti ve titizliğiyle altın mürekkeple yazdığı harflerin etrafını siyah mürekkeple, siyah mürekkeple yazdığı harfleri altın mürekkeple tahrirleyerek yazıya farklı bir estetik boyut kazandırmıştır. Kahire Menyel Sarayı Hat Müzesi’nde bulunan bir kıtada çok ince siyah mürekkeple çizdiği nesta‘lik levha bu hattı da bildiğini göstermektedir.<br />
    Bursalı hattat Şerbetçizâde İbrâhim Efendi ile Karahisârî’nin mektupla ve şiir yoluyla rekabet ettikleri bildirilmektedir. Şerbetçizâde Karahisârî’ye gönderdiği bir Farsça beyitte, “Yazının usulünü anlayan kâmil insan lâzımdır, yoksa Yâkūt şivesini her nâkıs bilemez” demiş, buna Karahisârî yine Farsça şiirle şu cevabı vermiştir: “İnsaflı insanın gözü gördüğü şeyi cam parçası da olsa inci sayar, hünerli insanın gözü ayıptan pak olur. Hünersizlere gelince onların ayıplamasından korkulmaz. Usturanın ağzı ne kadar keskin olsa kılı keser ama ortadan yaramaz.” Bu çekişme, Şerbetçizâde’nin İstanbul’a gidip Karahisârî ile tanışmasından sonra aralarında samimi bir dostluğun kurulmasıyla neticelenmiştir. <br />
    Tezkirelerin verdiği bilgiler ve günümüze ulaşan eserlerinden dinî ve edebî ilimleri iyi seviyede öğrendiği, şiir söyleyecek kadar Arapça ve Farsça’ya vâkıf olduğu anlaşılan Karahisârî kendisine ait şu üç beyti bazı kıtalarında yazmıştır: “Ey hüsn-i hat ile feleğe baş yetiştiren / Bil kim vücûdum ayağın altında hâktir // Ger erişirse sana bu tâze hutûtumuz / Onlara dil uzatma sakın zehr-nâktir // Her hattı başka başka bahrdir deniz gibi / Kim satr mevc ü nokta ana dürr-i pâktir.”<br />
    <br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">TALEBELERİ</span></span><br />
<br />
    San‘at yaşamı boyunca manevî evlâdı Hasan Çelebi, Ferhâd Paşa, Mütevellîzâde Derviş Mehmet Efendi, İbrahim Hüsnî Efendi, Amasyalı Mehmet Efendi, Hicâzî Süleyman Efendi ve Muhyiddîn Halife gibi çok sayıda hattat yetiştiren Ahmed Karahisârî’nin üslûbu, tilmizleri ve onların birkaç öğrencisi ile sınırlı kalmış ve Şeyh Hamdullah Üslûbu karşısında tutunamayarak, ne yazık kitarihe karışmıştır.<br />
    Ancak bu durum, onun hüsn-i hattaki müstesna mevki’ne asla gölge düşürmez. Zira her dönemde sitayişle takdir edilmiş olan celî hattındaki kudreti, Mustafa Rakım Efendi‘ye kadar Türk hat san‘ atındaki etkisini devam ettirmiştir.<br />
  Bursalı hattat Şerbetçizâde İbrâhim Efendi ile Karahisârî’nin mektupla ve şiir yoluyla rekabet ettikleri bildirilmektedir. Şerbetçizâde Karahisârî’ye gönderdiği bir Farsça beyitte, “Yazının usulünü anlayan kâmil insan lâzımdır, yoksa Yâkut şivesini her nâkıs bilemez” demiş, buna Karahisârî yine Farsça şiirle şu cevabı vermiştir: “İnsaflı insanın gözü gördüğü şeyi cam parçası da olsa inci sayar, hünerli insanın gözü ayıptan pak olur. Hünersizlere gelince onların ayıplamasından korkulmaz. Usturanın ağzı ne kadar keskin olsa kılı keser ama ortadan yaramaz.” Bu çekişme, Şerbetçizâde’nin İstanbul’a gidip Karahisârî ile tanışmasından sonra aralarında samimi bir dostluğun kurulmasıyla neticelenmiştir. <br />
    Osmanlı İmparatorluğu’nun en parlak çağını yaşadığı bir dönemde ortaya çıkmış olan Ahmed Karahisârî, sürekli yeni arayışlar peşinde koşarak, bilhassa sülüs ve celî yazılarının ağırbaşlı, fakat bir o kadar azâmetli terkibler vücuda getirerek Osmanlı hat san‘atında, kendi adı ile anılan yeni bir ekol oluşturmayı başarmıştı. Özellikle Mimar Sinan’ın, inşa etmiş olduğu camilerde onun ve halifelerinin yazılarını tercih etmiş olması nedeniyle Kanunî Sultan Süleyman döneminin zirve ismi haline gelmiş idi. <br />
    Karahisari, Kanunu Sultan Süleyman için 62×41 cm ebadında Kur’an-ı Kerim yazmıştır. Süleymaniye Camii’nin kubbe yazılarını yazarken vefat edince yarım kalan kısmı öğrencisi Hasan Çelebi(ö.1594) tarafından tamamlanmıştır. Talebesi Hasan Çelebi daha sonra Edirne Selimiye camiinde de yazı yazmıştır. Talebelerinden bir diğeri olan Derviş Mehmed (ö.1592) Büyükçekmece Köprüsünün kitabe yazılarını yazmıştır. Tophane Kılıç Ali Paşa Camii’nin yazılarını yazan Yusuf Demircikulu (ö.1611) Karahisari tarzının son temsilcisidir.<br />
    <br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">ESERLERİ</span></span><br />
<br />
    Osmanlı öncesi hat sanatının en etkili üslubu olan Yâkut Ekolü’nün zarâfet ve dinamizmine kendi tarzında yeni bir soluk katarak, bu ekolün Anadolu’daki en önemli temsilcisi hâline gelen Ahmed Karahisârî, hüsn-i hatta gösterdiği kudret sâyesinde daha sağlığında “Yâkut-ı Rûm” ve “Şemsü’l-hat” olarak şöhret kazanmıştı. Hakkında söylenen şu beyit, mahâretine delîl olması bakımından zikre şâyândır:<br />
    Hatt-ı hûb içre beyâza çıkaran kendözünü                                <br />
    Yazının Karahisarî’dir ağartan yüzünü<br />
    Gerçekten de eserlerindeki itina, hüsn-i hattı sâdece yazmadığına, aynı zamanda bir nakkaş gibi işlediğine işâret etmektedir. Özellikle kâğıd üzerine yazmış olduğu hatlarında altını cömertçe kullanmış olan Karahisârî’nin, Türk ve İslam Eserleri Müzesi’nde bulunan en‘amında, yazıyı sınırlamakta kullandığı tahrîrlerin ve bazen dolgu unsuru olarak kullandığı örgelerin zarâfeti, nakkaşlıkta da mahâret sahibi olduğuna ve en önemlisi, hattın başlıca melekelerinden olan sabra fazlasıyla mâlik olduğuna delîl teşkil etmektedir.<br />
    Sürekli yeni arayışlar peşinde koşan, bilhassa sülüs ve celî yazılarının ağırbaşlı, fakat bir o kadar azâmetli terkiblerindeki zarâfet ile Osmanlı hat sanatında, kendi adı ile anılan yeni bir ekol oluşturmayı başaran Ahmed Karahisârî’nin, Kanunî Sultan Süleyman için muhakkak ve nesih hat ile yazdığı muhteşem Kur’an-ı Kerîm ile Ehl-i Hiref Teşkilâtı’na dahil edilerek, sultanın iltifâtına dahi nâ’il olması, hüsn-i hattaki kudretinin büyüıklüğüne delîldir. Halen Topkapı Sarayı Müzesi’nde bulunan bu Kur’an-ı Kerim‘in, Kültür Bakanlığı tarafından tıpkıbasımı yapılmıştır<br />
  Karahisârî aklâm-ı sittede mushaf, en-‘âm, dua mecmuası ve murakka‘ olarak pek çok eser vermiştir. Kanûnî Sultan Süleyman için yazdığı mushaf-ı şerif yazısı, tezhibi, cildi ve ebadı ile devrinin medeniyet seviyesini aksettiren en ünlü eseridir. Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesi’nde bulunan bu mushaf (Hırka-i Saâdet, nr. 5) 61,5 × 42,5 cm. ebadında, âharlı ve vassâleli 300 varak olup ketebe kısmı boş bırakılmıştır. Ancak yazı üslûbu ve vakıf kaydından mushafın Karahisârî’ye ait olduğu anlaşılmaktadır. Vakıf kaydında mushafın hazinede saklandığı, Sultan II. Mustafa tarafından 1107’de (1696) tilâvet olunmak üzere Hırka-i Şerif Odası’na vakfedildiği belirtilmiştir.<br />
    Mushafın metni, aklâm-ı sittenin karışık olarak kullanıldığı Yâkūt tertibi diye bilinen her sayfada ilk satırı muhakkak, beş satırı nesih, bir satırı sülüs, beş satırı nesih, son satırı muhakkak hatla düzenlenmiş, sülüs ve muhakkak satırlara göre nesih satırlar kısa tutulmuştur. Bu mushaf saray nakışhânesinde sernakkaşın yönlendirme ve kontrolünde vassâl, tarrâh, cetvelkeş, altın ve renk hazırlayan sanatkârlar kadrosunun uzun süren âhenkli çalışmasının bir şaheseridir. <br />
    Tezhipte Kara Memi üslûbu büyük bir başarı ile uygulanmıştır. <br />
    Topkapı Sarayı Müzesi Arşivi’nde III. Murad dönemine ait 12 Ramazan 992 (17 Eylül 1584) ve 25 Receb 1001 (27 Nisan 1593) tarihli Ahmed Karahisârî Mushaf-ı Şerîfi Masraf Defteri’nden, III. Murad’ın saltanatı yıllarında da mushafın tezhip ve cilt işlerine devam edildiği, III. Mehmed döneminin ilk yıllarına ait 27 Ramazan 1004 (25 Mayıs 1596) tarihli bir filori defterinde tezhip ve ciltlenmesinde emeği geçen sanatkârlara verilen in‘âmâttan bu tarihlerde mushafın tezhip ve cilt işlerinin tamamlandığı, Ali Çelebi, Usta Câfer, Nakkaş Hasan ve Nakkaş Mustafa’nın mushafın tezhip ve cilt işlerinde önemli rol oynadıkları anlaşılmaktadır.(Meriç, s. 58, 66-68). <br />
    Geçmişte örneği bulunmayan incelikle ve zengin bir üslûpla tezhip edilmiş olan Mushaf’ın zahriyesi yuvarlak madalyon şeklindedir; ilk iki serlevha ile son iki sayfası sıvama tezhiplidir. Farklı düzenlemede iki sayfadan sonra varak 5b’den mushafın sonuna kadar her sayfa dört koltuk tezhiplidir. Toplam 2360 karşılıklı gelen koltuğun deseni yer yer aynı olmakla beraber farklı tasarım ve renklendirme yazı güzelliğiyle birleşmiştir. Salbekli şemseli, köşebend ve geniş bordürlü, miklebli siyah deri ciltli olan Mushaf’ın 1981’de İtalya’da, 2000 yılında Ankara’da Kültür Bakanlığı tarafından tıpkıbasımı yapılmıştır. Bu yayımda Mushaf’ın boyutu küçültülmüştür (48 × 33 cm.).<br />
    Karahisârî’nin bundan başka Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesi’nde kıtaları (Emanet Hazinesi, nr. 2116, 2199; Hazine, nr. 2299), bir murakka‘ (III. Ahmed, nr. 3654) ve bir en‘âm-ı şerifi (Emanet Hazinesi, nr. 416) vardır. En‘âm-ı şerif 29,4 × 20,4 cm. boyutlarında, yetmiş dokuz varak âharlı ve âbâdî kâğıda nesih hatla 961’de (1554) yazılmış olup siyah deri ciltlidir.<br />
    Türk ve İslâm Eserleri Müzesi’nde de Karahisârî’nin çeşitli eserleri bulunmaktadır. Bunlardan sanatının olgunluk döneminde yazdığı bir en‘âm-ı şerif (nr. 1443), I. Mahmud’un kütüphanesinden 31 Mart 1330 (13 Haziran 1914) tarihinde müzeye intikal etmiş, 50 × 34 cm. boyutlarında, on altı varaktır. Varak 2b’de kare şeklinde kûfî hatla dört defa “elhamdülillâh”, altında siyah mürekkeple, çok yaygın olan ünlü müselsel besmelesi, bunun altında satrançlı kûfî kare biçiminde İhlâs sûresi, 3a’da sanat kudretini gösteren müselsel “el-Hamdü li-veliyyi’l-hamd” kompozisyonu yer alır. 3b’den 12b’ye kadar her sayfada on üç satır muhakkak, nesih, sülüs hatlarla En‘âm sûresi yazılmıştır. 13a’da muhakkak hatla en‘âm bitirme duası, 13b’de ketebesi vardır. Diğer sayfalarda muhakkak reyhânî hatla seçme hadislerle Bûsîrî’nin Ḳaṣîde-i Bürde’sinden bir beyit bulunmaktadır. Açık kahverengi, şemseli, miklebli ve meşin ciltlidir.<br />
    Büyük bir sabır, disiplin ve sanat gücünün mahsulü olan Yâsîn-i şerif (nr. 2649), 14 Nisan 1935 tarihinde Üsküdar Mevlevîhânesi şeyhi Ahmed Remzi Efendi tarafından müzeye hediye edilmiştir. 47 × 30 cm. boyutlarında on dört varak olup alttan ayırma şemseli, miklebli, koyu vişne renginde yıpranmış meşin ciltlidir.<br />
    23 Kânunuevvel 1329’da (5 Ocak 1914) Süleymaniye Türbesi’nden müzeye intikal eden Mushaf (nr. 400) 27 × 20 cm. boyutlarında, 908 sayfa, her sayfada on bir satır nesih hatla 933’te (1527) yazılmış, ketebeli, vassâleli, zahriye, serlevha ve sûre başları, cüz, hizip, aşır, secde gülleri tezhiplidir. Koyu kahverengi, şemseli, miklebli, köşebentli ve deri ciltlidir. Karahisârî’nin aynı müzede 940 (1533-34) ve 954 (1547) tarihli ketebeli iki murakkaı (nr. 1438, 2466), meşhur hattatların yazıları bulunan körüklü toplama bir murakka‘ içinde (nr. 2499) ketebeli 960 (1553) tarihli dört kıtası vardır.  Süleymaniye Kütüphanesi’nde kayıtlı iki en‘âm-ı şerif de (Ayasofya, nr. 19; Süleymaniye, nr. 5) Karahisârî’nin bilinen güzel eserlerindendir. En‘âm 20 × 14 cm. boyutlarında, yirmi dört varak, 1b, 2a sülüs, nesih, diğer sayfalar dokuz satır nesihle yazılmış, ketebeli ve 949 (1542) tarihlidir. Metin etrafına altın cetvel ve siyah tahrir çekilmiş olup duraklar tezhiplidir. Şemseli, miklebli, vişneçürüğü renginde deri ciltlidir. Aklâm-ı sittenin kullanıldığı diğer en‘âm da sayfa düzenlemesi ve hatların güzelliğiyle nâdide bir eserdir. 24,7 × 17 cm. boyutlarında, ketebeli, on dört varak, 9b’ye kadar bir satır muhakkak, sekiz satır nesih, bir satır muhakkak, 9b bir satır muhakkak, beyzî bir form içinde, ince nesihle on sekiz satır olarak düzenlenmiştir. Aynı kütüphanede (Süleymaniye, nr. 15) tokça sülüs, sülüs ve nesih hatlarla yazılmış ketebeli, temrin mahiyetinde bir kıtası da mevcuttur. Kıtanın sağ köşesinde bizzat Karahisârî tarafından nazmedilmiş üç Türkçe beyit yer almaktadır.<br />
    Karahisârî’nin İstanbul Üniversitesi Kütüphanesi’nde 963’te (1556) yazdığı ketebeli bir mushaf-ı şerifi bulunmaktadır (AY, nr. 6714). Yâkūt üslûbunda yazdığını belirttiği bu mushaf 14,5 × 9,7 cm. boyutlarında, 303 varaktır. Her sayfada on üç ince nesih satır vardır. Serlevha, sûre başı, cüz, hizip ve secde gülleri tezhipli, metnin etrafına altın cetvel ve siyah tahrir çekilmiş, duraklar tezhiplidir. Miklebli, şemseli, mor deri ciltlidir.<br />
    Afyonkarahisar Müzesi’ndeki (E1. 6) 28 × 20 cm. boyutlarında, 941 (1534) tarihli, ketebeli, sülüs hurufat meşk murakkaı Karahisârî’nin günümüze ulaşmış güzel eserlerindendir.<br />
    Süleymaniye Camii kubbe yazıları ile (Fâtır Suresi,41 ayet) sağlığında yazdığı, fakat bugün mevcut olmayan kabir kitâbesi de Karahisârî’nin bilinen celî yazılarıdır. <br />
    Süleymaniye Camii kubbe yazıları zamanla bozulduğundan Sultan Abdülmecid döneminde Abdülfettah Efendi tarafından terkibi aynen korunarak Râkım tavrında yeniden yazılmıştır. Müstakimzâde, Karahisârî’nin ölümünden yirmi bir yıl sonra inşa edilen Piyâle Paşa Camii’ndeki âyetle (ez-Zümer Suresi,73 ayet) yine ölümünden otuz iki yıl sonra vefat eden Mimar Sinan’ın kabir ve sebilinin yazılarının da Karahisârî’ye ait olduğunu kaydetmektedir. Bu yazılar muhtemelen Karahisârî’nin yazı kalıplarından istifade edilerek talebeleri tarafından yazılmıştır. <br />
    Ayrıca 970’te (1562) Yedikule İmrahor İlyas Bey Camii yakınında bulunan Uşşâkī Dergâhı Çeşmesi’ndeki taşa hakkedilmiş celî yazılarla girift müselsel kelime-i tevhidin ketebesiz olmakla beraber üslûbu bakımından Karahisârî’ye ait olduğu tahmin edilmektedir.<br />
    Karahisârî’nin aklâm-ı sittede açtığı çığır bir asır içinde yerini Şeyh Hamdullah mektebine bırakmakla birlikte celî ve müsennâ yazılardaki tesiri Mustafa Râkım’a kadar devam etmiştir. Tophane’de Kılıç Ali Paşa Camii yazılarının hattatı Demircikulu Yûsuf Efendi, Karahisârî tavrının en ünlü temsilcisidir. Bilinen talebeleri arasında evlâtlığı Hasan Çelebi de ünlü bir hattattır. İstanbul Süleymaniye ve Edirne Selimiye camilerinin taşa hakkedilmiş kitâbeleri ve çini üzerinde işlenmiş celî yazılarının hattatı olan Hasan Çelebi, bir müddet hocasının yazı tarzını devam ettirdikten sonra Şeyh Hamdullah ekolünü benimsemiş, bu yolda da güzel eserler vermiştir. Ferhad Paşa, Büyükçekmece Köprüsü kitâbe yazılarının hattatı Derviş Mehmed (Karahisârî Dervişi), Kâtib ve Muhyiddin Halîfe Karahisârî’nin önde gelen talebelerindendir.<br />
    <br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">TASAVVUFLA İLGİSİ</span></span><br />
<br />
    İbtidâ’î eğitimini memleketinde tamamladıktan sonra medrese eğitimi almak için gittiği İstanbul’da, Halvetî şeyhlerinden Karamanlı İshâk Cemâleddîn Efendi’ye intisâb edip ona halife olmuş, medrese eğitimini tamamladıktan sonra da tümüyle tasavvufa yönelmiştir.<br />
    Ehl-i tarikat ve sofî-meşreb bir zât olup mücerret bir hayat geçirmiş olan Ahmed Karahisârî tüm dikkat ve mesaisini san‘atına hasretmişti. Onu tanıma şerefine nâ’il olanlar, uzun boylu, zayıf yapılı, temiz esvâblı ve nur gibi temiz sakallı olarak betimlemekte, Arapça ve Farsça’ya vâkıf, elsine-i selâsede şi’ir söylemeye muktedir olduğunu nakletmektedir. Tezkirelerde Karahisârî'nin tasavvuf ahlâkının canlı bir örneğini teşkil ettiği, zâhidâne, mütevazı ve sade bir hayat yaşadığı, şiir ve terzilikte de hüner sahibi bir sanatkâr olduğu kaydedilmektedir.<br />
    <br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">VEFATI</span></span><br />
<br />
    Uzun ve verimli bir yaşam sürdükten sonra Doksan yaşlarında 1556 yılında şu fâni dünyadan göçüp giden Ahmed Karahisârî, ömrü boyunca hizmetinde kusur etmediği pîri İshâk Cemâleddîn Halvetî’nin Sütlüce’deki dergâhına defnedilmiştir. Bugün mevcut olmayan mezartaşı kitâbesini bizzat kendisinin kaleme aldığı, tarihini ise evladlığı Hasan Çelebi’nin attığı mervîdir. Vefâtına Hüdâî Mustafa Efendi “göçdü hayfâ Karahisârî-i pir(963)” tarihini düşmüştür.<br />
    Türbede; Şeyh İshak Cemaleddin Karamani Halveti ile Hazreti Ahmed Şemseddin Karahisari ve diğer önemli zatların bulunduğu 6 büyük Şeyh halifesi, aile efradı ve müridanlar metfundur. Türbe zamanla ihmal ve mezar taşı soyguncularının hışmına uğramış bugün bakım ve tamire ihtiyacı vardır.<br />
    Şeyh İshak Cemaleddin Karamani Hazretleri.15'nci yüzyılın en önemli halveti Şeyhlerinden birisidir. Şeyh Hamdullah'ın talebesi olan bir hattat kendisi. Aynı zamanda Yavuz Sultan Selim'in kudretli veziri hat da Kanuni'nin ilk dönemdeki sadrazamı olan Piri Mehmet Paşa'nın da amcası. Kendisi dönemin en büyük âlim ve velilerindendir. İstanbul'da 3 yerde tekkesi vardır. Zeyrek, Fındıkzade ve Sütlüce'de.Rabbim rahmetiyle muamele eylesin. Cennetteki derecesini A’li kılsın. Âmin.<br />
    Mezar taşında: Beyt:<br />
    Hatt-ı hûb içre beyâza çıkaran kendi özini<br />
    Yazınun Karahisârî’dür ağardan yüzini<br />
    Hüdâyî Mustafâ Efendi dahi rıhletlerine bu mısra’ı târih eylemiştir:<br />
    Göçdi hayfâ Karahisârî-i pir (963) <br />
 <br />
    Ahmed Karahisari'nin Türkiye Müzelerindeki Eserleri<br />
    Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesi, mushaf-ı şerif (Hırka-i Saâdet, nr. 5) Kanûnî Sultan Süleyman için yazılmıştır.<br />
    Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesi, kıta (Emanet Hazinesi, nr. 2116)<br />
    Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesi, kıta (Emanet Hazinesi, nr. 2199)<br />
    Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesi, kıta (Hazine, nr. 2299),<br />
    Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesi, murakka (III. Ahmed, nr. 3654)<br />
    Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesi, en‘âm-ı şerif H. 961/M. 1554, (Emanet Hazinesi, nr. 416)<br />
    Türk ve İslâm Eserleri Müzesi, En‘âm-ı şerif (nr. 1443),<br />
    Türk ve İslâm Eserleri Müzesi, Yâsîn-i şerif (nr. 2649), Üsküdar Mevlevîhânesi şeyhi Ahmed Remzi Akyürek tarafından hediye edilmiştir<br />
    Türk ve İslâm Eserleri Müzesi, mushaf-ı şerif, H. 933/M. 1527 (nr. 400) Süleymaniye Türbesi’nden alınmıştır.<br />
    Türk ve İslâm Eserleri Müzesi, Murakka, H. 940/M. 1533-1534 (nr. 1438)<br />
    Türk ve İslâm Eserleri Müzesi, Murakka, H. 954/M. 1547 (nr, 2466),<br />
    Türk ve İslâm Eserleri Müzesi, Murakka, H. 960/M. 1553, (nr. 2499)  meşhur hattatların yazıları bulunan körüklü toplama bir murakka‘ içinde ketebeli dört kıtası vardır.<br />
    Süleymaniye Kütüphanesi, En‘âm-ı şerif, H. 949/M. 1542 (Ayasofya, nr. 19)<br />
    Süleymaniye Kütüphanesi, En‘âm-ı şerif (Süleymaniye, nr. 5)<br />
    Süleymaniye Kütüphanesi, Kıt’a (Süleymaniye, nr. 15)<br />
    İstanbul Üniversitesi Kütüphanesi, Mushaf-ı şerif, H. 963/M. 1556 (AY, nr. 6714)<br />
    Afyonkarahisar Müzesi, Sülüs hurufat meşk murakka’ı, H. 941/M. 1534, (E1. 6)<br />
 <br />
    <br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">BİBLİYOGRAFYA</span></span><br />
<br />
    TSMA, nr. D. 9706/4; Ârifî Fethullah Çelebi, Süleymannâme (nşr. Esin Atıl), New York 1986, s. 31, 41, 64; Sâî, Tezkiretü’l-bünyân (nşr. Ahmed Cevdet), İstanbul 1315, s. 61; Mehdî Beyânî, Ahvâl ü Âs̱âr-ı Ḫoşnüvîsân, Tahran 1363 hş., IV, 17, 18; Âlî, Menâkıb-ı Hünerverân, s. 25; Gülzâr-ı Savâb, s. 59, 60; Evliya Çelebi, Seyahatnâme, I, 151, 152; Suyolcuzâde, Devhatü’l-küttâb, s. 9-10; Ayvansarâyî, Hadîkatü’l-cevâmi‘, s. 302; Müstakimzâde, Tuhfe, s. 94; Habîb, Hat ve Hattâtân, İstanbul 1305, s. 84-85; Sicill-i Osmânî, II, 162; Osmanlı Müellifleri, I, 145; Ekrem Hakkı Ayverdi, Fatih Devri Hattatları ve Hat Sanatı, İstanbul 1953, s. 24; Rıfkı Melûl Meriç, Türk Nakış Sanatı Tarihi Araştırmaları, Ankara 1953, s. 58, 66-68; Süheyl Ünver, Hattat Ahmed Karahisarî, İstanbul 1964; Ömer Lütfi Barkan, Süleymaniye Cami ve İmareti İnşaatı (1550-1557), Ankara 1979, II, 184, 187; M. Uğur Derman, Türk Hat Sanatının Şâheserleri, İstanbul 1982, lv. 7, 8; Aptullah Kuran, Mimar Sinan, İstanbul 1986, s. 88; İslâm Kültür Mirasında Hat San‘atı (haz. Uğur Derman), İstanbul 1992, s. 195; Ali Alparslan, Ünlü Türk Hattatları, Ankara 1992, s. 49-64; Filiz Çağman, “Ahmed Karahisarî’ye Atfedilen Ünlü Kur’ân-ı Kerîm”, 9. Milletlerarası Türk Sanatları Kongresi, Ankara 1995, I, 521-527; Muhittin Serin, Hat Sanatı ve Meşhur Hattatlar, İstanbul 1999, s. 109-113; Kemal Çığ, “Hattat Ahmed Karahisarî”, Tarih Dünyası, I/6, İstanbul 1950, s. 234, 235; Midhat Sertoğlu, “Sütlüce ve Üç Hattat Mezarı”, Hayat Tarih Mecmuası, sy. 3, İstanbul 1977, s. 13-17; Atilla Çetin, “İstanbul’da Tekke, Zaviye ve Hankâhlar Hakkında 1199/1784 Tarihli Önemli Bir Vesika”, VD, XIII (1981), s. 589.Sicill-i Osmanî, III, s. 162; MeşhurHattatlar, ss. 107-112; Menâkıb, s. 25; Gülzâr-ı Savâb, ss. 59-60; Devhâtü’l-küttâb, ss. 9-10; Tuhfe-i Hattâtîn, s. 94; Hat ü Hattâtân, ss. 84-85; FâtihDevri, s. 24; Süheyl .Ekrem Hakkı Ayverdi / Fatih Devri Hattatla¬rı ve Hat Sanatı (s. 24, 1953), Rıfkı Melûl Meriç / Türk Nakış Sanatı Tarihi Araştırma¬ları (s. 58-66-68, 1953), Süheyl Ünver / Hattat Ahmed Karahisarî (1964), Ömer Lütfı Barkan / Süleymaniye Cami ve İmareti İn¬şaatı 1550-1557 (1979), M. Uğur Derman / Türk Hat Sanatının Şaheserleri (1982), Ali Alparslan / Ünlü Türk Hattat¬ları (s. 49-64, 1992), Muhittin Serin / Hat Sanatı ue Meşhur Hattatlar (s. 109-113, 1999) - Muhittin Serin / TDV İslam Ansiklopedisi (C. 24, s. 421-424, 2001), İhsan Işık / Ünlü Sanatçılar (Türkiye Ünlüleri Ansiklopedisi, C. 5, 2013) - Encyclopedia of Turkey’s Famous People<br />
<br />
Ahmed Şemseddin Karahisari</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">HATTAT AHMED ŞEMSEDDİN KARAHİSARİ KİMDİR, HAYATI, ESERLERİ, VEFATI</span></span><br />
<br />
    (D.H. 874-M.1468, Afyonkarahisar – V.H.963-M.1556- İstanbul-Sütlüce)<br />
    “Şemsü’l-hat” ve Yâkūt-ı Rûm Bir Ekol sahibi, Osmanlı hattatı, aynı zamanda âlim veli, tevazu sahibi bir Hak dostu, Mutasavvıf...<br />
    <br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">DOĞDUĞU YER KÜNYESİ VE AİLESİ</span></span><br />
<br />
    Ahmet Şemseddin Karahisârî; H. 0874-M. 1468, Afyonkarahisar’da dünyaya geldi. H.963-M.1556- İstanbul-Sütlüce Hakkın rahmetine kavuştu. Osmanlı hattatı.<br />
    Memleketine nispetle Ahmet Karahisârî ismiyle tanınmaktaysa da, asıl ismi AhmetŞemseddin’dir. <br />
    <br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">EĞİTİMİ</span></span><br />
<br />
    İlk eğitimini memleketinde tamamladıktan sonraII. Bayezid devrinin ilk yıllarında ilim tahsili için İstanbul’a gittiği ve hayatının sonuna kadar İstanbul’da kaldığı bilinmektedir. İstanbul’da Halvetî şeyhlerinden Karamanlı İshâk Cemâleddîn Efendi’ye intisâb edip ona halife olmuş, medrese eğitimini tamamladıktan sonra da tümüyle tasavvufa yönelmiştir.<br />
    <br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">HOCALARI</span></span><br />
<br />
    Ahmed Karahisârî’yi hüsn-i hatla tanıştıran da, Şeyh Hamdullah’ın tilmizlerinden olan şeyhi olmuştur. Muhtemelen ilkyazı derslerini ondan aldıktan sonra, Esedullah Kirmânî’den yeniden aklâm-ı sitteyi öğrenmiştir. Ayrıca Yahya Sofi’den de istifadeetmiştir. Diğer birçok Osmanlı hattatından farklı olarak Şeyh Hamdullah yöntemini değil Yakut-ı Mustasımi akımını benimsemiş ve bu üslubun en güzel örneklerini vermiştir. Sülüs ve Nesih yazının en güzel örnekleri kendisine aittir. Karahisari'nin bu üslubu "Yâkût-ı Rûm" diye anılmıştır. Üslubu sadece kendi öğrencisi olan birkaç hattat tarafından benimsenmiş ve diğer Osmanlı hattatlarınca pek ilgi görmemiştir. Bunun en önemli nedeni tüm Osmanlı hattatlarının piri olarak kabul edilen Şeyh Hamdullah'ın büyük tesiridir.<br />
    Ancak dönemin en büyük hattatı olan Şeyh Hamdullah'tan uzak durmuş ve kendine mahsus bir ekol yaratmayı tercih etmiştir. Bunda da başarılı olmuş ve ehl-i hiref hattatları arasına girerek, özellikle Kanuni Sultan Süleyman için nice eser vücuda getirmiştir.<br />
    Öte yandan bilhassa celi yazıdaki kudreti nedeniyle miri binalarda kullanılacak yazılar da ona sipariş ediliyordu. Mimar Sinan'ın eseri olan Haseki, Mihrimah Sultan ve Şehzade camilerindeki yazıların onun elinden çıktığı anlaşılmaktadır. Ehl-i tarik ve sofî-meşreb bir zât olduğundan, ömrünü mücerret bir şekilde geçirmeyi tercih etmiş olan Ahmed Karahisârî tüm dikkat ve mesaisini sanatına hasretmiş ve uzun bir yaşam sürmüştür.<br />
    En önemli yapıtı Kanuni Sultan Süleyman'ın isteği üzerine yazmış olduğu ve halen Topkapı Müzesi'nde muhafaza edilen büyük ebattaki Kur'an-ı Kerim'dir. Diğer eserleri arasında Piyale Paşa Camii yazıları ve Süleymaniye Camii kubbe yazıları bulunmaktadır. Yine bu cami içerisindeki pencere üstü levhaları da kendisi ve öğrencileri tarafından yazılmıştır.<br />
    Tekniği ve yazıya getirdiği yenilikler bakımından Şeyh Hamdullah ve Hâfız Osman'la beraber en önemli üç Osmanlı hattatından biri olarak kabul edilir. Karahisari üslubunun temsilcileri arasında öğrencisi Hasan Çelebi (Hasan b. Ahmed) (ö. 1594), hocası kadar ünlü bir sanatkardır.<br />
    Karahisârî aklâm-ı sitteyi, Yâkūt el-Müsta‘sımî ekolünün önde gelen temsilcilerinden olup Fâtih Sultan Mehmed zamanında bir grup sanatkârla beraber İstanbul’a giderek yerleştiği tahmin edilen İranlı hattat Esedullah-ı Kirmânî’den meşketti. Şeyh Hamdullah’tan yazı meşketmiş olan Halvetiyye şeyhlerinden Cemâleddin İshak Karamânî’ye intisap ederek tasavvufî eğitimini tamamladıktan sonra hilâfet aldı. Müstakimzâde, onun ilk hat hocasının Fâtih devri hattatlarından Yahyâ Sûfî olduğunu kaydederse de (Tuhfe, s. 94) bu bilgi tarih bakımından doğru değildir. Bununla birlikte yazılarını inceleyerek ondan faydalanmış olması mümkündür. Yâkut Ekolü’nün önemli temsilcilerinden olan Esedullah Kirmânî’den başka, Sofî Yahya Efendi’den de istifâde etmiş olduğu nakledilmektedir. Şaşırtıcı olan, şeyhinin de hocası olmasına rağmen Şeyh Hamdullah ile yollarının kesişmemiş olmasıdır.<br />
    Eserlerine koyduğu ketebelerde de daima Esedullah-ı Kirmânî’yi hocası olarak belirtmiştir.<br />
    Kanûnî Sultan Süleyman zamanından günümüze ulaşan Muharrem, Safer ve Rebîülevvel 952 (1545) tarihli saray ehl-i hiref maaş defterinden, Karahisârî’nin kâtipler bölüğü içinde altıncı sırada 14 akçe yevmiye ile görev yaptığı ve saray ehl-i hiref cemaati içinde yer aldığı anlaşılmakta.(TSMA, nr. D. 9706/4), ancak saraydaki bu göreve ne zaman başladığı bilinmemektedir<br />
  Aklâm-ı sitte özellikle sülüs ve nesih yazılar, Şeyh Hamdullah mektebinde satır nizamı ve harf güzelliği bakımından Yâkūt üslûbunu aşmış, Osmanlı zevkini ortaya koymuştu. Karahisârî ise Yâkūt el-Müsta‘sımî üslûbunu yeni bir yorumla canlandırmış, ayrıca celî ve müsennâ yazılarda Fâtih devri hattatlarından Yahyâ Sûfî ve Ali b. Yahyâ Sûfî’nin yazılarını örnek alarak harf bünyesinde ve kompozisyonlarda daha güzel âhenge kavuşmuş, kendi adıyla anılan üslûbu ortaya koymuştur. Yâkūt tavrı onun harf ve kelimelere kazandırdığı biçim, oran, istif ve farklı sayfa tasarımlarıyla en güzel şekline ulaşmıştır. Yaptığı yeniliklerle pek çok sanatkârı etrafında toplayan Karahisârî kısa zamanda “şemsü’l-hat” ve Yâkūt-ı Rûm diye anılmaya başlanmış, büyük bir ustalık ve itina ile düzenlediği celî sülüs, muhakkak, müsennâ ve müselsel kompozisyonlar hattatlara örnek teşkil etmiştir. Sürekli yeni kompozisyon ve biçimler arayan Karahisârî, bir müzehhip hassasiyeti ve titizliğiyle altın mürekkeple yazdığı harflerin etrafını siyah mürekkeple, siyah mürekkeple yazdığı harfleri altın mürekkeple tahrirleyerek yazıya farklı bir estetik boyut kazandırmıştır. Kahire Menyel Sarayı Hat Müzesi’nde bulunan bir kıtada çok ince siyah mürekkeple çizdiği nesta‘lik levha bu hattı da bildiğini göstermektedir.<br />
    Bursalı hattat Şerbetçizâde İbrâhim Efendi ile Karahisârî’nin mektupla ve şiir yoluyla rekabet ettikleri bildirilmektedir. Şerbetçizâde Karahisârî’ye gönderdiği bir Farsça beyitte, “Yazının usulünü anlayan kâmil insan lâzımdır, yoksa Yâkūt şivesini her nâkıs bilemez” demiş, buna Karahisârî yine Farsça şiirle şu cevabı vermiştir: “İnsaflı insanın gözü gördüğü şeyi cam parçası da olsa inci sayar, hünerli insanın gözü ayıptan pak olur. Hünersizlere gelince onların ayıplamasından korkulmaz. Usturanın ağzı ne kadar keskin olsa kılı keser ama ortadan yaramaz.” Bu çekişme, Şerbetçizâde’nin İstanbul’a gidip Karahisârî ile tanışmasından sonra aralarında samimi bir dostluğun kurulmasıyla neticelenmiştir. <br />
    Tezkirelerin verdiği bilgiler ve günümüze ulaşan eserlerinden dinî ve edebî ilimleri iyi seviyede öğrendiği, şiir söyleyecek kadar Arapça ve Farsça’ya vâkıf olduğu anlaşılan Karahisârî kendisine ait şu üç beyti bazı kıtalarında yazmıştır: “Ey hüsn-i hat ile feleğe baş yetiştiren / Bil kim vücûdum ayağın altında hâktir // Ger erişirse sana bu tâze hutûtumuz / Onlara dil uzatma sakın zehr-nâktir // Her hattı başka başka bahrdir deniz gibi / Kim satr mevc ü nokta ana dürr-i pâktir.”<br />
    <br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">TALEBELERİ</span></span><br />
<br />
    San‘at yaşamı boyunca manevî evlâdı Hasan Çelebi, Ferhâd Paşa, Mütevellîzâde Derviş Mehmet Efendi, İbrahim Hüsnî Efendi, Amasyalı Mehmet Efendi, Hicâzî Süleyman Efendi ve Muhyiddîn Halife gibi çok sayıda hattat yetiştiren Ahmed Karahisârî’nin üslûbu, tilmizleri ve onların birkaç öğrencisi ile sınırlı kalmış ve Şeyh Hamdullah Üslûbu karşısında tutunamayarak, ne yazık kitarihe karışmıştır.<br />
    Ancak bu durum, onun hüsn-i hattaki müstesna mevki’ne asla gölge düşürmez. Zira her dönemde sitayişle takdir edilmiş olan celî hattındaki kudreti, Mustafa Rakım Efendi‘ye kadar Türk hat san‘ atındaki etkisini devam ettirmiştir.<br />
  Bursalı hattat Şerbetçizâde İbrâhim Efendi ile Karahisârî’nin mektupla ve şiir yoluyla rekabet ettikleri bildirilmektedir. Şerbetçizâde Karahisârî’ye gönderdiği bir Farsça beyitte, “Yazının usulünü anlayan kâmil insan lâzımdır, yoksa Yâkut şivesini her nâkıs bilemez” demiş, buna Karahisârî yine Farsça şiirle şu cevabı vermiştir: “İnsaflı insanın gözü gördüğü şeyi cam parçası da olsa inci sayar, hünerli insanın gözü ayıptan pak olur. Hünersizlere gelince onların ayıplamasından korkulmaz. Usturanın ağzı ne kadar keskin olsa kılı keser ama ortadan yaramaz.” Bu çekişme, Şerbetçizâde’nin İstanbul’a gidip Karahisârî ile tanışmasından sonra aralarında samimi bir dostluğun kurulmasıyla neticelenmiştir. <br />
    Osmanlı İmparatorluğu’nun en parlak çağını yaşadığı bir dönemde ortaya çıkmış olan Ahmed Karahisârî, sürekli yeni arayışlar peşinde koşarak, bilhassa sülüs ve celî yazılarının ağırbaşlı, fakat bir o kadar azâmetli terkibler vücuda getirerek Osmanlı hat san‘atında, kendi adı ile anılan yeni bir ekol oluşturmayı başarmıştı. Özellikle Mimar Sinan’ın, inşa etmiş olduğu camilerde onun ve halifelerinin yazılarını tercih etmiş olması nedeniyle Kanunî Sultan Süleyman döneminin zirve ismi haline gelmiş idi. <br />
    Karahisari, Kanunu Sultan Süleyman için 62×41 cm ebadında Kur’an-ı Kerim yazmıştır. Süleymaniye Camii’nin kubbe yazılarını yazarken vefat edince yarım kalan kısmı öğrencisi Hasan Çelebi(ö.1594) tarafından tamamlanmıştır. Talebesi Hasan Çelebi daha sonra Edirne Selimiye camiinde de yazı yazmıştır. Talebelerinden bir diğeri olan Derviş Mehmed (ö.1592) Büyükçekmece Köprüsünün kitabe yazılarını yazmıştır. Tophane Kılıç Ali Paşa Camii’nin yazılarını yazan Yusuf Demircikulu (ö.1611) Karahisari tarzının son temsilcisidir.<br />
    <br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">ESERLERİ</span></span><br />
<br />
    Osmanlı öncesi hat sanatının en etkili üslubu olan Yâkut Ekolü’nün zarâfet ve dinamizmine kendi tarzında yeni bir soluk katarak, bu ekolün Anadolu’daki en önemli temsilcisi hâline gelen Ahmed Karahisârî, hüsn-i hatta gösterdiği kudret sâyesinde daha sağlığında “Yâkut-ı Rûm” ve “Şemsü’l-hat” olarak şöhret kazanmıştı. Hakkında söylenen şu beyit, mahâretine delîl olması bakımından zikre şâyândır:<br />
    Hatt-ı hûb içre beyâza çıkaran kendözünü                                <br />
    Yazının Karahisarî’dir ağartan yüzünü<br />
    Gerçekten de eserlerindeki itina, hüsn-i hattı sâdece yazmadığına, aynı zamanda bir nakkaş gibi işlediğine işâret etmektedir. Özellikle kâğıd üzerine yazmış olduğu hatlarında altını cömertçe kullanmış olan Karahisârî’nin, Türk ve İslam Eserleri Müzesi’nde bulunan en‘amında, yazıyı sınırlamakta kullandığı tahrîrlerin ve bazen dolgu unsuru olarak kullandığı örgelerin zarâfeti, nakkaşlıkta da mahâret sahibi olduğuna ve en önemlisi, hattın başlıca melekelerinden olan sabra fazlasıyla mâlik olduğuna delîl teşkil etmektedir.<br />
    Sürekli yeni arayışlar peşinde koşan, bilhassa sülüs ve celî yazılarının ağırbaşlı, fakat bir o kadar azâmetli terkiblerindeki zarâfet ile Osmanlı hat sanatında, kendi adı ile anılan yeni bir ekol oluşturmayı başaran Ahmed Karahisârî’nin, Kanunî Sultan Süleyman için muhakkak ve nesih hat ile yazdığı muhteşem Kur’an-ı Kerîm ile Ehl-i Hiref Teşkilâtı’na dahil edilerek, sultanın iltifâtına dahi nâ’il olması, hüsn-i hattaki kudretinin büyüıklüğüne delîldir. Halen Topkapı Sarayı Müzesi’nde bulunan bu Kur’an-ı Kerim‘in, Kültür Bakanlığı tarafından tıpkıbasımı yapılmıştır<br />
  Karahisârî aklâm-ı sittede mushaf, en-‘âm, dua mecmuası ve murakka‘ olarak pek çok eser vermiştir. Kanûnî Sultan Süleyman için yazdığı mushaf-ı şerif yazısı, tezhibi, cildi ve ebadı ile devrinin medeniyet seviyesini aksettiren en ünlü eseridir. Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesi’nde bulunan bu mushaf (Hırka-i Saâdet, nr. 5) 61,5 × 42,5 cm. ebadında, âharlı ve vassâleli 300 varak olup ketebe kısmı boş bırakılmıştır. Ancak yazı üslûbu ve vakıf kaydından mushafın Karahisârî’ye ait olduğu anlaşılmaktadır. Vakıf kaydında mushafın hazinede saklandığı, Sultan II. Mustafa tarafından 1107’de (1696) tilâvet olunmak üzere Hırka-i Şerif Odası’na vakfedildiği belirtilmiştir.<br />
    Mushafın metni, aklâm-ı sittenin karışık olarak kullanıldığı Yâkūt tertibi diye bilinen her sayfada ilk satırı muhakkak, beş satırı nesih, bir satırı sülüs, beş satırı nesih, son satırı muhakkak hatla düzenlenmiş, sülüs ve muhakkak satırlara göre nesih satırlar kısa tutulmuştur. Bu mushaf saray nakışhânesinde sernakkaşın yönlendirme ve kontrolünde vassâl, tarrâh, cetvelkeş, altın ve renk hazırlayan sanatkârlar kadrosunun uzun süren âhenkli çalışmasının bir şaheseridir. <br />
    Tezhipte Kara Memi üslûbu büyük bir başarı ile uygulanmıştır. <br />
    Topkapı Sarayı Müzesi Arşivi’nde III. Murad dönemine ait 12 Ramazan 992 (17 Eylül 1584) ve 25 Receb 1001 (27 Nisan 1593) tarihli Ahmed Karahisârî Mushaf-ı Şerîfi Masraf Defteri’nden, III. Murad’ın saltanatı yıllarında da mushafın tezhip ve cilt işlerine devam edildiği, III. Mehmed döneminin ilk yıllarına ait 27 Ramazan 1004 (25 Mayıs 1596) tarihli bir filori defterinde tezhip ve ciltlenmesinde emeği geçen sanatkârlara verilen in‘âmâttan bu tarihlerde mushafın tezhip ve cilt işlerinin tamamlandığı, Ali Çelebi, Usta Câfer, Nakkaş Hasan ve Nakkaş Mustafa’nın mushafın tezhip ve cilt işlerinde önemli rol oynadıkları anlaşılmaktadır.(Meriç, s. 58, 66-68). <br />
    Geçmişte örneği bulunmayan incelikle ve zengin bir üslûpla tezhip edilmiş olan Mushaf’ın zahriyesi yuvarlak madalyon şeklindedir; ilk iki serlevha ile son iki sayfası sıvama tezhiplidir. Farklı düzenlemede iki sayfadan sonra varak 5b’den mushafın sonuna kadar her sayfa dört koltuk tezhiplidir. Toplam 2360 karşılıklı gelen koltuğun deseni yer yer aynı olmakla beraber farklı tasarım ve renklendirme yazı güzelliğiyle birleşmiştir. Salbekli şemseli, köşebend ve geniş bordürlü, miklebli siyah deri ciltli olan Mushaf’ın 1981’de İtalya’da, 2000 yılında Ankara’da Kültür Bakanlığı tarafından tıpkıbasımı yapılmıştır. Bu yayımda Mushaf’ın boyutu küçültülmüştür (48 × 33 cm.).<br />
    Karahisârî’nin bundan başka Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesi’nde kıtaları (Emanet Hazinesi, nr. 2116, 2199; Hazine, nr. 2299), bir murakka‘ (III. Ahmed, nr. 3654) ve bir en‘âm-ı şerifi (Emanet Hazinesi, nr. 416) vardır. En‘âm-ı şerif 29,4 × 20,4 cm. boyutlarında, yetmiş dokuz varak âharlı ve âbâdî kâğıda nesih hatla 961’de (1554) yazılmış olup siyah deri ciltlidir.<br />
    Türk ve İslâm Eserleri Müzesi’nde de Karahisârî’nin çeşitli eserleri bulunmaktadır. Bunlardan sanatının olgunluk döneminde yazdığı bir en‘âm-ı şerif (nr. 1443), I. Mahmud’un kütüphanesinden 31 Mart 1330 (13 Haziran 1914) tarihinde müzeye intikal etmiş, 50 × 34 cm. boyutlarında, on altı varaktır. Varak 2b’de kare şeklinde kûfî hatla dört defa “elhamdülillâh”, altında siyah mürekkeple, çok yaygın olan ünlü müselsel besmelesi, bunun altında satrançlı kûfî kare biçiminde İhlâs sûresi, 3a’da sanat kudretini gösteren müselsel “el-Hamdü li-veliyyi’l-hamd” kompozisyonu yer alır. 3b’den 12b’ye kadar her sayfada on üç satır muhakkak, nesih, sülüs hatlarla En‘âm sûresi yazılmıştır. 13a’da muhakkak hatla en‘âm bitirme duası, 13b’de ketebesi vardır. Diğer sayfalarda muhakkak reyhânî hatla seçme hadislerle Bûsîrî’nin Ḳaṣîde-i Bürde’sinden bir beyit bulunmaktadır. Açık kahverengi, şemseli, miklebli ve meşin ciltlidir.<br />
    Büyük bir sabır, disiplin ve sanat gücünün mahsulü olan Yâsîn-i şerif (nr. 2649), 14 Nisan 1935 tarihinde Üsküdar Mevlevîhânesi şeyhi Ahmed Remzi Efendi tarafından müzeye hediye edilmiştir. 47 × 30 cm. boyutlarında on dört varak olup alttan ayırma şemseli, miklebli, koyu vişne renginde yıpranmış meşin ciltlidir.<br />
    23 Kânunuevvel 1329’da (5 Ocak 1914) Süleymaniye Türbesi’nden müzeye intikal eden Mushaf (nr. 400) 27 × 20 cm. boyutlarında, 908 sayfa, her sayfada on bir satır nesih hatla 933’te (1527) yazılmış, ketebeli, vassâleli, zahriye, serlevha ve sûre başları, cüz, hizip, aşır, secde gülleri tezhiplidir. Koyu kahverengi, şemseli, miklebli, köşebentli ve deri ciltlidir. Karahisârî’nin aynı müzede 940 (1533-34) ve 954 (1547) tarihli ketebeli iki murakkaı (nr. 1438, 2466), meşhur hattatların yazıları bulunan körüklü toplama bir murakka‘ içinde (nr. 2499) ketebeli 960 (1553) tarihli dört kıtası vardır.  Süleymaniye Kütüphanesi’nde kayıtlı iki en‘âm-ı şerif de (Ayasofya, nr. 19; Süleymaniye, nr. 5) Karahisârî’nin bilinen güzel eserlerindendir. En‘âm 20 × 14 cm. boyutlarında, yirmi dört varak, 1b, 2a sülüs, nesih, diğer sayfalar dokuz satır nesihle yazılmış, ketebeli ve 949 (1542) tarihlidir. Metin etrafına altın cetvel ve siyah tahrir çekilmiş olup duraklar tezhiplidir. Şemseli, miklebli, vişneçürüğü renginde deri ciltlidir. Aklâm-ı sittenin kullanıldığı diğer en‘âm da sayfa düzenlemesi ve hatların güzelliğiyle nâdide bir eserdir. 24,7 × 17 cm. boyutlarında, ketebeli, on dört varak, 9b’ye kadar bir satır muhakkak, sekiz satır nesih, bir satır muhakkak, 9b bir satır muhakkak, beyzî bir form içinde, ince nesihle on sekiz satır olarak düzenlenmiştir. Aynı kütüphanede (Süleymaniye, nr. 15) tokça sülüs, sülüs ve nesih hatlarla yazılmış ketebeli, temrin mahiyetinde bir kıtası da mevcuttur. Kıtanın sağ köşesinde bizzat Karahisârî tarafından nazmedilmiş üç Türkçe beyit yer almaktadır.<br />
    Karahisârî’nin İstanbul Üniversitesi Kütüphanesi’nde 963’te (1556) yazdığı ketebeli bir mushaf-ı şerifi bulunmaktadır (AY, nr. 6714). Yâkūt üslûbunda yazdığını belirttiği bu mushaf 14,5 × 9,7 cm. boyutlarında, 303 varaktır. Her sayfada on üç ince nesih satır vardır. Serlevha, sûre başı, cüz, hizip ve secde gülleri tezhipli, metnin etrafına altın cetvel ve siyah tahrir çekilmiş, duraklar tezhiplidir. Miklebli, şemseli, mor deri ciltlidir.<br />
    Afyonkarahisar Müzesi’ndeki (E1. 6) 28 × 20 cm. boyutlarında, 941 (1534) tarihli, ketebeli, sülüs hurufat meşk murakkaı Karahisârî’nin günümüze ulaşmış güzel eserlerindendir.<br />
    Süleymaniye Camii kubbe yazıları ile (Fâtır Suresi,41 ayet) sağlığında yazdığı, fakat bugün mevcut olmayan kabir kitâbesi de Karahisârî’nin bilinen celî yazılarıdır. <br />
    Süleymaniye Camii kubbe yazıları zamanla bozulduğundan Sultan Abdülmecid döneminde Abdülfettah Efendi tarafından terkibi aynen korunarak Râkım tavrında yeniden yazılmıştır. Müstakimzâde, Karahisârî’nin ölümünden yirmi bir yıl sonra inşa edilen Piyâle Paşa Camii’ndeki âyetle (ez-Zümer Suresi,73 ayet) yine ölümünden otuz iki yıl sonra vefat eden Mimar Sinan’ın kabir ve sebilinin yazılarının da Karahisârî’ye ait olduğunu kaydetmektedir. Bu yazılar muhtemelen Karahisârî’nin yazı kalıplarından istifade edilerek talebeleri tarafından yazılmıştır. <br />
    Ayrıca 970’te (1562) Yedikule İmrahor İlyas Bey Camii yakınında bulunan Uşşâkī Dergâhı Çeşmesi’ndeki taşa hakkedilmiş celî yazılarla girift müselsel kelime-i tevhidin ketebesiz olmakla beraber üslûbu bakımından Karahisârî’ye ait olduğu tahmin edilmektedir.<br />
    Karahisârî’nin aklâm-ı sittede açtığı çığır bir asır içinde yerini Şeyh Hamdullah mektebine bırakmakla birlikte celî ve müsennâ yazılardaki tesiri Mustafa Râkım’a kadar devam etmiştir. Tophane’de Kılıç Ali Paşa Camii yazılarının hattatı Demircikulu Yûsuf Efendi, Karahisârî tavrının en ünlü temsilcisidir. Bilinen talebeleri arasında evlâtlığı Hasan Çelebi de ünlü bir hattattır. İstanbul Süleymaniye ve Edirne Selimiye camilerinin taşa hakkedilmiş kitâbeleri ve çini üzerinde işlenmiş celî yazılarının hattatı olan Hasan Çelebi, bir müddet hocasının yazı tarzını devam ettirdikten sonra Şeyh Hamdullah ekolünü benimsemiş, bu yolda da güzel eserler vermiştir. Ferhad Paşa, Büyükçekmece Köprüsü kitâbe yazılarının hattatı Derviş Mehmed (Karahisârî Dervişi), Kâtib ve Muhyiddin Halîfe Karahisârî’nin önde gelen talebelerindendir.<br />
    <br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">TASAVVUFLA İLGİSİ</span></span><br />
<br />
    İbtidâ’î eğitimini memleketinde tamamladıktan sonra medrese eğitimi almak için gittiği İstanbul’da, Halvetî şeyhlerinden Karamanlı İshâk Cemâleddîn Efendi’ye intisâb edip ona halife olmuş, medrese eğitimini tamamladıktan sonra da tümüyle tasavvufa yönelmiştir.<br />
    Ehl-i tarikat ve sofî-meşreb bir zât olup mücerret bir hayat geçirmiş olan Ahmed Karahisârî tüm dikkat ve mesaisini san‘atına hasretmişti. Onu tanıma şerefine nâ’il olanlar, uzun boylu, zayıf yapılı, temiz esvâblı ve nur gibi temiz sakallı olarak betimlemekte, Arapça ve Farsça’ya vâkıf, elsine-i selâsede şi’ir söylemeye muktedir olduğunu nakletmektedir. Tezkirelerde Karahisârî'nin tasavvuf ahlâkının canlı bir örneğini teşkil ettiği, zâhidâne, mütevazı ve sade bir hayat yaşadığı, şiir ve terzilikte de hüner sahibi bir sanatkâr olduğu kaydedilmektedir.<br />
    <br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">VEFATI</span></span><br />
<br />
    Uzun ve verimli bir yaşam sürdükten sonra Doksan yaşlarında 1556 yılında şu fâni dünyadan göçüp giden Ahmed Karahisârî, ömrü boyunca hizmetinde kusur etmediği pîri İshâk Cemâleddîn Halvetî’nin Sütlüce’deki dergâhına defnedilmiştir. Bugün mevcut olmayan mezartaşı kitâbesini bizzat kendisinin kaleme aldığı, tarihini ise evladlığı Hasan Çelebi’nin attığı mervîdir. Vefâtına Hüdâî Mustafa Efendi “göçdü hayfâ Karahisârî-i pir(963)” tarihini düşmüştür.<br />
    Türbede; Şeyh İshak Cemaleddin Karamani Halveti ile Hazreti Ahmed Şemseddin Karahisari ve diğer önemli zatların bulunduğu 6 büyük Şeyh halifesi, aile efradı ve müridanlar metfundur. Türbe zamanla ihmal ve mezar taşı soyguncularının hışmına uğramış bugün bakım ve tamire ihtiyacı vardır.<br />
    Şeyh İshak Cemaleddin Karamani Hazretleri.15'nci yüzyılın en önemli halveti Şeyhlerinden birisidir. Şeyh Hamdullah'ın talebesi olan bir hattat kendisi. Aynı zamanda Yavuz Sultan Selim'in kudretli veziri hat da Kanuni'nin ilk dönemdeki sadrazamı olan Piri Mehmet Paşa'nın da amcası. Kendisi dönemin en büyük âlim ve velilerindendir. İstanbul'da 3 yerde tekkesi vardır. Zeyrek, Fındıkzade ve Sütlüce'de.Rabbim rahmetiyle muamele eylesin. Cennetteki derecesini A’li kılsın. Âmin.<br />
    Mezar taşında: Beyt:<br />
    Hatt-ı hûb içre beyâza çıkaran kendi özini<br />
    Yazınun Karahisârî’dür ağardan yüzini<br />
    Hüdâyî Mustafâ Efendi dahi rıhletlerine bu mısra’ı târih eylemiştir:<br />
    Göçdi hayfâ Karahisârî-i pir (963) <br />
 <br />
    Ahmed Karahisari'nin Türkiye Müzelerindeki Eserleri<br />
    Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesi, mushaf-ı şerif (Hırka-i Saâdet, nr. 5) Kanûnî Sultan Süleyman için yazılmıştır.<br />
    Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesi, kıta (Emanet Hazinesi, nr. 2116)<br />
    Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesi, kıta (Emanet Hazinesi, nr. 2199)<br />
    Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesi, kıta (Hazine, nr. 2299),<br />
    Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesi, murakka (III. Ahmed, nr. 3654)<br />
    Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesi, en‘âm-ı şerif H. 961/M. 1554, (Emanet Hazinesi, nr. 416)<br />
    Türk ve İslâm Eserleri Müzesi, En‘âm-ı şerif (nr. 1443),<br />
    Türk ve İslâm Eserleri Müzesi, Yâsîn-i şerif (nr. 2649), Üsküdar Mevlevîhânesi şeyhi Ahmed Remzi Akyürek tarafından hediye edilmiştir<br />
    Türk ve İslâm Eserleri Müzesi, mushaf-ı şerif, H. 933/M. 1527 (nr. 400) Süleymaniye Türbesi’nden alınmıştır.<br />
    Türk ve İslâm Eserleri Müzesi, Murakka, H. 940/M. 1533-1534 (nr. 1438)<br />
    Türk ve İslâm Eserleri Müzesi, Murakka, H. 954/M. 1547 (nr, 2466),<br />
    Türk ve İslâm Eserleri Müzesi, Murakka, H. 960/M. 1553, (nr. 2499)  meşhur hattatların yazıları bulunan körüklü toplama bir murakka‘ içinde ketebeli dört kıtası vardır.<br />
    Süleymaniye Kütüphanesi, En‘âm-ı şerif, H. 949/M. 1542 (Ayasofya, nr. 19)<br />
    Süleymaniye Kütüphanesi, En‘âm-ı şerif (Süleymaniye, nr. 5)<br />
    Süleymaniye Kütüphanesi, Kıt’a (Süleymaniye, nr. 15)<br />
    İstanbul Üniversitesi Kütüphanesi, Mushaf-ı şerif, H. 963/M. 1556 (AY, nr. 6714)<br />
    Afyonkarahisar Müzesi, Sülüs hurufat meşk murakka’ı, H. 941/M. 1534, (E1. 6)<br />
 <br />
    <br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">BİBLİYOGRAFYA</span></span><br />
<br />
    TSMA, nr. D. 9706/4; Ârifî Fethullah Çelebi, Süleymannâme (nşr. Esin Atıl), New York 1986, s. 31, 41, 64; Sâî, Tezkiretü’l-bünyân (nşr. Ahmed Cevdet), İstanbul 1315, s. 61; Mehdî Beyânî, Ahvâl ü Âs̱âr-ı Ḫoşnüvîsân, Tahran 1363 hş., IV, 17, 18; Âlî, Menâkıb-ı Hünerverân, s. 25; Gülzâr-ı Savâb, s. 59, 60; Evliya Çelebi, Seyahatnâme, I, 151, 152; Suyolcuzâde, Devhatü’l-küttâb, s. 9-10; Ayvansarâyî, Hadîkatü’l-cevâmi‘, s. 302; Müstakimzâde, Tuhfe, s. 94; Habîb, Hat ve Hattâtân, İstanbul 1305, s. 84-85; Sicill-i Osmânî, II, 162; Osmanlı Müellifleri, I, 145; Ekrem Hakkı Ayverdi, Fatih Devri Hattatları ve Hat Sanatı, İstanbul 1953, s. 24; Rıfkı Melûl Meriç, Türk Nakış Sanatı Tarihi Araştırmaları, Ankara 1953, s. 58, 66-68; Süheyl Ünver, Hattat Ahmed Karahisarî, İstanbul 1964; Ömer Lütfi Barkan, Süleymaniye Cami ve İmareti İnşaatı (1550-1557), Ankara 1979, II, 184, 187; M. Uğur Derman, Türk Hat Sanatının Şâheserleri, İstanbul 1982, lv. 7, 8; Aptullah Kuran, Mimar Sinan, İstanbul 1986, s. 88; İslâm Kültür Mirasında Hat San‘atı (haz. Uğur Derman), İstanbul 1992, s. 195; Ali Alparslan, Ünlü Türk Hattatları, Ankara 1992, s. 49-64; Filiz Çağman, “Ahmed Karahisarî’ye Atfedilen Ünlü Kur’ân-ı Kerîm”, 9. Milletlerarası Türk Sanatları Kongresi, Ankara 1995, I, 521-527; Muhittin Serin, Hat Sanatı ve Meşhur Hattatlar, İstanbul 1999, s. 109-113; Kemal Çığ, “Hattat Ahmed Karahisarî”, Tarih Dünyası, I/6, İstanbul 1950, s. 234, 235; Midhat Sertoğlu, “Sütlüce ve Üç Hattat Mezarı”, Hayat Tarih Mecmuası, sy. 3, İstanbul 1977, s. 13-17; Atilla Çetin, “İstanbul’da Tekke, Zaviye ve Hankâhlar Hakkında 1199/1784 Tarihli Önemli Bir Vesika”, VD, XIII (1981), s. 589.Sicill-i Osmanî, III, s. 162; MeşhurHattatlar, ss. 107-112; Menâkıb, s. 25; Gülzâr-ı Savâb, ss. 59-60; Devhâtü’l-küttâb, ss. 9-10; Tuhfe-i Hattâtîn, s. 94; Hat ü Hattâtân, ss. 84-85; FâtihDevri, s. 24; Süheyl .Ekrem Hakkı Ayverdi / Fatih Devri Hattatla¬rı ve Hat Sanatı (s. 24, 1953), Rıfkı Melûl Meriç / Türk Nakış Sanatı Tarihi Araştırma¬ları (s. 58-66-68, 1953), Süheyl Ünver / Hattat Ahmed Karahisarî (1964), Ömer Lütfı Barkan / Süleymaniye Cami ve İmareti İn¬şaatı 1550-1557 (1979), M. Uğur Derman / Türk Hat Sanatının Şaheserleri (1982), Ali Alparslan / Ünlü Türk Hattat¬ları (s. 49-64, 1992), Muhittin Serin / Hat Sanatı ue Meşhur Hattatlar (s. 109-113, 1999) - Muhittin Serin / TDV İslam Ansiklopedisi (C. 24, s. 421-424, 2001), İhsan Işık / Ünlü Sanatçılar (Türkiye Ünlüleri Ansiklopedisi, C. 5, 2013) - Encyclopedia of Turkey’s Famous People<br />
<br />
Ahmed Şemseddin Karahisari</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Ebu'l Hasan Harakani K.S.]]></title>
			<link>https://rashid-tunca.com/showthread.php?tid=44457</link>
			<pubDate>Tue, 18 Aug 2026 13:01:47 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://rashid-tunca.com/member.php?action=profile&uid=8">Raşit Tunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://rashid-tunca.com/showthread.php?tid=44457</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Ebu'l Hasan Harakani K.S. </span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">EBU'L HASAN HARAKANİ (K.S.) KİMDİR, SÖZLERİ, TÜRBESİ, ESERLERİ</span></span><br />
    (D.H.352.M.963-V. H.425/M.1033)<br />
    Tarih sayfalarına isimleri altın harflerle yazılan gönül sultanlarından birisi de Peygamber (s.a.v) Efendimizin soyundan gelen Mücahit, mutasavvıf, âlim, veli Ebu’l Hasan Harakani(k.s) Hazretleridir. <br />
    Bin yıl önce Kars’a gelip Anadolu’da fütüvvet ahlakını yaşayan ve yayan Harakanî ve onun yetiştirdikleri alperen, derviş ve gazileri büyük medeniyetimize öncülük etmişler ve Anadolu’nun bize vatan olmasını sağlamışlardır. Peygamber (s.a.v)Efendimizin yolundan sünnetinden taviz vermeden nefsini mücadele ve mücahede ederek, İslam’ı şuurlu bir mümin ve Müslüman olarak yaşamış, gayri Müslimlere bile örnek olmuş, ibadet, tefekkür ve güzel ahlakın zirvelerinde bir hayat yaşamış, haçlı Bizanslılarla savaşırken şehadet şerbetini içmiş bir yiğit.<br />
    Ülkemizin doğusunda bulunan 1064 yılında Anadolu’da fethedilen ilk şehir Anı ve Kars şehridir. Bu kent aynı zamanda Müslüman Türklerin Anadolu’ya ilk giriş kapısı olmuştur. Kafkasya’nın incisi olan Kars Şehri pek çok maneviyat önderini ve şehidini de derununda barındırır. Burada bulunan Ebu’l -Hasan Harakanî Külliyesi ve çevresindeki tarihi eserler Kars’ın manevi tapusudur. <br />
    Horasan’dan hicret edip Kars’a gelen, sadece Peygamberimizin(s.a.v) izini takip ederek insanlığa iyiliği tavsiye edip kötülükten men edenlerden biri.<br />
    Harakanî Hazretleri beraberinde birçok ehlibeyt ve seyyidleri de getirerek Kafkasya, Karadeniz, Anadolu’nun içlerine kadar yerleştirmiş, İslam’ı yaşayarak güzel örnek olmuş, fütüvvet hizmetleri yürütmüşler, bu açıdan Kars bir tasavvuf ve maneviyat merkezi olmuştur.<br />
    Sevgili Peygamberimiz(s.a.v)den gelen hafi ve cehri tarik kolları Hz. Ebubekir (r.a) ve Hz. Ali (r.a) Efendilerimize ulaşmaktadır. Bu silsilenin ikisi de 6. İmam, İmam Cafer-i Sadık(r.a) Hz.lerinde birleşmektedir. Cafer-i Sadık(r.a)Hazretlerinden sonra Beyazid-i Bestami(k.s)’ye ve ondan da Ebul -Hasan Harakanî(k.s)’ye gelip ulaşmaktadır. Böylece Harakanî(k.s)Hazretleri Silsile-i Aliyelerin Altıncı Piri olup, tasavvuf ilminin dünyaya yayılmasında bir merkez olmuştur.<br />
    Allah’ın Resulü mübarek hadislerinde buyurdukları gibi; “Size iki şey bırakıyorum; Allah’ın kitabı Kur’an ve benim ehli beytimdir.” “Size iki Emanet bırakıyorum bunları muhafaza ettikçe yolunuzu şaşırmaz dalalete düşmezsiniz; Birisi Allah’ın Kitabı Kur’an, hükmü kıyamete kadar baki, Diğeri benim Sünnetimdir.” (İ.Malik,Muvatta.K.Sitte)<br />
    Kur’an ve maneviyat ilmi ehli beytin kalplerinden insanların kalplerine ulaşmaktadır. Harakanî (k.s)Hazretleri de Üveyesidir. Anadolu’nun İslam’la müşerref olması için hem manevi yönden hem de kılıcıyla mücadele etmiş, bu uğurda şehit düşmüştür. Yetiştirdiği insan-ı kâmillerle Anadolu’nun manevi fütuhatını yapmış olan Harakanî’yi, birçok büyük sûfi, edip, ilim adamı ve devlet ricali ziyaret etmiş, bunlardan bir kısmı da kendisine mürit olmuştur. Dînine ve ibadetlerine düşkünlüğü, nefsiyle mücâhedesi ve dâimî zikir ve murâkabe hâlinde bulunması sebebiyle, kendisine “Şeyhü’l-Asr”, yani “Asrının Şeyhi” denilmiş. Pek çok kerâmetleri ve hâlleri müşâhede edilimişti.( Zehebî, Siyer, XVII, 421.)<br />
    II. Asır’dan itibaren hem İslâm dünyasında, İslâm’ın yaşanması ve yaşatılması, hem de gayr-i Müslim diyarlara ulaştırılmasında Peygamber(s.a.v)Efendimizin; “üsve-i hasene/model insan” Ebu’l-Hasan Harakânî, işte bu zümreden. Peygamber vârisi sıfatıyla insanlığa örnek olmuş, sözleri, tavır ve davranışları, eser ve tesirleriyle ölümsüzlük kervanına katılmıştır. Ebu’l-Hasan Harakânî, Anadolunun İslamlaşmasında son derece önemli etkisi bulunan tasavvuf ekolünün ilk devir temsilcilerinden bir gönül eridir.<br />
    İnsan ile İslâm arasındaki tebliğe âid engelleri kaldıracak vasatlar hazırlamayı gündemine almış ve bu ortamın hazırlığı görevini İslâm muhîtinde leşker-i gazâ denilen mücâhidlerle leşker-i duâ denilen gönül erleri üstlenmiştir. Bizdeki “alperenlik” ise hem gazâ, hem de duâ fonksiyonlarını üstlenen gönül erleri için kullanılan bir tabirdir.<br />
    Doğumu: Horasan bölgesinin batısında Bistama bağlı Harakan'da hicri 352.M.963 yılında dünyaya geldi.    Adı Ali Bin Cafer, künyesi de Ebul Hasan’dır. Babası; Cafer. Nisbesi Mu‘cemü’l-büldân müellifi Yakut el-Hamevî’nin ifadesine göre el-Harakânî’dir,  Ümmi olup Bayezıd-ı Bistami(k.s) Hazretleri'nin ruhaniyeti ile feyz alarak Üveysi tarikle yetişmiş hem zamana hem de kendisinden sonraki dönemlere damgasını vurmuştur. <br />
    Hilyesi: Uzunca boylu, kumral tenli, genişçe alınlı, gökçek yüzlü, irice gözlü, açık ve tok sözlü idi. Sûreti itibariyle Hz. Ömeru’l-Fâruk (r.a)’a benzerdi. İlim ve irfanı sebebiyle, “zamanın kutbu ve gavsi” ünvanlarıyla anılan bir gönül sultanıydı.<br />
    İlim Tahsili: Çocuk yaşından başlayarak ilim tahsili yapan Harakâni kısa zamanda bütün akranlarının önüne geçerek büyük bir âlim olmuştur. Tasavvuf ve hakikat piri olan Ebu’l Hasan Harakâni’ye Allah celle celaluhu tarafından vehbi ilim verilmiştir. Hz.Mevlana(k.s)’nın da mesnevisinde belirttiği gibi “Din şeyhi” Harakâni açık kerametleri, yüksek menkıbeleri ve yüce hallere sahip bir insanı kâmil idi. Yine Mevlânâ birçok sohbetinde 'Bizim söylediklerimiz Ebu'l Hasan Harakani'den aldıklarımızdan başka bir şey değildir.' diye belirtiyor.<br />
    Bayezıd-i Bistami(k.s) Hazretleri'nden 91 yıl sonra dünyaya gelmiş, geleceğinin müjdesini de Beyazidi Veli(k.s)keramet buyurmuştur. Bayezıd-i Bistami'nin (k.s) Dihistan'da şehitlerin bulunduğu kum tepeyi her yıl ziyarete gittiği ve Harakan'dan geçerken de durup havayı kokladığı, koku almadıklarını söyleyen müritlerine 'buradan öyle bir er gelecek ki benden üç derece önde olacak bu kişinin adı Ali künyesi Ebul Hasan'dır' ,diye haber verdiği, Şathiyeleriyle tanınan mutasavvıf. Asrının Şeyhi, veli, âlim, şehit bir Hak dostudur.<br />
    Kendisinden bir asır önce Horasan da yaşayan Beyazid-i Bestam (k.s)inin tasavvufundan etkilenerek Bestami dergâhında bir süre türbedarlık yapmıştır. Bu süre içerisinde tasavvufa erişen Ebul Hasan daha sonra çağının en büyük manevi şahsiyetlerinden birisi olmuştur<br />
    On iki yıl boyunca Bayezid-ı Bistami Hazretleri'nin türbesine bekçilik eden Harakani Hazretleri ümmi olduğu halde Kur'an-ı Kerim'i hıfz etti. Harakani Hazretleri'nin her gün akşam vakti Harakan'dan Bistama dergâha gelir sabah namazına kadar şöyle dua ederdi: “Allah'ım Bayezıd'a ihsan ettiğin ilimlerden Hasan kuluna da ihsan eyle.' On iki yılsonunda nihayet duası kabul olur. Bayezıd-i Bistami Hazretleri'nin himmeti ile Kur'an-ı Kerim'i hıfz edip irşat mertebesine erişir. (Attâr, s. 673).<br />
    Ebul Hasan Harakâni(k.s)Hazretleri, Kolonizatör Türk Dervişlerinin, Anadolu’daki manevi sultanlarından ilkidir. Ömer Lütfi Barkan, Kolonizatör Türk Dervişleri adlı makalesinde, dervişlerin oynadıkları önemli rolü şöyle açıklamaktadır: “Osmanoğulları ile beraber, birçok şeyhler gelip Anadolu’nun garb taraflarında yerleşmişlerdi. Bu yeni gelen derviş muhacirlerin bir kısmı gazilerle birlikte, memleket açmak ve fütuhat yapmakla meşgul bulundukları gibi; bir kısmı da o civarda köylere veya tamamen boş ve tenha yerlere yerleşmişler ve oralarda müritleriyle beraber ziraatla ve hayvan yetiştirmekle meşgul olmuşlardır. Filhakika o zamanlar bu şayanı dikkat dini cemaatlere hemen her tarafta tesadüf edilmekte idi. Onların, tercihan boş topraklar üzerinde kurdukları zaviyeleri, bu suretle büyük kültür, imar ve din merkezleri haline giriyordu. Bu zaviyeler ve fütüvvethanelerin ordulardan daha evvel hudut boylarında gelip yerleşmiş olması, onların harekâtını kolaylaştıran sebeplerden biri oluyordu...”<br />
    Türk dervişleri; kağanların, sultanların fetihlerini edep dilinin sunduğu imkânlardan yararlanarak oluştururlarken, dervişliği sadece din duyuruculuğu olarak almıyorlardı. Ayrıca, siyasî, iktisadî, askerî, sosyal ve kültürel keşifler de yapıyorlardı. Onların hâl dili ile söyledikleri, kâl dili ile söylenenlerden çok daha etkili olmuştur. <br />
    Ahmet Yesevî’den bir asır önce yaşamış olan Harakâni Hazretleri, Yesevî Hazretlerinin Anadolu’ya yönlendirdiği Yesi Erenlerinden de bir asır önce Anadolu’ya gelerek binlerce yıl varlığını sürdürecek bir yaşam üslubunun yeşermesine öncülük etmiştir. O, bir din büyüğü olmanın yanı sıra Anadolu’nun manevî açıdan fethini gerçekleştiren öncü bir isimdir de. 1033’te Kars şehrinde şehit düşmesi de göstermektedir ki Sultan Alpaslan’ın orduları henüz Anadolu’ya gelmeden, Harakâni Hazretleri sözün kuşatıcı, kapsayıcı işlevleri ile Anadolu’ya gelmiş ve bir yaşam üslubunun iklimini bu topraklarda yaşayanlara açmıştır. Bu bakımdan Harakâni, yalnızca Kars şehrinin değil tüm Anadolu’nun eşiği gibidir. Bismillahlarla girilen bu eşikten sonraki yıllarda Hz. Mevlana, Hacı Bayram-ı Veli ve Yunus Emre gibi din ve dil büyüklerinin sesleri duyulacaktır.<br />
    Harakanî fütüvvet anlayışı ile Anadolu’da Ahilik teşkilatının kurulmasına öncülük etmiştir, ona göre fütüvvet civanmertliğin şartı üçtür:1-Cömertlik.2-Şefkat.3-Halktan müstağni olmak.<br />
    İnsanlık ailesi içerisinde, hakikati ve marifeti bulma çabası içinde olanlara yol gösteren Ebu’l Hasan Harakanî Hazretleri şu dört grubun sözlerini dinlememizi tavsiye etmiştir.1-Âlimler, 2-Müttakiler3-,Evliya ve 4-Mürşîd-i Kamiller.<br />
    Gazneli Mahmut’tan İbn-i Sina’ya, Çağrı ve Tuğrul Beylerden Sultan Alparslan’a kadar birçok ilim ve devlet adamı Harakâni‘nin huzuru saadetlerinde bulunarak onun irfanıyla olgunlaşmışlardır.<br />
    Harakanî’nin insaniyetçiliğinin temelinde “aşk”ın çok önemli olduğu kadar derin bir yeri de vardır. O, aşkın mahiyetini izah ederken boyutlarını ve işlevlerini de ele almıştır. Aşkın, insan hayatındaki yerini dikkatli bir şekilde açıklamıştır. O, bunu şu şekilde dile getirmiştir:“Allah’u Teâlâ bana öyle bir fikir vermiştir ki, yarattığı her şeyi onda gördüm ve onda kalakaldım. Gece ve gündüzdeki meşguliyetlerimi (o fikir) görünmez hale getirdi. O fikir basiret oldu, küstahlık ve muhabbet oldu, heybet ve vakar oldu. O fikir nedeniyle O’nun vahdaniyetinin içine düştüm. Bir yere ulaştım ki fikir hikmet, dosdoğru yol ve halka karşı şefkat haline geldi. Onun yaratıklarına karşı, kendimden daha müşfik birini görmedim. O zaman dedim ki: Keşke bütün halkın yerine ben ölsem de halk ölüm yüzü görmese! Keşke bütün halkın hesabı benden sorulsa da kıyamet günü onların hesap vermeleri gerekmese! Keşke tüm halkın azabını bana çektirse de onların cehennemin yüzünü görmeleri gerekmese!”<br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Harakânî’nin İlmî Şahsiyeti ve Eserleri</span></span><br />
    Bazı kaynaklarda ümmî olduğundan bahsediliyorsa da Harakânî devrin sûfî âlimleri Ebu’l-Abbâs Kassâb gibi kimselerin talebesi olmuş ve Bâyezîd Bistamî’den de “üveysi” yolla feyz almıştır. “Ümmî” kelimesi, Arapça anne anlamına “ümm” kökünden gelmektedir. Annesinden doğduktan sonra bir muallimin talebesi veya bir mektebin müdâvimi olmayan kimseler için kullanılır. “Ümmî” câhil demek değildir. Aksine hayatı rûhî tecrübe ile tanımış, belki okuyup yazmamış ama irfân yoluyla olayları kuşatmış insan demektir. Bizdeki mektepli ve alaylı tabirlerinden “alaylı” bu mânaya uygun düşmektedir. Alaylı da mekteb okuyup diploma almamış, ama tecrübe ve çilelerle hayâtı, insanları ve olayları tanıyan kimse demektir. Nitekim Harakânî’nin sadece eşi sebebiyle âile hayâtında çektikleri, insanı marifet ve kemâle erdirecek boyuttadır.<br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Harakânî’nin Meşrebi ve Yolu</span></span><br />
    Harakânî, muhtelif kaynakların ittifakla haber verdiklerine göre, ondan yaklaşık bir asır sonra yaşamasına rağmen Bâyezîd Bistâmî meşrebindeydi. O’nun gibi coşkulu, cezbesi ve sekri, sahvına galipti. Fena ve baka, sekr ve sahv ile tevhid ve vahdet konularında pek çok söz söylemiş, Hallâc gibi “Ene’l-Hak” anlayışına uygun terennümlerde bulunmuştur. Attar, Tezkiretü’l-Evliyâ’sında onun bu vadideki sözlerine geniş yer vermektedir.<br />
    Devrinin muhtelif âlim ve şeyhlerini tanıyan ve onlardan okuyan Harakânî, en sonunda hemşehrîsî Bâyezîd Bistâmî’nin dergâhında karar kılmış, senelerce önce ölmüş bulunan Bâyezîd’in yolunu devam ettiren müridleriyle görüşmüş, kabrine on iki yıl türbedârlık etmiştir. Sevgi ve aşkla bağlandığı bu kapı onun gönül dergâhı olmuştur. Yılları aşıp gelen Bâyezîd sevgisi, onu yoğurmuş ve vuslata götürmüştür.<br />
    Harakânî, bağlısı bulunduğu Bâyezîd vasıtasıyla daha sonra ortaya çıkacak olan Yesevîlik, Bektâşîlik ve Nakşbendîlik’in de kendisinden neş’et ettiği insandır. Çünkü kendisinden sonra onun yolunu devam ettiren Ebû Ali Farmedî, hem Yûsuf Hemedânî’nin, hem de Gazzâlî’nin üstâdıdır. Dolayısıyla Harakânî, Gazzâlî’nin yolunun da kolbaşı sayılır.<br />
    Yûsuf Hemedânî(k.s) ise hem Yesevîlik’in kurucusu Ahmed Yesevî(k.s)’nin, hem de Nakşbendîlik’in üveysî pîri Abdülhâlık Gucdüvânî(k.s)’nin mürşididir. Bektâşîlik’in Yesevîlik ile bağlantısını düşündüğümüzde Harakânî bu üç kolun kendinden çıktığı merkez konumundadır.<br />
    Ebul Hasan El Harakani Hazretleri'ni, ölmelerine rağmen halen yeryüzünde tasarrufu devam eden beş büyük zattan birisidir. Çünkü O daha dünyada iken ahireti görmeyi başardı. İnsanların imanlarının kurtuluşuna hizmet etmeyi varlığının gayesi olarak gördü. Birçok ulema gelip geçmiştir şu hayattan ama en önemli beş büyük zattan sayılmasına rağmen Harakani Hazretleri çok az kişi tarafından biliniyor.<br />
    Ebu’l Harakanî Hazretleri tüm insanlığa evrensel mesajını şu sözleriyle seslenmiştir. “Her kim bu dergâha gelirse ekmeğini verin ve dinini ve inancını sormayın; zira Ulu Allah’ın dergâhında ruh taşımaya layık olan herkes, elbette Ebu’l -Hasan’ın sofrasında ekmek yemeye de layıktır.”<br />
    İlahi! Her koşulda senin ve Resul’ün bendesi, halkının hizmetçisiyim!<br />
   <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"> HARAKĀNÎ HAZRETLERİNİN İBADET HAYATI</span></span><br />
    Harakānî Hazretleri küçüklüğünden beri ibadetlere düşkün idi. Farzların hâricinde pek çok nâfile namaz kılardı. Bâzen kendisine öyle bir hâl gelirdi ki, gafletle kıldığı endişesiyle namazlarını kazâ etme ihtiyacı hissederdi. ( Attâr, Tezkire, s. 637.)<br />
    Harakanî(k.s)Hazretlerine göre gerçek kulluk, hakiki anlamıyla ibadet yapmaktır.<br />
    İbadet konusu, Harakanî’nin eserlerinde çok açık bir şekilde ve geniş olarak yer alır.O bu konuda şöyle demektedir:“Amele devam et ki, ihlâs ortaya çıksın ve ihlâsa devam et ki,nur ortaya çıksın.Nur ortaya çıkınca ise Allah’ı görürcesine ibadet edersin.”<br />
    Harakani(k.s) Hazretleri mükemmel bir ruh inceliğine sahipti; 'Allah'ım gariplerin benim tekkemde ölmelerine müsaade etme. Zira Ebu'l Hasan'ın tekkesinde bir garip öldü derlerse, ben o garibin ölümüne tahammül edecek güce sahip değilim' diye Allah'a yalvarıyordu.<br />
    Ebû’l-Hasan Harakānî Hazretleri bir gün müritlerine: “Hangi şey daha üstün ve değerlidir?” diye sual etti. <br />
    Onlar da: “Ey Şeyh! Bilmiyoruz, bunun cevabını siz veriniz!” dediler. <br />
    O da: “Hayatın her safhasında, her zaman ve mekânda Allah’ın zikriyle dolu bir gönül!” cevabını verdi.( Câmî, Nefahât, s. 444.)Şöyle buyururdu: “Hak dostları daima büyük bir hüzün içindedir. Bunun sebebi de Cenâb-ı Hakk’ı şânına lâyık bir şekilde zikretmek isteyip de bunu yapamayışlarıdır. ”( Harakānî, Nûru’l-Ulûm, s. 248.)<br />
    Zira Peygamber Efendimiz(s.a.v) de şöyle niyâz ederdi:<br />
    “…Yâ Rabbî, Sen’i hakkıyla senâ etmekten âcizim. Sen zâtını nasıl senâ ettiysen öylesin!” (Müslim, Salât, 222)<br />
    Harakānî Hazretlerinin Cenâb-ı Hakk’a olan tâzim ve muhabbeti o derecedeydi ki şu tavsiyede bulunurdu: “Siz «Allah» derken, başka bir söz söyleyen kimse ile aslâ sohbet etmeyiniz. (Câmî, Nefahât, s. 444.)<br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">HARAKĀNÎ HAZRETLERİNİN DUALARI</span></span><br />
    Ebû’l-Hasan Harakānî Hazretleri dâimâ ilâhî azamet ve kudret akışlarının tefekkürü hâlinde bulunur, murâkabe ve ihsan duygusu içinde yaşar, müridlerine de böyle olmalarını tavsiye ederdi. Onun şu sözleri, sahip olduğu maiyyet/Allah ile beraberlik şuurunu ne güzel aksettirmektedir: “İnsanlar ekseriyetle dualarında şöyle derler, “Allah’ım, üç yerde imdadımıza yetiş: Can çekişirken, mezarda ve kıyamette! Ben de diyorum ki; “İlâhî, her zaman imdadıma yetiş!” (Attâr, s. 638.)<br />
    “Dilini öyle bir mühürle ki Allah’ın râzı olmadığı şeyleri konuşmasın!<br />
    Kalbini öyle bir mühürle ki Allah’tan gayrısına meyletmesin!<br />
    Ağzına öyle bir kilit vur ki helâl olmayan bir şey oradan geçmesin!<br />
    Diğer âzâlarını da öyle bir mühürle ki ihlâssız bir amel işlemesin!” (Attâr, s. 627.)<br />
    “İlâhî! İnsanları incittiğim zaman beni görür görmez yollarını değiştiriyorlar. (Sen ise Rabbim, ne kadar sonsuz bir merhamet sahibisin ki) Sen’i o kadar incittiğimiz hâlde Sen yine bizimle berabersin!” (Attâr, s. 616.)<br />
    “Allah Teâlâ şu dört şeyle kula hitâb eder: Beden, dil, kalp ve mal. Bedeni hizmete, dili zikre vermek kâfî değildir! Kalben Cenâb-ı Hak’la beraber olup malını da Allah yolunda cömertçe sarf etmedikçe bu vuslat yolunda mesâfe alamazsın!” (Attâr, s. 631.)<br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">NEFSİ ARINDIRIP KEMÂLE ERDİRMEK</span></span><br />
    Harakānî Hazretleri, nefsin tezkiye ve terbiyesi hususunda şöyle buyururdu: “Allah sizi dünyaya temiz olarak getirdi; siz de O’nun huzuruna kirli olarak gitmeyiniz!” (Harakānî, Nûru’l-Ulûm, s. 258.)<br />
    Âyet-i kerimede Cenab-ı Hak şöyle buyuruyor:“Rab’lerine karşı gelmekten sakınanlar ise, bölük bölük Cennet’e sevk edilir, oraya varıp da kapıları açıldığında bekçileri onlara: «Selâm size! Tertemiz geldiniz. Artık ebedî kalmak üzere girin buraya!» derler.” (Zümer Suresi, 73)<br />
    “Yüce mertebelere ulaşan Hak dostları, ihlâsla yaptıkları amelleri yanında, nefislerini de tezkiye ettikleri için yükseliyorlar.” (Attâr, s. 622.)<br />
    “Nasıl ki namaz ve oruç farzdır, îfâsı mecbûrîdir, aynı şekilde gönülden kibri, hasedi ve hırsı bertaraf etmek de zarurîdir.” (Attâr, s. 629.)<br />
    Zira ahlâkımızın seviye kazanması, ibadetlerimizin kabûlünün en büyük alâmetidir.<br />
    Harakani Hazretleri kibiri hiç sevmezdi. Zaten Allah dostlarının sıfatlarının biri de tevazu sahibi olmasıdır. Talebelerine şöyle buyurmuştur: “Tandırdan elbisene bir kıvılcım sıçrasa, hemen onu söndürmeye koşuyorsun! Peki dînini yakacak olan bir ateşin, yani kibir, haset ve riyâ gibi kötü sıfatların kalbinde durmasına nasıl müsâade edebiliyorsun?!” (Harakānî, Nûru’l-Ulûm, s. 239.)<br />
    “İki kişinin dinde çıkardığı fitneyi şeytan bile çıkaramaz:<br />
    1) Dünya hırsına sahip âlim ve<br />
    2) İlimden mahrum ham sofu!” (Attâr, s. 624.)<br />
    “Çok ağlayınız, az gülünüz; çok susunuz, az konuşunuz; çok infâk ediniz, az yiyiniz; başınızı yastıktan uzak tutunuz! (Uykunun esiri olup da iç dünyanızı hantallaştırmayınız!)” (Attâr, s. 630.)<br />
    Harakānî Hazretleri daha çok hüzün hâlinde bulunur, semâ ve rakstan hoşlanmazdı. Özel hırka ve husûsî seccâde gibi şeklî unsurlara ehemmiyet vermezdi.<br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">HARAKĀNÎ HAZRETLERİNİN HELÂL LOKMA HASSÂSİYETİ</span></span><br />
    Harakānî Hazretlerinin teveccühüne mazhar olan bir mürîdi vardı ki, Şeyh’in nazarında bütün müridlerden daha üstündü. Bir gün şeyhine: “Efendim, bizim bâzı kardeşlerimiz var ki, onlar koyun sahibi olup malları helâldir. Uzun zamandır birkaç koyunu tekkeye bağışlama arzusundadırlar.” dedi.<br />
    Şeyh Hazretleri: “Ben öyle bir tevekkül ve teslîmiyet içindeyim ki, Allah Teâlâ bana: «Senin ihtiyaçlarını Ben karşılarım.» buyurdu. Bir daha ısrar etmeyeceğine söz verirsen, bu defaya mahsus, helâl olması şartıyla kabûl ederim...” buyurdu.<br />
    Koyunları toplayıp getirdiler. Şeyh Hazretleri tekkeden dışarı çıktı, kolunu sallayınca koyunların bir kısmı tekkeye girdi, bâzısı da hiç kimsenin tekkeye sokamayacağı şekilde kaçıp karşı tarafa gitti. Araştırdıklarında, tekkeye girmeyen koyunların helâl olmadığı anlaşıldı.( Harakānî, Nûru’l-Ulûm, s. 315.)<br />
    Bir gece hizmetçisi turşu yapmıştı. İçine Şeyh’in kendi eliyle ekmiş olduğu bahçeden çöğen otu koparıp koymuştu. Harakānî Hazretlerinin âdeti, yatsı namazını kılmadıkça yemek yemezdi: “Allah’ım, Sana olan ibadetlerimi huşû ile tamamlamadan vücudumu beslemeyeceğim.” derdi.<br />
    Yatsı namazından sonra yemek getirdiler. Hazret: “Bu yemekten karanlık (şüphe) kokusu geliyor.” dedi. Ertesi gün o bahçeye gidip baktılar ki, bâzı insanlar buğdaylarını sulamak için harklarına su salmışlar, Efendi’nin bağına giden harkın bağlantısı da açık kaldığı için su oraya akmış ve Efendi’nin ektiği sebzeler bu sudan bir miktar almıştı.( Harakānî, Nûru’l-Ulûm, s. 315-316.)<br />
    Hadîs-i şerîfte buyrulur:“Mü’minin firâsetinden sakınınız! Çünkü o, Allâh’ın nûruyla bakar.” (Tirmizî, Tefsîr, 15/3127)<br />
    Bu firâset, basîret ve takvâ hassâsiyeti de Hakk’a yakın kalplerin sanatıdır.<br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">AZ YEMEK VE AZ KONUŞMAK</span></span><br />
    Ebû’l-Hasan Harakānî Hazretleri şöyle buyurmuştur: “Kırk yıl var ki, misafir için hazırlanan dışında ne yemek pişirmiş ne de herhangi bir şey yapmışızdır. Misafir için pişen yemekten de kifâyet miktârı faydalanırdık.” (Attâr, s. 637.)<br />
    Harakānî Hazretleri şu kıssayı naklederdi: Lokman Hakîm bir gün oğluna:“Yavrucuğum, bu gün oruç tut ve konuştuğun her şeyi not et! Akşam olunca konuştuklarını bana arz edip hesâbını verdikten sonra iftar edersin!” dedi.<br />
    Akşam olunca oğlu konuştuklarının hesâbını vermeye başladı. Vakit iyice geç oldu ve karnı iyice acıktı. Lokman Hakîm ertesi gün de aynı şeyi söyledi. Yine oğlu hesap verinceye kadar iftar iyice gecikti. Üçüncü gün de aynı şey olunca, dördüncü gün oğlu, lüzumsuz konuşmaları terk etti. Akşam babası hesap isteyince de: “Hesap verme korkusuyla çok az konuştum.” dedi. <br />
    Lokman Hakîm: “Gel öyleyse, hemen yemeğini ye!” buyurdu.<br />
    Harakānî Hazretleri bu kıssayı anlattıktan sonra da:“Dünyada lüzumsuz konuşmaları terk edenlerin hâli, kıyâmet günü, Lokman Hakîm’in oğlunun hâli gibi selâmet olacaktır.” buyururdu.( Harakānî, Nûru’l-Ulûm, s. 265.)<br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">HARAKĀNÎ HAZRETLERİNİN GAZNELİ MAHMUT’A NASİHATLERİ </span></span><br />
    İlk Müslüman Türk devletini kuran Gazneli Mahmûd da onu ziyaret ederek feyz alanlar arasındadır. Feridüddin Attar’ın Tezkiretü’l-Evliyâ’sında verdiği bilgiye göre, Gazneli Sultan Mahmûd, Şeyh Harakânî ile birkaç defa görüşmüştür. Hindistan Fâtihi, büyük Sultan Gazneli Mahmut, Harakān köyü yakınlarına geldiğinde, medhini duyduğu Ebû’l-Hasan Hazretlerini ziyaret etmek istemişti. Evvelâ bir adamını çağırarak Harakānî Hazretleri’ne gitmesini ve:<br />
    “Gazne Sultânı ziyaretinize gelecek, sizler de müridlerinizle beraber onu karşılamaya çıkın!” demesini emretti. Eğer tereddüt ederse de; “Allah’a, Resûlü’ne ve sizden olan emir sahiplerine (idârecilere) itaat ediniz...” (en-Nisâ, 59) âyetini hatırlatmasını tembih etti. Bu tâlimâtıyla Hazret’in nasıl davranacağını görerek onun mânevî kemâlini yoklamak istiyordu.<br />
    Elçi, kendisine verilen vazifeyi yerine getirince Harakānî Hazretleri ona şöyle dedi:<br />
    “Mahmut’a de ki: «Ebû’l-Hasan; “Allah’a itaat edin!” fermânıyla öyle meşguldür ki, seninle ilgilenecek hâli yoktur.»”<br />
    Bu söz, Sultan Mahmut’a derinden tesir etti. Yanındakilere: “Kalkın Şeyh’in huzuruna varalım, bu zât farklı bir insan, bizim bildiğimiz kişilerden değil!” dedi. Huzura varan Sultan Mahmut: “Bana bir nasihatte bulun!” dedi. <br />
    Harakānî Hazretleri: “Ey Mahmut, dört şeye dikkat et: Takvâ, cemaatle îfâ edilen namaz, cömertlik ve halka şefkat!” buyurdu. <br />
    Sultan Mahmut:“Bana duâ et!” diye ricâ etti. <br />
    Hazret: “Beş vakit namazda; «Allah’ım, mü’min erkekleri ve mü’min kadınları affeyle!» diye duâ ediyorum. Sen de buna dâhilsin.” buyurdu. <br />
    Sultan Mahmut:“Husûsî duâ istiyorum!” dedi. <br />
    Harakānî Hazretleri: “Ey Mahmut, âkıbetin Mahmut (hayırlı ve güzel) olsun!” diye duâ etti ve onları ayakta uğurladı. <br />
    Sultan Mahmut: “Geldiğimde iltifat etmemiştin, şimdi ise ayağa kalkıyorsun. O hâl neydi, bu ikram nedir?” diye sordu. <br />
    Hazret: “Gelirken sultanlık gururuyla ve imtihan için gelmiştin, şimdi ise gönül kırıklığı ve dervişlik hâliyle gidiyorsun. Dervişlik devletinin güneşi üzerinde ışıldamaya başladı. Daha önce sultan olduğun için kalkmadım, şimdi derviş olduğun için kalkıyorum!” dedi.<br />
    Sultan Mahmut gazâya gitmek üzere oradan ayrıldı. (Harakānî, Nûru’l-Ulûm, s. 298-300; Attâr, s. 598-599.)<br />
    Harakânî ve Fütüvvet <br />
    Fütüvvet, gençlik demektir. Hz. Ali(r.a) gibi birtakım gençlerin asr-ı saâdetteki fedâkarlık, yiğitlik ve civânmerdlikleri sebebiyle bu kelime tasavvuf kültürümüzde yiğitlik ve cömertliği ifade eden bir âlem olmuştur. Bu yüzden hicrî ikinci asırdan sonraki sûfîlerden bu kavramı kullananlar pek çoktur. Ancak bu kavram daha sonra Abbâsî halifelerinden en-Nâsır li-dînillah tarafından gençleri ve san’atkarları organize eden, eğitip yetiştiren bir örgüt hâline gelmiştir. Bu fütüvvet anlayışı, Anadolu Selçukluları zamanında “Ahîlik” olarak sistemleşmiş, Anadolu’nun Türkleşmesi ve İslamlaşması ile Osmanlı’nın kurulup gelişmesinde önemli hizmetler ifâ etmiştir.<br />
    Fütüvvet ile ilgilenen Harakânî bu teşkîlâtın ve Ahîlik’in kurulmasını da hazırlayanlardandır. Ona göre fütüvvet ve civanmertliğin şartı üçtü:<br />
    1- Cömertlik,<br />
    2- Şefkat,<br />
    3- Halktan müstağnî olmak.<br />
    İçinde Allah’dan başkasına yer olan kalb, baştanbaşa ibadet ve taatla dolu olsa da ölüydü. Çünkü gönüllerin en aydını, içinde halk olmayanı, amellerin en güzeli, içinde mahlûk fikri bulunmayanıydı.<br />
    Amel ve ibadetlerdeki ölçüsü şuydu: “Hergün akşama kadar halkın beğendiği ve memnun kaldığı işler yapasın. Her gece de sabaha kadar Hakk’ın beğendiği amel ile olasın.”<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">HARAKĀNÎ HAZRETLERİNİN KERÂMETLERİ</span></span><br />
  Çocukken anne-babası, erzağını verip onu hayvanları gütmek üzere meraya gönderirlerdi. O da, hâlini belli etmeden oruç tutar, erzağını da sadaka olarak fakirlere verirdi. Akşamları gelip iftarını açar, ancak kimsenin bu durumdan haberi olmazdı.<br />
    Biraz daha büyüyünce kendisine, saban ve tohum işini verdiler. Bir gün tohumu saçmış saban sürüyordu. O esnâda ezan okundu. Hemen sabanı bırakıp namaza durdu. Selâm verdiğinde, öküzlerin kendi kendilerine çift sürmeye devam ettiğini gördü. Hemen başını secdeye koyarak şöyle niyâz etti: “Allah’ım, duyduğuma göre Sen her kimi dost edinirsen onu insanlardan gizlermişsin! (Beni de insanlardan gizle!)”( Harakānî, Nûru’l-Ulûm, s. 280; Attâr, s. 593.)<br />
    Ebû’l-Hasan Hazretleri on iki sene boyunca her gün yatsı namazını cemaatle kıldıktan sonra Sultânü’l-Ârifîn Bâyezîd-i Bistâmî Hazretlerinin türbesine gidip büyük bir edep ve hürmetle ziyaret eder ve sabah namazında yine kendi tekkesinde hazır olurdu. Böylece üç fersah yol yürümüş olurdu. Nihâyet bir gün Bâyezîd Hazretlerinin türbesinden: “irşada başlama zamanın geldi!” diye bir ses işitti. Ebû’l-Hasan Harakānî Hazretleri büyük bir mahviyet içinde: “Ey Şeyh, benim işime himmet lütfet ki, ben ümmî bir insanım, şeriatı hakkıyla bilmiyorum, Kur’an’ı gerçek manasıyla öğrenebilmiş değilim!” dedi. Türbeden gelen ses:“Ey Ebû’l-Hasan, oku: «Eûzü billâh…»!” diye ona okumayı tâlim etmeye başladı. Harakānî Hazretleri tekkesine varıncaya kadar Kur’ân-ı Kerîm’i hatmetmiş oldu. ( Harakānî, Nûru’l-Ulûm, s. 307.)<br />
    Hazretin o günden sonra Kur’ân ve Sünnet’e vukufiyeti daha da arttı.<br />
    Bir defasında müritlerinden biri, Âlemin Kutbu’nu görmek istediğini söyleyerek Hazret’ten izin alıp yola çıktı. Uzun gayretler neticesinde o makamda Ebû’l-Hasan Harakānî Hazretleri’nin bulunduğunu görünce son derece mahcup ve pişman oldu. Mürîdine büyük bir tevâzû ve şefkatle yaklaşan Hazret ise şu tembihlerde bulundu: “Gördüğün şeyi gizlemen gerekiyor. Zira ben Allah Teâlâ’ya beni hem bu âlemde hem de öbür âlemde insanlardan gizlemesi için duâ ediyorum.(Attâr, s. 595.)<br />
    Harakânî’ye nisbet edilen bir takım eserler bulunmaktadır. Onlar da:<br />
    1- Hidâyet-nâme,<br />
    2- Fakrnâme,<br />
    3- Nûru’l-ulûm’dur.<br />
    Bunlardan Fakrnâme, Genç-bahş Kütüphanesinde yazma nüshası bulunan yaklaşık 30 sayfa civarında bir risâledir. Bu risâlenin Nûru’l-ulûm ile aynı eser olup olmadığını tahkik imkânı bulamadık. Nûru’l-ulûm muhtelif tasavvufî konuları ihtivâ eden on bölümden oluşan yaklaşık 50-60 sayfalık Farsça bir eserdir. Eserin tek yazma nüshası British Museum, Or, nr, 249’dadır. Biri Müctebâ Minovî,  diğeri Abdürrefi Hakikat tarafından yapılmış iki neşri bulunmaktadır.<br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">HARAKĀNÎ HAZRETLERİNİN VEFÂTI</span></span><br />
    Ebul Hasan Hicri 425 Miladi 1033 yılında 10 Muharrem Aşûre gününde -Aralık’ta) 73 yaşında Kars'a 15 km. uzaklıktaki Yahnı dağının eteğinde Bizans ordusu ile yapılan bir savaşta yaralanarak Kars'ta şehit olmuştur. Şahadet mertebesine erişen ilk Anadolu evliyalarından birisi olan Ebul Hasan için 1064 yılında Sultan Alpaslan’ın Kars'ı fethetmesinden sonra bugünkü Kaleiçi mahallesinde bir türbe yaptırılmıştır. Türklerin Anadolu'ya yerleşmeye başladığı tarih olan 1064'den önce Anadolu'nun Türkleşmesi için gelen bu Alperen 70 yıllık ömrünün tamamında tasavvufunu insan sevgisi üzerine kurmuştur. <br />
    Harakânî, tasavvuf tarihinde Aynu’l-kudât Hemedânî, Necmeddin Dâye, Attar ve Mevlânâ Celâleddin Rûmî gibi coşkulu mutasavvıfları derinden etkilemiştir. Türklerin Anadolu kapısını açtığı Malazgirt zaferinden yaklaşık kırk yıl önce vefât eden bu gönül adamının; şahsının ve mensup olduğu tasavvufî ekolün Anadolu insanı üzerinde çok önemli etkileri olmuştur.<br />
    Harakānî Hazretleri vefatı yaklaşınca: “Kabrimi otuz arşın derinlikte kazın, çünkü şu toprak Bistam toprağından yüksektir. Yatacağım toprağın, Bâyezîd Hazretleri’nin kabr-i şerîfinden yüksek olması câiz değildir, edebe de uymaz.” buyurdu ve bir müddet sonra vefat etti.( Attâr, s. 639.)<br />
    Bugün hem memleketi Harakan'da hem de Kars'ta iki ayrı türbesi mevcuttur.<br />
    Ebul Hasan Harakani türbesi şehit olduğu 1033 yılından 31 yıl sonra Kars'ın Sultan Alpaslan tarafından fethedilmesi sırasında yapılmıştır. Yüzyıllar içerisinde türbe bazı değişikliklerle günümüze kadar ulaşmıştır.  <br />
    Evliyanın Kars merkezinde Kaleiçi mahallesindeki türbesi Ortaçağın sonlarına kadar Kars ve Doğu Anadolu’da geçen siyasi mücadele ve savaşlar sebebiyle zamanla unutulmasına yol açmıştır. Ancak 1579 yılında Osmanlı Padişahı III.Murad doğu sınırlarındaki siyasi istikrarsızlığa son vermek için Lala Mustafa Paşa komutasında gönderdiği 100 bin kişilik Osmanlı ordusu Kars'ı eyalet merkezi yapmak için başlatılan imar çalışmaları sırasında bu Anadolu evliyasına ait kabir bulunarak Ebul Hasan'ın ismine izafeten Evliya Camii inşa edilerek evliyanın kabri de camii bahçesindeki türbeye defnedilmiştir. <br />
    XVII. yüzyılda Osmanlı ülkesini dolaşan ünlü Türk seyyahı Evliya Çelebi’nin ise Ebu’l-Hasan Harakânî ile ilgili verdiği bilgiler çok ilginçtir. Evliyâ Çelebi şunları anlatmaktadır. Kars kalesi ikinci defa III. Murad zamanında Lala Mustafa Paşa tarafından inşâ ettirilmiştir. Kalenin onarımı yetmiş günde tamamlanmış, bütün cephâne ve levâzımı ikmâl edilmiştir. Tamir sırasında ümmetin sâlihlerinden hâfız bir asker şöyle bir rüyâ görüp Lala Mustafa Paşa’ya arzetmiştir:“Rüyamda yaşlı bir zât zâhir olup: “Bana Ebu’l-Hasan Harakânî derler. Makamım bu mahaldedir. Alâmet ve nişan istersen ayağının ucundaki yeri kaz, durumu hayretle göreceksin” dedi. Bunun üzerine yüz işci kuyuyu kazmaya başlar ve kuyuda dört köşe kırmızı bir mermer, üzerinde hüsn-i hat ile şu ibârenin yazılı olduğunu görürler: “Menem şehîd-i saîd Harakânî.” Gaziler zikir ve tevhid ile mermeri kaldırınca altından kabir çıktı. Kabirde henüz vücûdu ter ü tâze bir halde, pazusundaki yaranın üzerinde bulunan makreme ile sırtındaki hırka bile henüz çürümemiş bir haldeymiş. Hatta vücûdunun sağ tarafındaki yara hâlâ kanamakta imiş. Gaziler bu hâli görünce tekbir getirerek kabri kapatmış. Bundan sonra kale içinde ilk olarak Harakânî tekke ve camii bina olunmuştur. Bu bina Lala Mustafa Paşa hayrâtıdır.”<br />
    11. Asrın tasavvuf âlimlerinden Ebul Hasan Anadolu'nun Türkleşmesi için müritleri ile birlikte hizmette bulunmuş tevazu sahibi bir evliya idi. O Anadolu'nun fethi için Alperenlik ruhuyla ilk tohumları atmış, kendisinden bir asır sonra yaşayan Ahmed YESEVİ'yi de etkilemiştir. Ebul Hasan'ın tasavvuf görüşünü anlatan Nurul Ulum adlı eserden onun ' Her kim bu dergâha gelirse ekmeğini veriniz, inancını sormayınız' şeklindeki düşüncesi daha sonra Mevlana'da ' Kim olursan ol yine gel' şeklinde ifadesini bulmuştur. Mevlana şiirlerinde Ebul Hasan Harakani'yi ' Şeyh-i Din' ( Dinin Şeyhi) olarak nitelemiştir. Yine Ebul Hasan Harakani Nurul Ulum adlı eserin 6. bölümünde ' Bana seni gerek' şeklinde ifade ettiği Allah sevgisi Yunus Emre'nin şiirlerinde şekillenmiştir.<br />
    Anadolu'nun Türkleşmesinde ve aydınlanmasında büyük rol oynayan Evliya Alperenlerden birisi olan Ebul Hasan Harakani ne yazık ki yeterince tanınmamış ya da tanıtılmamış Kars şehrinin önemli değerlerinden birisidir.<br />
    Evliya camii külliyesindeki kubbeli şadırvanın içerisinde Ebul Hasan Harakani'ye ait türbenin etrafında 21 adet mezar daha bulunmaktadır. Bu mezarlardan birisi 1767 yılında Kars Beylerbeyi Kethüda Mehmet Paşaya ait Kars'taki tek kavuklu mezardır. Diğer bir mezar ise 1877-78 Osmanlı-Rus savaşı sonrası Kars'ın 40 yıllık Rus işgali sırasında şehirdeki Ermeni ve Rus baskılarına karşı Türk ahaliyi eğiterek Kars'tan göç etmelerini önleyerek şehrin Türk nüfusunu korumak için mücadele veren Evliya camisinin o tarihteki imamı Hafız Kurban Efendiye ait mezardır.<br />
    Bir duasında: “Ey Allah'ım benim zamanımda ve benden sonra, benim adımı duysun duymasın ziyaretime gelen topluluğu bağışlamanı dilerim”. Diyordu.<br />
    'Türbenin giriş kapısındaki 1854 tarihli Osmanlıca kitabe<br />
    Hak nasibitdi de yapıldı Merkad-i nevgül'zâr<br />
    Bû'l-Hasen Harakanî Şeyh'ün yatduğıdur bu mezâr.<br />
    Ol Muhammed-Dervîşitdi bu makamı böyle hoş<br />
    Evliyânun aşkına olsun fedâcânlar hezâr.<br />
    Her Murâd hâsıl olur sıdk-ile bunda ey dede<br />
    Her kim ihsâneyliye bulunur derdine izâr.<br />
    İncidenler bu makamı incidiser o Hakkı<br />
    Çün 'ihâninüihânu'l-Lah' Kelâmunda yazar.<br />
    Târih ün-Nebî-i birden Yûsuf Mollâ dedi<br />
    Bâşedîn-sâl sitte vü 'ışrînhezâr (1026-1617 )<br />
    Tasavvufî Anlayışı<br />
    Ameller ve ibadetlerdeki ölçüsü şuydu: “Her gün akşama kadar halkın beğendiği ve memnun kaldığı işler yapasın. Her gece sabaha kadar Hakk’ın beğendiği amel ile olasın.”<br />
    Katilden; yani adam öldürmekten beter olan fitnenin dinde iki grup insan tarafından çıkarılabileceğini söylerdi. Onlar da: Gözünü dünya hırsı bürümüş âlim ile ilimden mahrum ham sofuydu.<br />
    El emeği ve göz nurunu üstün tutar, nimetlerin en helâl ve temiz olanının kişinin emek ve gayretiyle elde ettiği nimetler olduğunu anlatırdı.<br />
    Kendisine: “sûfî kimdir?” diye soranlara:<br />
    “Hırka ve seccâde ile sûfî olunmaz, merasim ve âdetlerle tasavvufa yol bulunmaz. Sûfî, mahv ve fenâ ile benlikten geçendir. Zira abası ve hırkası olan pek çoktur. Lazım olan kalp sâfiyetidir. Elbisenin ne faydası var? Çul giymekle ve arpa yemekle adam olunsaydı eşeklerin de adam olması gerekirdi. Çünkü onlar da çul giyer, arpa yerler.”<br />
    Bir gün bir adam gelip şeyhten hırka talebinde bulundu. Şeyh derdi ki: “Bir erkek çarşaf giymekle nasıl kadın olmazsa, sen de hırka giymekle bu yolun eri olamazsın. Önce gönlünü arıtmaya bak!”<br />
    Ona göre sûfî, gündüz güneşe, gece yıldıza ve aya ihtiyacı olmayandı. Çünkü sûfîlik varlığa ihtiyacı olmayan yokluktu.<br />
    Bir gün müritlerine: “En güzel şeyin ne olduğunu” sordu ve kendisi bunu şöyle açıkladı: “En güzel şey, devamlı zikreden bir kalbdir. Çünkü bütün varlığını Allah istila etmiş bir kimse, tepeden tırnağa herşeyiyle Allah’ı ikrar eder.”<br />
    Sıdk’ı gönülde olanı konuşmak, ihlâs’ı her şeyi Hakk için yapmak, riya’yı da amelini halk için yapmak şeklinde tanımlardı.<br />
    Vâris-i Nebî denmeye lâyık olan kimse, O’nun fiil ve kavillerine uyan, O’nun izine basarak yürüyendir. Kâğıtların yüzünü karalayıp kitap yazdığını sanan değildir. Ölümsüz bir hayata kavuşmanın günde bir kere ölüp yine dirilmek olduğunu söylerdi. İncitme ve incinme konusunda şunları söylerdi: İnsanlar üç zümredir:<br />
    1- Sen kendisini incitmediğin halde o seni incitir.<br />
    2- Sen kendisini incitirsen onlar da seni incitir.<br />
    3- Sen kendisini incitsen de o seni incitmez.<br />
    Bir mü ‘mini incitmeden sabahtan akşama varan bir kimse, o gün akşama kadar Hz.Peygamber (s.a.v) ile yaşamış gibi olur. Eğer mü ‘mini incitirse, Allah onun o günkü ibadetini kabul buyurmaz. .”( Attâr, s. 628.)<br />
    Tasavvufi umdeleri Nebevî üslûpla şöyle anlatırdı: “Çok ağlayın, az gülün, çok susun, az konuşun, çok verin, az yiyin, başınızı yastıktan uzak tutmaya çalışın.”<br />
    Ebul Hasan Harakani'nin ölümünden 3 asır sonra müritlerinden birisi tarafından yazılan 'Nurul Ulum' adlı eserde; evliyanın ilmi ve hayatından kesitleri öğrenmekteyiz. Farsça el yazması bu eserin orijinali günümüzde Bristh Museum kataloğunda bulunan Nurul Ulum, 6 bölümden oluşmuş, son bölümü evliyanın yaşamını anlatan tek orijinal eserdir.<br />
    Ebu’l-Kâsım Kuşeyrî, Ebu’l-Abbâs Kassâb, Ebû Said-i Ebu’l-Hayr gibi mutasavvıflarla İbn Sînâ gibi felsefe ve tıp otoriteleriyle çağdaş. Kuşeyrî ile görüştüğünü Keşfu’l-Mahcûb müellifi Hücvirî’den öğreniyoruz. Ebu’l-Abbâs Kassâb onun hakkında: “Tasavvuf pazarında rihlet ve ziyaret Harakânî’ye lâyıktır” demektedir. <br />
    İbn Sinâ ve Harakânî <br />
    Tezkiretü’l-Evliyâ ve el-Hadâiku’l-Verdiyye’nin verdiği bilgilere göre Harakânî, çağdaş, felsefe ve tıp otoritesi, eserleri dört asır Batı üniversitelerinde okutulan İbn Sinâ ile de görüştü.<br />
    Tasavvuf ve tasavvuf erbâbına karşı ilgi duyan Filozof İbn Sinâ, Harakânî’yi ziyarete gelir. Şeyhin evine varıp karısından nerede olduğunu sorar. Karısı da, onun hakkında hiç de hoş olmayan lafızlar kullanarak evde olmadığını ve ormana odun getirmeye gittiğini söyler. İbn Sinâ, şeyhi görmek için orman tarafına, onu aramaya gider. İbn Sinâ yolda şeyhin gelmekte olduğunu ve yükünü bir aslanın taşıdığını görünce hayretle sorar:<br />
    “Efendi, bu ne hal böyle?” Şeyh de: “Evdeki aslanın yükünü çekmemiş olsak, Allah bizim yükümüzü dağdakilere çektirmezdi” der. Evdeki aslan karısıdır. Çünkü son derece geçimsiz bir kadındır, ama Harakânî Allah için onun sıkıntılarına katlanarak “kesb-i kemâlât” etmiştir. Ebû’l-Hasan Harakānî Hazretlerini, buna benzer daha pek çok büyük zât ziyaret etmiş ve birçoğu da ona mürîd olmuştur. İbn-i Sînâ da Harakānî Hazretlerini ziyaret edip onun tesirinde kalanlardandır.(Attâr, s. 597.)<br />
    Abdullah Ensârî ve Harakânî <br />
    (396-881/1006-1089)  Menâzilü’s-Sâirîn adlı eserinde tasavvufî hal ve makamları anlatarak tasavvuf tarihimizde haklı bir şöhret kazanan Abdullah el-Ensârî el-Herevî de, Harakânî’nin müridlerindendir. Onu bizzat hayat suyu şeklinde niteleyerek hakikati onun aracılığıyla bulduğunu şöyle anlatır: “Hadis, fıkıh ve diğer İslâmî ilimlerde pek çok üstaddan okudum. Tasavvuftaki üstadım ise Ebu’l-Hasan Harakânî’dir. Onu görmeseydim marifete eremezdim. “O zamanın efendisi ve gavsı idi.” (Câmî, Nefahât, 482.)<br />
    Ebû Said-i Ebu’l-Hayr ve Harakânî <br />
    Harakânî’nin Ebû Said’in çağdaşı olduğu ve kendisiyle zaman zaman görüştüğü bilinmektedir. Nitekim bir ziyaretinde Harakânî’nin huzurunda susmayı tercih ettiği görülmüştü. “Niçin susuyorsun?” diye soranlara: “Bir konuda iki tercümana ihtiyaç yok” diye cevap verdiği nakledilir. Rivayete göre Harakânî, Ebû Said-i Ebu’l-Hayr’ı bast ehli kendisini ise kabz ehli olarak nitelerdi. Ebû Said semâ ve rakstan hoşlandığı halde Harakânî ise meşrebi gereği bundan pek hazzetmezdi.<br />
    Harakânî, belki de fütüvvet ve melâmet meşrebinde bir sûfî olmasının gereği hırka ve seccâde gibi sembolik unsurlara pek önem vermezdi. Oysa Ebû Said-i Ebu’l-Hayr, ilk sistemli tekke kuran şahıs sıfatıyla bunları önemserdi. Kendisiyle birlikte “onu bir mana denizi ve Harakanî’yi o denizden bir konuşmacı”olarak gören ve birçok müride sahip çağdaşı ünlü bilgin ve gezgin sûfi Ebu Said-i Ebu’l- Hayr (357-440/967-1049) onun makamının yüceliğini ve manevi tesiriyle kendisinden aldığı feyzi şöyle ifade eder: “Ben pişmiş bir tuğla idim; Harakan’a varınca cevher olarak döndüm.”<br />
    Onun çağdaşı ünlü sûfi yazar El-Hucviri (Ebu’l- Hasan Ali b. Osman Cullabi ö. 465/1072), tasavvufun temel kaynaklarından sayılan Keşfu’lMahcûb adlı eserinde Ebu’l- Hasan’ı şöyle tanıtır: “Yegâne imam, devrin ehlinin şerefi… Şeyhlerin en büyüğü idi… kendi döneminde Allah’ın bütün velileri tarafından övgüye mahzar bir zat idi.’’<br />
    Yine Hucviri’nin ifadesiyle, Ebu’l- Hasan’a çağdaş, birçok müridi bulunan devrin meşhur âlimi sûfi yazar Abdulkerim el-Kuşeyri (376-465/986-1072) kendisini ziyaret ettiği Harakan’da ondan aşırı şekilde etkilendiğini şöyle ifade eder:“ÜstadEbü’l-Kasım Kuşeyri’den (Allah ondan razı olsun) duydum ki (dedi):‘Harakan vilayet (köy)’ine varınca, o pîrin haşmetinden dolayı fesahatim sona erdi ve (konuşacak)ibare kalmadı; öyle ki veliliğimden azledildiğimi sandım.”<br />
    Sem’ani (Ebü Said Abdülkerim b: Muhammed ö.562/1167) onun hakkında şöyle der: “ …Harakan…Esterabad yolu üzerinde Bistam dağında hayrı bol büyük bir köyün adıdır. Asrının şeyhi ve zamanın yegânesi Ebu’l-Hasan Ali bin Ahmed el-Harakanî oralıdır.”<br />
    Bazı şathiyelerini yorumlayan Rüzbihan Baklı-i Şirazi (ö. 606/1209) de Harakanî hakkında şöyle der: “Aşkın kılıcı ve ateş denizinin usta yüzücüsü Ebu’l-Hasan Harakanî; onun meşhur kerametleri ve etkileyici (ünlü) sözleri vardı; hakikat ilminde hali seçkin ve sözü cömert idi.”<br />
    Ünlü sûfi yazar ve şairlerden Feriduddin-i ‘Attar (Ebü Hamid Muhammed ö.618/1221)ın tasviriyle “Harakanî: Hüzün deniz, dağdan daha sağlam, ilahi güneş, sonsuz sema, rabbani harika, devrin kutbu… Sultan-ı salatin idi; âlemdeki evtad ve abdalın kutbu; tarikat ve hakikat ehli padişahı, dağ gibi bir sıfat şahikasının mütemekkini ve marifet sahasının yegânesi… Hakikat sırlarına sahip, himmeti yüce ve mertebesi ulu; Yüce Allah nezdinde yakın aşinalığı olan bir zat idi.” der.<br />
    Tasavvufun şüphesiz en büyük şahsiyetlerinden sayılan ve Mesnevi’sinde ona geniş yer veren Mevlana Celaleddin-i Rumi (ö.670/1271) onun için, “Din’în Şeyhi (Şeyh-i Din)”ifadesini kullanarak, ‘’bizim söylediklerimiz Ebu’l Hasan Harakanî’den aldıklarımızdan başka bir şey değildir’’ demiştir.<br />
    Mesnevî’nin Hz. Harakâni ile ilgili en çarpıcı yeri Hz. Bayezid’in Hz. Harakâni’nin varlığından ve dünyaya geleceğinden haberdar edişidir. Bu hikâye Hz. Şems’ten de önce Attar’ın Tezkiretu’l-Evliyâ eserinde ve daha başka kimliği meçhul mutasavvıflar tarafından yazılan kitaplarda yer almıştır. Mevlânâ gönlü ile hadiseyi bildiği için diğer anlatılanlara ekler yapmıştır. Hz. Bayezid’in Harakâni’nin mânâsını, Peygamber’in hadisi ile açıkladığı ve 150 yıl önce Hz. Muhammed(s.a.v)’in Yemen’den Allah’ın kokusunu hissedişi gibi Harakan’dan gelecek olan büyük sultanın manevî kokusunu hissetmesini anlatmıştır.<br />
    Makālât’ta Hz. Şems: Bu Bâyezîd (k.s)Harakân köyünden geçerken şöyle demişti: ‘Yüz elli yıl sonra, bu köyden beş derece benden üstün olan bir er çıkacak.’ Öyle oldu. Aynı tarihte Ebu’l- Hasan-ı Harakanî ona mürit oldu ve onun türbesi başında hırka giydi” der.<br />
    Başka bir yerinde ise “Büyük Er” diye bahsettiği Ebu’l-Hasan-ı Harakanî’nin Sultan Mahmud ile olan hikâyesini anlatır ve Sultan’a: “Ey İslâm padişahı! ‘Allah’a itaat ediniz’ zevki bizi öyle kuşattı ki âlemdeResûlün bulunup bulunmadığından bile haberimiz olmadı; sizin gibi bir Sultan’dan nasıl haberdar oluruz? ” dediğini, Sultan’ın ise ağlayıp titreyerek şeyhin elini öptüğünü anlatır. Kuşeyrî, Harakanî’nin bu muazzam cevaba benzeyen“Lâ ilâhe illâllah’ı kalbin derinliklerinden, MuhammedunResûlullâh’ıkulağın dibinden söylerim” sözünü şöyle yorumlamıştır: Gerçekte Allah’ın dışında her şey Hakk’ın kadrine ortak koymaktır.<br />
    Menâkibu’l-‘ârifîn’e göre Şems-i Tebrîzî sık sık Harakâni’ye ait olup mîrâcı anlatan şu sözleri tekrarlardı: “Bir ayağımı arşın üzerine koydum, ikincisi yerin en dibindeydi; dilek kapısı kapalıydı; niyaz eşiğine inmedikçe kapı asla açılmadı; niyazdan daha üstün ibadet yoktur.“<br />
    Osmanlının son devri büyük âlimi M. Zahid el-Kevseri’nin ifadesiyle: “Rabbani arif Ebu’l-Hasan Harakanî, Evliyanın en büyüklerinden ve seçkinlerin en kâmillerinden idi…”<br />
    Erzurumlu Hace Muhammed Lutfi(k.s)Hazretleri de bir dizesinde Harakanî’yi şöyle tanıtır:<br />
    “Pir-i Harakanî namütenahi, kemalât-ı kâmil Hak’dır penahı.<br />
    Mir’at-i Muhammed evliya şahı, Tarik-i Mevlâ’da merdan iledir.”<br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">HARAKĀNÎ HAZRETLERİNİN HİKMETLİ SÖZLERİNDEN</span></span><br />
    Arifi Billah bir zat olan Ebu’l Hasan-ı Harakanî Hazretlerinin insanı özüne döndüren derin manalı çok veciz sözleri vardır. Bunlardan onun nasıl bir kulluk anlayışı içerisinde olduğunu anlayabilir ve nasiplenebiliriz.<br />
    O bir sözünde, ” Kimin kapısında bir yıl beklersen, neticede bir gün, ‘Gel bakalım! Niçin orada duruyorsun?’ der. Allah’ın kapısında elli yıl bekle, sana ben kefil olurum” der.<br />
    Huzuru Rahman’a gidecek bir kul olduğunun idrakine sahip, kulluğun şuuruna ermiş o büyük sultan şöyle söyler; “Üç hâlden biri ortaya çıkmadan dünyadan gitme: Ya Allah’a olan muhabbetinden dolayı gözyaşların kan olmalı ya O’nun korkusuyla idrarın kana dönüşmeli veya uyanık olduğun hâlde kemiklerinin eriyerek inceldiğini görmelisin.”<br />
    “Her kim bu dergâha gelirse, ekmeğini verin ve inancını sormayın. Zira Allah katında ruh taşıyan herkes Ebu’l-Hasan’ın sofrasında ekmeğe layıktır”. Harakanî’nin bu düşüncesi, daha sonra Mevlânâ’da:<br />
    “Gel, gel, her ne olursan ol, gel!<br />
    İnançsız da, putperest de olsan, gel!<br />
    Burası umutsuzluk dergâhı değil,<br />
    Yüz kere bozsan da tövbeni, yine gel!” şeklinde ifadesini bulmuştur.<br />
    Böylece bütün insanlık, dini, rengi, dili ne olursa olsun Harakanî’nin çağırdığı bu dergâha davetlidir. Yaşama sevinçlerini kaybedenler, hayata küsenler, tövbesini bozanlar bu “dergâh”ta yeni ümitlere ulaşabilirler. Harakanî bu davetiyle, insan kitlelerini parçalayan, insan gönüllerinin öze ulaşmasını engelleyen tüm bağların koparılmasını istemekte ve tüm insanlığı en iyiye, en doğruya, yegâne gerçeğe çağırmaktadır. Bu gerçek Hak din İslam’dır. Hz. Muhammed Mustafa(s.a.v)in yoludur.<br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">HARAKĀNÎ HAZRETLERİNİN ŞEFKAT, MERHAMET VE HİZMETİ</span></span><br />
    Müminlerin hizmetçisi olmak onun yolunun esasıdır<br />
    Ebu’l Hasan Hazretlerinin hayatında en çok öncelediği amellerden birisi de mümin kardeşliğinin kural ve kaidelerinin hayata yansıtılmasıdır. Müminlerin derdleriyle dertlenmek, onların gönüllerini almak, sıkıntılarının giderilmesine vesile olmak, hülasa müminlere hizmetçi olmak, onun tasavvuf anlayışının esasıdır; insanın terakki etmesine vesile olan en önemli saiktir. Bunu şu sözlerinden anlamaktayız; “Sabahleyin kalkan âlim ilminin, zâhid de zühdünün artmasını ister. Ebû’l-Hasan ise, bir kardeşinin kalbine sevinç ve neşe verebilme derdindedir.” ( Attâr, s. 611.)<br />
    “Allah’ım! Eğer bütün dünyada Sen’in mahlûkâtına karşı benden daha şefkatli biri bulunursa, o vakit ben kendimden hayâ ederim!”( Harakānî, Nûru’l-Ulûm, s. 247.)<br />
    “İlâhî! Bütün şartlar altında Sen’in ve Resûl’ünün kölesi, mü’minlerin hizmetçisiyim!”( Attâr, s. 616.)<br />
    “En büyük kerâmet; yorgunluk ve bezginlik hissetmeden Allâh’ın mahlûkâtına hizmet etmektir.”( Nâme-i Dânişverân-ı Nâsırî, I, 297.)<br />
    Bir başka sözü de şudur; “Türkistan’dan Şam’a kadar olan sahada bir din kardeşimin parmağına batan diken, benim parmağıma batmıştır; birinin ayağına çarpan taş, benim ayağımı acıtmıştır. Bir kalpte hüzün varsa, o kalp benim kalbimdir.” ( Attâr, s. 604.)<br />
    Aynı anlamlarda bir başka sözü ise şudur; “Kâmil bir îmânın ilk meyvesi merhamet, onun en bâriz tezâhürü de Allah rızâsı için mahlûkâta “hizmet”tir.”<br />
    “Mü’minin âzâlarından (en az) birinin devamlı Yüce Allah ile meşgul olması gerekir. Bir mü’min Allah Teâlâ’yı ya kalbiyle hatırlamalı, ya diliyle zikretmeli, ya gözüyle O’nun görülmesini istediği (ilâhî azamet tecellîleri)ni görmeli, ya (kalbinden rahmet taşırarak) eliyle cömertlik yapmalı, ya ayağıyla insanları ziyaret etmeli, ya bütün varlığıyla mü’minlere hizmette bulunmalı, ya aklıyla tefekkür ederek mârifete ulaşmaya gayret etmeli, ya ihlâsla amel etmeli, ya da kıyâmetin dehşetinden korkmalı ve insanları bu hususta îkâz etmelidir.”Böyle birinin, kabirden başını kaldırır kaldırmaz kefenini sürüye sürüye Cennet’e gideceğine ben kefilim!”( Harakānî, Nûru’l-Ulûm, s. 240.<br />
    “«Amel işlemen gerekmez!» demiyorum. Lâkin yaptığın ameli acaba sen mi yapıyorsun, yoksa sana yaptırılıyor mu, bunu bilmen gerekir. Aslında kul, Allâh’ın sermâyesiyle ticaret yapmaktadır. (Zira her şeyi yoktan var eden ve fâil-i mutlak olan Cenâb-ı Hak’tır.) Sermâyeyi Allâh’a verip gittiğinde, evvel de Allah, âhir de Allah, ortası da Allah’tır. Ticaretin O’nun sâyesinde kâr eder, senin sâyende değil! Pazarda kendisi için pay görene, oraya yol yoktur.”( Attâr, s. 625.)<br />
    “Allah Teâlâ kuluna, îmandan sonra temiz yürek ve doğru dilden daha büyük hiçbir şey ihsân etmemiştir.”( Attâr, s. 628.)<br />
    “Kalblerin en aydını içinde mahlûkatın yer almadığı kalbdir. Amellerin en iyisi, içinde mahlûk düşüncesinin olmadığı ameldir. Nimetlerin en helâli kendi gayretinle olanıdır. Arkadaşın en iyisi Hak ile yaşayandır.” <br />
    “Hep sevindirici şeyler arama. Bazen seni üzecek şeylere yönel. Ağla, gözyaşların aksın. Çünkü Allah, gözyaşı akıtanları çok sever”. <br />
    “On iki sene nefsimin demircisi idim; kendi nefsimden bir ayna yapmak için onu riyazet ocağına koyuyor, mücahede ateşiyle dağlayarak kızıl hâle getiriyor, sonra onu yerme örsünün üzerine koyarak kınama çekiciyle dövüyordum. Beş sene kendi aynam idim; her çeşit ibadet ve taatle bu aynayı parlatıyordum. Sonra bir sene boyunca kendime dikkatle baktım; kendimde (belimde) gururdan, ucuptan, kibirden ve kendi amelini beğenmekten mamul bir küfür zünnarı gördüm. On iki yıl onu kesmek için çalıştım, nefsin derinliklerinde bir başka zünnar gördüm, beş yıl da onun kesilmesi için gayret sabrettim. Onu nasıl keseceğime bakıyordum, keşif vâki oldu. Halka (mahlûkata) baktım onları ölmüş gördüm ve hepsinin cenaze namazlarını kıldım. Onların cenazesinden döndüm ve yeniden İslâm'a girdim.Kendi ömrüme bakınca, yetmiş üç yıllık bütün ibadetimi bir saat kadar gördüm; günahlarıma bakınca Nuh'un (as) ömründen daha uzun gördüm.”<br />
    “Hak Teâlâ kulların paylarını bölüştürdü, her biri kendi payını aldı. Civanmert velilerin payına da hüzün düştü. Civanmertlerin hüznü O'nu O'na yaraşır şekilde anmak isteyip de yapamamalarıdır. Eğer sana hüzünlü olanların hikâyesini anlatırsam yer ve gök kan ağlar. “<br />
    Ebu’l-Hasan Harkani rahmetullahi aleyh Silsile-i Âliyye’de emaneti Ebû Ali Farmedî rahmetullahi aleyhe vermiştir. Kâtip Çelebi Cihannüma adlı eserinde Harakani’nin Türbesinin Kars’ta bulunduğunu kaydetmiştir. <br />
    Rabia Adeviyye ve benzeri sufiler gibi, cennet düşüncesinden, cehennem endişesinden geçenlerdendi. Şöyle konuşurdu bu konuda: “Cennet ve cehennem yok demiyorum. Benim dediğim, cennet ve cehennemin benim nezdimde yeri yoktur; zira her ikisi de mahluktur. Benim rağbetim ise mahlûkata değil, Hâlika’dır.”<br />
    İlimle ve bilgiyle övünmenin yersizliğini şöyle anlatırdı: “Herkes, hiçbir şey bilmediğini anlayıncaya kadar hep bildiğiyle övünür, durur. Nihayet hiçbir şey bilmediğini anlayınca bilgisinden utanır ve işte o zaman marifet kemale erer. Çünkü gerçek bilgi bilmediğini bilmektir.”<br />
    Sulh ve cengin nerede ve ne zaman olacağını şöyle bildirirdi: “Sulh bütün halkla, cenk ise nefsledir.”<br />
    Dünyayı gölge gibi görürdü. Bu yüzden de: “Sen onun peşinde koştukça o senin padişahın; ondan yüz çevirince de sen onun padişahı olursun.” derdi.<br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">ALTIN SİLSİLESİNİN 6. HALKASI</span></span><br />
    Nakşibendiyye silsilesi olarak da bilinen silsile-i aliyeyi büyük âlim ve veliler oluşturur. Tıpkı altın bir gerdanlık gibi üç koldan Peygamber Efendimiz'e bağlanır. Ebul Hasan Harakani'ye kadar sıralama şu şekildedir:<br />
    1-Peygamber Efendimiz (s.a.v)<br />
    2- Ebu Bekir Sıddık (r.a)<br />
    3-Selmani Farisi (r.a)<br />
    4-Kasım bin Muhammed(r.a)<br />
    5-Cafer-i Sadık (r.a)<br />
    6-Bayezıd-ı Bistami (k.s))<br />
    7-Ebul Hasan Harakani (k.s)<br />
    Harakânî’den Bize Kalanlar<br />
    İnsanların adlarının yüzyılları aşıp gelmesi büyük bir mazhariyettir. Harakânî bunu yaşayan gönül sultanlarındandır. Çünkü o:<br />
    1- Tasavvuf kültürümüzde Yesevîlik, Bektâşîlik ve Nakşîlik gibi tariklerin kolbaşıdır.<br />
    2- Gazzâlî, Hemedânî, Necmeddin Dâye, Attâr ve Mevlânâ gibi sûfîleri derinden etkilemiştir.<br />
    3- Fütüvvet anlayışıyla Anadolu Ahîlik’inin kurulmasına öncülük etmiştir.<br />
    4- Adına inşâ edilen cami, tekke ve külliye ile Kars’ta hâlâ yaşamaktadır.<br />
    5- Kendisine izâfe edilen risâleleri tasavvuf kültürümüze zenginlik kazandırmıştır.<br />
    6- İnsanlarımız onun adıyla bütünleşmekten dolayı metafizik bir güç, mânevî bir hazz elde etmiştir.<br />
    Kaynaklar: Abdülmecid Hânî, el-Hadâiku’l-verdiyye, Kâhire 1308, s. 105.Ahmed Hilmi, Mir’ât-ı Bâyezid Bistamî ve Ebu’l-hasan Harakânî, İstanbul 1319.Attâr, Tezkiretü’l-evliyâ, (trc. S. Uludağ), s. 670-721.Câmî, Nefehâtü’l-üns, s. 298.Evliyâ Çelebi, Seyahatnâme, II, 330.H. Kâmil Yılmaz, Altın Silsile, İstanbul 2001.Hucvîrî, Keşfü’l-mahcûb, (trc. S. Uludağ), s. 102-103.İbn Batuta, Rihle, Beyrut 1405/1985, I, 433.İbrahim Alanka, Ebu’l-Hasan Harakânî, ts. (Elif matbaacılık).Kazvînî, Asâru’l-bilâd, Beyrut ts. 363.S. Uludağ, “Ebu’l-Hasan Harakânî”, DİA, XVI, 93-94.Zehebî, Siyeru a‘lâmu’n-nübelâ, XVII, 421.Nûrü’l-ʿulûm (nşr. Y. E. Berthels, Taṣavvuf ve Edebiyyât-ı Taṣavvuf [trc. Sîrûş İzdî], Tahran 2534 şş. içinde), s. 329-366; a.e. (nşr. Abdürrefî‘ Hakīkat), Tahran 1359 hş.; Herevî, Ṭabaḳāt, s. 373, 628; Muhammed b. Münevver, Esrârü’t-tevḥîd, Tahran 1348 hş., s. 148, 395; Sem‘ânî, el-Ensâb, V, 86; Baklî, Şerḥ-i Şaṭḥiyyât, s. 41, 317; Necmeddîn-i Dâye, Şerḥu ḳavli Ebi’l-Ḥasan el-Ḫaraḳānî, Süleymaniye Ktp., Cârullah Efendi, nr. 2061, vr. 151b-154a; Zeynelâbidîn-i Şirvânî, Riyâżü’s-seyâḥa [baskı yeri ve tarihi yok] (İntîşârât Sa‘dî), s. 520-521; Ma‘sûm Ali Şah, Ṭarâʾiḳ, II, 701; Safâ, Edebiyyât, II, 211, 911; Abdürrefî‘ Hakīkat, Târîḫ-i ʿİrfân ve ʿÂrifân-ı Îrânî, Tahran 1372 hş., s. 356-381; Abdülhüseyn-i Zerrînkûb, Cüstücû der Taṣavvuf-i Îrân, Tahran 1369 hş., s. 56-60; Schimmel, Mystical Dimensions of Islam, s. 90, 482; Abdülbaki Gölpınarlı, Mesnevî Şerhi, İstanbul 1974, IV, 261-272; İbrahim Alanka, Ebü’l-Hasan Harakanî, Ankara, ts. (Elif Matbaacılık); Dihhudâ, Luġatnâme, II, 407; J. T. P. de Bruijn, “K̲h̲araḳānī”, EI2 (İng.), IV, 1057-1059; H. Landolt, “Abu’l-Ḥasan Ḵaraqānī”, EIr., I, 305-306.<br />
<br />
    Ebubekir TANRIKULU Hoca<br />
    Kadiriye-i Halisiye-i Hayriyyenin <br />
    Hadimul Fukarası<br />
<br />
Ebu'l Hasan Harakani K.S.</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Ebu'l Hasan Harakani K.S. </span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">EBU'L HASAN HARAKANİ (K.S.) KİMDİR, SÖZLERİ, TÜRBESİ, ESERLERİ</span></span><br />
    (D.H.352.M.963-V. H.425/M.1033)<br />
    Tarih sayfalarına isimleri altın harflerle yazılan gönül sultanlarından birisi de Peygamber (s.a.v) Efendimizin soyundan gelen Mücahit, mutasavvıf, âlim, veli Ebu’l Hasan Harakani(k.s) Hazretleridir. <br />
    Bin yıl önce Kars’a gelip Anadolu’da fütüvvet ahlakını yaşayan ve yayan Harakanî ve onun yetiştirdikleri alperen, derviş ve gazileri büyük medeniyetimize öncülük etmişler ve Anadolu’nun bize vatan olmasını sağlamışlardır. Peygamber (s.a.v)Efendimizin yolundan sünnetinden taviz vermeden nefsini mücadele ve mücahede ederek, İslam’ı şuurlu bir mümin ve Müslüman olarak yaşamış, gayri Müslimlere bile örnek olmuş, ibadet, tefekkür ve güzel ahlakın zirvelerinde bir hayat yaşamış, haçlı Bizanslılarla savaşırken şehadet şerbetini içmiş bir yiğit.<br />
    Ülkemizin doğusunda bulunan 1064 yılında Anadolu’da fethedilen ilk şehir Anı ve Kars şehridir. Bu kent aynı zamanda Müslüman Türklerin Anadolu’ya ilk giriş kapısı olmuştur. Kafkasya’nın incisi olan Kars Şehri pek çok maneviyat önderini ve şehidini de derununda barındırır. Burada bulunan Ebu’l -Hasan Harakanî Külliyesi ve çevresindeki tarihi eserler Kars’ın manevi tapusudur. <br />
    Horasan’dan hicret edip Kars’a gelen, sadece Peygamberimizin(s.a.v) izini takip ederek insanlığa iyiliği tavsiye edip kötülükten men edenlerden biri.<br />
    Harakanî Hazretleri beraberinde birçok ehlibeyt ve seyyidleri de getirerek Kafkasya, Karadeniz, Anadolu’nun içlerine kadar yerleştirmiş, İslam’ı yaşayarak güzel örnek olmuş, fütüvvet hizmetleri yürütmüşler, bu açıdan Kars bir tasavvuf ve maneviyat merkezi olmuştur.<br />
    Sevgili Peygamberimiz(s.a.v)den gelen hafi ve cehri tarik kolları Hz. Ebubekir (r.a) ve Hz. Ali (r.a) Efendilerimize ulaşmaktadır. Bu silsilenin ikisi de 6. İmam, İmam Cafer-i Sadık(r.a) Hz.lerinde birleşmektedir. Cafer-i Sadık(r.a)Hazretlerinden sonra Beyazid-i Bestami(k.s)’ye ve ondan da Ebul -Hasan Harakanî(k.s)’ye gelip ulaşmaktadır. Böylece Harakanî(k.s)Hazretleri Silsile-i Aliyelerin Altıncı Piri olup, tasavvuf ilminin dünyaya yayılmasında bir merkez olmuştur.<br />
    Allah’ın Resulü mübarek hadislerinde buyurdukları gibi; “Size iki şey bırakıyorum; Allah’ın kitabı Kur’an ve benim ehli beytimdir.” “Size iki Emanet bırakıyorum bunları muhafaza ettikçe yolunuzu şaşırmaz dalalete düşmezsiniz; Birisi Allah’ın Kitabı Kur’an, hükmü kıyamete kadar baki, Diğeri benim Sünnetimdir.” (İ.Malik,Muvatta.K.Sitte)<br />
    Kur’an ve maneviyat ilmi ehli beytin kalplerinden insanların kalplerine ulaşmaktadır. Harakanî (k.s)Hazretleri de Üveyesidir. Anadolu’nun İslam’la müşerref olması için hem manevi yönden hem de kılıcıyla mücadele etmiş, bu uğurda şehit düşmüştür. Yetiştirdiği insan-ı kâmillerle Anadolu’nun manevi fütuhatını yapmış olan Harakanî’yi, birçok büyük sûfi, edip, ilim adamı ve devlet ricali ziyaret etmiş, bunlardan bir kısmı da kendisine mürit olmuştur. Dînine ve ibadetlerine düşkünlüğü, nefsiyle mücâhedesi ve dâimî zikir ve murâkabe hâlinde bulunması sebebiyle, kendisine “Şeyhü’l-Asr”, yani “Asrının Şeyhi” denilmiş. Pek çok kerâmetleri ve hâlleri müşâhede edilimişti.( Zehebî, Siyer, XVII, 421.)<br />
    II. Asır’dan itibaren hem İslâm dünyasında, İslâm’ın yaşanması ve yaşatılması, hem de gayr-i Müslim diyarlara ulaştırılmasında Peygamber(s.a.v)Efendimizin; “üsve-i hasene/model insan” Ebu’l-Hasan Harakânî, işte bu zümreden. Peygamber vârisi sıfatıyla insanlığa örnek olmuş, sözleri, tavır ve davranışları, eser ve tesirleriyle ölümsüzlük kervanına katılmıştır. Ebu’l-Hasan Harakânî, Anadolunun İslamlaşmasında son derece önemli etkisi bulunan tasavvuf ekolünün ilk devir temsilcilerinden bir gönül eridir.<br />
    İnsan ile İslâm arasındaki tebliğe âid engelleri kaldıracak vasatlar hazırlamayı gündemine almış ve bu ortamın hazırlığı görevini İslâm muhîtinde leşker-i gazâ denilen mücâhidlerle leşker-i duâ denilen gönül erleri üstlenmiştir. Bizdeki “alperenlik” ise hem gazâ, hem de duâ fonksiyonlarını üstlenen gönül erleri için kullanılan bir tabirdir.<br />
    Doğumu: Horasan bölgesinin batısında Bistama bağlı Harakan'da hicri 352.M.963 yılında dünyaya geldi.    Adı Ali Bin Cafer, künyesi de Ebul Hasan’dır. Babası; Cafer. Nisbesi Mu‘cemü’l-büldân müellifi Yakut el-Hamevî’nin ifadesine göre el-Harakânî’dir,  Ümmi olup Bayezıd-ı Bistami(k.s) Hazretleri'nin ruhaniyeti ile feyz alarak Üveysi tarikle yetişmiş hem zamana hem de kendisinden sonraki dönemlere damgasını vurmuştur. <br />
    Hilyesi: Uzunca boylu, kumral tenli, genişçe alınlı, gökçek yüzlü, irice gözlü, açık ve tok sözlü idi. Sûreti itibariyle Hz. Ömeru’l-Fâruk (r.a)’a benzerdi. İlim ve irfanı sebebiyle, “zamanın kutbu ve gavsi” ünvanlarıyla anılan bir gönül sultanıydı.<br />
    İlim Tahsili: Çocuk yaşından başlayarak ilim tahsili yapan Harakâni kısa zamanda bütün akranlarının önüne geçerek büyük bir âlim olmuştur. Tasavvuf ve hakikat piri olan Ebu’l Hasan Harakâni’ye Allah celle celaluhu tarafından vehbi ilim verilmiştir. Hz.Mevlana(k.s)’nın da mesnevisinde belirttiği gibi “Din şeyhi” Harakâni açık kerametleri, yüksek menkıbeleri ve yüce hallere sahip bir insanı kâmil idi. Yine Mevlânâ birçok sohbetinde 'Bizim söylediklerimiz Ebu'l Hasan Harakani'den aldıklarımızdan başka bir şey değildir.' diye belirtiyor.<br />
    Bayezıd-i Bistami(k.s) Hazretleri'nden 91 yıl sonra dünyaya gelmiş, geleceğinin müjdesini de Beyazidi Veli(k.s)keramet buyurmuştur. Bayezıd-i Bistami'nin (k.s) Dihistan'da şehitlerin bulunduğu kum tepeyi her yıl ziyarete gittiği ve Harakan'dan geçerken de durup havayı kokladığı, koku almadıklarını söyleyen müritlerine 'buradan öyle bir er gelecek ki benden üç derece önde olacak bu kişinin adı Ali künyesi Ebul Hasan'dır' ,diye haber verdiği, Şathiyeleriyle tanınan mutasavvıf. Asrının Şeyhi, veli, âlim, şehit bir Hak dostudur.<br />
    Kendisinden bir asır önce Horasan da yaşayan Beyazid-i Bestam (k.s)inin tasavvufundan etkilenerek Bestami dergâhında bir süre türbedarlık yapmıştır. Bu süre içerisinde tasavvufa erişen Ebul Hasan daha sonra çağının en büyük manevi şahsiyetlerinden birisi olmuştur<br />
    On iki yıl boyunca Bayezid-ı Bistami Hazretleri'nin türbesine bekçilik eden Harakani Hazretleri ümmi olduğu halde Kur'an-ı Kerim'i hıfz etti. Harakani Hazretleri'nin her gün akşam vakti Harakan'dan Bistama dergâha gelir sabah namazına kadar şöyle dua ederdi: “Allah'ım Bayezıd'a ihsan ettiğin ilimlerden Hasan kuluna da ihsan eyle.' On iki yılsonunda nihayet duası kabul olur. Bayezıd-i Bistami Hazretleri'nin himmeti ile Kur'an-ı Kerim'i hıfz edip irşat mertebesine erişir. (Attâr, s. 673).<br />
    Ebul Hasan Harakâni(k.s)Hazretleri, Kolonizatör Türk Dervişlerinin, Anadolu’daki manevi sultanlarından ilkidir. Ömer Lütfi Barkan, Kolonizatör Türk Dervişleri adlı makalesinde, dervişlerin oynadıkları önemli rolü şöyle açıklamaktadır: “Osmanoğulları ile beraber, birçok şeyhler gelip Anadolu’nun garb taraflarında yerleşmişlerdi. Bu yeni gelen derviş muhacirlerin bir kısmı gazilerle birlikte, memleket açmak ve fütuhat yapmakla meşgul bulundukları gibi; bir kısmı da o civarda köylere veya tamamen boş ve tenha yerlere yerleşmişler ve oralarda müritleriyle beraber ziraatla ve hayvan yetiştirmekle meşgul olmuşlardır. Filhakika o zamanlar bu şayanı dikkat dini cemaatlere hemen her tarafta tesadüf edilmekte idi. Onların, tercihan boş topraklar üzerinde kurdukları zaviyeleri, bu suretle büyük kültür, imar ve din merkezleri haline giriyordu. Bu zaviyeler ve fütüvvethanelerin ordulardan daha evvel hudut boylarında gelip yerleşmiş olması, onların harekâtını kolaylaştıran sebeplerden biri oluyordu...”<br />
    Türk dervişleri; kağanların, sultanların fetihlerini edep dilinin sunduğu imkânlardan yararlanarak oluştururlarken, dervişliği sadece din duyuruculuğu olarak almıyorlardı. Ayrıca, siyasî, iktisadî, askerî, sosyal ve kültürel keşifler de yapıyorlardı. Onların hâl dili ile söyledikleri, kâl dili ile söylenenlerden çok daha etkili olmuştur. <br />
    Ahmet Yesevî’den bir asır önce yaşamış olan Harakâni Hazretleri, Yesevî Hazretlerinin Anadolu’ya yönlendirdiği Yesi Erenlerinden de bir asır önce Anadolu’ya gelerek binlerce yıl varlığını sürdürecek bir yaşam üslubunun yeşermesine öncülük etmiştir. O, bir din büyüğü olmanın yanı sıra Anadolu’nun manevî açıdan fethini gerçekleştiren öncü bir isimdir de. 1033’te Kars şehrinde şehit düşmesi de göstermektedir ki Sultan Alpaslan’ın orduları henüz Anadolu’ya gelmeden, Harakâni Hazretleri sözün kuşatıcı, kapsayıcı işlevleri ile Anadolu’ya gelmiş ve bir yaşam üslubunun iklimini bu topraklarda yaşayanlara açmıştır. Bu bakımdan Harakâni, yalnızca Kars şehrinin değil tüm Anadolu’nun eşiği gibidir. Bismillahlarla girilen bu eşikten sonraki yıllarda Hz. Mevlana, Hacı Bayram-ı Veli ve Yunus Emre gibi din ve dil büyüklerinin sesleri duyulacaktır.<br />
    Harakanî fütüvvet anlayışı ile Anadolu’da Ahilik teşkilatının kurulmasına öncülük etmiştir, ona göre fütüvvet civanmertliğin şartı üçtür:1-Cömertlik.2-Şefkat.3-Halktan müstağni olmak.<br />
    İnsanlık ailesi içerisinde, hakikati ve marifeti bulma çabası içinde olanlara yol gösteren Ebu’l Hasan Harakanî Hazretleri şu dört grubun sözlerini dinlememizi tavsiye etmiştir.1-Âlimler, 2-Müttakiler3-,Evliya ve 4-Mürşîd-i Kamiller.<br />
    Gazneli Mahmut’tan İbn-i Sina’ya, Çağrı ve Tuğrul Beylerden Sultan Alparslan’a kadar birçok ilim ve devlet adamı Harakâni‘nin huzuru saadetlerinde bulunarak onun irfanıyla olgunlaşmışlardır.<br />
    Harakanî’nin insaniyetçiliğinin temelinde “aşk”ın çok önemli olduğu kadar derin bir yeri de vardır. O, aşkın mahiyetini izah ederken boyutlarını ve işlevlerini de ele almıştır. Aşkın, insan hayatındaki yerini dikkatli bir şekilde açıklamıştır. O, bunu şu şekilde dile getirmiştir:“Allah’u Teâlâ bana öyle bir fikir vermiştir ki, yarattığı her şeyi onda gördüm ve onda kalakaldım. Gece ve gündüzdeki meşguliyetlerimi (o fikir) görünmez hale getirdi. O fikir basiret oldu, küstahlık ve muhabbet oldu, heybet ve vakar oldu. O fikir nedeniyle O’nun vahdaniyetinin içine düştüm. Bir yere ulaştım ki fikir hikmet, dosdoğru yol ve halka karşı şefkat haline geldi. Onun yaratıklarına karşı, kendimden daha müşfik birini görmedim. O zaman dedim ki: Keşke bütün halkın yerine ben ölsem de halk ölüm yüzü görmese! Keşke bütün halkın hesabı benden sorulsa da kıyamet günü onların hesap vermeleri gerekmese! Keşke tüm halkın azabını bana çektirse de onların cehennemin yüzünü görmeleri gerekmese!”<br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Harakânî’nin İlmî Şahsiyeti ve Eserleri</span></span><br />
    Bazı kaynaklarda ümmî olduğundan bahsediliyorsa da Harakânî devrin sûfî âlimleri Ebu’l-Abbâs Kassâb gibi kimselerin talebesi olmuş ve Bâyezîd Bistamî’den de “üveysi” yolla feyz almıştır. “Ümmî” kelimesi, Arapça anne anlamına “ümm” kökünden gelmektedir. Annesinden doğduktan sonra bir muallimin talebesi veya bir mektebin müdâvimi olmayan kimseler için kullanılır. “Ümmî” câhil demek değildir. Aksine hayatı rûhî tecrübe ile tanımış, belki okuyup yazmamış ama irfân yoluyla olayları kuşatmış insan demektir. Bizdeki mektepli ve alaylı tabirlerinden “alaylı” bu mânaya uygun düşmektedir. Alaylı da mekteb okuyup diploma almamış, ama tecrübe ve çilelerle hayâtı, insanları ve olayları tanıyan kimse demektir. Nitekim Harakânî’nin sadece eşi sebebiyle âile hayâtında çektikleri, insanı marifet ve kemâle erdirecek boyuttadır.<br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Harakânî’nin Meşrebi ve Yolu</span></span><br />
    Harakânî, muhtelif kaynakların ittifakla haber verdiklerine göre, ondan yaklaşık bir asır sonra yaşamasına rağmen Bâyezîd Bistâmî meşrebindeydi. O’nun gibi coşkulu, cezbesi ve sekri, sahvına galipti. Fena ve baka, sekr ve sahv ile tevhid ve vahdet konularında pek çok söz söylemiş, Hallâc gibi “Ene’l-Hak” anlayışına uygun terennümlerde bulunmuştur. Attar, Tezkiretü’l-Evliyâ’sında onun bu vadideki sözlerine geniş yer vermektedir.<br />
    Devrinin muhtelif âlim ve şeyhlerini tanıyan ve onlardan okuyan Harakânî, en sonunda hemşehrîsî Bâyezîd Bistâmî’nin dergâhında karar kılmış, senelerce önce ölmüş bulunan Bâyezîd’in yolunu devam ettiren müridleriyle görüşmüş, kabrine on iki yıl türbedârlık etmiştir. Sevgi ve aşkla bağlandığı bu kapı onun gönül dergâhı olmuştur. Yılları aşıp gelen Bâyezîd sevgisi, onu yoğurmuş ve vuslata götürmüştür.<br />
    Harakânî, bağlısı bulunduğu Bâyezîd vasıtasıyla daha sonra ortaya çıkacak olan Yesevîlik, Bektâşîlik ve Nakşbendîlik’in de kendisinden neş’et ettiği insandır. Çünkü kendisinden sonra onun yolunu devam ettiren Ebû Ali Farmedî, hem Yûsuf Hemedânî’nin, hem de Gazzâlî’nin üstâdıdır. Dolayısıyla Harakânî, Gazzâlî’nin yolunun da kolbaşı sayılır.<br />
    Yûsuf Hemedânî(k.s) ise hem Yesevîlik’in kurucusu Ahmed Yesevî(k.s)’nin, hem de Nakşbendîlik’in üveysî pîri Abdülhâlık Gucdüvânî(k.s)’nin mürşididir. Bektâşîlik’in Yesevîlik ile bağlantısını düşündüğümüzde Harakânî bu üç kolun kendinden çıktığı merkez konumundadır.<br />
    Ebul Hasan El Harakani Hazretleri'ni, ölmelerine rağmen halen yeryüzünde tasarrufu devam eden beş büyük zattan birisidir. Çünkü O daha dünyada iken ahireti görmeyi başardı. İnsanların imanlarının kurtuluşuna hizmet etmeyi varlığının gayesi olarak gördü. Birçok ulema gelip geçmiştir şu hayattan ama en önemli beş büyük zattan sayılmasına rağmen Harakani Hazretleri çok az kişi tarafından biliniyor.<br />
    Ebu’l Harakanî Hazretleri tüm insanlığa evrensel mesajını şu sözleriyle seslenmiştir. “Her kim bu dergâha gelirse ekmeğini verin ve dinini ve inancını sormayın; zira Ulu Allah’ın dergâhında ruh taşımaya layık olan herkes, elbette Ebu’l -Hasan’ın sofrasında ekmek yemeye de layıktır.”<br />
    İlahi! Her koşulda senin ve Resul’ün bendesi, halkının hizmetçisiyim!<br />
   <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"> HARAKĀNÎ HAZRETLERİNİN İBADET HAYATI</span></span><br />
    Harakānî Hazretleri küçüklüğünden beri ibadetlere düşkün idi. Farzların hâricinde pek çok nâfile namaz kılardı. Bâzen kendisine öyle bir hâl gelirdi ki, gafletle kıldığı endişesiyle namazlarını kazâ etme ihtiyacı hissederdi. ( Attâr, Tezkire, s. 637.)<br />
    Harakanî(k.s)Hazretlerine göre gerçek kulluk, hakiki anlamıyla ibadet yapmaktır.<br />
    İbadet konusu, Harakanî’nin eserlerinde çok açık bir şekilde ve geniş olarak yer alır.O bu konuda şöyle demektedir:“Amele devam et ki, ihlâs ortaya çıksın ve ihlâsa devam et ki,nur ortaya çıksın.Nur ortaya çıkınca ise Allah’ı görürcesine ibadet edersin.”<br />
    Harakani(k.s) Hazretleri mükemmel bir ruh inceliğine sahipti; 'Allah'ım gariplerin benim tekkemde ölmelerine müsaade etme. Zira Ebu'l Hasan'ın tekkesinde bir garip öldü derlerse, ben o garibin ölümüne tahammül edecek güce sahip değilim' diye Allah'a yalvarıyordu.<br />
    Ebû’l-Hasan Harakānî Hazretleri bir gün müritlerine: “Hangi şey daha üstün ve değerlidir?” diye sual etti. <br />
    Onlar da: “Ey Şeyh! Bilmiyoruz, bunun cevabını siz veriniz!” dediler. <br />
    O da: “Hayatın her safhasında, her zaman ve mekânda Allah’ın zikriyle dolu bir gönül!” cevabını verdi.( Câmî, Nefahât, s. 444.)Şöyle buyururdu: “Hak dostları daima büyük bir hüzün içindedir. Bunun sebebi de Cenâb-ı Hakk’ı şânına lâyık bir şekilde zikretmek isteyip de bunu yapamayışlarıdır. ”( Harakānî, Nûru’l-Ulûm, s. 248.)<br />
    Zira Peygamber Efendimiz(s.a.v) de şöyle niyâz ederdi:<br />
    “…Yâ Rabbî, Sen’i hakkıyla senâ etmekten âcizim. Sen zâtını nasıl senâ ettiysen öylesin!” (Müslim, Salât, 222)<br />
    Harakānî Hazretlerinin Cenâb-ı Hakk’a olan tâzim ve muhabbeti o derecedeydi ki şu tavsiyede bulunurdu: “Siz «Allah» derken, başka bir söz söyleyen kimse ile aslâ sohbet etmeyiniz. (Câmî, Nefahât, s. 444.)<br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">HARAKĀNÎ HAZRETLERİNİN DUALARI</span></span><br />
    Ebû’l-Hasan Harakānî Hazretleri dâimâ ilâhî azamet ve kudret akışlarının tefekkürü hâlinde bulunur, murâkabe ve ihsan duygusu içinde yaşar, müridlerine de böyle olmalarını tavsiye ederdi. Onun şu sözleri, sahip olduğu maiyyet/Allah ile beraberlik şuurunu ne güzel aksettirmektedir: “İnsanlar ekseriyetle dualarında şöyle derler, “Allah’ım, üç yerde imdadımıza yetiş: Can çekişirken, mezarda ve kıyamette! Ben de diyorum ki; “İlâhî, her zaman imdadıma yetiş!” (Attâr, s. 638.)<br />
    “Dilini öyle bir mühürle ki Allah’ın râzı olmadığı şeyleri konuşmasın!<br />
    Kalbini öyle bir mühürle ki Allah’tan gayrısına meyletmesin!<br />
    Ağzına öyle bir kilit vur ki helâl olmayan bir şey oradan geçmesin!<br />
    Diğer âzâlarını da öyle bir mühürle ki ihlâssız bir amel işlemesin!” (Attâr, s. 627.)<br />
    “İlâhî! İnsanları incittiğim zaman beni görür görmez yollarını değiştiriyorlar. (Sen ise Rabbim, ne kadar sonsuz bir merhamet sahibisin ki) Sen’i o kadar incittiğimiz hâlde Sen yine bizimle berabersin!” (Attâr, s. 616.)<br />
    “Allah Teâlâ şu dört şeyle kula hitâb eder: Beden, dil, kalp ve mal. Bedeni hizmete, dili zikre vermek kâfî değildir! Kalben Cenâb-ı Hak’la beraber olup malını da Allah yolunda cömertçe sarf etmedikçe bu vuslat yolunda mesâfe alamazsın!” (Attâr, s. 631.)<br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">NEFSİ ARINDIRIP KEMÂLE ERDİRMEK</span></span><br />
    Harakānî Hazretleri, nefsin tezkiye ve terbiyesi hususunda şöyle buyururdu: “Allah sizi dünyaya temiz olarak getirdi; siz de O’nun huzuruna kirli olarak gitmeyiniz!” (Harakānî, Nûru’l-Ulûm, s. 258.)<br />
    Âyet-i kerimede Cenab-ı Hak şöyle buyuruyor:“Rab’lerine karşı gelmekten sakınanlar ise, bölük bölük Cennet’e sevk edilir, oraya varıp da kapıları açıldığında bekçileri onlara: «Selâm size! Tertemiz geldiniz. Artık ebedî kalmak üzere girin buraya!» derler.” (Zümer Suresi, 73)<br />
    “Yüce mertebelere ulaşan Hak dostları, ihlâsla yaptıkları amelleri yanında, nefislerini de tezkiye ettikleri için yükseliyorlar.” (Attâr, s. 622.)<br />
    “Nasıl ki namaz ve oruç farzdır, îfâsı mecbûrîdir, aynı şekilde gönülden kibri, hasedi ve hırsı bertaraf etmek de zarurîdir.” (Attâr, s. 629.)<br />
    Zira ahlâkımızın seviye kazanması, ibadetlerimizin kabûlünün en büyük alâmetidir.<br />
    Harakani Hazretleri kibiri hiç sevmezdi. Zaten Allah dostlarının sıfatlarının biri de tevazu sahibi olmasıdır. Talebelerine şöyle buyurmuştur: “Tandırdan elbisene bir kıvılcım sıçrasa, hemen onu söndürmeye koşuyorsun! Peki dînini yakacak olan bir ateşin, yani kibir, haset ve riyâ gibi kötü sıfatların kalbinde durmasına nasıl müsâade edebiliyorsun?!” (Harakānî, Nûru’l-Ulûm, s. 239.)<br />
    “İki kişinin dinde çıkardığı fitneyi şeytan bile çıkaramaz:<br />
    1) Dünya hırsına sahip âlim ve<br />
    2) İlimden mahrum ham sofu!” (Attâr, s. 624.)<br />
    “Çok ağlayınız, az gülünüz; çok susunuz, az konuşunuz; çok infâk ediniz, az yiyiniz; başınızı yastıktan uzak tutunuz! (Uykunun esiri olup da iç dünyanızı hantallaştırmayınız!)” (Attâr, s. 630.)<br />
    Harakānî Hazretleri daha çok hüzün hâlinde bulunur, semâ ve rakstan hoşlanmazdı. Özel hırka ve husûsî seccâde gibi şeklî unsurlara ehemmiyet vermezdi.<br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">HARAKĀNÎ HAZRETLERİNİN HELÂL LOKMA HASSÂSİYETİ</span></span><br />
    Harakānî Hazretlerinin teveccühüne mazhar olan bir mürîdi vardı ki, Şeyh’in nazarında bütün müridlerden daha üstündü. Bir gün şeyhine: “Efendim, bizim bâzı kardeşlerimiz var ki, onlar koyun sahibi olup malları helâldir. Uzun zamandır birkaç koyunu tekkeye bağışlama arzusundadırlar.” dedi.<br />
    Şeyh Hazretleri: “Ben öyle bir tevekkül ve teslîmiyet içindeyim ki, Allah Teâlâ bana: «Senin ihtiyaçlarını Ben karşılarım.» buyurdu. Bir daha ısrar etmeyeceğine söz verirsen, bu defaya mahsus, helâl olması şartıyla kabûl ederim...” buyurdu.<br />
    Koyunları toplayıp getirdiler. Şeyh Hazretleri tekkeden dışarı çıktı, kolunu sallayınca koyunların bir kısmı tekkeye girdi, bâzısı da hiç kimsenin tekkeye sokamayacağı şekilde kaçıp karşı tarafa gitti. Araştırdıklarında, tekkeye girmeyen koyunların helâl olmadığı anlaşıldı.( Harakānî, Nûru’l-Ulûm, s. 315.)<br />
    Bir gece hizmetçisi turşu yapmıştı. İçine Şeyh’in kendi eliyle ekmiş olduğu bahçeden çöğen otu koparıp koymuştu. Harakānî Hazretlerinin âdeti, yatsı namazını kılmadıkça yemek yemezdi: “Allah’ım, Sana olan ibadetlerimi huşû ile tamamlamadan vücudumu beslemeyeceğim.” derdi.<br />
    Yatsı namazından sonra yemek getirdiler. Hazret: “Bu yemekten karanlık (şüphe) kokusu geliyor.” dedi. Ertesi gün o bahçeye gidip baktılar ki, bâzı insanlar buğdaylarını sulamak için harklarına su salmışlar, Efendi’nin bağına giden harkın bağlantısı da açık kaldığı için su oraya akmış ve Efendi’nin ektiği sebzeler bu sudan bir miktar almıştı.( Harakānî, Nûru’l-Ulûm, s. 315-316.)<br />
    Hadîs-i şerîfte buyrulur:“Mü’minin firâsetinden sakınınız! Çünkü o, Allâh’ın nûruyla bakar.” (Tirmizî, Tefsîr, 15/3127)<br />
    Bu firâset, basîret ve takvâ hassâsiyeti de Hakk’a yakın kalplerin sanatıdır.<br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">AZ YEMEK VE AZ KONUŞMAK</span></span><br />
    Ebû’l-Hasan Harakānî Hazretleri şöyle buyurmuştur: “Kırk yıl var ki, misafir için hazırlanan dışında ne yemek pişirmiş ne de herhangi bir şey yapmışızdır. Misafir için pişen yemekten de kifâyet miktârı faydalanırdık.” (Attâr, s. 637.)<br />
    Harakānî Hazretleri şu kıssayı naklederdi: Lokman Hakîm bir gün oğluna:“Yavrucuğum, bu gün oruç tut ve konuştuğun her şeyi not et! Akşam olunca konuştuklarını bana arz edip hesâbını verdikten sonra iftar edersin!” dedi.<br />
    Akşam olunca oğlu konuştuklarının hesâbını vermeye başladı. Vakit iyice geç oldu ve karnı iyice acıktı. Lokman Hakîm ertesi gün de aynı şeyi söyledi. Yine oğlu hesap verinceye kadar iftar iyice gecikti. Üçüncü gün de aynı şey olunca, dördüncü gün oğlu, lüzumsuz konuşmaları terk etti. Akşam babası hesap isteyince de: “Hesap verme korkusuyla çok az konuştum.” dedi. <br />
    Lokman Hakîm: “Gel öyleyse, hemen yemeğini ye!” buyurdu.<br />
    Harakānî Hazretleri bu kıssayı anlattıktan sonra da:“Dünyada lüzumsuz konuşmaları terk edenlerin hâli, kıyâmet günü, Lokman Hakîm’in oğlunun hâli gibi selâmet olacaktır.” buyururdu.( Harakānî, Nûru’l-Ulûm, s. 265.)<br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">HARAKĀNÎ HAZRETLERİNİN GAZNELİ MAHMUT’A NASİHATLERİ </span></span><br />
    İlk Müslüman Türk devletini kuran Gazneli Mahmûd da onu ziyaret ederek feyz alanlar arasındadır. Feridüddin Attar’ın Tezkiretü’l-Evliyâ’sında verdiği bilgiye göre, Gazneli Sultan Mahmûd, Şeyh Harakânî ile birkaç defa görüşmüştür. Hindistan Fâtihi, büyük Sultan Gazneli Mahmut, Harakān köyü yakınlarına geldiğinde, medhini duyduğu Ebû’l-Hasan Hazretlerini ziyaret etmek istemişti. Evvelâ bir adamını çağırarak Harakānî Hazretleri’ne gitmesini ve:<br />
    “Gazne Sultânı ziyaretinize gelecek, sizler de müridlerinizle beraber onu karşılamaya çıkın!” demesini emretti. Eğer tereddüt ederse de; “Allah’a, Resûlü’ne ve sizden olan emir sahiplerine (idârecilere) itaat ediniz...” (en-Nisâ, 59) âyetini hatırlatmasını tembih etti. Bu tâlimâtıyla Hazret’in nasıl davranacağını görerek onun mânevî kemâlini yoklamak istiyordu.<br />
    Elçi, kendisine verilen vazifeyi yerine getirince Harakānî Hazretleri ona şöyle dedi:<br />
    “Mahmut’a de ki: «Ebû’l-Hasan; “Allah’a itaat edin!” fermânıyla öyle meşguldür ki, seninle ilgilenecek hâli yoktur.»”<br />
    Bu söz, Sultan Mahmut’a derinden tesir etti. Yanındakilere: “Kalkın Şeyh’in huzuruna varalım, bu zât farklı bir insan, bizim bildiğimiz kişilerden değil!” dedi. Huzura varan Sultan Mahmut: “Bana bir nasihatte bulun!” dedi. <br />
    Harakānî Hazretleri: “Ey Mahmut, dört şeye dikkat et: Takvâ, cemaatle îfâ edilen namaz, cömertlik ve halka şefkat!” buyurdu. <br />
    Sultan Mahmut:“Bana duâ et!” diye ricâ etti. <br />
    Hazret: “Beş vakit namazda; «Allah’ım, mü’min erkekleri ve mü’min kadınları affeyle!» diye duâ ediyorum. Sen de buna dâhilsin.” buyurdu. <br />
    Sultan Mahmut:“Husûsî duâ istiyorum!” dedi. <br />
    Harakānî Hazretleri: “Ey Mahmut, âkıbetin Mahmut (hayırlı ve güzel) olsun!” diye duâ etti ve onları ayakta uğurladı. <br />
    Sultan Mahmut: “Geldiğimde iltifat etmemiştin, şimdi ise ayağa kalkıyorsun. O hâl neydi, bu ikram nedir?” diye sordu. <br />
    Hazret: “Gelirken sultanlık gururuyla ve imtihan için gelmiştin, şimdi ise gönül kırıklığı ve dervişlik hâliyle gidiyorsun. Dervişlik devletinin güneşi üzerinde ışıldamaya başladı. Daha önce sultan olduğun için kalkmadım, şimdi derviş olduğun için kalkıyorum!” dedi.<br />
    Sultan Mahmut gazâya gitmek üzere oradan ayrıldı. (Harakānî, Nûru’l-Ulûm, s. 298-300; Attâr, s. 598-599.)<br />
    Harakânî ve Fütüvvet <br />
    Fütüvvet, gençlik demektir. Hz. Ali(r.a) gibi birtakım gençlerin asr-ı saâdetteki fedâkarlık, yiğitlik ve civânmerdlikleri sebebiyle bu kelime tasavvuf kültürümüzde yiğitlik ve cömertliği ifade eden bir âlem olmuştur. Bu yüzden hicrî ikinci asırdan sonraki sûfîlerden bu kavramı kullananlar pek çoktur. Ancak bu kavram daha sonra Abbâsî halifelerinden en-Nâsır li-dînillah tarafından gençleri ve san’atkarları organize eden, eğitip yetiştiren bir örgüt hâline gelmiştir. Bu fütüvvet anlayışı, Anadolu Selçukluları zamanında “Ahîlik” olarak sistemleşmiş, Anadolu’nun Türkleşmesi ve İslamlaşması ile Osmanlı’nın kurulup gelişmesinde önemli hizmetler ifâ etmiştir.<br />
    Fütüvvet ile ilgilenen Harakânî bu teşkîlâtın ve Ahîlik’in kurulmasını da hazırlayanlardandır. Ona göre fütüvvet ve civanmertliğin şartı üçtü:<br />
    1- Cömertlik,<br />
    2- Şefkat,<br />
    3- Halktan müstağnî olmak.<br />
    İçinde Allah’dan başkasına yer olan kalb, baştanbaşa ibadet ve taatla dolu olsa da ölüydü. Çünkü gönüllerin en aydını, içinde halk olmayanı, amellerin en güzeli, içinde mahlûk fikri bulunmayanıydı.<br />
    Amel ve ibadetlerdeki ölçüsü şuydu: “Hergün akşama kadar halkın beğendiği ve memnun kaldığı işler yapasın. Her gece de sabaha kadar Hakk’ın beğendiği amel ile olasın.”<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">HARAKĀNÎ HAZRETLERİNİN KERÂMETLERİ</span></span><br />
  Çocukken anne-babası, erzağını verip onu hayvanları gütmek üzere meraya gönderirlerdi. O da, hâlini belli etmeden oruç tutar, erzağını da sadaka olarak fakirlere verirdi. Akşamları gelip iftarını açar, ancak kimsenin bu durumdan haberi olmazdı.<br />
    Biraz daha büyüyünce kendisine, saban ve tohum işini verdiler. Bir gün tohumu saçmış saban sürüyordu. O esnâda ezan okundu. Hemen sabanı bırakıp namaza durdu. Selâm verdiğinde, öküzlerin kendi kendilerine çift sürmeye devam ettiğini gördü. Hemen başını secdeye koyarak şöyle niyâz etti: “Allah’ım, duyduğuma göre Sen her kimi dost edinirsen onu insanlardan gizlermişsin! (Beni de insanlardan gizle!)”( Harakānî, Nûru’l-Ulûm, s. 280; Attâr, s. 593.)<br />
    Ebû’l-Hasan Hazretleri on iki sene boyunca her gün yatsı namazını cemaatle kıldıktan sonra Sultânü’l-Ârifîn Bâyezîd-i Bistâmî Hazretlerinin türbesine gidip büyük bir edep ve hürmetle ziyaret eder ve sabah namazında yine kendi tekkesinde hazır olurdu. Böylece üç fersah yol yürümüş olurdu. Nihâyet bir gün Bâyezîd Hazretlerinin türbesinden: “irşada başlama zamanın geldi!” diye bir ses işitti. Ebû’l-Hasan Harakānî Hazretleri büyük bir mahviyet içinde: “Ey Şeyh, benim işime himmet lütfet ki, ben ümmî bir insanım, şeriatı hakkıyla bilmiyorum, Kur’an’ı gerçek manasıyla öğrenebilmiş değilim!” dedi. Türbeden gelen ses:“Ey Ebû’l-Hasan, oku: «Eûzü billâh…»!” diye ona okumayı tâlim etmeye başladı. Harakānî Hazretleri tekkesine varıncaya kadar Kur’ân-ı Kerîm’i hatmetmiş oldu. ( Harakānî, Nûru’l-Ulûm, s. 307.)<br />
    Hazretin o günden sonra Kur’ân ve Sünnet’e vukufiyeti daha da arttı.<br />
    Bir defasında müritlerinden biri, Âlemin Kutbu’nu görmek istediğini söyleyerek Hazret’ten izin alıp yola çıktı. Uzun gayretler neticesinde o makamda Ebû’l-Hasan Harakānî Hazretleri’nin bulunduğunu görünce son derece mahcup ve pişman oldu. Mürîdine büyük bir tevâzû ve şefkatle yaklaşan Hazret ise şu tembihlerde bulundu: “Gördüğün şeyi gizlemen gerekiyor. Zira ben Allah Teâlâ’ya beni hem bu âlemde hem de öbür âlemde insanlardan gizlemesi için duâ ediyorum.(Attâr, s. 595.)<br />
    Harakânî’ye nisbet edilen bir takım eserler bulunmaktadır. Onlar da:<br />
    1- Hidâyet-nâme,<br />
    2- Fakrnâme,<br />
    3- Nûru’l-ulûm’dur.<br />
    Bunlardan Fakrnâme, Genç-bahş Kütüphanesinde yazma nüshası bulunan yaklaşık 30 sayfa civarında bir risâledir. Bu risâlenin Nûru’l-ulûm ile aynı eser olup olmadığını tahkik imkânı bulamadık. Nûru’l-ulûm muhtelif tasavvufî konuları ihtivâ eden on bölümden oluşan yaklaşık 50-60 sayfalık Farsça bir eserdir. Eserin tek yazma nüshası British Museum, Or, nr, 249’dadır. Biri Müctebâ Minovî,  diğeri Abdürrefi Hakikat tarafından yapılmış iki neşri bulunmaktadır.<br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">HARAKĀNÎ HAZRETLERİNİN VEFÂTI</span></span><br />
    Ebul Hasan Hicri 425 Miladi 1033 yılında 10 Muharrem Aşûre gününde -Aralık’ta) 73 yaşında Kars'a 15 km. uzaklıktaki Yahnı dağının eteğinde Bizans ordusu ile yapılan bir savaşta yaralanarak Kars'ta şehit olmuştur. Şahadet mertebesine erişen ilk Anadolu evliyalarından birisi olan Ebul Hasan için 1064 yılında Sultan Alpaslan’ın Kars'ı fethetmesinden sonra bugünkü Kaleiçi mahallesinde bir türbe yaptırılmıştır. Türklerin Anadolu'ya yerleşmeye başladığı tarih olan 1064'den önce Anadolu'nun Türkleşmesi için gelen bu Alperen 70 yıllık ömrünün tamamında tasavvufunu insan sevgisi üzerine kurmuştur. <br />
    Harakânî, tasavvuf tarihinde Aynu’l-kudât Hemedânî, Necmeddin Dâye, Attar ve Mevlânâ Celâleddin Rûmî gibi coşkulu mutasavvıfları derinden etkilemiştir. Türklerin Anadolu kapısını açtığı Malazgirt zaferinden yaklaşık kırk yıl önce vefât eden bu gönül adamının; şahsının ve mensup olduğu tasavvufî ekolün Anadolu insanı üzerinde çok önemli etkileri olmuştur.<br />
    Harakānî Hazretleri vefatı yaklaşınca: “Kabrimi otuz arşın derinlikte kazın, çünkü şu toprak Bistam toprağından yüksektir. Yatacağım toprağın, Bâyezîd Hazretleri’nin kabr-i şerîfinden yüksek olması câiz değildir, edebe de uymaz.” buyurdu ve bir müddet sonra vefat etti.( Attâr, s. 639.)<br />
    Bugün hem memleketi Harakan'da hem de Kars'ta iki ayrı türbesi mevcuttur.<br />
    Ebul Hasan Harakani türbesi şehit olduğu 1033 yılından 31 yıl sonra Kars'ın Sultan Alpaslan tarafından fethedilmesi sırasında yapılmıştır. Yüzyıllar içerisinde türbe bazı değişikliklerle günümüze kadar ulaşmıştır.  <br />
    Evliyanın Kars merkezinde Kaleiçi mahallesindeki türbesi Ortaçağın sonlarına kadar Kars ve Doğu Anadolu’da geçen siyasi mücadele ve savaşlar sebebiyle zamanla unutulmasına yol açmıştır. Ancak 1579 yılında Osmanlı Padişahı III.Murad doğu sınırlarındaki siyasi istikrarsızlığa son vermek için Lala Mustafa Paşa komutasında gönderdiği 100 bin kişilik Osmanlı ordusu Kars'ı eyalet merkezi yapmak için başlatılan imar çalışmaları sırasında bu Anadolu evliyasına ait kabir bulunarak Ebul Hasan'ın ismine izafeten Evliya Camii inşa edilerek evliyanın kabri de camii bahçesindeki türbeye defnedilmiştir. <br />
    XVII. yüzyılda Osmanlı ülkesini dolaşan ünlü Türk seyyahı Evliya Çelebi’nin ise Ebu’l-Hasan Harakânî ile ilgili verdiği bilgiler çok ilginçtir. Evliyâ Çelebi şunları anlatmaktadır. Kars kalesi ikinci defa III. Murad zamanında Lala Mustafa Paşa tarafından inşâ ettirilmiştir. Kalenin onarımı yetmiş günde tamamlanmış, bütün cephâne ve levâzımı ikmâl edilmiştir. Tamir sırasında ümmetin sâlihlerinden hâfız bir asker şöyle bir rüyâ görüp Lala Mustafa Paşa’ya arzetmiştir:“Rüyamda yaşlı bir zât zâhir olup: “Bana Ebu’l-Hasan Harakânî derler. Makamım bu mahaldedir. Alâmet ve nişan istersen ayağının ucundaki yeri kaz, durumu hayretle göreceksin” dedi. Bunun üzerine yüz işci kuyuyu kazmaya başlar ve kuyuda dört köşe kırmızı bir mermer, üzerinde hüsn-i hat ile şu ibârenin yazılı olduğunu görürler: “Menem şehîd-i saîd Harakânî.” Gaziler zikir ve tevhid ile mermeri kaldırınca altından kabir çıktı. Kabirde henüz vücûdu ter ü tâze bir halde, pazusundaki yaranın üzerinde bulunan makreme ile sırtındaki hırka bile henüz çürümemiş bir haldeymiş. Hatta vücûdunun sağ tarafındaki yara hâlâ kanamakta imiş. Gaziler bu hâli görünce tekbir getirerek kabri kapatmış. Bundan sonra kale içinde ilk olarak Harakânî tekke ve camii bina olunmuştur. Bu bina Lala Mustafa Paşa hayrâtıdır.”<br />
    11. Asrın tasavvuf âlimlerinden Ebul Hasan Anadolu'nun Türkleşmesi için müritleri ile birlikte hizmette bulunmuş tevazu sahibi bir evliya idi. O Anadolu'nun fethi için Alperenlik ruhuyla ilk tohumları atmış, kendisinden bir asır sonra yaşayan Ahmed YESEVİ'yi de etkilemiştir. Ebul Hasan'ın tasavvuf görüşünü anlatan Nurul Ulum adlı eserden onun ' Her kim bu dergâha gelirse ekmeğini veriniz, inancını sormayınız' şeklindeki düşüncesi daha sonra Mevlana'da ' Kim olursan ol yine gel' şeklinde ifadesini bulmuştur. Mevlana şiirlerinde Ebul Hasan Harakani'yi ' Şeyh-i Din' ( Dinin Şeyhi) olarak nitelemiştir. Yine Ebul Hasan Harakani Nurul Ulum adlı eserin 6. bölümünde ' Bana seni gerek' şeklinde ifade ettiği Allah sevgisi Yunus Emre'nin şiirlerinde şekillenmiştir.<br />
    Anadolu'nun Türkleşmesinde ve aydınlanmasında büyük rol oynayan Evliya Alperenlerden birisi olan Ebul Hasan Harakani ne yazık ki yeterince tanınmamış ya da tanıtılmamış Kars şehrinin önemli değerlerinden birisidir.<br />
    Evliya camii külliyesindeki kubbeli şadırvanın içerisinde Ebul Hasan Harakani'ye ait türbenin etrafında 21 adet mezar daha bulunmaktadır. Bu mezarlardan birisi 1767 yılında Kars Beylerbeyi Kethüda Mehmet Paşaya ait Kars'taki tek kavuklu mezardır. Diğer bir mezar ise 1877-78 Osmanlı-Rus savaşı sonrası Kars'ın 40 yıllık Rus işgali sırasında şehirdeki Ermeni ve Rus baskılarına karşı Türk ahaliyi eğiterek Kars'tan göç etmelerini önleyerek şehrin Türk nüfusunu korumak için mücadele veren Evliya camisinin o tarihteki imamı Hafız Kurban Efendiye ait mezardır.<br />
    Bir duasında: “Ey Allah'ım benim zamanımda ve benden sonra, benim adımı duysun duymasın ziyaretime gelen topluluğu bağışlamanı dilerim”. Diyordu.<br />
    'Türbenin giriş kapısındaki 1854 tarihli Osmanlıca kitabe<br />
    Hak nasibitdi de yapıldı Merkad-i nevgül'zâr<br />
    Bû'l-Hasen Harakanî Şeyh'ün yatduğıdur bu mezâr.<br />
    Ol Muhammed-Dervîşitdi bu makamı böyle hoş<br />
    Evliyânun aşkına olsun fedâcânlar hezâr.<br />
    Her Murâd hâsıl olur sıdk-ile bunda ey dede<br />
    Her kim ihsâneyliye bulunur derdine izâr.<br />
    İncidenler bu makamı incidiser o Hakkı<br />
    Çün 'ihâninüihânu'l-Lah' Kelâmunda yazar.<br />
    Târih ün-Nebî-i birden Yûsuf Mollâ dedi<br />
    Bâşedîn-sâl sitte vü 'ışrînhezâr (1026-1617 )<br />
    Tasavvufî Anlayışı<br />
    Ameller ve ibadetlerdeki ölçüsü şuydu: “Her gün akşama kadar halkın beğendiği ve memnun kaldığı işler yapasın. Her gece sabaha kadar Hakk’ın beğendiği amel ile olasın.”<br />
    Katilden; yani adam öldürmekten beter olan fitnenin dinde iki grup insan tarafından çıkarılabileceğini söylerdi. Onlar da: Gözünü dünya hırsı bürümüş âlim ile ilimden mahrum ham sofuydu.<br />
    El emeği ve göz nurunu üstün tutar, nimetlerin en helâl ve temiz olanının kişinin emek ve gayretiyle elde ettiği nimetler olduğunu anlatırdı.<br />
    Kendisine: “sûfî kimdir?” diye soranlara:<br />
    “Hırka ve seccâde ile sûfî olunmaz, merasim ve âdetlerle tasavvufa yol bulunmaz. Sûfî, mahv ve fenâ ile benlikten geçendir. Zira abası ve hırkası olan pek çoktur. Lazım olan kalp sâfiyetidir. Elbisenin ne faydası var? Çul giymekle ve arpa yemekle adam olunsaydı eşeklerin de adam olması gerekirdi. Çünkü onlar da çul giyer, arpa yerler.”<br />
    Bir gün bir adam gelip şeyhten hırka talebinde bulundu. Şeyh derdi ki: “Bir erkek çarşaf giymekle nasıl kadın olmazsa, sen de hırka giymekle bu yolun eri olamazsın. Önce gönlünü arıtmaya bak!”<br />
    Ona göre sûfî, gündüz güneşe, gece yıldıza ve aya ihtiyacı olmayandı. Çünkü sûfîlik varlığa ihtiyacı olmayan yokluktu.<br />
    Bir gün müritlerine: “En güzel şeyin ne olduğunu” sordu ve kendisi bunu şöyle açıkladı: “En güzel şey, devamlı zikreden bir kalbdir. Çünkü bütün varlığını Allah istila etmiş bir kimse, tepeden tırnağa herşeyiyle Allah’ı ikrar eder.”<br />
    Sıdk’ı gönülde olanı konuşmak, ihlâs’ı her şeyi Hakk için yapmak, riya’yı da amelini halk için yapmak şeklinde tanımlardı.<br />
    Vâris-i Nebî denmeye lâyık olan kimse, O’nun fiil ve kavillerine uyan, O’nun izine basarak yürüyendir. Kâğıtların yüzünü karalayıp kitap yazdığını sanan değildir. Ölümsüz bir hayata kavuşmanın günde bir kere ölüp yine dirilmek olduğunu söylerdi. İncitme ve incinme konusunda şunları söylerdi: İnsanlar üç zümredir:<br />
    1- Sen kendisini incitmediğin halde o seni incitir.<br />
    2- Sen kendisini incitirsen onlar da seni incitir.<br />
    3- Sen kendisini incitsen de o seni incitmez.<br />
    Bir mü ‘mini incitmeden sabahtan akşama varan bir kimse, o gün akşama kadar Hz.Peygamber (s.a.v) ile yaşamış gibi olur. Eğer mü ‘mini incitirse, Allah onun o günkü ibadetini kabul buyurmaz. .”( Attâr, s. 628.)<br />
    Tasavvufi umdeleri Nebevî üslûpla şöyle anlatırdı: “Çok ağlayın, az gülün, çok susun, az konuşun, çok verin, az yiyin, başınızı yastıktan uzak tutmaya çalışın.”<br />
    Ebul Hasan Harakani'nin ölümünden 3 asır sonra müritlerinden birisi tarafından yazılan 'Nurul Ulum' adlı eserde; evliyanın ilmi ve hayatından kesitleri öğrenmekteyiz. Farsça el yazması bu eserin orijinali günümüzde Bristh Museum kataloğunda bulunan Nurul Ulum, 6 bölümden oluşmuş, son bölümü evliyanın yaşamını anlatan tek orijinal eserdir.<br />
    Ebu’l-Kâsım Kuşeyrî, Ebu’l-Abbâs Kassâb, Ebû Said-i Ebu’l-Hayr gibi mutasavvıflarla İbn Sînâ gibi felsefe ve tıp otoriteleriyle çağdaş. Kuşeyrî ile görüştüğünü Keşfu’l-Mahcûb müellifi Hücvirî’den öğreniyoruz. Ebu’l-Abbâs Kassâb onun hakkında: “Tasavvuf pazarında rihlet ve ziyaret Harakânî’ye lâyıktır” demektedir. <br />
    İbn Sinâ ve Harakânî <br />
    Tezkiretü’l-Evliyâ ve el-Hadâiku’l-Verdiyye’nin verdiği bilgilere göre Harakânî, çağdaş, felsefe ve tıp otoritesi, eserleri dört asır Batı üniversitelerinde okutulan İbn Sinâ ile de görüştü.<br />
    Tasavvuf ve tasavvuf erbâbına karşı ilgi duyan Filozof İbn Sinâ, Harakânî’yi ziyarete gelir. Şeyhin evine varıp karısından nerede olduğunu sorar. Karısı da, onun hakkında hiç de hoş olmayan lafızlar kullanarak evde olmadığını ve ormana odun getirmeye gittiğini söyler. İbn Sinâ, şeyhi görmek için orman tarafına, onu aramaya gider. İbn Sinâ yolda şeyhin gelmekte olduğunu ve yükünü bir aslanın taşıdığını görünce hayretle sorar:<br />
    “Efendi, bu ne hal böyle?” Şeyh de: “Evdeki aslanın yükünü çekmemiş olsak, Allah bizim yükümüzü dağdakilere çektirmezdi” der. Evdeki aslan karısıdır. Çünkü son derece geçimsiz bir kadındır, ama Harakânî Allah için onun sıkıntılarına katlanarak “kesb-i kemâlât” etmiştir. Ebû’l-Hasan Harakānî Hazretlerini, buna benzer daha pek çok büyük zât ziyaret etmiş ve birçoğu da ona mürîd olmuştur. İbn-i Sînâ da Harakānî Hazretlerini ziyaret edip onun tesirinde kalanlardandır.(Attâr, s. 597.)<br />
    Abdullah Ensârî ve Harakânî <br />
    (396-881/1006-1089)  Menâzilü’s-Sâirîn adlı eserinde tasavvufî hal ve makamları anlatarak tasavvuf tarihimizde haklı bir şöhret kazanan Abdullah el-Ensârî el-Herevî de, Harakânî’nin müridlerindendir. Onu bizzat hayat suyu şeklinde niteleyerek hakikati onun aracılığıyla bulduğunu şöyle anlatır: “Hadis, fıkıh ve diğer İslâmî ilimlerde pek çok üstaddan okudum. Tasavvuftaki üstadım ise Ebu’l-Hasan Harakânî’dir. Onu görmeseydim marifete eremezdim. “O zamanın efendisi ve gavsı idi.” (Câmî, Nefahât, 482.)<br />
    Ebû Said-i Ebu’l-Hayr ve Harakânî <br />
    Harakânî’nin Ebû Said’in çağdaşı olduğu ve kendisiyle zaman zaman görüştüğü bilinmektedir. Nitekim bir ziyaretinde Harakânî’nin huzurunda susmayı tercih ettiği görülmüştü. “Niçin susuyorsun?” diye soranlara: “Bir konuda iki tercümana ihtiyaç yok” diye cevap verdiği nakledilir. Rivayete göre Harakânî, Ebû Said-i Ebu’l-Hayr’ı bast ehli kendisini ise kabz ehli olarak nitelerdi. Ebû Said semâ ve rakstan hoşlandığı halde Harakânî ise meşrebi gereği bundan pek hazzetmezdi.<br />
    Harakânî, belki de fütüvvet ve melâmet meşrebinde bir sûfî olmasının gereği hırka ve seccâde gibi sembolik unsurlara pek önem vermezdi. Oysa Ebû Said-i Ebu’l-Hayr, ilk sistemli tekke kuran şahıs sıfatıyla bunları önemserdi. Kendisiyle birlikte “onu bir mana denizi ve Harakanî’yi o denizden bir konuşmacı”olarak gören ve birçok müride sahip çağdaşı ünlü bilgin ve gezgin sûfi Ebu Said-i Ebu’l- Hayr (357-440/967-1049) onun makamının yüceliğini ve manevi tesiriyle kendisinden aldığı feyzi şöyle ifade eder: “Ben pişmiş bir tuğla idim; Harakan’a varınca cevher olarak döndüm.”<br />
    Onun çağdaşı ünlü sûfi yazar El-Hucviri (Ebu’l- Hasan Ali b. Osman Cullabi ö. 465/1072), tasavvufun temel kaynaklarından sayılan Keşfu’lMahcûb adlı eserinde Ebu’l- Hasan’ı şöyle tanıtır: “Yegâne imam, devrin ehlinin şerefi… Şeyhlerin en büyüğü idi… kendi döneminde Allah’ın bütün velileri tarafından övgüye mahzar bir zat idi.’’<br />
    Yine Hucviri’nin ifadesiyle, Ebu’l- Hasan’a çağdaş, birçok müridi bulunan devrin meşhur âlimi sûfi yazar Abdulkerim el-Kuşeyri (376-465/986-1072) kendisini ziyaret ettiği Harakan’da ondan aşırı şekilde etkilendiğini şöyle ifade eder:“ÜstadEbü’l-Kasım Kuşeyri’den (Allah ondan razı olsun) duydum ki (dedi):‘Harakan vilayet (köy)’ine varınca, o pîrin haşmetinden dolayı fesahatim sona erdi ve (konuşacak)ibare kalmadı; öyle ki veliliğimden azledildiğimi sandım.”<br />
    Sem’ani (Ebü Said Abdülkerim b: Muhammed ö.562/1167) onun hakkında şöyle der: “ …Harakan…Esterabad yolu üzerinde Bistam dağında hayrı bol büyük bir köyün adıdır. Asrının şeyhi ve zamanın yegânesi Ebu’l-Hasan Ali bin Ahmed el-Harakanî oralıdır.”<br />
    Bazı şathiyelerini yorumlayan Rüzbihan Baklı-i Şirazi (ö. 606/1209) de Harakanî hakkında şöyle der: “Aşkın kılıcı ve ateş denizinin usta yüzücüsü Ebu’l-Hasan Harakanî; onun meşhur kerametleri ve etkileyici (ünlü) sözleri vardı; hakikat ilminde hali seçkin ve sözü cömert idi.”<br />
    Ünlü sûfi yazar ve şairlerden Feriduddin-i ‘Attar (Ebü Hamid Muhammed ö.618/1221)ın tasviriyle “Harakanî: Hüzün deniz, dağdan daha sağlam, ilahi güneş, sonsuz sema, rabbani harika, devrin kutbu… Sultan-ı salatin idi; âlemdeki evtad ve abdalın kutbu; tarikat ve hakikat ehli padişahı, dağ gibi bir sıfat şahikasının mütemekkini ve marifet sahasının yegânesi… Hakikat sırlarına sahip, himmeti yüce ve mertebesi ulu; Yüce Allah nezdinde yakın aşinalığı olan bir zat idi.” der.<br />
    Tasavvufun şüphesiz en büyük şahsiyetlerinden sayılan ve Mesnevi’sinde ona geniş yer veren Mevlana Celaleddin-i Rumi (ö.670/1271) onun için, “Din’în Şeyhi (Şeyh-i Din)”ifadesini kullanarak, ‘’bizim söylediklerimiz Ebu’l Hasan Harakanî’den aldıklarımızdan başka bir şey değildir’’ demiştir.<br />
    Mesnevî’nin Hz. Harakâni ile ilgili en çarpıcı yeri Hz. Bayezid’in Hz. Harakâni’nin varlığından ve dünyaya geleceğinden haberdar edişidir. Bu hikâye Hz. Şems’ten de önce Attar’ın Tezkiretu’l-Evliyâ eserinde ve daha başka kimliği meçhul mutasavvıflar tarafından yazılan kitaplarda yer almıştır. Mevlânâ gönlü ile hadiseyi bildiği için diğer anlatılanlara ekler yapmıştır. Hz. Bayezid’in Harakâni’nin mânâsını, Peygamber’in hadisi ile açıkladığı ve 150 yıl önce Hz. Muhammed(s.a.v)’in Yemen’den Allah’ın kokusunu hissedişi gibi Harakan’dan gelecek olan büyük sultanın manevî kokusunu hissetmesini anlatmıştır.<br />
    Makālât’ta Hz. Şems: Bu Bâyezîd (k.s)Harakân köyünden geçerken şöyle demişti: ‘Yüz elli yıl sonra, bu köyden beş derece benden üstün olan bir er çıkacak.’ Öyle oldu. Aynı tarihte Ebu’l- Hasan-ı Harakanî ona mürit oldu ve onun türbesi başında hırka giydi” der.<br />
    Başka bir yerinde ise “Büyük Er” diye bahsettiği Ebu’l-Hasan-ı Harakanî’nin Sultan Mahmud ile olan hikâyesini anlatır ve Sultan’a: “Ey İslâm padişahı! ‘Allah’a itaat ediniz’ zevki bizi öyle kuşattı ki âlemdeResûlün bulunup bulunmadığından bile haberimiz olmadı; sizin gibi bir Sultan’dan nasıl haberdar oluruz? ” dediğini, Sultan’ın ise ağlayıp titreyerek şeyhin elini öptüğünü anlatır. Kuşeyrî, Harakanî’nin bu muazzam cevaba benzeyen“Lâ ilâhe illâllah’ı kalbin derinliklerinden, MuhammedunResûlullâh’ıkulağın dibinden söylerim” sözünü şöyle yorumlamıştır: Gerçekte Allah’ın dışında her şey Hakk’ın kadrine ortak koymaktır.<br />
    Menâkibu’l-‘ârifîn’e göre Şems-i Tebrîzî sık sık Harakâni’ye ait olup mîrâcı anlatan şu sözleri tekrarlardı: “Bir ayağımı arşın üzerine koydum, ikincisi yerin en dibindeydi; dilek kapısı kapalıydı; niyaz eşiğine inmedikçe kapı asla açılmadı; niyazdan daha üstün ibadet yoktur.“<br />
    Osmanlının son devri büyük âlimi M. Zahid el-Kevseri’nin ifadesiyle: “Rabbani arif Ebu’l-Hasan Harakanî, Evliyanın en büyüklerinden ve seçkinlerin en kâmillerinden idi…”<br />
    Erzurumlu Hace Muhammed Lutfi(k.s)Hazretleri de bir dizesinde Harakanî’yi şöyle tanıtır:<br />
    “Pir-i Harakanî namütenahi, kemalât-ı kâmil Hak’dır penahı.<br />
    Mir’at-i Muhammed evliya şahı, Tarik-i Mevlâ’da merdan iledir.”<br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">HARAKĀNÎ HAZRETLERİNİN HİKMETLİ SÖZLERİNDEN</span></span><br />
    Arifi Billah bir zat olan Ebu’l Hasan-ı Harakanî Hazretlerinin insanı özüne döndüren derin manalı çok veciz sözleri vardır. Bunlardan onun nasıl bir kulluk anlayışı içerisinde olduğunu anlayabilir ve nasiplenebiliriz.<br />
    O bir sözünde, ” Kimin kapısında bir yıl beklersen, neticede bir gün, ‘Gel bakalım! Niçin orada duruyorsun?’ der. Allah’ın kapısında elli yıl bekle, sana ben kefil olurum” der.<br />
    Huzuru Rahman’a gidecek bir kul olduğunun idrakine sahip, kulluğun şuuruna ermiş o büyük sultan şöyle söyler; “Üç hâlden biri ortaya çıkmadan dünyadan gitme: Ya Allah’a olan muhabbetinden dolayı gözyaşların kan olmalı ya O’nun korkusuyla idrarın kana dönüşmeli veya uyanık olduğun hâlde kemiklerinin eriyerek inceldiğini görmelisin.”<br />
    “Her kim bu dergâha gelirse, ekmeğini verin ve inancını sormayın. Zira Allah katında ruh taşıyan herkes Ebu’l-Hasan’ın sofrasında ekmeğe layıktır”. Harakanî’nin bu düşüncesi, daha sonra Mevlânâ’da:<br />
    “Gel, gel, her ne olursan ol, gel!<br />
    İnançsız da, putperest de olsan, gel!<br />
    Burası umutsuzluk dergâhı değil,<br />
    Yüz kere bozsan da tövbeni, yine gel!” şeklinde ifadesini bulmuştur.<br />
    Böylece bütün insanlık, dini, rengi, dili ne olursa olsun Harakanî’nin çağırdığı bu dergâha davetlidir. Yaşama sevinçlerini kaybedenler, hayata küsenler, tövbesini bozanlar bu “dergâh”ta yeni ümitlere ulaşabilirler. Harakanî bu davetiyle, insan kitlelerini parçalayan, insan gönüllerinin öze ulaşmasını engelleyen tüm bağların koparılmasını istemekte ve tüm insanlığı en iyiye, en doğruya, yegâne gerçeğe çağırmaktadır. Bu gerçek Hak din İslam’dır. Hz. Muhammed Mustafa(s.a.v)in yoludur.<br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">HARAKĀNÎ HAZRETLERİNİN ŞEFKAT, MERHAMET VE HİZMETİ</span></span><br />
    Müminlerin hizmetçisi olmak onun yolunun esasıdır<br />
    Ebu’l Hasan Hazretlerinin hayatında en çok öncelediği amellerden birisi de mümin kardeşliğinin kural ve kaidelerinin hayata yansıtılmasıdır. Müminlerin derdleriyle dertlenmek, onların gönüllerini almak, sıkıntılarının giderilmesine vesile olmak, hülasa müminlere hizmetçi olmak, onun tasavvuf anlayışının esasıdır; insanın terakki etmesine vesile olan en önemli saiktir. Bunu şu sözlerinden anlamaktayız; “Sabahleyin kalkan âlim ilminin, zâhid de zühdünün artmasını ister. Ebû’l-Hasan ise, bir kardeşinin kalbine sevinç ve neşe verebilme derdindedir.” ( Attâr, s. 611.)<br />
    “Allah’ım! Eğer bütün dünyada Sen’in mahlûkâtına karşı benden daha şefkatli biri bulunursa, o vakit ben kendimden hayâ ederim!”( Harakānî, Nûru’l-Ulûm, s. 247.)<br />
    “İlâhî! Bütün şartlar altında Sen’in ve Resûl’ünün kölesi, mü’minlerin hizmetçisiyim!”( Attâr, s. 616.)<br />
    “En büyük kerâmet; yorgunluk ve bezginlik hissetmeden Allâh’ın mahlûkâtına hizmet etmektir.”( Nâme-i Dânişverân-ı Nâsırî, I, 297.)<br />
    Bir başka sözü de şudur; “Türkistan’dan Şam’a kadar olan sahada bir din kardeşimin parmağına batan diken, benim parmağıma batmıştır; birinin ayağına çarpan taş, benim ayağımı acıtmıştır. Bir kalpte hüzün varsa, o kalp benim kalbimdir.” ( Attâr, s. 604.)<br />
    Aynı anlamlarda bir başka sözü ise şudur; “Kâmil bir îmânın ilk meyvesi merhamet, onun en bâriz tezâhürü de Allah rızâsı için mahlûkâta “hizmet”tir.”<br />
    “Mü’minin âzâlarından (en az) birinin devamlı Yüce Allah ile meşgul olması gerekir. Bir mü’min Allah Teâlâ’yı ya kalbiyle hatırlamalı, ya diliyle zikretmeli, ya gözüyle O’nun görülmesini istediği (ilâhî azamet tecellîleri)ni görmeli, ya (kalbinden rahmet taşırarak) eliyle cömertlik yapmalı, ya ayağıyla insanları ziyaret etmeli, ya bütün varlığıyla mü’minlere hizmette bulunmalı, ya aklıyla tefekkür ederek mârifete ulaşmaya gayret etmeli, ya ihlâsla amel etmeli, ya da kıyâmetin dehşetinden korkmalı ve insanları bu hususta îkâz etmelidir.”Böyle birinin, kabirden başını kaldırır kaldırmaz kefenini sürüye sürüye Cennet’e gideceğine ben kefilim!”( Harakānî, Nûru’l-Ulûm, s. 240.<br />
    “«Amel işlemen gerekmez!» demiyorum. Lâkin yaptığın ameli acaba sen mi yapıyorsun, yoksa sana yaptırılıyor mu, bunu bilmen gerekir. Aslında kul, Allâh’ın sermâyesiyle ticaret yapmaktadır. (Zira her şeyi yoktan var eden ve fâil-i mutlak olan Cenâb-ı Hak’tır.) Sermâyeyi Allâh’a verip gittiğinde, evvel de Allah, âhir de Allah, ortası da Allah’tır. Ticaretin O’nun sâyesinde kâr eder, senin sâyende değil! Pazarda kendisi için pay görene, oraya yol yoktur.”( Attâr, s. 625.)<br />
    “Allah Teâlâ kuluna, îmandan sonra temiz yürek ve doğru dilden daha büyük hiçbir şey ihsân etmemiştir.”( Attâr, s. 628.)<br />
    “Kalblerin en aydını içinde mahlûkatın yer almadığı kalbdir. Amellerin en iyisi, içinde mahlûk düşüncesinin olmadığı ameldir. Nimetlerin en helâli kendi gayretinle olanıdır. Arkadaşın en iyisi Hak ile yaşayandır.” <br />
    “Hep sevindirici şeyler arama. Bazen seni üzecek şeylere yönel. Ağla, gözyaşların aksın. Çünkü Allah, gözyaşı akıtanları çok sever”. <br />
    “On iki sene nefsimin demircisi idim; kendi nefsimden bir ayna yapmak için onu riyazet ocağına koyuyor, mücahede ateşiyle dağlayarak kızıl hâle getiriyor, sonra onu yerme örsünün üzerine koyarak kınama çekiciyle dövüyordum. Beş sene kendi aynam idim; her çeşit ibadet ve taatle bu aynayı parlatıyordum. Sonra bir sene boyunca kendime dikkatle baktım; kendimde (belimde) gururdan, ucuptan, kibirden ve kendi amelini beğenmekten mamul bir küfür zünnarı gördüm. On iki yıl onu kesmek için çalıştım, nefsin derinliklerinde bir başka zünnar gördüm, beş yıl da onun kesilmesi için gayret sabrettim. Onu nasıl keseceğime bakıyordum, keşif vâki oldu. Halka (mahlûkata) baktım onları ölmüş gördüm ve hepsinin cenaze namazlarını kıldım. Onların cenazesinden döndüm ve yeniden İslâm'a girdim.Kendi ömrüme bakınca, yetmiş üç yıllık bütün ibadetimi bir saat kadar gördüm; günahlarıma bakınca Nuh'un (as) ömründen daha uzun gördüm.”<br />
    “Hak Teâlâ kulların paylarını bölüştürdü, her biri kendi payını aldı. Civanmert velilerin payına da hüzün düştü. Civanmertlerin hüznü O'nu O'na yaraşır şekilde anmak isteyip de yapamamalarıdır. Eğer sana hüzünlü olanların hikâyesini anlatırsam yer ve gök kan ağlar. “<br />
    Ebu’l-Hasan Harkani rahmetullahi aleyh Silsile-i Âliyye’de emaneti Ebû Ali Farmedî rahmetullahi aleyhe vermiştir. Kâtip Çelebi Cihannüma adlı eserinde Harakani’nin Türbesinin Kars’ta bulunduğunu kaydetmiştir. <br />
    Rabia Adeviyye ve benzeri sufiler gibi, cennet düşüncesinden, cehennem endişesinden geçenlerdendi. Şöyle konuşurdu bu konuda: “Cennet ve cehennem yok demiyorum. Benim dediğim, cennet ve cehennemin benim nezdimde yeri yoktur; zira her ikisi de mahluktur. Benim rağbetim ise mahlûkata değil, Hâlika’dır.”<br />
    İlimle ve bilgiyle övünmenin yersizliğini şöyle anlatırdı: “Herkes, hiçbir şey bilmediğini anlayıncaya kadar hep bildiğiyle övünür, durur. Nihayet hiçbir şey bilmediğini anlayınca bilgisinden utanır ve işte o zaman marifet kemale erer. Çünkü gerçek bilgi bilmediğini bilmektir.”<br />
    Sulh ve cengin nerede ve ne zaman olacağını şöyle bildirirdi: “Sulh bütün halkla, cenk ise nefsledir.”<br />
    Dünyayı gölge gibi görürdü. Bu yüzden de: “Sen onun peşinde koştukça o senin padişahın; ondan yüz çevirince de sen onun padişahı olursun.” derdi.<br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">ALTIN SİLSİLESİNİN 6. HALKASI</span></span><br />
    Nakşibendiyye silsilesi olarak da bilinen silsile-i aliyeyi büyük âlim ve veliler oluşturur. Tıpkı altın bir gerdanlık gibi üç koldan Peygamber Efendimiz'e bağlanır. Ebul Hasan Harakani'ye kadar sıralama şu şekildedir:<br />
    1-Peygamber Efendimiz (s.a.v)<br />
    2- Ebu Bekir Sıddık (r.a)<br />
    3-Selmani Farisi (r.a)<br />
    4-Kasım bin Muhammed(r.a)<br />
    5-Cafer-i Sadık (r.a)<br />
    6-Bayezıd-ı Bistami (k.s))<br />
    7-Ebul Hasan Harakani (k.s)<br />
    Harakânî’den Bize Kalanlar<br />
    İnsanların adlarının yüzyılları aşıp gelmesi büyük bir mazhariyettir. Harakânî bunu yaşayan gönül sultanlarındandır. Çünkü o:<br />
    1- Tasavvuf kültürümüzde Yesevîlik, Bektâşîlik ve Nakşîlik gibi tariklerin kolbaşıdır.<br />
    2- Gazzâlî, Hemedânî, Necmeddin Dâye, Attâr ve Mevlânâ gibi sûfîleri derinden etkilemiştir.<br />
    3- Fütüvvet anlayışıyla Anadolu Ahîlik’inin kurulmasına öncülük etmiştir.<br />
    4- Adına inşâ edilen cami, tekke ve külliye ile Kars’ta hâlâ yaşamaktadır.<br />
    5- Kendisine izâfe edilen risâleleri tasavvuf kültürümüze zenginlik kazandırmıştır.<br />
    6- İnsanlarımız onun adıyla bütünleşmekten dolayı metafizik bir güç, mânevî bir hazz elde etmiştir.<br />
    Kaynaklar: Abdülmecid Hânî, el-Hadâiku’l-verdiyye, Kâhire 1308, s. 105.Ahmed Hilmi, Mir’ât-ı Bâyezid Bistamî ve Ebu’l-hasan Harakânî, İstanbul 1319.Attâr, Tezkiretü’l-evliyâ, (trc. S. Uludağ), s. 670-721.Câmî, Nefehâtü’l-üns, s. 298.Evliyâ Çelebi, Seyahatnâme, II, 330.H. Kâmil Yılmaz, Altın Silsile, İstanbul 2001.Hucvîrî, Keşfü’l-mahcûb, (trc. S. Uludağ), s. 102-103.İbn Batuta, Rihle, Beyrut 1405/1985, I, 433.İbrahim Alanka, Ebu’l-Hasan Harakânî, ts. (Elif matbaacılık).Kazvînî, Asâru’l-bilâd, Beyrut ts. 363.S. Uludağ, “Ebu’l-Hasan Harakânî”, DİA, XVI, 93-94.Zehebî, Siyeru a‘lâmu’n-nübelâ, XVII, 421.Nûrü’l-ʿulûm (nşr. Y. E. Berthels, Taṣavvuf ve Edebiyyât-ı Taṣavvuf [trc. Sîrûş İzdî], Tahran 2534 şş. içinde), s. 329-366; a.e. (nşr. Abdürrefî‘ Hakīkat), Tahran 1359 hş.; Herevî, Ṭabaḳāt, s. 373, 628; Muhammed b. Münevver, Esrârü’t-tevḥîd, Tahran 1348 hş., s. 148, 395; Sem‘ânî, el-Ensâb, V, 86; Baklî, Şerḥ-i Şaṭḥiyyât, s. 41, 317; Necmeddîn-i Dâye, Şerḥu ḳavli Ebi’l-Ḥasan el-Ḫaraḳānî, Süleymaniye Ktp., Cârullah Efendi, nr. 2061, vr. 151b-154a; Zeynelâbidîn-i Şirvânî, Riyâżü’s-seyâḥa [baskı yeri ve tarihi yok] (İntîşârât Sa‘dî), s. 520-521; Ma‘sûm Ali Şah, Ṭarâʾiḳ, II, 701; Safâ, Edebiyyât, II, 211, 911; Abdürrefî‘ Hakīkat, Târîḫ-i ʿİrfân ve ʿÂrifân-ı Îrânî, Tahran 1372 hş., s. 356-381; Abdülhüseyn-i Zerrînkûb, Cüstücû der Taṣavvuf-i Îrân, Tahran 1369 hş., s. 56-60; Schimmel, Mystical Dimensions of Islam, s. 90, 482; Abdülbaki Gölpınarlı, Mesnevî Şerhi, İstanbul 1974, IV, 261-272; İbrahim Alanka, Ebü’l-Hasan Harakanî, Ankara, ts. (Elif Matbaacılık); Dihhudâ, Luġatnâme, II, 407; J. T. P. de Bruijn, “K̲h̲araḳānī”, EI2 (İng.), IV, 1057-1059; H. Landolt, “Abu’l-Ḥasan Ḵaraqānī”, EIr., I, 305-306.<br />
<br />
    Ebubekir TANRIKULU Hoca<br />
    Kadiriye-i Halisiye-i Hayriyyenin <br />
    Hadimul Fukarası<br />
<br />
Ebu'l Hasan Harakani K.S.</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Hamiduddin Aksarayi Somuncu Baba K.S.]]></title>
			<link>https://rashid-tunca.com/showthread.php?tid=44456</link>
			<pubDate>Tue, 18 Aug 2026 12:54:52 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://rashid-tunca.com/member.php?action=profile&uid=8">Raşit Tunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://rashid-tunca.com/showthread.php?tid=44456</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Hamiduddin Aksarayi Somuncu Baba K.S.</span></span><br />
<br />
  (D.M.1331, Kayseri – V.M.1412, Malatya)<br />
    Anadolu’nun manevi mimarlarından olan, Hacı Bayram-ı Veli Hazretleri başta olmak üzere birçok talebe yetiştirerek Osmanlı Devleti’nin manevi anlamda büyümesinde ve gelişmesinde büyük katkısı olmuş bir Allah dostu Alperendir. “Somuncu Baba“ lakâbıdır. Asıl adı Hamid Hamidüddin’dir. Kaynaklarda “Hamid-i Veli”, “Şeyh Hamid-i Veli”, “Hamidüddin-i Veli”, “Hamid Hamidüddin-i Veli” Hamîd-i Kayserî, Hamîd-i Aksarayî, Somuncu Koca, Ekmekçi Koca  ve “Somuncu Baba” isimleriyle geçmektedir. 1331 yılında Kayseri ’nin Akçakaya köyünde doğmuştur. Anadolu’ya manevi fetih için gelen Horasan erenlerinden Şemseddin Musa Kayserî ’nin oğludur. <br />
    4. Osmanlı Padişahı Yıldırım Bayezid Han zamanında yaşayan Somuncu Baba Hazretleri, 24. kuşaktan Peygamber Efendimiz (s.a.v)’in neslinden gelmektedir yani Seyyid’dir. İlk eğitimini babasından almış daha sonra ilim alanındaki çalışmalarını Şam, Tebriz, Hoy ve Erdebil’de sürdürmüştür. Bayezid-i Bistâmi’nin ruhâniyetinden istifâde etmiş ve Alaaddîn-i Erdebilî’den icâzet alarak tekrar Anadolu’ya dönmüştür.<br />
    Osmanlı kuruluş dönemi Anadolu’ya İslam’ı mayalayan, ünlü mutasavvıf, veli, âlim. Aynı zamanda Bayramiyye Tarikâtı kurucusu Hacı Bayram Veli(k.s)'nin de hocasıdır. <br />
    Hamîdüddin Aksarâyî, Erdebil Tekkesi'nde tasavvuf eğitimini tamamladıktan ve bir süre inziva hayatı yaşadıktan sonra şeyhinin emriyle Anadolu'ya dönüp Bursa'ya yerleşti. <br />
    Bursa Ulu Camii Açılışı ve Somuncu Baba<br />
    İrşad vazifesi için Anadolu’ya dönen Somuncu Baba Hazretleri Osmanlı Devleti ’nin pâyitahtı Bursa’da yaşadığı yıllarda manevi kimliğini gizleyerek talebelerinin eğitimi ile meşgul olmuştur. Bursa'da iki göz bir fırın yaptırdı, bir kısmında ekmek yaparken, diğer kısmında inzivaya çekildi. Bursa’da çilehanesinin yanında yaptırdığı ekmek fırınında, somun pişirip çarşı pazar dolaşarak “Somunlar Müminler” nidâsıyla insanlara somun dağıtmıştır. Yaptığı ekmeğin lezzeti ve bereketi dilden dile yayıldı, halk arasında 'Somuncu Baba' olarak tanınmaya başladı. Söylentiler Yıldırım Bayezid Hanın damadı Emir Sultan'ın da kulağına gitti ve onu fırınında ziyaret etti.<br />
    Emir Sultan, Hamîdüddin Aksarâyî'nin kendini gizlemiş bir âlim olduğunu görür görmez anlar, sık sık onu ziyaret eder.<br />
    Yıldırım Beyazıt Han’ın Niğbolu Savaşı’nın kazanılmasına Allah’a şükür nişânesi olarak yaptırdığı Bursa Ulu Cami, Osmanlı Devleti’nin ilk selâtin camisidir. Bursa’da çilehanesinin yanına yaptığı ekmek fırınında somun pişirerek çarşı pazar dolaşıp “Mü’minler, Somunlar” nidâlarıyla ekmek dağıtan Şeyh Hamidi Veli Hazretleri Ulu Cami’nin inşâası sırasında da işçilere ve halka somun dağıtmış, manevi yönünü gizlediğinden dolayı halk arasında “Somuncu Baba” lâkabıyla bilinir olmuştur. Yani bu dönemde Somuncu Baba kimdir? Diye sorsanız tüm halk her gün ekmek dağıtan yaşlı nurâni zâtı gösterecektir.<br />
    Cami inşaatı tamamlanıp da açılış günü geldiğinde Padişah Yıldırım Beyazıt Han ilk hutbeyi okuması için dönemin tasavvuf büyüklerinden Emir Sultan Hazretleri’ni görevlendirmiştir. Şeyh Hamidi Veli Hazretlerinin manevi yönünü Bursa’da ilk keşfeden kişi olan Emir Sultan Hazretleri;<br />
    “Padişahım bu beldede benden daha âlim kimseler vardır. Onlar aramızda iken hutbe okumak bize düşmez”diyerek bu görev için Şeyh Hamid-i Veli Hazretleri’ni işaret etmiştir. Padişahın huzurunda görevi reddetmeyen Hamidi Veli Hazretleri hutbede Fatiha Suresi’ni 7 farklı şekilde yorumlayarak işârî tefsirini yapmıştır. Bu olağanüstü hutbeyi dinleyen cemâat Somuncu Baba olarak bildikleri Şeyh Hamid-i Veli Hazretleri’nin manevi büyüklüğünün farkına varmıştır. <br />
    Namazdan sonra halk Somuncu Babanın elini öpüp duasını almış,Caminin üç kapısıından  çıkanlaruın hepsi elini öptüğünü duasını aldığını söylemişlerdir.<br />
    Osmanlı Devleti’nin ilk şeyh’ül islâmı Molla Fenâri Hazretleri ise bu tefsir üzerine “Ayn’ul Ayan” isimli Fatiha Tefsiri kitabını kaleme almıştır. <br />
    “Sırrımız Fâş Oldu”<br />
    Bursa’da manevi büyüklüğü ortaya çıkan ve kendi ifadesiyle sırrı fâş olan Hamidi Veli Hazretleri ise talebeleri ile birlikte Bursa’dan ayrılmıştır. Melamilik ’in en önemli temsilcilerinden olan Şeyh Hamidi Veli Hazretleri halk içinde Hakk ile birlikte olma yolunu seçmiş insanların teveccühünden ziyâde talebe yetiştirmek ve âlem-i İslâm’a hizmet etmekle meşgul olmuştur. <br />
    Bu sebeple Somuncu Baba aşkın sırrı yolculuğunda kendi sırrı nerede ortaya çıktı ise oradan uzaklaşmıştır. Şeyh Hamid-i Veli Hazretleri şöhretten ve cemaatin teveccühünden sakındığı için talebeleriyle birlikte Bursa’dan ayrılarak Aksaray’a gelmiştir. <br />
    Şeyh Hamid-i Veli Hazretleri’nin Bursa’dan ayrılmasını Bursalı İsmail Hakkı Silsilenâme’sinde şu şekilde anlatmıştır:“Şeyh Hamid ol gece merkebine suvar olup Aksaray tarafına gitmiştir. Ve burada kendisinin Muzaf Mescidi vardır. Ve Aksaray’dan dahi Darende’ye hicret buyurup ve anda intikal-i bekâ kılmıştır. Ve hâlâ türbesi ziyaretgâhtır.”<br />
    Somuncu Baba Bursa’dan ayrılmıştır ama hem o dönemde kullandığı fırını hem de hayatı günümüze kadar unutulmamıştır. Hatta çarşı esnafının her sabah iş başı yaparken Hamid-i Veli Hazretlerinin ekmek dağıttığı yerde dua ederek işe başlaması tesirlerinin ne kadar etkili olduğunu göstermektedir.<br />
    Somuncu Baba Aksaray’da yaşadığı yıllarda talebelerinin meşhurlarından halifesi Hacı Bayramı Veli Hazretleri’ni dinî ve dünyevî ilimlerde eğiterek irşâd vazifesi ile Ankara’ya görevlendirmiştir. Hacı Bayramı Veli Hazretleri’nin Osmanlı Devleti’ne etkileri ayrı bir yazı konusu yalnız o kadar tesirli olmuştur ki; Somuncu Baba kimdir? Denildiğinde ilk akla gelen Hacı Bayramı Veli’nin hocası olduğudur. Oğullarından Yusuf Hakiki Baba’yı da Aksaray’a görevlendiren Hamidi Veli Hazretleri diğer oğlu Halil Taybi ile birlikte Hac ziyaretinde bulunmuştur.<br />
    Somuncu Baba Hazretleri’nin Talebeleri ve Osmanlı Devleti’ne Etkileri<br />
    Şeyh Hamid-i Veli Somuncu Baba Hazretleri ve en meşhur talebesi Hacı Bayramı Veli‘nin Osmanlı Devletinde yeni Anadolu ve Rumeli üzerinde çok büyük etkileri vardır. Somuncu Baba Hazretleri’nin talebesi Hacı Bayram-ı Veli’nin, İstanbul’un manevi fâtihi Akşemseddin Hazretleri’ni yetiştirmiş olması bunun en büyük örneğidir.<br />
    Osmanlı kültürünü etkileyen bu önemli simaların hizmetlerini ve kültürümüze katkılarını anlamak için bizzat yetiştirdiği ve yetişmesine vesile olduğu bazı isimleri zikretmemiz yeterlidir. Böylece kültürümüz için ne kadar önemli olduklarını ve büyük değerler ifade ettiklerini anlamaya çalışabiliriz. Bu önemli isimler ve metfun oldukları yerler şu şekildedir:<br />
    Halil Taybi- Darende.Baba Yusuf Hakiki- Aksaray. Akşemseddin–Göynük. Ömer Dede-Göynük. Hızır Dede-Bursa. Akbıyık Sultan-Bursa. İnce Bedreddin-Darende. Yazıcıoğlu-Gelibolu. Şeyh Lutfullah-Balıkesir. Şeyhî-Kütahya. Şeyh Üftade-Bursa. Aziz Mahmud Hüdayi-İstanbul. Muslihiddin Halife-İskilip. Uzun Selahaddin-Bolu<br />
    Somuncu Baba Hazretleri‘nin günümüze kadar gelen uzantıları ve yansımaları o kadar mükemmeldir ki Anadolu’nun her köşesinde bir parçasını bulmak ve yüreklerde hissetmek mümkündür. Âlim ve tasavvuf ehli kimseler üzerinde emeği ve etkisi bulunan Somuncu Baba Hazretleri için kültürümüzün temel taşlarından biridir diyebiliriz. Öyle ki uzantılarının günümüze kadar devam etmesi neseb-i âliyesinin halen etken olması günümüz insanları için Allah’ın bir lütfudur. <br />
    Şeyh Hamid-i Veli Somuncu Baba, zâhirî ve bâtınî ilimlerdeki derin bilgisine rağmen, çok az eser vermiş veya çok az eseri bize ulaşmış bir âlim kişidir. Onun fazla eser vermiş olmaması, Onun melâmet meşrebinden kaynaklanmış olabilir. Nitekim onun yanında yetişmiş bulunan ve halifesi olan Hacı Bayram-ı Veli de, müderris olmasına rağmen eser yazmamış ve hatta “Muhammediyye” müellifi, halifesi Yazıcıoğlu, eserini kendisine takdim ettiğinde:“Mehmet, bununla uğraşacağına bir gönül halketseydin; bir gönle girip onun terbiyesiyle meşgul olsaydın, daha iyi olmaz mıydı?”diyerek kendi düşüncesini de dile getirmiştir.<br />
   <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"> ESERLERİ</span></span><br />
    Somuncu Baba ‘nın bize kadar ulaşan Şerh-i Hadis-i Erba’în (Kırk Hadis), Zikir Risalesi ve Silâh’u-l Mürîdîn adında 3 adet eseri mevcuttur.<br />
    Şeyh Hamid-i Veli Somuncu Baba Hazretlerinin Zikir Risâlesi isimli eserinin son bölümünde “Arkadaşlarıma ve Yolumuzdan Gidenlere Tavsiyelerim” başlığı altında bizlere önemli nasihatler bırakmıştır. Bu tavsiyeler şu şekildedir:<br />
    “Gizli ve aşikâr her yerde Allah’tan korksunlar.<br />
    Az yesinler, az konuşsunlar, az uyusunlar.<br />
    Avâmın arasına az karışsınlar.<br />
    Tüm mâsiyet ve kötülüklerden uzak dursunlar.<br />
    Dâima şehvetlerden kaçınsınlar.<br />
    İnsanların elindekilerden ümitlerini kessinler.<br />
    Tüm zemmedilmiş sıfatları terk etsinler.<br />
    Övülen sıfatlarla süslensinler.<br />
    Şiir ve şarkı (günaha götürüyorsa) dinlemekten kaçınsınlar.<br />
    Ayrı bir görüşle, kendini cemaatten ayrı bırakmasınlar.<br />
    Aç olarak ölseler bile şüpheli hiç bir lokmayı yemesinler.”<br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">VEFATI</span></span><br />
    Anadolu’ya döndükten sonra özellikle Kayseri, Bursa, Aksaray ve Darende olmak üzere birçok merkezde bulunan ve talebe yetiştirerek İslam’a hizmet eden Şeyh Hamidi Veli Hazretleri ömrünün son kısmını daha önce de yaşadığı Darende’de geçirmiştir. Kaynaklarda Hıdırlık mevkii adı verilen günümüzdeki Zaviye Mahallesi’nde Tohma Irmağı’nın yanına halvethanesini kuran Şeyh Hamidi Veli Somuncu Baba Hazretleri, H.815.M.1412. yılında Darende’de ebedi âleme göç etmiştir. Cenâze namazını Hacı Bayram-ı Veli Hazretleri kıldırmış ve halvethanesinin bulunduğu mekâna defnedilmiştir. Kabri şerifleri, misk ü amber kokulu, Darende‘de Şeyh Hamid-i Veli Somuncu Baba Türbesi’nde, cevizden oyma sanduka içerisindedir.<br />
    Vefatından sonra Türbesinin bulunduğu mekân zamanla cami ve türbe olarak kullanılmaya başlanmış, Darende Somuncu Baba Hazretleri ‘nin gelmesiyle şereflenmiş bir ilim ve irfan yurdu haline gelmiştir.<br />
    Osmanlı Devleti de bu  aileye büyük önem vermiş gönderdiği fermanlar ile Somuncu Baba ve evlatlarına sahip çıkmıştır.<br />
    Şeyh Hamid-i Veli Hazretleri’nin Darende’deki soyunu devam ettiren evlâdı Halil Taybi Hazretleri de babasının yanına defnedilmiştir. Günümüzde Darende’de bulunan ve külliye şeklinde hizmet veren Somuncu Baba Türbesi ve Külliyesi her yıl binlerce misafir tarafından ziyaret edilmektedir. Somuncu Baba Darende’deki ebedî istirahatgâhında âşıklarının gönlünde yaşamaya devam etmekte,  günümüzde de manevi anlamda irşâd etmektedir. <br />
    Somuncu Baba Hazretleri’nin Çocukları ve Nesli<br />
    Şeyh Hamid-i Veli Hazretleri’nin Yusuf Hakiki, Halil Taybî ve M. Said Taybî adında üç oğlu, Mahmude adlı bir kızı olduğu bilinmektedir. Yusuf Hakiki, Aksaray’da kalarak burada hizmetlerde bulunmuş ve Aksaray’da vefat etmiştir. Diğer oğlu Halil Taybi, hacdan döndükten sonra babası ile birlikte Darende’ye yerleşmiştir. Diğer çocukları hakkında kayıtlarda pek fazla bilgi geçmemektedir.<br />
    Şeyh Hamid-i Veli Hazretleri’nin nesli her iki oğlu vasıtasıyla hem Darende’de hem de Aksaray’da günümüze kadar devam etmiştir. Şeyh Hamid-i Veli neslinden büyük devlet adamları, âlim ve fâzıl zatlar yetişmiştir. Es-Seyyid Osman Hulusi Efendi de bunlardan bir tanesidir.<br />
    Somuncu Baba Türbesi’nin bulunduğu 600 yıllık cami 14. yüzyıl tarihi eserlerindendir. Minaresi 1685 yılında, Şeyh Hamid-i Veli neslinden Abidin Paşa tarafından yaptırılmıştır.<br />
    Külliye, 1990-2000 yılları arasında Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün izni ile Es-Seyyid Osman Hulûsi Efendi Vakfı tarafından restore edilmiştir. 2009-2013 yılları arasında yapılan restorasyon çalışmaları ile Külliye haline dönüştürülen, manevi havası ve dikkat çeken mimari özellikleri ile ziyaretçilerini etkileyen Somuncu Baba Külliyesi dahilinde; Somuncu Baba Türbesi, Hulusi Efendi Haziresi, Yeni Cami Bölümü, Somuncu Baba Tanıtım Merkezi Müzesi, Şeyh Hamid-i Veli Kütüphanesi, Balıklı Kuyular ve Balıklı Havuz, Hamidiye Çarşısı, Kudret Havuzu, Çilehane ve Mesire Alanları bulunmaktadır.<br />
   <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"> TARİKAT ŞECERESİ</span></span><br />
    1-Şeyh İbrahim Zahid Geylani (k.s) (Zahidiye kolu piri) H.700 M.1300<br />
    2-Şeyh Safiyyuddin-i Erdebili (k.s).(Safaviyye kolu piri) H.735.M.1334<br />
    3-Oğlu Şeyh Musa Sadreddin Erdebili (k.s). H.790.M.138<br />
    4-Oğlu Şeyh Ali Erdebili.(k.s) H.802.M.1407.<br />
    5-Oğlu Şeyh İbrahim Erdebili.(k.s) H.809.M.1406<br />
    6-Şeyh Hamidüddin bin Musa Aksarayi.(k.s) (Somuncu Baba) H.815.M.1412<br />
    7-Şeyh Hacı Bayramı Veli (k.s) (Bayramiyye Tarikatı Piri). H.833.M.1429-Ankara.<br />
   <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"> BAŞKA BİR ŞECERESİ</span></span><br />
    1-Hz.Ali (r.a)H.40.M.660<br />
    2-Hz.Hüseyin (r.a)H.61.M.680<br />
    3-İmam Zeynel Abidin (r.a)H.94.M.712<br />
    4-İmam Muhammed Bakır (r.a).H.113.M.731.<br />
    5-İmam Cafer-i Sadık (r.a)H.148.M.765<br />
    6-Şeyh Bayazidi Bestami(k.s) (Tayfuriyye KoluPiri)H.268.M.881<br />
    7-Şeyh İbrahim Hindi (k.s)<br />
    8-Şeyh Musal Bestami (k.s)<br />
    9-Şeyh Ebu’l-Hasan Cürcani (k.s)<br />
    10-Şeyh Ahmed Horasani (k.s)<br />
    11-Şeyh Süleyman İsfahani (k.s)<br />
    12-Şeyh Süleyman Buhari (k.s)<br />
    13-Şeyh İshak Havarzimi (k.s)<br />
    14-Şeyh Sadeddin Bağdadi (k.s)<br />
    15-Şeyh Mahmud Kerhi( k.s)<br />
    16-Şeyh Osman Rumi (k.s)<br />
    17-Şeyh Mahmud Basri (k.s)<br />
    18-Şeyh Hasan İstirabadi (k.s)<br />
    19-Şeyh Süleyman İskenderi (k.s)<br />
    20-Şeyh İbrahim Basri (k.s)<br />
    21-Şeyh Şadil Rumi (k.s)<br />
    22-Şeyh Hamideddin bin Musa Aksarayi (k.s) (Somuncu Baba)H.815.M.1412<br />
    23-Şeyh Hacı Bayramı Veli (k.s) (Bayramiyye Tarikat Piri)H.833.M.1429-Ankara.<br />
    (Şakayıkı Numaniyye Terc.(Zeyli Mecdi Efendi)s.44.Nefahatül Üns s.68.Osm.Müellifleri c.1 s.56.sefineyi Evliya c.2 s.256.Miratul Makasıd s.36.)<br />
    Şiirleri<br />
    Şeyh Hamidi Veli Hazretleri’nin günümüze kadar ulaşmış iki adet şiiri bulunmaktadır.<br />
    Biz Ol Uşşak-ı Serbazuz<br />
    Biz ol uşşak-ı serbâzuz<br />
    Akıl rüşd bize yâr olmaz<br />
    Mey-i aşk ile sermestiz<br />
    Bize hergiz humâr olmaz<br />
 <br />
    Diriyiz dâim, ölmeyiz<br />
    Karanlûda(karanlukta) kalmayız<br />
    Çürüyüp toprak olmayız<br />
    Bize leyl ü nehâr olmaz<br />
 <br />
    Bizim illerde ay ü gün<br />
    Sebât üzre durur dâim<br />
    Televvün erişip âna<br />
    Gehi bedr ü hilâl olmaz<br />
 <br />
    Bizim gülşendeki güller<br />
    Dururlar tâze solmazlar<br />
    Hazân olup dökülmezler<br />
    Zemistân ü bahâr olmaz<br />
 <br />
    Şarâb-ı aşkı çün içtik<br />
    Feragât mülküne göçtük<br />
    Yanıp aşkınla tutuştuk<br />
    Bize tahrîk ü târ olmaz<br />
 <br />
    Ereliden şems nuruna<br />
    Vücudum zerreden katre<br />
    Ne katre ayn-i bahar oldu<br />
    Âna k’ar ü kenâr olmaz<br />
 <br />
    Bırak ey Hamida vârı<br />
    Görem desen sen ol yârı<br />
    Göricek ol tecellâyı<br />
    Ândan özge kemâl olmaz<br />
 <br />
    Senden Dolu İki Cihan<br />
    Senden dolu iki cihân<br />
    Oldum zuhurundan nihân<br />
    Ger bulayım seni âyan<br />
    Ya Rab n’ola halim benim<br />
 <br />
    Dilde kanaat olmaya<br />
    Züht ile tâat olmaya<br />
    Senden hidâyet olmaya<br />
    Ya Rab n’ola halim benim<br />
 <br />
    Şol gün ki mizân kurula<br />
    Hak kapusunda durula<br />
    Halâyık oda sürüle<br />
    Ya Rab n’ola halim benim<br />
 <br />
    Ağlarım işte zâr ile<br />
    Kaldum diriğ ağyâr ile<br />
    Bilişmedim sen yâr ile<br />
    Ya Rab n’ola halim benim<br />
 <br />
    Hâmidi’nin gözü yaşı<br />
    Doldurur dağ ile taşı<br />
    Bilmem n’idem garip başı<br />
    Ya Rab n’ola halim benim<br />
 <br />
    Ebubekir TANRIKULU Hoca<br />
    Kadiriye-i Halisiye-i Hayriyyenin <br />
    Hadimul Fukarası<br />
<br />
Hamiduddin Aksarayi Somuncu Baba K.S.</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Hamiduddin Aksarayi Somuncu Baba K.S.</span></span><br />
<br />
  (D.M.1331, Kayseri – V.M.1412, Malatya)<br />
    Anadolu’nun manevi mimarlarından olan, Hacı Bayram-ı Veli Hazretleri başta olmak üzere birçok talebe yetiştirerek Osmanlı Devleti’nin manevi anlamda büyümesinde ve gelişmesinde büyük katkısı olmuş bir Allah dostu Alperendir. “Somuncu Baba“ lakâbıdır. Asıl adı Hamid Hamidüddin’dir. Kaynaklarda “Hamid-i Veli”, “Şeyh Hamid-i Veli”, “Hamidüddin-i Veli”, “Hamid Hamidüddin-i Veli” Hamîd-i Kayserî, Hamîd-i Aksarayî, Somuncu Koca, Ekmekçi Koca  ve “Somuncu Baba” isimleriyle geçmektedir. 1331 yılında Kayseri ’nin Akçakaya köyünde doğmuştur. Anadolu’ya manevi fetih için gelen Horasan erenlerinden Şemseddin Musa Kayserî ’nin oğludur. <br />
    4. Osmanlı Padişahı Yıldırım Bayezid Han zamanında yaşayan Somuncu Baba Hazretleri, 24. kuşaktan Peygamber Efendimiz (s.a.v)’in neslinden gelmektedir yani Seyyid’dir. İlk eğitimini babasından almış daha sonra ilim alanındaki çalışmalarını Şam, Tebriz, Hoy ve Erdebil’de sürdürmüştür. Bayezid-i Bistâmi’nin ruhâniyetinden istifâde etmiş ve Alaaddîn-i Erdebilî’den icâzet alarak tekrar Anadolu’ya dönmüştür.<br />
    Osmanlı kuruluş dönemi Anadolu’ya İslam’ı mayalayan, ünlü mutasavvıf, veli, âlim. Aynı zamanda Bayramiyye Tarikâtı kurucusu Hacı Bayram Veli(k.s)'nin de hocasıdır. <br />
    Hamîdüddin Aksarâyî, Erdebil Tekkesi'nde tasavvuf eğitimini tamamladıktan ve bir süre inziva hayatı yaşadıktan sonra şeyhinin emriyle Anadolu'ya dönüp Bursa'ya yerleşti. <br />
    Bursa Ulu Camii Açılışı ve Somuncu Baba<br />
    İrşad vazifesi için Anadolu’ya dönen Somuncu Baba Hazretleri Osmanlı Devleti ’nin pâyitahtı Bursa’da yaşadığı yıllarda manevi kimliğini gizleyerek talebelerinin eğitimi ile meşgul olmuştur. Bursa'da iki göz bir fırın yaptırdı, bir kısmında ekmek yaparken, diğer kısmında inzivaya çekildi. Bursa’da çilehanesinin yanında yaptırdığı ekmek fırınında, somun pişirip çarşı pazar dolaşarak “Somunlar Müminler” nidâsıyla insanlara somun dağıtmıştır. Yaptığı ekmeğin lezzeti ve bereketi dilden dile yayıldı, halk arasında 'Somuncu Baba' olarak tanınmaya başladı. Söylentiler Yıldırım Bayezid Hanın damadı Emir Sultan'ın da kulağına gitti ve onu fırınında ziyaret etti.<br />
    Emir Sultan, Hamîdüddin Aksarâyî'nin kendini gizlemiş bir âlim olduğunu görür görmez anlar, sık sık onu ziyaret eder.<br />
    Yıldırım Beyazıt Han’ın Niğbolu Savaşı’nın kazanılmasına Allah’a şükür nişânesi olarak yaptırdığı Bursa Ulu Cami, Osmanlı Devleti’nin ilk selâtin camisidir. Bursa’da çilehanesinin yanına yaptığı ekmek fırınında somun pişirerek çarşı pazar dolaşıp “Mü’minler, Somunlar” nidâlarıyla ekmek dağıtan Şeyh Hamidi Veli Hazretleri Ulu Cami’nin inşâası sırasında da işçilere ve halka somun dağıtmış, manevi yönünü gizlediğinden dolayı halk arasında “Somuncu Baba” lâkabıyla bilinir olmuştur. Yani bu dönemde Somuncu Baba kimdir? Diye sorsanız tüm halk her gün ekmek dağıtan yaşlı nurâni zâtı gösterecektir.<br />
    Cami inşaatı tamamlanıp da açılış günü geldiğinde Padişah Yıldırım Beyazıt Han ilk hutbeyi okuması için dönemin tasavvuf büyüklerinden Emir Sultan Hazretleri’ni görevlendirmiştir. Şeyh Hamidi Veli Hazretlerinin manevi yönünü Bursa’da ilk keşfeden kişi olan Emir Sultan Hazretleri;<br />
    “Padişahım bu beldede benden daha âlim kimseler vardır. Onlar aramızda iken hutbe okumak bize düşmez”diyerek bu görev için Şeyh Hamid-i Veli Hazretleri’ni işaret etmiştir. Padişahın huzurunda görevi reddetmeyen Hamidi Veli Hazretleri hutbede Fatiha Suresi’ni 7 farklı şekilde yorumlayarak işârî tefsirini yapmıştır. Bu olağanüstü hutbeyi dinleyen cemâat Somuncu Baba olarak bildikleri Şeyh Hamid-i Veli Hazretleri’nin manevi büyüklüğünün farkına varmıştır. <br />
    Namazdan sonra halk Somuncu Babanın elini öpüp duasını almış,Caminin üç kapısıından  çıkanlaruın hepsi elini öptüğünü duasını aldığını söylemişlerdir.<br />
    Osmanlı Devleti’nin ilk şeyh’ül islâmı Molla Fenâri Hazretleri ise bu tefsir üzerine “Ayn’ul Ayan” isimli Fatiha Tefsiri kitabını kaleme almıştır. <br />
    “Sırrımız Fâş Oldu”<br />
    Bursa’da manevi büyüklüğü ortaya çıkan ve kendi ifadesiyle sırrı fâş olan Hamidi Veli Hazretleri ise talebeleri ile birlikte Bursa’dan ayrılmıştır. Melamilik ’in en önemli temsilcilerinden olan Şeyh Hamidi Veli Hazretleri halk içinde Hakk ile birlikte olma yolunu seçmiş insanların teveccühünden ziyâde talebe yetiştirmek ve âlem-i İslâm’a hizmet etmekle meşgul olmuştur. <br />
    Bu sebeple Somuncu Baba aşkın sırrı yolculuğunda kendi sırrı nerede ortaya çıktı ise oradan uzaklaşmıştır. Şeyh Hamid-i Veli Hazretleri şöhretten ve cemaatin teveccühünden sakındığı için talebeleriyle birlikte Bursa’dan ayrılarak Aksaray’a gelmiştir. <br />
    Şeyh Hamid-i Veli Hazretleri’nin Bursa’dan ayrılmasını Bursalı İsmail Hakkı Silsilenâme’sinde şu şekilde anlatmıştır:“Şeyh Hamid ol gece merkebine suvar olup Aksaray tarafına gitmiştir. Ve burada kendisinin Muzaf Mescidi vardır. Ve Aksaray’dan dahi Darende’ye hicret buyurup ve anda intikal-i bekâ kılmıştır. Ve hâlâ türbesi ziyaretgâhtır.”<br />
    Somuncu Baba Bursa’dan ayrılmıştır ama hem o dönemde kullandığı fırını hem de hayatı günümüze kadar unutulmamıştır. Hatta çarşı esnafının her sabah iş başı yaparken Hamid-i Veli Hazretlerinin ekmek dağıttığı yerde dua ederek işe başlaması tesirlerinin ne kadar etkili olduğunu göstermektedir.<br />
    Somuncu Baba Aksaray’da yaşadığı yıllarda talebelerinin meşhurlarından halifesi Hacı Bayramı Veli Hazretleri’ni dinî ve dünyevî ilimlerde eğiterek irşâd vazifesi ile Ankara’ya görevlendirmiştir. Hacı Bayramı Veli Hazretleri’nin Osmanlı Devleti’ne etkileri ayrı bir yazı konusu yalnız o kadar tesirli olmuştur ki; Somuncu Baba kimdir? Denildiğinde ilk akla gelen Hacı Bayramı Veli’nin hocası olduğudur. Oğullarından Yusuf Hakiki Baba’yı da Aksaray’a görevlendiren Hamidi Veli Hazretleri diğer oğlu Halil Taybi ile birlikte Hac ziyaretinde bulunmuştur.<br />
    Somuncu Baba Hazretleri’nin Talebeleri ve Osmanlı Devleti’ne Etkileri<br />
    Şeyh Hamid-i Veli Somuncu Baba Hazretleri ve en meşhur talebesi Hacı Bayramı Veli‘nin Osmanlı Devletinde yeni Anadolu ve Rumeli üzerinde çok büyük etkileri vardır. Somuncu Baba Hazretleri’nin talebesi Hacı Bayram-ı Veli’nin, İstanbul’un manevi fâtihi Akşemseddin Hazretleri’ni yetiştirmiş olması bunun en büyük örneğidir.<br />
    Osmanlı kültürünü etkileyen bu önemli simaların hizmetlerini ve kültürümüze katkılarını anlamak için bizzat yetiştirdiği ve yetişmesine vesile olduğu bazı isimleri zikretmemiz yeterlidir. Böylece kültürümüz için ne kadar önemli olduklarını ve büyük değerler ifade ettiklerini anlamaya çalışabiliriz. Bu önemli isimler ve metfun oldukları yerler şu şekildedir:<br />
    Halil Taybi- Darende.Baba Yusuf Hakiki- Aksaray. Akşemseddin–Göynük. Ömer Dede-Göynük. Hızır Dede-Bursa. Akbıyık Sultan-Bursa. İnce Bedreddin-Darende. Yazıcıoğlu-Gelibolu. Şeyh Lutfullah-Balıkesir. Şeyhî-Kütahya. Şeyh Üftade-Bursa. Aziz Mahmud Hüdayi-İstanbul. Muslihiddin Halife-İskilip. Uzun Selahaddin-Bolu<br />
    Somuncu Baba Hazretleri‘nin günümüze kadar gelen uzantıları ve yansımaları o kadar mükemmeldir ki Anadolu’nun her köşesinde bir parçasını bulmak ve yüreklerde hissetmek mümkündür. Âlim ve tasavvuf ehli kimseler üzerinde emeği ve etkisi bulunan Somuncu Baba Hazretleri için kültürümüzün temel taşlarından biridir diyebiliriz. Öyle ki uzantılarının günümüze kadar devam etmesi neseb-i âliyesinin halen etken olması günümüz insanları için Allah’ın bir lütfudur. <br />
    Şeyh Hamid-i Veli Somuncu Baba, zâhirî ve bâtınî ilimlerdeki derin bilgisine rağmen, çok az eser vermiş veya çok az eseri bize ulaşmış bir âlim kişidir. Onun fazla eser vermiş olmaması, Onun melâmet meşrebinden kaynaklanmış olabilir. Nitekim onun yanında yetişmiş bulunan ve halifesi olan Hacı Bayram-ı Veli de, müderris olmasına rağmen eser yazmamış ve hatta “Muhammediyye” müellifi, halifesi Yazıcıoğlu, eserini kendisine takdim ettiğinde:“Mehmet, bununla uğraşacağına bir gönül halketseydin; bir gönle girip onun terbiyesiyle meşgul olsaydın, daha iyi olmaz mıydı?”diyerek kendi düşüncesini de dile getirmiştir.<br />
   <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"> ESERLERİ</span></span><br />
    Somuncu Baba ‘nın bize kadar ulaşan Şerh-i Hadis-i Erba’în (Kırk Hadis), Zikir Risalesi ve Silâh’u-l Mürîdîn adında 3 adet eseri mevcuttur.<br />
    Şeyh Hamid-i Veli Somuncu Baba Hazretlerinin Zikir Risâlesi isimli eserinin son bölümünde “Arkadaşlarıma ve Yolumuzdan Gidenlere Tavsiyelerim” başlığı altında bizlere önemli nasihatler bırakmıştır. Bu tavsiyeler şu şekildedir:<br />
    “Gizli ve aşikâr her yerde Allah’tan korksunlar.<br />
    Az yesinler, az konuşsunlar, az uyusunlar.<br />
    Avâmın arasına az karışsınlar.<br />
    Tüm mâsiyet ve kötülüklerden uzak dursunlar.<br />
    Dâima şehvetlerden kaçınsınlar.<br />
    İnsanların elindekilerden ümitlerini kessinler.<br />
    Tüm zemmedilmiş sıfatları terk etsinler.<br />
    Övülen sıfatlarla süslensinler.<br />
    Şiir ve şarkı (günaha götürüyorsa) dinlemekten kaçınsınlar.<br />
    Ayrı bir görüşle, kendini cemaatten ayrı bırakmasınlar.<br />
    Aç olarak ölseler bile şüpheli hiç bir lokmayı yemesinler.”<br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">VEFATI</span></span><br />
    Anadolu’ya döndükten sonra özellikle Kayseri, Bursa, Aksaray ve Darende olmak üzere birçok merkezde bulunan ve talebe yetiştirerek İslam’a hizmet eden Şeyh Hamidi Veli Hazretleri ömrünün son kısmını daha önce de yaşadığı Darende’de geçirmiştir. Kaynaklarda Hıdırlık mevkii adı verilen günümüzdeki Zaviye Mahallesi’nde Tohma Irmağı’nın yanına halvethanesini kuran Şeyh Hamidi Veli Somuncu Baba Hazretleri, H.815.M.1412. yılında Darende’de ebedi âleme göç etmiştir. Cenâze namazını Hacı Bayram-ı Veli Hazretleri kıldırmış ve halvethanesinin bulunduğu mekâna defnedilmiştir. Kabri şerifleri, misk ü amber kokulu, Darende‘de Şeyh Hamid-i Veli Somuncu Baba Türbesi’nde, cevizden oyma sanduka içerisindedir.<br />
    Vefatından sonra Türbesinin bulunduğu mekân zamanla cami ve türbe olarak kullanılmaya başlanmış, Darende Somuncu Baba Hazretleri ‘nin gelmesiyle şereflenmiş bir ilim ve irfan yurdu haline gelmiştir.<br />
    Osmanlı Devleti de bu  aileye büyük önem vermiş gönderdiği fermanlar ile Somuncu Baba ve evlatlarına sahip çıkmıştır.<br />
    Şeyh Hamid-i Veli Hazretleri’nin Darende’deki soyunu devam ettiren evlâdı Halil Taybi Hazretleri de babasının yanına defnedilmiştir. Günümüzde Darende’de bulunan ve külliye şeklinde hizmet veren Somuncu Baba Türbesi ve Külliyesi her yıl binlerce misafir tarafından ziyaret edilmektedir. Somuncu Baba Darende’deki ebedî istirahatgâhında âşıklarının gönlünde yaşamaya devam etmekte,  günümüzde de manevi anlamda irşâd etmektedir. <br />
    Somuncu Baba Hazretleri’nin Çocukları ve Nesli<br />
    Şeyh Hamid-i Veli Hazretleri’nin Yusuf Hakiki, Halil Taybî ve M. Said Taybî adında üç oğlu, Mahmude adlı bir kızı olduğu bilinmektedir. Yusuf Hakiki, Aksaray’da kalarak burada hizmetlerde bulunmuş ve Aksaray’da vefat etmiştir. Diğer oğlu Halil Taybi, hacdan döndükten sonra babası ile birlikte Darende’ye yerleşmiştir. Diğer çocukları hakkında kayıtlarda pek fazla bilgi geçmemektedir.<br />
    Şeyh Hamid-i Veli Hazretleri’nin nesli her iki oğlu vasıtasıyla hem Darende’de hem de Aksaray’da günümüze kadar devam etmiştir. Şeyh Hamid-i Veli neslinden büyük devlet adamları, âlim ve fâzıl zatlar yetişmiştir. Es-Seyyid Osman Hulusi Efendi de bunlardan bir tanesidir.<br />
    Somuncu Baba Türbesi’nin bulunduğu 600 yıllık cami 14. yüzyıl tarihi eserlerindendir. Minaresi 1685 yılında, Şeyh Hamid-i Veli neslinden Abidin Paşa tarafından yaptırılmıştır.<br />
    Külliye, 1990-2000 yılları arasında Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün izni ile Es-Seyyid Osman Hulûsi Efendi Vakfı tarafından restore edilmiştir. 2009-2013 yılları arasında yapılan restorasyon çalışmaları ile Külliye haline dönüştürülen, manevi havası ve dikkat çeken mimari özellikleri ile ziyaretçilerini etkileyen Somuncu Baba Külliyesi dahilinde; Somuncu Baba Türbesi, Hulusi Efendi Haziresi, Yeni Cami Bölümü, Somuncu Baba Tanıtım Merkezi Müzesi, Şeyh Hamid-i Veli Kütüphanesi, Balıklı Kuyular ve Balıklı Havuz, Hamidiye Çarşısı, Kudret Havuzu, Çilehane ve Mesire Alanları bulunmaktadır.<br />
   <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"> TARİKAT ŞECERESİ</span></span><br />
    1-Şeyh İbrahim Zahid Geylani (k.s) (Zahidiye kolu piri) H.700 M.1300<br />
    2-Şeyh Safiyyuddin-i Erdebili (k.s).(Safaviyye kolu piri) H.735.M.1334<br />
    3-Oğlu Şeyh Musa Sadreddin Erdebili (k.s). H.790.M.138<br />
    4-Oğlu Şeyh Ali Erdebili.(k.s) H.802.M.1407.<br />
    5-Oğlu Şeyh İbrahim Erdebili.(k.s) H.809.M.1406<br />
    6-Şeyh Hamidüddin bin Musa Aksarayi.(k.s) (Somuncu Baba) H.815.M.1412<br />
    7-Şeyh Hacı Bayramı Veli (k.s) (Bayramiyye Tarikatı Piri). H.833.M.1429-Ankara.<br />
   <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"> BAŞKA BİR ŞECERESİ</span></span><br />
    1-Hz.Ali (r.a)H.40.M.660<br />
    2-Hz.Hüseyin (r.a)H.61.M.680<br />
    3-İmam Zeynel Abidin (r.a)H.94.M.712<br />
    4-İmam Muhammed Bakır (r.a).H.113.M.731.<br />
    5-İmam Cafer-i Sadık (r.a)H.148.M.765<br />
    6-Şeyh Bayazidi Bestami(k.s) (Tayfuriyye KoluPiri)H.268.M.881<br />
    7-Şeyh İbrahim Hindi (k.s)<br />
    8-Şeyh Musal Bestami (k.s)<br />
    9-Şeyh Ebu’l-Hasan Cürcani (k.s)<br />
    10-Şeyh Ahmed Horasani (k.s)<br />
    11-Şeyh Süleyman İsfahani (k.s)<br />
    12-Şeyh Süleyman Buhari (k.s)<br />
    13-Şeyh İshak Havarzimi (k.s)<br />
    14-Şeyh Sadeddin Bağdadi (k.s)<br />
    15-Şeyh Mahmud Kerhi( k.s)<br />
    16-Şeyh Osman Rumi (k.s)<br />
    17-Şeyh Mahmud Basri (k.s)<br />
    18-Şeyh Hasan İstirabadi (k.s)<br />
    19-Şeyh Süleyman İskenderi (k.s)<br />
    20-Şeyh İbrahim Basri (k.s)<br />
    21-Şeyh Şadil Rumi (k.s)<br />
    22-Şeyh Hamideddin bin Musa Aksarayi (k.s) (Somuncu Baba)H.815.M.1412<br />
    23-Şeyh Hacı Bayramı Veli (k.s) (Bayramiyye Tarikat Piri)H.833.M.1429-Ankara.<br />
    (Şakayıkı Numaniyye Terc.(Zeyli Mecdi Efendi)s.44.Nefahatül Üns s.68.Osm.Müellifleri c.1 s.56.sefineyi Evliya c.2 s.256.Miratul Makasıd s.36.)<br />
    Şiirleri<br />
    Şeyh Hamidi Veli Hazretleri’nin günümüze kadar ulaşmış iki adet şiiri bulunmaktadır.<br />
    Biz Ol Uşşak-ı Serbazuz<br />
    Biz ol uşşak-ı serbâzuz<br />
    Akıl rüşd bize yâr olmaz<br />
    Mey-i aşk ile sermestiz<br />
    Bize hergiz humâr olmaz<br />
 <br />
    Diriyiz dâim, ölmeyiz<br />
    Karanlûda(karanlukta) kalmayız<br />
    Çürüyüp toprak olmayız<br />
    Bize leyl ü nehâr olmaz<br />
 <br />
    Bizim illerde ay ü gün<br />
    Sebât üzre durur dâim<br />
    Televvün erişip âna<br />
    Gehi bedr ü hilâl olmaz<br />
 <br />
    Bizim gülşendeki güller<br />
    Dururlar tâze solmazlar<br />
    Hazân olup dökülmezler<br />
    Zemistân ü bahâr olmaz<br />
 <br />
    Şarâb-ı aşkı çün içtik<br />
    Feragât mülküne göçtük<br />
    Yanıp aşkınla tutuştuk<br />
    Bize tahrîk ü târ olmaz<br />
 <br />
    Ereliden şems nuruna<br />
    Vücudum zerreden katre<br />
    Ne katre ayn-i bahar oldu<br />
    Âna k’ar ü kenâr olmaz<br />
 <br />
    Bırak ey Hamida vârı<br />
    Görem desen sen ol yârı<br />
    Göricek ol tecellâyı<br />
    Ândan özge kemâl olmaz<br />
 <br />
    Senden Dolu İki Cihan<br />
    Senden dolu iki cihân<br />
    Oldum zuhurundan nihân<br />
    Ger bulayım seni âyan<br />
    Ya Rab n’ola halim benim<br />
 <br />
    Dilde kanaat olmaya<br />
    Züht ile tâat olmaya<br />
    Senden hidâyet olmaya<br />
    Ya Rab n’ola halim benim<br />
 <br />
    Şol gün ki mizân kurula<br />
    Hak kapusunda durula<br />
    Halâyık oda sürüle<br />
    Ya Rab n’ola halim benim<br />
 <br />
    Ağlarım işte zâr ile<br />
    Kaldum diriğ ağyâr ile<br />
    Bilişmedim sen yâr ile<br />
    Ya Rab n’ola halim benim<br />
 <br />
    Hâmidi’nin gözü yaşı<br />
    Doldurur dağ ile taşı<br />
    Bilmem n’idem garip başı<br />
    Ya Rab n’ola halim benim<br />
 <br />
    Ebubekir TANRIKULU Hoca<br />
    Kadiriye-i Halisiye-i Hayriyyenin <br />
    Hadimul Fukarası<br />
<br />
Hamiduddin Aksarayi Somuncu Baba K.S.</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Rabiatu'l Adevviye R.Anha]]></title>
			<link>https://rashid-tunca.com/showthread.php?tid=44455</link>
			<pubDate>Tue, 18 Aug 2026 12:48:12 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://rashid-tunca.com/member.php?action=profile&uid=8">Raşit Tunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://rashid-tunca.com/showthread.php?tid=44455</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Rabiatu'l Adevviye R.Anha</span></span><br />
<br />
Tâbiînden ve Tasavvufta Sevgi Ekolünün kurucusu hanım velîlerin büyüklerinden...<br />
    8. yüzyılda Irak topraklarında yaşamış, kimsesizliği tatmış, ömrünün ilk yılları masiyetlerle alûde geçmiş, ancak kendini bu hayattan kurtararak tamamen sûfimeşrep bir hâl edinmiş bir Allah aşıkıMısır, Suriye, Filistin, Hicaz, Anadoluyu dolaşmış, sevgiye dayalı tasavvuf düşüncesinin ilk savunucularındandır. Tâbiînden ve hanım velîlerinilki ve en büyüklerindendir. Hayatı menkıbelerle, kerametlerle doludur. Şehrin yakınlarında bulunan bir dağda inzivaya çekilmiş ve bitevî Allah’ı zikir ve ibadetle meşgul olmuş. Manen öyle terakki etmiş ki devrin büyükleri ki aralarında Hasan el-Basrî, Süfyân-ı Sevrî, Mâlik bin Dinar(radiyallahu anhüma) gibi âlim ve fâzıl kişiler kendisini ziyaret ederek duasını almışlar, nasihatlerini dinlemişler. Allah’a duyduğu aşkın/üstün aşk u iştiyâk ile tasavvufa yeni bir soluk getirmiş,tasavvufta Sevgi Ekolünün kurucusu olmuştur.. Zira o bizâtahî cenneti ve cennetin nimetlerini değil Allah’ın rû’yetini ve O’nun kendisinden razı olmasını istemiştir. Bu düşünce tarzı kendisinde sonra gelen sûfilerin tasavvuf anlayışında önemli bir yer tutmuştur. İmam’ı Gazzâlî(r.a)’nin ve el-Muhâsibî(r.a)’nin de bu büyük kadın veliden etkilenmiştir.<br />
    Hicri 95, Miladi 714 yılında Basra’da doğdu. Fakir bir ailenin dördüncü kızı olduğu için “Râbia” ismi verilmiştir. <br />
    Kays b. Adî kabilesinin âzatlı kölesi olduğundan Adeviyye veya Kaysiyye nisbeleriyle anılmıştır. Künyesi Ümmü’l-hayr’dır. Sülemî, Ẕikrü’n-nisveti’l-müteʿabbidâti’ṣ-ṣûfiyyât adlı eserinde (s. 27, 54, 59) Râbia el-Adeviyye’nin yanı sıra aynı ismi taşıyan iki kadın sûfîden daha bahseder. Bunlardan biri dönemin ünlü sûfîlerinden Abdülvâhid b. Zeyd’in (ö. 177/793) eşi Basralı Râbia el-Ezdiyye, diğeri Ahmed b. Ebü’l-Havârî’nin eşi Şamlı Râbia (Râyia) bint İsmâil’dir (ö. 228/844). Aynı dönemde üç ayrı Râbia’nın bulunması Râbia el-Adeviyye hakkında kaynaklarda farklı bilgilerin yer almasına sebep olmuştur. Râbia’dan ilk bahseden çağdaşı Câhiz onun dönemin meşhur üç kadın zâhidinden biri olduğunu söyler (diğerleri Muâze el-Adeviyye ile sahâbeden Ebü’d-Derdâ’nın küçük eşi Ümmü’d-Derdâ’dır; el-Beyân ve’t-tebyîn, I, 364; III, 127, 170, 193).<br />
    "Tasavvuf kaynaklarında “nâsikât, sâlihât, mütezehhidât” diye anılan bu kadın sûfîler arasında en meşhuru Râbia el-Adeviyye’dir."<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">    İBRETLİK BİR HAYAT</span></span><br />
    Babası İsmâil‘in üç kızı vardı. Bir tane daha doğunca adını Râbia (dördüncü) koydu. Babası çok fakir olduğundan Râbia doğduğu gece evde ihtiyaç olan şeylerden hiçbiri yoktu. Bu duruma annesi çok ağlayıp mahzûn oldu. Efendisine; "Filân komşuya gidip, bir mikdar kandil yağı isteyebilir misin?" dedi.<br />
    Hazret-i Râbia‘nın babası, Allahü teâlâdan başka kimseden bir şey istememeye söz vermişti. Bununla beraber hanımını üzmemek için komşuya gitti. Kapıya elini sürdü ve geri gelip; "Kapı açılmadı" deyince hanımı ağladı. O da çok üzüldü. Babası, başını dizine dayadı ve öylece uyuya kaldı. Rüyâsında Peygamber efendimizi gördü. Peygamber efendimiz, kendisine buyurdu ki: "Hiç üzülme! Bu kızın, öyle bir hanım olacak ki, ümmetimden yetmiş bin kişiye şefâat edecek. Yârın bir kâğıda şöyle yaz: "Sen her gece Peygamber efendimize yüz salevât-ı şerîfe, Cumâ geceleri de dört yüz salevât gönderirdin. Bu Cumâ gecesi unuttun. Bunun keffâreti olarak, bu yazıyı sana getiren zâta dört yüz altını helâl parandan ver."<br />
    Sonra Basra vâlisi Îsâ Zâdân‘a git. O yazıyı ver." Hazret-i Râbia‘nın babası uyandığında, Peygamber efendimizi görmenin şevkiyle ağlıyordu. Hemen kalktı, denileni yaptı ve Îsâ Zâdân‘ın yanına gitti. Vâli mektubu alınca, Resûlullah efendimizin kendisini hatırlamasının şükrü için, binlerce altını fakirlere sadaka verdi. Râbia-tül Adeviyye‘nin babası İsmâil Efendiye de mektupta yazılanı ve ona ilâve olarak pekçok altını da sadaka verip, bir ihtiyâcı olursa tekrâr gelmesini tenbîh etti. Altınları aldıktan sonra lüzumlu ihtiyaçlarını temin etti. Böylece bolluğa kavuştular ve kızlarına rahatça bakıp güzel edeb ve terbiye ile büyüttüler.<br />
    Hakkında en ayrıntılı bilgiyi ve menkıbeleri aktaran Ferîdüddin Attâr’a göre Râbia el-Adeviyye küçük yaşlarda yetim kalır. Basra’daki kıtlık sebebiyle kız kardeşlerinin dağılmasının ardından tek başına hayat sürmeye başlar. Bu esnada zalim bir kişi tarafından 6 akçe karşılığında köle olarak satın alınır. Gündüzleri ağır işlerde çalıştırılan Râbia geceleri kendisini ibadete verir. Hz. Rabia, zalim biri tarafından ihtiyar bir adama para karşılığı köle olarak satılır. Bir gün Hz. Rabia’nın odasından ses geldiğini duyan efendisi Hz. Rabia’nın, Allah’a; ‘Ey Rabbim! Benim arzumun senin emrine uymak olduğunu biliyorsun. Elimden gelse, sana ibadetten bir an geri kalmam. Fakat ev sahibimin hizmetinde bulunduğum için sana gereği gibi ibadet edemiyorum’ diye yakardığını işitir.<br />
    Kandillerin Havada Durması<br />
    Efendisi, Hz. Rabia’nın başı üstünde bir yere asılı olmadan duran bir kandil bulunduğunu ve odanın o kandilin nuru ile aydınlandığını görür. Sabaha kadar uyuyamaz. Sabah olunca hemen Hz. Rabia’yı çağırır ve ‘Artık serbestsin. Dilediğini yap. Ama burada kalırsan ben sana hizmet ederim’ teklifinde bulunur. Hz. Rabia, ‘Gideyim’ der ve oradan ayrılıp küçük bir eve yerleşir. Bütün ömrünü burada ibadetle geçirir. Bir gün ve gecesinde bin rekât namaz kılardı. Kefenini dâimâ yanında taşır, namaz kılacağı zaman onu serer, üzerine secde ederdi. Kefeni yanında olmadan gezdiğini, kefenini beraberine almadan konuştuğunu kimse görmedi. Süfyân-ı Sevrî ve Hasan-ı Basrî, ondan feyz alırlardı.<br />
    Kimseden bir şey almazdı. Bir keresinde Hasan-ı Basrî hazretleri kendisini ziyârete gelmişti. Kulübesinin kapısında, zenginlerden birinin ağladığını gördü. "Niçin ağlıyorsunuz?" diye sordu. O zengin; "Zühd ve kerem sâhibi şu hâtun olmasa, halk mahv olur. O, zamânın bereketidir. Allahü teâlâ bizi, bir çok belâ ve sıkıntılardan onun hürmetine muhâfaza etmektedir. Ona bir mikdar yardımım olsun diye şu keseyi getirdim. Fakat kabûl etmez diye ağlıyorum. Bunu ona verseniz, belki sizin hatırınız için kabûl eder." dedi. <br />
    Hasan-ı Basrî hazretleri içeri girip olanları bildirince, Râbia-tül Adeviyye buyurdu ki: "Ben bu dünyâlıkları bunların hakîkî sâhibi olan Allahü teâlâdan istemeye utanır iken başkasından nasıl alırım? Allahü teâlâ bu dünyâda, kendisini inkâr edenlerin bile rızkını verirken, kalbi O‘nun muhabbetiyle yanan birinin rızkını vermez mi zannediyorsunuz? O kimseye selâmımızı söyle. Kalbi mahzûn olmasın. Biz Allahü teâlâdan başkasından bir şey almamaya ahdettik. Hiç bir kimseden bir şey beklemiyoruz. Geleni kabûl etmiyoruz. Bir defâsında devlete âid olan bir kandilin ışığından istifâde ederek gömleğimi yamadım da kalbim dağıldıkça dağıldı ve dikişleri sökünceye kadar kalbimi toparlayamadım."<br />
    Mâlik bin Dinâr şöyle anlatır: Bir gün Râbia‘nın yanına gittim. Abdestini almış, kalan sudan bir kaç yudum da içmişti. Dikkat ettim, testinin bir tarafı kırıktı ve çok eski bir hasırda oturuyordu. Bunları görünce çok üzüldüm, içim yandı ve; "Ey Râbia! Zengin arkadaşlarım var. Kabûl edersen sana onlardan bir şeyler alayım" dedim. Bana dönerek; "Yâ Mâlik! Bana da, onlara da rızkı veren Allahü teâlâdır. O, fakirleri fakir olduğu için unutup, zenginleri de zengin olduğu için hatırlıyor ve yardım mı ediyor sanıyorsun?" dedi. Ben de "Hayır, hiç öyle olur mu?" dedim. Bunun üzerine "Mâdem ki Rabbim benim hâlimi biliyor, benim hatırlatmama ne lüzum var. O, öyle istiyor, biz de O‘nun istediğini istiyoruz" diye cevap verdi.<br />
    Râbia-tül Adeviyye, "Niye evlenmiyorsun?" diye ısrâr edenlere şöyle söyledi: "Benim üç büyük derdim var. Bunların sıkıntısından kolayca kurtulmamı garanti ederseniz, o zaman evlenirim. Birincisi, (Acabâ son nefesimde îmânımı kurtarabilecek miyim?) İkincisi, (Kıyâmet gününde amel defterimi sağ tarafımdan mı, yoksa sol tarafımdan mı verecekler?) Üçüncüsü, (Herkesin hesâbı görüldükten sonra bir grup Cehennem‘e ve bir grup Cennet‘e giderken, acabâ ben hangi grupta bulunacağım?)" dedi.<br />
    O kimseler; "Biz bu suâllerin cevâbı olarak size bir şey söylemekten âciziz" dediler. "O halde önümde böyle dehşetli günler varken ve bu günlere hazırlanmak elbette lâzım iken, evlenmeyi nasıl düşünebilirim?" buyurdu.<br />
    Bir gün ikindi vakti yanına bir misâfir geldi. Tencerede bir parça et vardı. Eti pişirip misâfire ikrâm edeyim diye düşündü. Fakat yemeği hazırlamak için de misâfirin yanından ayrılamadı. Nihâyet akşam vakti oldu. Namazlarını kıldılar. Kendisi de, misâfiri de oruçlu idiler. Nihâyet evde bulunan bir kuru ekmek ve bir mikdar suyu misâfire ikrâm için hazırladı. Sonra, etin bulunduğu tencerenin Allahü teâlânın izni ile kaynadığını ve yemeğin çok güzel piştiğini gördü. Misâfire ikrâm ile iftarı birlikte yaptılar. Misâfir; "Hayâtımda bu kadar lezzetli bir yemek yemedim." deyince, Râbia-tül Adeviyye; "Her hâlinde Allahü teâlâyı hatırlıyan ve sâdece O‘nun rızâsını isteyenlere işte böyle yemek pişirirler." buyurdu.<br />
    Râbia hürriyetine kavuşunca hacca gitmeye karar verir. Onun dünyadan uzaklaşıp zühde yönelmesinin ilk işaretleri hacca giderken çölde karşılaştığı olaylarda ortaya çıkmaktadır. Rivayete göre yükünü taşıması için yanına aldığı eşeği çölde telef olunca kervandakiler yükünü taşımak istemişler, fakat Râbia Allah’ın yarattıklarına değil O’na güvendiğini söyleyerek bu isteği reddeder. Onun dünyanın sahibi Allah’a teveccüh etmesi daha sonraları Hallâc’da görüleceği şekilde Kâbe’ye bakışında da yansımasını bulmaktadır. Menkıbeye göre Mekke yolunda Kâbe’nin kendisini karşılamaya geldiğini görür ve“Ben bu evi ne yapayım? Bana bu evin sahibi gerek. O bana, ‘Kim bana bir karış yaklaşırsa ben ona bir arşın yaklaşırım’ diye seslenmiştir” der. <br />
    Kâbe’ye ulaşmak İbrahim b. Edhem’in on dört yılını alır. Fakat Kâbe’ye ulaştığında ortada görülecek Kâbe yoktur. Kendi kendisine sorar: “Bu da ne? Ben kör mü oldum?” Bir ses karşılık verir: “Hayır, sen Kâbe’yi göremezsin, çünkü Kâbe bir kadını görmeye gitti.” İbrahim b. Edhem Mekke’nin eteklerine doğru koşar ve Rabia’yla karşılaşır ve bu olayın nedenini sorar. <br />
    Rabia şöyle cevap verir: “Sen on dört yıl süreyle dua etmek suretiyle Kâbe’ye ulaşmaya çalıştın, oysa ben içsel dualarım ile zaten Kâbe’deyim. Sen namazla bu yolu kat ettin, bense niyazla!” Rabia büyük bir zahid olan İbrahim b. Edhem’e, Allah’a yalnızca ibadet ve amelle değil, sevgi ve münacatla da ulaşılabileceğini, sevgi ve niyazla kat edilen yolun daha çabuk olduğunu göstermiştir. Fakat Rabia kendisini karşılamaya gelen Kâbe’ye iltifat etmemiştir. “Bana ev değil, ev sahibi lâzım. Kâbe’nin cemaliyle sevinilir mi? Beni, ‘Kim bana bir karış yaklaşırsa, bir arşın yaklaşırım’ diye buyuranın karşılaması lazım! Neden Kâbe’ye bakayım?” demiştir. Rabia’nın bu sözleri, âşığın mâşukuna nazlanışı olarak yorumlanmıştır Râbia el-Adeviyye’nin dünyevî olan her şeyi terkedip zühde yönelmesi ilk zâhid sûfîlerde yaygın olan ortak bir tavırdır. Râbia’yı diğer sûfîlerden ayıran husus onun zühd anlayışını ilâhî aşk fikriyle tamamlamasıdır.<br />
    Hacdan sonra Basra’ya yerleşen Râbia kendisine yapılan evlenme tekliflerini reddetmiştir. Râbia’nın bu tavrının kökeninde zühd anlayışı ve evliliğin ilâhî aşkın önünde perde olması düşüncesi vardır. Râbia ile birlikte Basra tasavvuf ekolünün temsilcilerinden olan Abdülvâhid b. Zeyd’in Râbia’ya evlilik teklif ettiğinde ondan, “Git kendine kendin gibi birini bul. Bende hiç arzu işareti gördün mü?” cevabını aldığı rivayet edilir. Râbia’nın bu cevabı, kendisini ilâhî aşktan uzaklaştıran her şeyden kaçınması gerektiğinin sembolik bir ifadesidir. <br />
    Bir gün Basralı zenginlerden Süleyman Haşimi kendisine bir mektup yazıp, servetinin çokluğunu izah ettikten sonra; “Bütün bunlar senin emrine âmâdedir. Yeter ki nikâhım altına girmeye razı ol” der. Rabia’dan sert bir cevap, “Kazancınla mağrur olup, ona güvenme. Bunlar köpük gibidirler. Ne ölüme mani olurlar, ne de başına gelecek bir takdire. Sen yarın varacağın İlahi huzurda sana lazım olana bak, onunla teselli ol. Bir de sakın ben ölürken vasiyet ederim de bu servetimle arkamdan hayır işlerler, diye bir vesveseye aldanma. Sen kendi kendine vasi ol. Servetini kendi elinde İslami hizmete harca, ölmeden vasiyetini kendin yerine getir. Şunu da unutma ki, emrime âmâde edeceğini yazdığın şey, gönlüme ağırlık, kalbime karanlık verir. Benim için cazip bir şey olmaktan çoktan uzaklaşmıştır onlar”<br />
    Bir gün, Hasan-ı Basrî hazretlerinin evinin önünden geçiyordu. O sırada evin damında bulunan Hasan-ı Basrî, Allahü teâlânın muhabbetinden pek çok ağlamış, göz yaşlarını rüzgâr, aşağıdan geçmekte olan Râbia-tül Adeviyyenin yüzüne düşürmüştü. Damlanın nereden geldiğini araştırıp, yukarıda ağlamakta olan Hasan-ı Basrî‘yi görünce; "Ey Hasan! Sakın gözyaşların nefsinin arzusuyla akmış olmasın! Bu gözyaşlarını içinde muhafaza et ki, içerde bir derya olsun. Allahü teâlânın muhabbeti ile kaynasın" dedi.<br />
    Bir defâsında kendisini sevenler ziyârete gelmişlerdi. Evde, odayı aydınlatacak bir kandil yoktu. Gelenlere ise ışık lâzımdı. Râbia-tül Adeviyye hazretleri parmaklarına üfledi. Bunun üzerine Allahü teâlânın izniyle sabaha kadar parmaklarından ışık yayıldı ve oda aydınlandı.<br />
    Bir kimse, kendisine, cebinden çıkardığı parayı vermek istedi. Hazret-i Râbia elini havaya doğru uzattı. Avucu altınla dolu olduğu halde o kimseye; "Sen cebinden alıyorsun, bana böyle veriyorlar." dedi.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">    ZÜHDİ, TASAVVUFİ BİR HAYAT YAŞADI</span></span><br />
    Allah korkusunu esas alan zühd anlayışının temsilcilerinden Hasan-ı Basrî(r.a)’nin de Râbia’ya evlilik teklifinde bulunduğu rivayet edilirse de Hasan-ı Basrî(r.a) Râbia’dan yetmiş yıl önce vefat ettiğine göre bu rivayetin doğru olması mümkün değildir. Râbia ile evlenmek isteyenler sadece çevresindeki sûfîlerden ibaret değildir. O, Basra Emîri Muhammed b. Süleyman el-Hâşimî’nin evlilik teklifini de dünyayı arzulamanın elem, onu terketmenin huzur getireceğini söyleyerek reddetmiştir. Dünyevî nikâhın kişiyi Hak’tan uzaklaştırdığını söyleyen Râbia, Hak ile dâimî beraberliğe işaret eden mânevî ve ruhanî nikâh anlayışını benimsemiştir.<br />
    Ferîdüddin Attâr’ın Râbia’yı “Hz. Meryem’in nâibi” şeklinde tanıtması ve Râbia’nın zühdü tercih edip bekâr bir hayat yaşaması, Avrupalı yazarlara onu Pelagia, Avilalı St. Teresa gibi hıristiyan azizeleriyle karşılaştırmasına yol açmıştır. Çağdaş Arap müelliflerden Abdurrahman Bedevî, Râbia’nın hıristiyan mistiklerden etkilendiğini ileri sürerken Abdülmün‘im el-Hifnî bu görüşü eleştirerek İslâm’da ve Hıristiyanlık’taki aşk anlayışının tamamıyla farklı olduğunu, Râbia’nın vahdet-i vücûd temelli ilâhî aşk anlayışını benimsediğini vurgulamıştır. (el-ʿÂbidetü’l-ḫâşiʿâ, s. 86-96).<br />
    Râbia, yapmadığı şeyleri anlatırlar korkusuyla pek istemese de öğütlerinden faydalanmak isteyen birçok kişi tarafından ziyaret edilmiştir. Rebâh Kaysî el-Basrî, Zünnûn el-Mısrî, İbrâhim b. Edhem, Süfyân es-Sevrî, Şakīk-ı Belhî, Mâlik b. Dînâr gibi ünlü sûfîler yanında Muâze el-Adeviyye, hizmetinde bulunan Abde bint Ebû Şevâl, Meryem el-Basriyye ve Leylâ el-Kaysiyye gibi kadın sûfîlerle görüştüğü, hadis rivayetinde otorite olan Süfyân es-Sevrî ile görüşmesi sırasında onun kendisini Hakk’a yakınlaşmaktan alıkoyan hadis rivayetiyle meşgul olmasını eleştirdiği kaydedilmektedir. <br />
    Attâr hiçbir kadına asla nübüvvet gelmediğini söyleyen bir erkek grubuna, “Ben sizin en yüce rabbinizim iddiası (Nâziât Suresi,24) kesinlikle hiçbir kadından sâdır olmamıştır” diyen Râbia el-Adeviyye’nin “tâcü’r-ricâl” olarak nitelenmeye lâyık olduğunu söyler.<br />
    Hazreti Râbi’a bir gece, “Yâ Rabbi! Ya kalb huzûru ile namaz kılmamı nasîb et, ya da kalb huzûru ile kılamadığım namazımı kabûl buyur. Allahım benim bütün dünyâdaki arzum ve işim, seni yâdetmek, âhırette de Cemâl-i ilâhiyene kavuşmaktır. Ne olur, beni bu anlayışıma bağışla” diye yalvardı.<br />
    Bazen Allahü teâlâya şöyle niyazda bulunurdu: “Yâ Rabbi! Benim dünyâdaki bütün gayret ve maksadım, hep seni hatırlamak, hep seninle meşgûl olmak, âhırette ise, cemâlin ile müşerref olmaktır. Benim bütün arzum budur.”<br />
    Bir gün Râbi’a Hâtun ağlıyordu. Dediler ki: “Ey Allahü teâlânın sevgili kulu niçin ağlıyorsun? Rabbinle yakınlığın var.” Buyurdular ki: “Ayrılıktan korkuyorum, belki ölüm vaktinde (Sen bana gerekmezsin ey Râbi’a) diye Allahü teâlâ hazretleri hitâb buyurursa benim hâlim ne olur? Eyvah! Eyvah!” deyip ağladı.<br />
    Tevekkülü o dereceye ulaşmıştı ki, “Gök tunç olsa, yer demir kesilse, gökten bir damla yağmur düşmese, yerden bir bitki bitmese ve dünyâdaki bütün insanlar benim çocuğum olsa, Allahü teâlâya yemîn ederim ki onlara nasıl bakacağım düşüncesi kalbime gelmez, çünkü Allahü teâlâ hepsinin rızkını vereceğini bildirmiş ve üzerine almıştır” derdi:<br />
    Hazreti Rabia ve Duası<br />
    Hazreti Rabia orucu çok tutardı. Bir defasında orucunu açmak için yiyecek bulamadı, açlığı da iyice şiddetlendi. O anda kapı çaldı ve birisi kapıya bir tabak yemek bıraktı. Hazreti Rabia biraz sonra kapıyı açtı fakat geldiğinde bir kedinin yemeği döktüğünü gördü. İçeriye girdi su içmek isterken bardağı düşürüp kırdı. Hazreti Rabia ”Ya Rabbi! Sen bu aciz kulunu imtihan ediyorsun, lakin ben acizliğimden sabredemiyorum” diyerek bir ah çekti.<br />
    Bu ah öyle bir ah ki neredeyse ev yanacaktı.Hazreti Rabia arkasından bir ses duydu “Ey Rabia eğer dilersen dünya nimetlerini üzerine yağdırayım, üzerinde bulunan bütün dert ve belaları hemen kaldırayım. Lakin musibetler ile dünya bir arada bulunmaz.” Hazreti Rabia bunu işitince “Ya Rabbi her daim beni zatın ile birlikte eyle ve beni bundan alıkoyacak her türlü işlerden uzak tut” diyerek dua etti.<br />
    Bir zaman hasta olmuştu. Ziyâretine gelenler “Ey Râbi’a! Görüyoruz ki sana gelmiş olan bu hastalık sana çok ızdırap vermektedir. Duâ et de Allahü teâlâ senin çektiğin bu ızdırabı hafifletsin” deyince, buyurdu ki: “Siz biliyor musunuz ki, bu ızdırabı çekmemi Allahü teâlâ irâde etmiştir.” “Evet biliyoruz” dediler. O da: “Madem bunu biliyorsunuz da, O’nun irâdesine muhalefet etmemi, irâdesinin tersini O’ndan istememi nasıl isteyebiliyorsunuz?” dediği zaman onlar, “Ey Râbi’a peki senin arzun nasıldır?” diye sordular. O da, “Allahü teâlâ benim hakkımda ne irâde etmiş, takdîr etmişse ona râzı olmak” buyurdu.<br />
    Bir gün kendisine sordular ki; “Ölümü arzu ediyor musun?” Buyurdu ki; “İnsanlardan birine karşı bir kabahat işlemiş olsam, o insanla karşılaşmaktan utanırım. Halbuki Allahü teâlâya karşı olan kabahatlerimiz o kadar çok ki huzûruna varmayı (ölümü) nasıl arzu ederim?”<br />
    Kendisine dediler ki; “Bu yüksek derecelere ne ile kavuştun?” Buyurdu ki; “Beni alâkadar etmiyen her şeyi terk etmekle ve ebedi olanın dostluğunu arzu etmekle.”<br />
    Hazreti Râbi’a, aralıksız olarak inlerdi ve onu hep dertli bir hâlde görürlerdi. Yakınları dedi ki, “Hiç bir hastalığınız yok, ağlayıp sızlanmanıza, yakınmanıza sebep nedir?” O da, “Benim gönlümde öyle bir dert var ki, tabibler tedâvisinde âciz kaldılar. Yaramın merhemi Allahü teâlâya vuslattır (kavuşmaktır). Böyle yanıp yakılıyorum ki, belki maksadıma kavuşurum. Bu benim yaptığım ise, bu işte en az olanıdır” diye cevap verdi.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">    RABİA EL-ADEVİYYE'NİN VEFATI</span></span><br />
    Yaşı sekseni bulmuştu. Yolda kendi kendine yürüyebiliyordu. Fakat yaşlılığın te’sîriyle yürümekte güçlük çekerdi. Öyle ki görenler, ha düştü, ha düşecek zannederlerdi. Böyle olmakla beraber kimsenin yardımını kabûl etmezdi. Vefâtı yaklaşınca yakınlarından Abede binti Şevvâl’i yanına çağırdı. Her zaman yanında taşıdığı kefeni göstererek, “Vefât ettiğim zaman beni bu beze sar ve defn et” diye vasıyyet etti.<br />
    Vefât etmeden önce hasta yatağının başucunda bekleyen büyüklere, “Kalkınız, burayı boşaltıp, yalnız bırakınız ki, Allahü teâlânın melekleriyle başbaşa kalayım” deyince, oradakiler odayı boşalttılar. Kapıyı örttüler, içerden şöyle sesler geliyordu: “Ey mutmainne nefs, râzı olmuş ve râzı olunmuş olarak Rabbine dön! Has kullarımın arasına katıl ve Cennetime gir.” (Fecr Suresi, 27-30)<br />
    Aradan biraz zaman geçti ses kesilmişti. İçeri girdiklerinde Hazreti Râbi’a’nın vefât ettiğini gördüler. Râbia el-Adeviyye, H.185-M.801 yılında Basra’da vefat etti ve burada defnedildi.<br />
    Mısırda Kudüste, Şamda, Erzurumda makam kabri vardır. Rabbim cennetteki derecesini a’li eylesin. Bizleri de bu mübarek edep hayâ, iffet sahibi Allah dostlarına layık evlad eylesin. Âmin.<br />
    Çeşitli kaynakları inceleyerek Râbia’nın ölüm tarihini ve kabrinin yerini tartışan Ömer Rıza Doğrul’a göre ona nisbet edilen, Kudüs’ün doğusunda ve Hz. Îsâ’nın semaya yükseldiği yerin civarında Tûr-i Zeytâ’daki kabir Ahmed b. Ebü’l-Havârî’nin eşi olan Dımaşklı Râbia bint İsmâil’e aittir. Doğrul, Şam’da Râbia’ya izâfe edilen başka bir kabir daha bulunduğunu, bu kabrin de aynı hanım için yapılıp zamanla adının unutulmasından sonra Râbia el-Adeviyye’nin şöhretinden dolayı ona nisbet edildiğini ileri sürer(Ömer R.Doğrul. Hazret-i Râbiatü’l-Adeviyye, s. 215-226).<br />
    Abede binti Şevval anlatıyor: “Râbi’a’yı vefâtından bir sene sonra rü’yâda gördüm. Yeşil elbiseler giymiş, başında da yeşil bir başörtüsü vardı. Ben, “Seni sardığım kefenine ne oldu?” dedim. “Allahü teâlâ onları çıkardı ve bana bunları verdi” dedi.<br />
    Vefâtından sonra kendisini rü’yâda görenler, “Münker ve Nekir melekleri ile aranızda ne gibi bir şey oldu?” diye sordular. “O iki heybetli melek gelip de bana “Men rabbüke” (Rabbin kim?) suâlini sorunca, onlara dedim ki, ey Melekler! Hemen geri gidip Rabbime şöyle arz ediniz. (Ey Allahım! Dünyâda bunca halk arasında, ihtiyâr bir kadıncağızı unutmadın. Ben, seni hiç unutur muyum?)”<br />
    Nakledildiğine göre Muhammed bin Eslem Tûsî ile Nu’mân Tûsî, Râbi’a’nın (radıyallahü anh) kabri başına gelip “Hâlin nasıldır?” diye sordular. Allah’u Teâlânın izni ile şöyle cevap verdi: “Allah’u Teâlâ bana çok şeyler ihsân etti; Ni’metler içindeyim elhamdülillah.”<br />
    Bessâr bin Gâlib en-Necrânî diyor ki: “Râbi’a-i Adviyye için vefâtından sonra hep duâ ederdim. Bir defasında onu rü’yâmda gördüm. Bana dedi ki: “Hediyelerin nûrdan mendil içinde ve nurla kaplanmış tabaklarla bize sunulmaktadır.” “Bu nasıl oluyor?” dedim. “Hayatta olan mü’minler ölüler için duâ ettiklerinde, ipek mendiller içinde nûrdan tabaklara konup, ölüye götürülür ve (Bu, sana filan dostunun hediyesidir) denilir” buyurdu.<br />
    “Yâ Rabbi, dünyâda, bana neyi takdîr etmiş isen onların hepsini düşmanlarına ver. Âhırette benim için hangi ni’metleri ihsân etmeyi takdîr etmiş isen onları da dostlarına ver. Ben sadece seni istiyorum.”<br />
    “Yâ Rabbi, eğer sana ibâdet etmem Cehennem korkusu ile ise beni Cehenneme at. Eğer Cennete girmek ümidi ile ibâdet ediyor isem, Cennetini bana yasak eyle. Eğer sırf, senin rızân için ibâdet ediyor isem, o hâlde bakî olan Cemâlin ile müşerref eyle.”<br />
    Çok defa şöyle derdi: “İstiğfar etmekle kurtulduk sanırız… Hâlbuki o istiğfarımız da, bir başka istiğfara muhtaçtır.”<br />
    Allah’u Teâlânın muhabbeti ile çok ağlar, hep mahzûn olarak yaşardı. Cehennem lafzını duyunca, onun dehşeti ile kendinden geçerek bayılıp düşerdi.<br />
    Dediler ki;“Bir kulun Allah’u Teâlânın takdîrine râzı olup olmadığı nasıl bilinir?” Buyurdu ki; “Gelen ni’metlerden zevk aldığı gibi, gelen musibetlerden de zevk aldığı zaman.”<br />
    Bir kimse “Yâ Rabbi! Benden râzı ol” dedi. Bunu gören Hazreti Râbi’a, “Kendisinden râzı olmadığın (Kaza ve kaderine rızâ göstermediğin) bir zâtın, senden râzı olmasını istemeye utanmıyor musun?” dedi.<br />
    Kendisine sordular ki; “İnsanı Allah’u Teâlâya yaklaştıran en üstün şey nedir?”“Muhabbet sahibi olan kişi, muhabbetinden öyle sâdık olmalı ki, gönlünde O’nun için olmayan hiç bir sevgi bulunmamalı” buyurdu.<br />
    “İşlediğiniz günahları gizlediğiniz gibi, yaptığınız iyilikleri de gizleyin.”<br />
    “Sabır insan olsaydı çok kerîm olurdu.”<br />
    “Ma’rifetin alâmeti, her an Allahü teâlâyı hatırlamaktır.”<br />
    “Kul Allahü teâlânın sevgisini tattığı zaman, Allah o kulunun kusurlarını kendisine gösterir. Böylece o, başkalarının kusurlarını görmez olur.”<br />
    Râbia’nın zühd hareketinin tasavvufa dönüşüm sürecinde önemli bir yeri bulunmaktadır. Râbia’nın önderliğinde gelişen tasavvufî çizgide korku, kaygı ve hüzün yerine sevgi, ümit ve iyimserliğe ağırlık verildiği görülür. <br />
    Sûfî müellifler sadece muhabbet ve aşk konusunda değil tövbe, zühd, hüzün, rızâ, tevazu gibi tasavvuf kavramlarının açıklanmasında da Râbia’nın sözlerine başvurmuşlardır. Onun bu tasavvufî haller hususunda geliştirdiği tavır kişinin bütün fiillerinin gerçek fâilinin Allah olduğu düşüncesidir. “Çok günahım var, eğer tövbe edersem Allah tövbemi kabul eder mi?” sorusuna verdiği, “Hayır! Eğer O senin tövbeni kabul ederse sen ancak o zaman tövbe edebilirsin” şeklindeki cevap onun bu tavrını gösteren dikkat çekici bir örnektir. (Kuşeyrî, s. 192)<br />
    İlk dönem zâhidlerinde çokça görülen ağlama ve hüzün Râbia için de söz konusudur. “Allahım, benden râzı ol!” diye dua eden Süfyân es-Sevrî’ye, “Kendisinden razı olmadığın zattan senden razı olmasını istemekten utanmıyor musun!” dediği kaydedilir. (Kelâbâzî, s. 153)<br />
    İyi ve kötü amellerin gizlenmesi gerektiğini düşünen Râbia’nın, “Amellerimden biri başkası tarafından görülse onu yapılmamış sayarım” sözü onun ilk dönem sûfîlerindeki melâmet tavrına sahip olduğunu göstermektedir.<br />
    Râbia el-Adeviyye(r.anha) ilâhî aşk konusunda şöyle münâcâtta bulunur: “Ey rabbim! Seni iki sevgi ile severim. Sevginin biri benim aşk ve iştiyakımdan, diğeri senin sevilmeye lâyık olduğundandır. Benim aşk ve iştiyakımdan gelen sevgim senden başkasını bırakıp sadece senin zikrinle meşgul olmayı, senin sevilmeye lâyık olmandan gelen sevgim de bana müşahede mertebesini ihsan buyurmuş olmandır. Şu halde hamd ve şükran ne bana mahsustur ne de övülmüş olma ciheti bana aittir. Her iki yönden de şükür ve hamd sana mahsustur.”<br />
    Râbia’ya göre birinci aşk olan hevâ sevgisi mümkün olmakla birlikte bir eksikliği içerir. Zira kulun Hakk’ın dışındaki şeylerin kaygısıyla veya herhangi bir menfaat ümidiyle Hakk’ı sevmesi gerçek ilâhî aşk değildir. Gerçek aşk Allah’a aittir (el-hubbü lillâh).<br />
    Allah kulu sevmedikçe kulun Allah’ı sevmesi mümkün değildir. Bu sevgide herhangi bir ikilik veya menfaat kaygısı yoktur. Râbia’nın ilâhî aşk anlayışının ibadete bakışında da yansımasını bulduğu görülmektedir. “Allah’a ne cehennem korkusu ne de cennet sevgisiyle ibadette bulunurum. Eğer korkudan dolayı amel işlersem kendimi kötü bir ücretli sayarım. Ben O’na aşk ve şevkimden dolayı ibadet ederim” sözü bu bakımdan önemlidir. <br />
    Bir münâcâtında da şöyle demektedir: “İlâhî! Eğer ben sana cehennem korkusuyla ibadet ediyorsam beni cehennem ateşinde yak! Eğer cennet ümidiyle sana kullukta bulunuyorsam beni ondan mahrum et! Eğer sana olan sevgimden dolayı sana ibadet ediyorsam o zaman senin ezelî cemâlinden beni mahrum etme!”<br />
    Râbia’nın düşünceleri Ma‘rûf-i Kerhî, Muhâsibî, Bâyezîd-i Bistâmî, Zünnûn el-Mısrî, Cüneyd-i Bağdâdî, Hallâc-ı Mansûr gibi sûfîleri etkilemiştir. “Dışarı çık da ilâhî sanatı seyret!” diyen câriyesine, “Sen de içeri gir de sendeki sanatkârı temaşa et!” şeklindeki cevabında ve, “Bende varlık yok ki evleneyim” gibi sözlerinde vahdet-i vücûdun izlerini görmek mümkündür.<br />
    İyi amellerinin ortaya çıkmasını onların boşa gitmesi olarak görecek kadar melâmîmeşrep, Allah’tan dünyalık bir şey için dua etmeye utanacak ve dünyanın mâliki olmayan insanlardan bir şey istemeyecek kadar edep sahibi, Allah’a sadece Allah ve sevilen olduğu için ibadet edilmesini isteyecek kadar Hak âşığı olan Râbia’nın tasavvuf anlayışı Ebû Tâlib el-Mekkî, Kuşeyrî, Sühreverdî, Gazzâlî ve Muhyiddin İbnü’l-Arabî gibi sûfî müelliflerce farklı şekillerde yorumlanmıştır. <br />
    Ebû Tâlib el-Mekkî, Ḳūtü’l-ḳulûb’un muhabbet bahsinde Râbia’yı Süfyân es-Sevrî’den daha üstün bir mertebede görerek onu “hulle” (Allah ile dostluk) makamına yerleştirir. Râbia ile Hallâc’ın ilâhî aşk anlayışı birbirine benzer. Ancak Hallâc, bir adım daha ileri giderek Allah’a âşık olan insanın aşk yolunda kendini feda etmesini savunur. İbnü’l-Arabî, Râbia’nın Abdülkādir-i Geylânî ve Şiblî ile aynı mertebeyi paylaştığını, bu mertebenin sevgi ve ibadeti sadece Allah’a tahsis edenlerin mertebesi olduğunu söyler. <br />
    Râbia el-Adeviyye ismi İslâm ve Batı kültüründe ilâhî aşkın sembolü haline gelmiştir. Basra’dan köle olarak satın alınıp Erzurum’a getirildiğine ve kabrinin Hasan-ı Basrî mahallesinde olduğuna inanılması Râbia’nın Türk kültüründeki canlı izlerinden biridir .(Araz, s. 109).<br />
    Râbia el-Adeviyye Batı’da üzerinde çalışma yapılan ilk kadın sûfîdir. Julian Baldick’e göre sûfî tabakat kitaplarında anlatılan Râbia portresi ilk dönem hıristiyan azizlerine dair menkıbelerden uyarlanarak oluşturulmuş, Râbia’nın tarihsel kimliği efsanelerle örülü bir şekle büründürülmüştür. Râbia’nın şöhreti Haçlı seferleri yoluyla XIII. yüzyılın sonlarında Avrupa’ya ulaşmıştır. XVII. asır Fransız edebiyatında Râbia saf aşkın simgesi, hayırseverliğin modeli olarak görülmüştür. <br />
    Basra sokaklarında bir elinde meşale ile cenneti yakmaya, bir elinde testi ile cehennemi söndürmeye giden Râbia, Fransız yazarı Jean-Pierre Camus’nün bir hikâyesine konu olmuş, birçok Avrupalı yazarın eserlerine değişik anlatımlarla girmiştir. XIX. yüzyılda İngiltere’de yayımlanan R. M. Milnes’in The Sayings of Rabiah adlı şiir kitabı onun sözlerini toplayan eserlerdendir. <br />
    Hanımlara Nasihati<br />
    Hanımlar, ziyaretine gelirler, nasihat talep ederlerdi. Bu nasihatlerinden biri de şöyledir: İyiliklerinizi dahi gizleyiniz, tıpkı kötülüklerinizi gizlediğiniz gibi. İyiliklerini açık etmek, rüzgâra karşı un savurmak gibidir. Onları alıp götürür de eliniz boşta kalır.<br />
    Hazreti Rabia’nın Düşündüren Cevabı<br />
    Günlerden bir gün Hasan Basri(r.a) Hazretleri, çok önemli hayati bir konuyu konuşmak üzere Hazreti Rabia’nın yanına gelmişti ve Hazreti Rabia ona şöyle dedi:“Ey Hasan, sence kadının aklı ile nefsani arzularını karşılaştırsak nasıl bir orantı ortaya çıkar? Bu durumu erkeğin aklı ve nefsani arzularıyla kıyas edecek olursak ortaya çıkan sonuç hakkında fikriniz ve görüşünüz nedir” dedi.<br />
    Hasan Basri(r.a) Hazretleri ise şöyle dedi: “Kadının akli melekesi nefsani arzularının yanında onda bir oranındadır. Kadının nefsin isteklerine meyli akli melekelerinden dokuz misli daha baskındır. Erkekler ise erkeklerin aklı dokuz ancak nefsani arzuları akıllarına kıyasla bir orandadır.”<br />
    Hazreti Rabia(r.anha)’nın cevabı ise çok manidardır: “Ben bir ip ile dokuz köpeğe güç getirirken, siz erkeklerin dokuz iple bir köpekle başa çıkamamanıza doğrusu hayret ediyorum.” Hasan Basri(r.a)Hazretleri aldığı bu cevap ile gözyaşlarını tutamamış ve ağlayarak “bu nasihat bana yeter” demiş ve oradan ayrılıp gitmiştir.<br />
    İşte böyle mübarek bir zat olan Hazreti Rabia’dan Allah razı olsun. Böyle mübarek nice hanım evliyaları Allah şu zamanda da nasip etsin. Bizlere ise onun ahlakından ve nasihatlerinden istifade etmeyi nasip etsin. Âmin. <br />
    Hırsızın Tövbesi...<br />
    Hz. Rabia bir gece, evinde geç vakitlere kadar namaz kılarken hasırın üzerinde uyuyakalır. Bu arada evine hırsız girer. Hırsız her tarafı arar ama çalacak birşey bulamaz. Giderken Hz. Rabia’nın dışarıda giydiği örtüsünü alır. Evden çıkarken yolunu şaşırır ve kapıyı bulamaz. Geri dönüp örtüyü aldığı yere bırakınca bu sefer rahatlıkla kapıyı bulur. Bu hal yedi defa tekrarlanır. Yedinci defa tekrar örtüyü eline alınca, “Ey kişi kendini yorma. O yıllardır kendini bize ısmarladı. Şeytanın ona yaklaşma gücü yokken, hırsızın onun örtüsüne yaklaşması mümkün müdür? O uyuyorsa da dostu uyanıktır ve onu korumaktadır” diye bir ses duyar. Rabia, namazını bitirinceye kadar hırsızın bir şey bulamayıp Bu hadiseden korkarak dışarı fırlayan hırsızın, eli boş döndüğünü anlayınca seslendi:“Ey muhtaç adam, bari ibrikteki sudan abdest alıp iki rek’at namaz kıl da emeğin büsbütün boşuna gitmesin...”<br />
    Hırsız şaşırmış, korkuyla karışık bir ruh hâline kapılmıştı. Hemen abdest alıp orada namaza durdu. Rabia bundan sonra ellerini kaldırıp dua etti:“Yâ Rab, bu muhtaç, benim evimde alacak bir şey bulamadı, onu Senin kapına gönderdim. Sen elbette benim gibi değilsin. Onu boş çevirmezsin.”<br />
    Namazı bitiren hırsızın, tövbe, istiğfar etmeye başladığını duyunca, bu defa da şöyle yalvardı:“Yâ Rab, bu adam kapında birkaç dakika bekledi, hemen kabul ettin; ama bu âciz, bütün ömür boyu kapındayım, hâlâ böyle kabul edilemedim!” Kalbine doğan ses şöyleydi: “Üzülme, onu senin hürmetine kabul ettik!” (Cahız, el-Byan; Attar, Tezkiretü'l evliya; Ömer Rıza Doğrul, Hazreti Rabiatü'l-Adeviyye)<br />
    Bir örnektir Hz. Rabia… Yaşantısı, Rabbine kulluğu, kanaati, ihlâsı ve takvasıyla bir numunedir Hz. Rabia…<br />
    Bir zaman gelir ve hasta olur Allah dostu. Ziyaretine gelenler: “Ey Rabia! Bu hastalık sana çok ızdırap vermektedir. Allah’a dua et de çektiğin bu ızdırâbı hafifletsin” dediler. O da: “Siz bilmiyor musunuz, bu ızdırabı çekmemi Allah-u Teâlâ irade etti” diye cevap verdiğinde; “evet biliyoruz” dediler. Bunun üzerine: “Bu hakikâti bildiğiniz halde, benden O’nun iradesine muhalefet etmemi, O’ndan tersini dilememi nasıl isteyebiliyorsunuz?” dediği zaman, onlar: “Ey Rabia, peki senin arzun nasıldır?” diye sordular. O da: “Allah-u Teâlâ benim hakkımda ne irade ve ne takdir etmişse ona razı olmak” buyurdu.<br />
    Bir gün kendisine sordular: “Ölümü arzu ediyor musun?” Buyurdu ki: “İnsanlardan birine karşı bir kabahat işlemiş olsam, o insanla karşılaşmaktan utanırım. Hâlbuki Allah-u Teâlâ’ya karşı olan kabahatlerimiz o kadar çok ki, huzuruna varmayı (ölümü) nasıl arzu ederim?”<br />
    Dünyaya nazar etmemiş olmasına ve Rabbine duyduğu özlemle O’na kavuşmayı çok istemesine rağmen, yine de ‘huzuruna çıkacak yüzüm yok’ der gibi sevdiğinin karşısına çıkmaya utanan Rabia…<br />
    Oysa bu sözlerin sahibi hakkındaki bildiklerimiz, onun sürekli itaat halinde, ihlâs ile kulluğunu yapan bir mü’mine olduğudur. Gece her şey karanlığa büründüğünde ve herkes sevdiğiyle hemhâl olduğunda, sabaha kadar Rabbiyle baş başa kalarak, namaz kılmayı ömrünün en güzel anları olarak bilen bir kul olduğunu biliyoruz. Buna rağmen Rabbinin rahmetinden gayrı hiçbir şeye güvenmiyor Hz. Rabia.<br />
    “Bu yüksek derecelere ne ile kavuştun?” dediklerinde: “Beni ilgilendirmeyen her şeyi terk ve ebedî olanın dostluğunu istemekle” buyurdu.<br />
    Rabbimiz bizlere kendi dostluğunu istemeyi nasip et. Razı olduğuna razı olmayı, razı olmadığına da uzak olmayı nasip et. (Âmin)<br />
    Allah’a Yakarışı<br />
    Hz. Rabia çok oruç tutardı. Bir defasında bir hafta hiç yiyecek bulamayınca açlığı iyice şiddetlenir. Birden kapı çalar ve birisi bir tabak yemek getirir. Hz. Rabia mum getirmeye gider. Geldiğinde kedinin yemeğini dökmüş olduğunu görür. Su içmek isterken bardak düşüp kırılınca Hz. Rabia,”Ya Rabbi! Bu zavallı kulunu imtihan ediyorsun, fakat acizliğimden sabredemiyorum” diyerek bir ah çeker. Bu ahtan neredeyse ev yanacak hale gelir. Hz. Rabia ardından bir ses duyar, “Ey Rabia, istersen dünya nimetlerini üstüne saçayım, üzerindeki dert ve belaları kaldırayım. Fakat bu dertler, belalar ile dünya bir arada bulunmaz.” Bu sözler üzerine Hz. Rabia, “Ya Rabbi, beni kendinle meşgul eyle ve senden alıkoyacak işlere beni bulaştırma” diye dua eder. Bundan sonra dünya zevklerinden öyle kesilir ki kıldığı namazı ‘Bu benim son namazımdır’ diye o huşu ile kılar.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">    RABİA(r.anha) HAKKINDA HAK DOSTLARININ SÖZLERİ</span></span><br />
    Bazı insanlar vardır ki doğduğu zamana ait değildir. Çağların ötesinde yaşarlar. Onlar ışık olur çevresini aydınlatırlar.<br />
    Hasan Basri(r.a):Bir sohbetlerinde Nasıl ki erkeklerin aslanları varsa, dişi aslanlar da vardır, dedi. Kimdir bu dişi aslan? Diye sorulunca, o da dişi aslanın Rabiatül Adeviyye olduğunu söyledi. <br />
    Bunun üzerine, zamanın şeyhleri ve mürşid’leri Rabiatül Adeviyyenin evine ziyarete geldiler. Rabiatül Adeviyyenin evi o kadar mütevazı idi ki, dünyalık birkaç parça eşyadan başka hiç bir şey yoktu. Evinde ışık dahi bulunmamakta, karanlık bir yerdi. Gelen ziyaretçiler, Rabia anamızı tebrik edip, bu makama nasıl geldiğini soracaklardı. <br />
    Hasan-ı Basri o karanlıkta: Sen sağa, sen sola, sen de buraya otur, diyerek, herkesi yarım ay şeklinde topladı. Bundan sonra:“Mallarınız, çocuklarınız sizin için birer fitnedir.”(Teğabün Suresi,15)<br />
    “Sakın ola ki, mallarınız ve çocuklarınız sizi Allah’ın (c.c) zikrinden alıkoymasın” (Münafıkun Suresi,9)<br />
    Ayetlerini okuyarak sohbete başladı. Çeşitli ayet ve hadislerle Allah’ı (c.c) sevmenin yollarını anlattı. <br />
    Daha sonra sözü Rabia anamıza bıraktı. O mübarek kadın da: Herkes sevdiğinden bahseder. Ben Allah-ü Teâlâ Hazretlerini öyle seviyorum ki Muhammed  ’il Mustafa’ya dahi kalbimde yer kalmadı, deyince, orada bulunanların hepsi “Allah, Allah” diye hayıflanıp ağlamaya başladılar.<br />
    Rabiatül Adeviyye (r.anha)’ın sözlerinden anladığımız O’nun hem Rasulullah’ta hem de Allah-ü Teâlâ da fani olduğudur.<br />
    Malik bin Dinar (r.a.) şöyle anlatıyor. Bir vakit Hazreti Rabia’nın yanına geldim. Abdestini almış, kalan sudan da birkaç yudum içmiş idi. Abdest almış olduğu testi kırıktı ve oturduğu hasır da yıpranmış idi. Yastığına gözüm ilişti eski bir de yastığı vardı.<br />
    Bu hali görünce çok üzüldüm ve ona dedim ki “Ey Rabia! varlıklı arkadaşlarım var. Dilersen onlardan bir şeyler isteyim sana” Bana dönerek “Ey Malik! Bana da onlara da rızkı veren Allah’tır. Allah fakir olanları fakir olduğu için unutup, zengin olanları da zengin olduğu için hatırlıyor. Ondan mı yardım ediyor?” dedi. Ben “Hayır, böyle şey mi olur?” dedim.Müthiş  bir cevap, nasıl bir teslimiyet”Benim bu durumumu en iyi bilen Allah’tır, beni gören birine bu halimi benim hatırlatmam olur mu?  Madem o öyle takdir etmiş, biz de O’nun takdir ettiğini istiyoruz” diye cevap vermiş.<br />
    Abdullah bin İsa anlatıyor: “Râbia el-Adeviyye’nin yanına geldim. Yüzünde hoş bir aydınlık vardı. O, çok ağlayan bir kadındı. Yanında birisi Kur’an okuduğu zaman duygulanır, çığlık atar ve bayılırdı. Kamıştan örülmüş eski bir hasırın üstünde otururdu.”<br />
    Ebu’l-Kasım el-Kuşeyrî’den naklen İbni Hallikan şu hadiseyi anlatıyor:“Rabia Hatun, Rab Teâla’ya olan münacatında şöyle diyordu: ‘İlâhî! Sen seni seven bir kalbi ateşte yakar mısın?’ Hatıftan şu sesi işitti: “Biz bunu yapmayız. Hakkımızda kötü zanda bulunma.”<br />
    Süfyân-ı Sevrî, bir gün Râbia el-Adeviyye’nin yanında ; “Ahh, benim derdim, kederim!” dedi. Râbia el-Adeviyye; “Yalan söyleme. Öyle diyeceğine ‘Ah yazık bana ne az dertliyim’ de. Eğer gerçekten mahzun olsaydın, bu kadar rahat nefes alamazdın.”<br />
    Râbia el-Adeviyye’den Terennümler<br />
    “Seni iki aşkla, çift aşkla sevdim: Biri ibtilâ ve sevda, Diğeri Sana layık bir aşk-ı musaffa.<br />
    Ben ibtilâ ve sevdada Senin esirin oldum; Gözlerim ne dünyayı ne de mâfîhâ’yı görür.<br />
    Sana lâyık aşk-ı musaffada ise aradan perdeler kalkar. O zaman gözlerim senin mübarek cemalini görür.”<br />
    “Benim emelim, cennetim, senin aşkındır, Senin aşkın paslanmış gönlümün gözüne ciladır. Ömür boyu ben senden asla uzaklaşmam. Eğer sen benden razı olursan. Ey gönlümün neşesi, o zaman saadetim tam olur.”<br />
    “Ellerimle başımı yoklarım Ve acaba başım yerinde midir yoksa uçtu mu? Diye düşünürüm. Sevgili! Benzeri, misli olmayan Sevgili,Gönlümde O’ndan başka kimseye yer yoktur.O, gözden ve tenden gizlenmişse, neden gam çekeyim? O ebedî olarak gönlümde, cânımda yaşıyor. Sen tatlısın bu yeter, hayat acıymış bana ne?Sen benden razı ol da, bütün alem bana kızsın, köpürsün..”<br />
    Rabiatül Adeviyye Sözleri<br />
    “İlahi! Benim bütün dünyadaki işim ve arzum seni yâd etmek, ahirette de senin likana ermektir ve işte ben buyum. Sen ne istersen onu yap!”<br />
    Bir de: “Ya Rab! Ya huzur-u kalp ile namaz kılmamı nasip et veya kalp huzuru olmadan kılmanı kabul et.”<br />
    “Dil ile olan istiğfar, yalancının işidir.”<br />
    “Eğer biz bir tövbe yapacak olursak (samimi ve tesirli olmayan) bu tövbe de diğer bir tövbeye muhtaçtır. (Allah’ım! Böyle tövbe etmeyeceğime tövbe olsun, demek gerekir.)”<br />
    “Eğer sabır insan olsaydı, kerem sahibi bir kişi olurdu.”<br />
    “Marifetin semeri, izzet ve celâl sahibi Allah’a teveccüh etmektir.”<br />
    “Arif o kimsedir ki, Hakk’tan kalp ister. Hakk ona kalp verince, o derhal bunu aziz ve çelil olan Allah’a iade eder.<br />
    Kul Allah sevgisini tattığı zaman, Allah o kulunun kusurlarını kendine gösterir. Böylece o başkalarının kusurlarını görmez olur.<br />
    Allah’ı sevdiğin halde O’na karşı mı geliyorsun? Ne tuhaf şey bu! Sevgin gerçek olsaydı, O’na mutlaka itaat ederdin; çünkü seven kimse sevgilisini dinler.<br />
    ‘Allah’ı seven kimsenin, sevgiliye kavuşmadıkça feryad ve figânı dinmez.<br />
    Allah'ım, sana cehennemden korkarak ibadet ediyorsam, beni cehennem ateşinde yak. Yahut cenneti özleyerek sana ibadet ediyorsam, cennetini bana haram kıl. Yalnız seni sevdiğimden dolayı sana ibadet ediyorsam, beni ezeli cemalinden mahrum etme ya Rabbi!<br />
    Bir kalp bekçisi olmak üzere donatıldım. İçimdeki hiçbir şeyin dışarıya çıkmasına, dışarıdaki hiçbir şeyin içime girmesine izin vermem!<br />
    Ben ne zaman ezan sesi duysam, kıyamet gününün ilan edilişini duyar gibi olurum. Ne zaman kar yağdığını görsem, amel defterimin sayfalarının uçuşacağı anı hatırlarım. Ne zaman sıcakla karşılaşsam, mahşerin sıcaklığını ve hesap gününün hararetini hatırıma getirip erimeye başlarım…<br />
    Bir defasında devlete ait kandilin ışığından istifadeyle gömleğimi yamadım da kalbim dağıldıkça dağıldı ve dikişleri sökünceye kadar kalbimi toparlayamadım.<br />
    Bir kimse ilminde cimrilik ederse şu üç beladan birine çarpılır:<br />
    1- Ölmeden önce ilmi kendisinden gider.<br />
    2- Zalim yöneticinin hışmına uğrar.<br />
    3- Öğrendiği ilmi unutur.<br />
<br />
Rabiatu'l Adevviye R.Anha</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Rabiatu'l Adevviye R.Anha</span></span><br />
<br />
Tâbiînden ve Tasavvufta Sevgi Ekolünün kurucusu hanım velîlerin büyüklerinden...<br />
    8. yüzyılda Irak topraklarında yaşamış, kimsesizliği tatmış, ömrünün ilk yılları masiyetlerle alûde geçmiş, ancak kendini bu hayattan kurtararak tamamen sûfimeşrep bir hâl edinmiş bir Allah aşıkıMısır, Suriye, Filistin, Hicaz, Anadoluyu dolaşmış, sevgiye dayalı tasavvuf düşüncesinin ilk savunucularındandır. Tâbiînden ve hanım velîlerinilki ve en büyüklerindendir. Hayatı menkıbelerle, kerametlerle doludur. Şehrin yakınlarında bulunan bir dağda inzivaya çekilmiş ve bitevî Allah’ı zikir ve ibadetle meşgul olmuş. Manen öyle terakki etmiş ki devrin büyükleri ki aralarında Hasan el-Basrî, Süfyân-ı Sevrî, Mâlik bin Dinar(radiyallahu anhüma) gibi âlim ve fâzıl kişiler kendisini ziyaret ederek duasını almışlar, nasihatlerini dinlemişler. Allah’a duyduğu aşkın/üstün aşk u iştiyâk ile tasavvufa yeni bir soluk getirmiş,tasavvufta Sevgi Ekolünün kurucusu olmuştur.. Zira o bizâtahî cenneti ve cennetin nimetlerini değil Allah’ın rû’yetini ve O’nun kendisinden razı olmasını istemiştir. Bu düşünce tarzı kendisinde sonra gelen sûfilerin tasavvuf anlayışında önemli bir yer tutmuştur. İmam’ı Gazzâlî(r.a)’nin ve el-Muhâsibî(r.a)’nin de bu büyük kadın veliden etkilenmiştir.<br />
    Hicri 95, Miladi 714 yılında Basra’da doğdu. Fakir bir ailenin dördüncü kızı olduğu için “Râbia” ismi verilmiştir. <br />
    Kays b. Adî kabilesinin âzatlı kölesi olduğundan Adeviyye veya Kaysiyye nisbeleriyle anılmıştır. Künyesi Ümmü’l-hayr’dır. Sülemî, Ẕikrü’n-nisveti’l-müteʿabbidâti’ṣ-ṣûfiyyât adlı eserinde (s. 27, 54, 59) Râbia el-Adeviyye’nin yanı sıra aynı ismi taşıyan iki kadın sûfîden daha bahseder. Bunlardan biri dönemin ünlü sûfîlerinden Abdülvâhid b. Zeyd’in (ö. 177/793) eşi Basralı Râbia el-Ezdiyye, diğeri Ahmed b. Ebü’l-Havârî’nin eşi Şamlı Râbia (Râyia) bint İsmâil’dir (ö. 228/844). Aynı dönemde üç ayrı Râbia’nın bulunması Râbia el-Adeviyye hakkında kaynaklarda farklı bilgilerin yer almasına sebep olmuştur. Râbia’dan ilk bahseden çağdaşı Câhiz onun dönemin meşhur üç kadın zâhidinden biri olduğunu söyler (diğerleri Muâze el-Adeviyye ile sahâbeden Ebü’d-Derdâ’nın küçük eşi Ümmü’d-Derdâ’dır; el-Beyân ve’t-tebyîn, I, 364; III, 127, 170, 193).<br />
    "Tasavvuf kaynaklarında “nâsikât, sâlihât, mütezehhidât” diye anılan bu kadın sûfîler arasında en meşhuru Râbia el-Adeviyye’dir."<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">    İBRETLİK BİR HAYAT</span></span><br />
    Babası İsmâil‘in üç kızı vardı. Bir tane daha doğunca adını Râbia (dördüncü) koydu. Babası çok fakir olduğundan Râbia doğduğu gece evde ihtiyaç olan şeylerden hiçbiri yoktu. Bu duruma annesi çok ağlayıp mahzûn oldu. Efendisine; "Filân komşuya gidip, bir mikdar kandil yağı isteyebilir misin?" dedi.<br />
    Hazret-i Râbia‘nın babası, Allahü teâlâdan başka kimseden bir şey istememeye söz vermişti. Bununla beraber hanımını üzmemek için komşuya gitti. Kapıya elini sürdü ve geri gelip; "Kapı açılmadı" deyince hanımı ağladı. O da çok üzüldü. Babası, başını dizine dayadı ve öylece uyuya kaldı. Rüyâsında Peygamber efendimizi gördü. Peygamber efendimiz, kendisine buyurdu ki: "Hiç üzülme! Bu kızın, öyle bir hanım olacak ki, ümmetimden yetmiş bin kişiye şefâat edecek. Yârın bir kâğıda şöyle yaz: "Sen her gece Peygamber efendimize yüz salevât-ı şerîfe, Cumâ geceleri de dört yüz salevât gönderirdin. Bu Cumâ gecesi unuttun. Bunun keffâreti olarak, bu yazıyı sana getiren zâta dört yüz altını helâl parandan ver."<br />
    Sonra Basra vâlisi Îsâ Zâdân‘a git. O yazıyı ver." Hazret-i Râbia‘nın babası uyandığında, Peygamber efendimizi görmenin şevkiyle ağlıyordu. Hemen kalktı, denileni yaptı ve Îsâ Zâdân‘ın yanına gitti. Vâli mektubu alınca, Resûlullah efendimizin kendisini hatırlamasının şükrü için, binlerce altını fakirlere sadaka verdi. Râbia-tül Adeviyye‘nin babası İsmâil Efendiye de mektupta yazılanı ve ona ilâve olarak pekçok altını da sadaka verip, bir ihtiyâcı olursa tekrâr gelmesini tenbîh etti. Altınları aldıktan sonra lüzumlu ihtiyaçlarını temin etti. Böylece bolluğa kavuştular ve kızlarına rahatça bakıp güzel edeb ve terbiye ile büyüttüler.<br />
    Hakkında en ayrıntılı bilgiyi ve menkıbeleri aktaran Ferîdüddin Attâr’a göre Râbia el-Adeviyye küçük yaşlarda yetim kalır. Basra’daki kıtlık sebebiyle kız kardeşlerinin dağılmasının ardından tek başına hayat sürmeye başlar. Bu esnada zalim bir kişi tarafından 6 akçe karşılığında köle olarak satın alınır. Gündüzleri ağır işlerde çalıştırılan Râbia geceleri kendisini ibadete verir. Hz. Rabia, zalim biri tarafından ihtiyar bir adama para karşılığı köle olarak satılır. Bir gün Hz. Rabia’nın odasından ses geldiğini duyan efendisi Hz. Rabia’nın, Allah’a; ‘Ey Rabbim! Benim arzumun senin emrine uymak olduğunu biliyorsun. Elimden gelse, sana ibadetten bir an geri kalmam. Fakat ev sahibimin hizmetinde bulunduğum için sana gereği gibi ibadet edemiyorum’ diye yakardığını işitir.<br />
    Kandillerin Havada Durması<br />
    Efendisi, Hz. Rabia’nın başı üstünde bir yere asılı olmadan duran bir kandil bulunduğunu ve odanın o kandilin nuru ile aydınlandığını görür. Sabaha kadar uyuyamaz. Sabah olunca hemen Hz. Rabia’yı çağırır ve ‘Artık serbestsin. Dilediğini yap. Ama burada kalırsan ben sana hizmet ederim’ teklifinde bulunur. Hz. Rabia, ‘Gideyim’ der ve oradan ayrılıp küçük bir eve yerleşir. Bütün ömrünü burada ibadetle geçirir. Bir gün ve gecesinde bin rekât namaz kılardı. Kefenini dâimâ yanında taşır, namaz kılacağı zaman onu serer, üzerine secde ederdi. Kefeni yanında olmadan gezdiğini, kefenini beraberine almadan konuştuğunu kimse görmedi. Süfyân-ı Sevrî ve Hasan-ı Basrî, ondan feyz alırlardı.<br />
    Kimseden bir şey almazdı. Bir keresinde Hasan-ı Basrî hazretleri kendisini ziyârete gelmişti. Kulübesinin kapısında, zenginlerden birinin ağladığını gördü. "Niçin ağlıyorsunuz?" diye sordu. O zengin; "Zühd ve kerem sâhibi şu hâtun olmasa, halk mahv olur. O, zamânın bereketidir. Allahü teâlâ bizi, bir çok belâ ve sıkıntılardan onun hürmetine muhâfaza etmektedir. Ona bir mikdar yardımım olsun diye şu keseyi getirdim. Fakat kabûl etmez diye ağlıyorum. Bunu ona verseniz, belki sizin hatırınız için kabûl eder." dedi. <br />
    Hasan-ı Basrî hazretleri içeri girip olanları bildirince, Râbia-tül Adeviyye buyurdu ki: "Ben bu dünyâlıkları bunların hakîkî sâhibi olan Allahü teâlâdan istemeye utanır iken başkasından nasıl alırım? Allahü teâlâ bu dünyâda, kendisini inkâr edenlerin bile rızkını verirken, kalbi O‘nun muhabbetiyle yanan birinin rızkını vermez mi zannediyorsunuz? O kimseye selâmımızı söyle. Kalbi mahzûn olmasın. Biz Allahü teâlâdan başkasından bir şey almamaya ahdettik. Hiç bir kimseden bir şey beklemiyoruz. Geleni kabûl etmiyoruz. Bir defâsında devlete âid olan bir kandilin ışığından istifâde ederek gömleğimi yamadım da kalbim dağıldıkça dağıldı ve dikişleri sökünceye kadar kalbimi toparlayamadım."<br />
    Mâlik bin Dinâr şöyle anlatır: Bir gün Râbia‘nın yanına gittim. Abdestini almış, kalan sudan bir kaç yudum da içmişti. Dikkat ettim, testinin bir tarafı kırıktı ve çok eski bir hasırda oturuyordu. Bunları görünce çok üzüldüm, içim yandı ve; "Ey Râbia! Zengin arkadaşlarım var. Kabûl edersen sana onlardan bir şeyler alayım" dedim. Bana dönerek; "Yâ Mâlik! Bana da, onlara da rızkı veren Allahü teâlâdır. O, fakirleri fakir olduğu için unutup, zenginleri de zengin olduğu için hatırlıyor ve yardım mı ediyor sanıyorsun?" dedi. Ben de "Hayır, hiç öyle olur mu?" dedim. Bunun üzerine "Mâdem ki Rabbim benim hâlimi biliyor, benim hatırlatmama ne lüzum var. O, öyle istiyor, biz de O‘nun istediğini istiyoruz" diye cevap verdi.<br />
    Râbia-tül Adeviyye, "Niye evlenmiyorsun?" diye ısrâr edenlere şöyle söyledi: "Benim üç büyük derdim var. Bunların sıkıntısından kolayca kurtulmamı garanti ederseniz, o zaman evlenirim. Birincisi, (Acabâ son nefesimde îmânımı kurtarabilecek miyim?) İkincisi, (Kıyâmet gününde amel defterimi sağ tarafımdan mı, yoksa sol tarafımdan mı verecekler?) Üçüncüsü, (Herkesin hesâbı görüldükten sonra bir grup Cehennem‘e ve bir grup Cennet‘e giderken, acabâ ben hangi grupta bulunacağım?)" dedi.<br />
    O kimseler; "Biz bu suâllerin cevâbı olarak size bir şey söylemekten âciziz" dediler. "O halde önümde böyle dehşetli günler varken ve bu günlere hazırlanmak elbette lâzım iken, evlenmeyi nasıl düşünebilirim?" buyurdu.<br />
    Bir gün ikindi vakti yanına bir misâfir geldi. Tencerede bir parça et vardı. Eti pişirip misâfire ikrâm edeyim diye düşündü. Fakat yemeği hazırlamak için de misâfirin yanından ayrılamadı. Nihâyet akşam vakti oldu. Namazlarını kıldılar. Kendisi de, misâfiri de oruçlu idiler. Nihâyet evde bulunan bir kuru ekmek ve bir mikdar suyu misâfire ikrâm için hazırladı. Sonra, etin bulunduğu tencerenin Allahü teâlânın izni ile kaynadığını ve yemeğin çok güzel piştiğini gördü. Misâfire ikrâm ile iftarı birlikte yaptılar. Misâfir; "Hayâtımda bu kadar lezzetli bir yemek yemedim." deyince, Râbia-tül Adeviyye; "Her hâlinde Allahü teâlâyı hatırlıyan ve sâdece O‘nun rızâsını isteyenlere işte böyle yemek pişirirler." buyurdu.<br />
    Râbia hürriyetine kavuşunca hacca gitmeye karar verir. Onun dünyadan uzaklaşıp zühde yönelmesinin ilk işaretleri hacca giderken çölde karşılaştığı olaylarda ortaya çıkmaktadır. Rivayete göre yükünü taşıması için yanına aldığı eşeği çölde telef olunca kervandakiler yükünü taşımak istemişler, fakat Râbia Allah’ın yarattıklarına değil O’na güvendiğini söyleyerek bu isteği reddeder. Onun dünyanın sahibi Allah’a teveccüh etmesi daha sonraları Hallâc’da görüleceği şekilde Kâbe’ye bakışında da yansımasını bulmaktadır. Menkıbeye göre Mekke yolunda Kâbe’nin kendisini karşılamaya geldiğini görür ve“Ben bu evi ne yapayım? Bana bu evin sahibi gerek. O bana, ‘Kim bana bir karış yaklaşırsa ben ona bir arşın yaklaşırım’ diye seslenmiştir” der. <br />
    Kâbe’ye ulaşmak İbrahim b. Edhem’in on dört yılını alır. Fakat Kâbe’ye ulaştığında ortada görülecek Kâbe yoktur. Kendi kendisine sorar: “Bu da ne? Ben kör mü oldum?” Bir ses karşılık verir: “Hayır, sen Kâbe’yi göremezsin, çünkü Kâbe bir kadını görmeye gitti.” İbrahim b. Edhem Mekke’nin eteklerine doğru koşar ve Rabia’yla karşılaşır ve bu olayın nedenini sorar. <br />
    Rabia şöyle cevap verir: “Sen on dört yıl süreyle dua etmek suretiyle Kâbe’ye ulaşmaya çalıştın, oysa ben içsel dualarım ile zaten Kâbe’deyim. Sen namazla bu yolu kat ettin, bense niyazla!” Rabia büyük bir zahid olan İbrahim b. Edhem’e, Allah’a yalnızca ibadet ve amelle değil, sevgi ve münacatla da ulaşılabileceğini, sevgi ve niyazla kat edilen yolun daha çabuk olduğunu göstermiştir. Fakat Rabia kendisini karşılamaya gelen Kâbe’ye iltifat etmemiştir. “Bana ev değil, ev sahibi lâzım. Kâbe’nin cemaliyle sevinilir mi? Beni, ‘Kim bana bir karış yaklaşırsa, bir arşın yaklaşırım’ diye buyuranın karşılaması lazım! Neden Kâbe’ye bakayım?” demiştir. Rabia’nın bu sözleri, âşığın mâşukuna nazlanışı olarak yorumlanmıştır Râbia el-Adeviyye’nin dünyevî olan her şeyi terkedip zühde yönelmesi ilk zâhid sûfîlerde yaygın olan ortak bir tavırdır. Râbia’yı diğer sûfîlerden ayıran husus onun zühd anlayışını ilâhî aşk fikriyle tamamlamasıdır.<br />
    Hacdan sonra Basra’ya yerleşen Râbia kendisine yapılan evlenme tekliflerini reddetmiştir. Râbia’nın bu tavrının kökeninde zühd anlayışı ve evliliğin ilâhî aşkın önünde perde olması düşüncesi vardır. Râbia ile birlikte Basra tasavvuf ekolünün temsilcilerinden olan Abdülvâhid b. Zeyd’in Râbia’ya evlilik teklif ettiğinde ondan, “Git kendine kendin gibi birini bul. Bende hiç arzu işareti gördün mü?” cevabını aldığı rivayet edilir. Râbia’nın bu cevabı, kendisini ilâhî aşktan uzaklaştıran her şeyden kaçınması gerektiğinin sembolik bir ifadesidir. <br />
    Bir gün Basralı zenginlerden Süleyman Haşimi kendisine bir mektup yazıp, servetinin çokluğunu izah ettikten sonra; “Bütün bunlar senin emrine âmâdedir. Yeter ki nikâhım altına girmeye razı ol” der. Rabia’dan sert bir cevap, “Kazancınla mağrur olup, ona güvenme. Bunlar köpük gibidirler. Ne ölüme mani olurlar, ne de başına gelecek bir takdire. Sen yarın varacağın İlahi huzurda sana lazım olana bak, onunla teselli ol. Bir de sakın ben ölürken vasiyet ederim de bu servetimle arkamdan hayır işlerler, diye bir vesveseye aldanma. Sen kendi kendine vasi ol. Servetini kendi elinde İslami hizmete harca, ölmeden vasiyetini kendin yerine getir. Şunu da unutma ki, emrime âmâde edeceğini yazdığın şey, gönlüme ağırlık, kalbime karanlık verir. Benim için cazip bir şey olmaktan çoktan uzaklaşmıştır onlar”<br />
    Bir gün, Hasan-ı Basrî hazretlerinin evinin önünden geçiyordu. O sırada evin damında bulunan Hasan-ı Basrî, Allahü teâlânın muhabbetinden pek çok ağlamış, göz yaşlarını rüzgâr, aşağıdan geçmekte olan Râbia-tül Adeviyyenin yüzüne düşürmüştü. Damlanın nereden geldiğini araştırıp, yukarıda ağlamakta olan Hasan-ı Basrî‘yi görünce; "Ey Hasan! Sakın gözyaşların nefsinin arzusuyla akmış olmasın! Bu gözyaşlarını içinde muhafaza et ki, içerde bir derya olsun. Allahü teâlânın muhabbeti ile kaynasın" dedi.<br />
    Bir defâsında kendisini sevenler ziyârete gelmişlerdi. Evde, odayı aydınlatacak bir kandil yoktu. Gelenlere ise ışık lâzımdı. Râbia-tül Adeviyye hazretleri parmaklarına üfledi. Bunun üzerine Allahü teâlânın izniyle sabaha kadar parmaklarından ışık yayıldı ve oda aydınlandı.<br />
    Bir kimse, kendisine, cebinden çıkardığı parayı vermek istedi. Hazret-i Râbia elini havaya doğru uzattı. Avucu altınla dolu olduğu halde o kimseye; "Sen cebinden alıyorsun, bana böyle veriyorlar." dedi.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">    ZÜHDİ, TASAVVUFİ BİR HAYAT YAŞADI</span></span><br />
    Allah korkusunu esas alan zühd anlayışının temsilcilerinden Hasan-ı Basrî(r.a)’nin de Râbia’ya evlilik teklifinde bulunduğu rivayet edilirse de Hasan-ı Basrî(r.a) Râbia’dan yetmiş yıl önce vefat ettiğine göre bu rivayetin doğru olması mümkün değildir. Râbia ile evlenmek isteyenler sadece çevresindeki sûfîlerden ibaret değildir. O, Basra Emîri Muhammed b. Süleyman el-Hâşimî’nin evlilik teklifini de dünyayı arzulamanın elem, onu terketmenin huzur getireceğini söyleyerek reddetmiştir. Dünyevî nikâhın kişiyi Hak’tan uzaklaştırdığını söyleyen Râbia, Hak ile dâimî beraberliğe işaret eden mânevî ve ruhanî nikâh anlayışını benimsemiştir.<br />
    Ferîdüddin Attâr’ın Râbia’yı “Hz. Meryem’in nâibi” şeklinde tanıtması ve Râbia’nın zühdü tercih edip bekâr bir hayat yaşaması, Avrupalı yazarlara onu Pelagia, Avilalı St. Teresa gibi hıristiyan azizeleriyle karşılaştırmasına yol açmıştır. Çağdaş Arap müelliflerden Abdurrahman Bedevî, Râbia’nın hıristiyan mistiklerden etkilendiğini ileri sürerken Abdülmün‘im el-Hifnî bu görüşü eleştirerek İslâm’da ve Hıristiyanlık’taki aşk anlayışının tamamıyla farklı olduğunu, Râbia’nın vahdet-i vücûd temelli ilâhî aşk anlayışını benimsediğini vurgulamıştır. (el-ʿÂbidetü’l-ḫâşiʿâ, s. 86-96).<br />
    Râbia, yapmadığı şeyleri anlatırlar korkusuyla pek istemese de öğütlerinden faydalanmak isteyen birçok kişi tarafından ziyaret edilmiştir. Rebâh Kaysî el-Basrî, Zünnûn el-Mısrî, İbrâhim b. Edhem, Süfyân es-Sevrî, Şakīk-ı Belhî, Mâlik b. Dînâr gibi ünlü sûfîler yanında Muâze el-Adeviyye, hizmetinde bulunan Abde bint Ebû Şevâl, Meryem el-Basriyye ve Leylâ el-Kaysiyye gibi kadın sûfîlerle görüştüğü, hadis rivayetinde otorite olan Süfyân es-Sevrî ile görüşmesi sırasında onun kendisini Hakk’a yakınlaşmaktan alıkoyan hadis rivayetiyle meşgul olmasını eleştirdiği kaydedilmektedir. <br />
    Attâr hiçbir kadına asla nübüvvet gelmediğini söyleyen bir erkek grubuna, “Ben sizin en yüce rabbinizim iddiası (Nâziât Suresi,24) kesinlikle hiçbir kadından sâdır olmamıştır” diyen Râbia el-Adeviyye’nin “tâcü’r-ricâl” olarak nitelenmeye lâyık olduğunu söyler.<br />
    Hazreti Râbi’a bir gece, “Yâ Rabbi! Ya kalb huzûru ile namaz kılmamı nasîb et, ya da kalb huzûru ile kılamadığım namazımı kabûl buyur. Allahım benim bütün dünyâdaki arzum ve işim, seni yâdetmek, âhırette de Cemâl-i ilâhiyene kavuşmaktır. Ne olur, beni bu anlayışıma bağışla” diye yalvardı.<br />
    Bazen Allahü teâlâya şöyle niyazda bulunurdu: “Yâ Rabbi! Benim dünyâdaki bütün gayret ve maksadım, hep seni hatırlamak, hep seninle meşgûl olmak, âhırette ise, cemâlin ile müşerref olmaktır. Benim bütün arzum budur.”<br />
    Bir gün Râbi’a Hâtun ağlıyordu. Dediler ki: “Ey Allahü teâlânın sevgili kulu niçin ağlıyorsun? Rabbinle yakınlığın var.” Buyurdular ki: “Ayrılıktan korkuyorum, belki ölüm vaktinde (Sen bana gerekmezsin ey Râbi’a) diye Allahü teâlâ hazretleri hitâb buyurursa benim hâlim ne olur? Eyvah! Eyvah!” deyip ağladı.<br />
    Tevekkülü o dereceye ulaşmıştı ki, “Gök tunç olsa, yer demir kesilse, gökten bir damla yağmur düşmese, yerden bir bitki bitmese ve dünyâdaki bütün insanlar benim çocuğum olsa, Allahü teâlâya yemîn ederim ki onlara nasıl bakacağım düşüncesi kalbime gelmez, çünkü Allahü teâlâ hepsinin rızkını vereceğini bildirmiş ve üzerine almıştır” derdi:<br />
    Hazreti Rabia ve Duası<br />
    Hazreti Rabia orucu çok tutardı. Bir defasında orucunu açmak için yiyecek bulamadı, açlığı da iyice şiddetlendi. O anda kapı çaldı ve birisi kapıya bir tabak yemek bıraktı. Hazreti Rabia biraz sonra kapıyı açtı fakat geldiğinde bir kedinin yemeği döktüğünü gördü. İçeriye girdi su içmek isterken bardağı düşürüp kırdı. Hazreti Rabia ”Ya Rabbi! Sen bu aciz kulunu imtihan ediyorsun, lakin ben acizliğimden sabredemiyorum” diyerek bir ah çekti.<br />
    Bu ah öyle bir ah ki neredeyse ev yanacaktı.Hazreti Rabia arkasından bir ses duydu “Ey Rabia eğer dilersen dünya nimetlerini üzerine yağdırayım, üzerinde bulunan bütün dert ve belaları hemen kaldırayım. Lakin musibetler ile dünya bir arada bulunmaz.” Hazreti Rabia bunu işitince “Ya Rabbi her daim beni zatın ile birlikte eyle ve beni bundan alıkoyacak her türlü işlerden uzak tut” diyerek dua etti.<br />
    Bir zaman hasta olmuştu. Ziyâretine gelenler “Ey Râbi’a! Görüyoruz ki sana gelmiş olan bu hastalık sana çok ızdırap vermektedir. Duâ et de Allahü teâlâ senin çektiğin bu ızdırabı hafifletsin” deyince, buyurdu ki: “Siz biliyor musunuz ki, bu ızdırabı çekmemi Allahü teâlâ irâde etmiştir.” “Evet biliyoruz” dediler. O da: “Madem bunu biliyorsunuz da, O’nun irâdesine muhalefet etmemi, irâdesinin tersini O’ndan istememi nasıl isteyebiliyorsunuz?” dediği zaman onlar, “Ey Râbi’a peki senin arzun nasıldır?” diye sordular. O da, “Allahü teâlâ benim hakkımda ne irâde etmiş, takdîr etmişse ona râzı olmak” buyurdu.<br />
    Bir gün kendisine sordular ki; “Ölümü arzu ediyor musun?” Buyurdu ki; “İnsanlardan birine karşı bir kabahat işlemiş olsam, o insanla karşılaşmaktan utanırım. Halbuki Allahü teâlâya karşı olan kabahatlerimiz o kadar çok ki huzûruna varmayı (ölümü) nasıl arzu ederim?”<br />
    Kendisine dediler ki; “Bu yüksek derecelere ne ile kavuştun?” Buyurdu ki; “Beni alâkadar etmiyen her şeyi terk etmekle ve ebedi olanın dostluğunu arzu etmekle.”<br />
    Hazreti Râbi’a, aralıksız olarak inlerdi ve onu hep dertli bir hâlde görürlerdi. Yakınları dedi ki, “Hiç bir hastalığınız yok, ağlayıp sızlanmanıza, yakınmanıza sebep nedir?” O da, “Benim gönlümde öyle bir dert var ki, tabibler tedâvisinde âciz kaldılar. Yaramın merhemi Allahü teâlâya vuslattır (kavuşmaktır). Böyle yanıp yakılıyorum ki, belki maksadıma kavuşurum. Bu benim yaptığım ise, bu işte en az olanıdır” diye cevap verdi.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">    RABİA EL-ADEVİYYE'NİN VEFATI</span></span><br />
    Yaşı sekseni bulmuştu. Yolda kendi kendine yürüyebiliyordu. Fakat yaşlılığın te’sîriyle yürümekte güçlük çekerdi. Öyle ki görenler, ha düştü, ha düşecek zannederlerdi. Böyle olmakla beraber kimsenin yardımını kabûl etmezdi. Vefâtı yaklaşınca yakınlarından Abede binti Şevvâl’i yanına çağırdı. Her zaman yanında taşıdığı kefeni göstererek, “Vefât ettiğim zaman beni bu beze sar ve defn et” diye vasıyyet etti.<br />
    Vefât etmeden önce hasta yatağının başucunda bekleyen büyüklere, “Kalkınız, burayı boşaltıp, yalnız bırakınız ki, Allahü teâlânın melekleriyle başbaşa kalayım” deyince, oradakiler odayı boşalttılar. Kapıyı örttüler, içerden şöyle sesler geliyordu: “Ey mutmainne nefs, râzı olmuş ve râzı olunmuş olarak Rabbine dön! Has kullarımın arasına katıl ve Cennetime gir.” (Fecr Suresi, 27-30)<br />
    Aradan biraz zaman geçti ses kesilmişti. İçeri girdiklerinde Hazreti Râbi’a’nın vefât ettiğini gördüler. Râbia el-Adeviyye, H.185-M.801 yılında Basra’da vefat etti ve burada defnedildi.<br />
    Mısırda Kudüste, Şamda, Erzurumda makam kabri vardır. Rabbim cennetteki derecesini a’li eylesin. Bizleri de bu mübarek edep hayâ, iffet sahibi Allah dostlarına layık evlad eylesin. Âmin.<br />
    Çeşitli kaynakları inceleyerek Râbia’nın ölüm tarihini ve kabrinin yerini tartışan Ömer Rıza Doğrul’a göre ona nisbet edilen, Kudüs’ün doğusunda ve Hz. Îsâ’nın semaya yükseldiği yerin civarında Tûr-i Zeytâ’daki kabir Ahmed b. Ebü’l-Havârî’nin eşi olan Dımaşklı Râbia bint İsmâil’e aittir. Doğrul, Şam’da Râbia’ya izâfe edilen başka bir kabir daha bulunduğunu, bu kabrin de aynı hanım için yapılıp zamanla adının unutulmasından sonra Râbia el-Adeviyye’nin şöhretinden dolayı ona nisbet edildiğini ileri sürer(Ömer R.Doğrul. Hazret-i Râbiatü’l-Adeviyye, s. 215-226).<br />
    Abede binti Şevval anlatıyor: “Râbi’a’yı vefâtından bir sene sonra rü’yâda gördüm. Yeşil elbiseler giymiş, başında da yeşil bir başörtüsü vardı. Ben, “Seni sardığım kefenine ne oldu?” dedim. “Allahü teâlâ onları çıkardı ve bana bunları verdi” dedi.<br />
    Vefâtından sonra kendisini rü’yâda görenler, “Münker ve Nekir melekleri ile aranızda ne gibi bir şey oldu?” diye sordular. “O iki heybetli melek gelip de bana “Men rabbüke” (Rabbin kim?) suâlini sorunca, onlara dedim ki, ey Melekler! Hemen geri gidip Rabbime şöyle arz ediniz. (Ey Allahım! Dünyâda bunca halk arasında, ihtiyâr bir kadıncağızı unutmadın. Ben, seni hiç unutur muyum?)”<br />
    Nakledildiğine göre Muhammed bin Eslem Tûsî ile Nu’mân Tûsî, Râbi’a’nın (radıyallahü anh) kabri başına gelip “Hâlin nasıldır?” diye sordular. Allah’u Teâlânın izni ile şöyle cevap verdi: “Allah’u Teâlâ bana çok şeyler ihsân etti; Ni’metler içindeyim elhamdülillah.”<br />
    Bessâr bin Gâlib en-Necrânî diyor ki: “Râbi’a-i Adviyye için vefâtından sonra hep duâ ederdim. Bir defasında onu rü’yâmda gördüm. Bana dedi ki: “Hediyelerin nûrdan mendil içinde ve nurla kaplanmış tabaklarla bize sunulmaktadır.” “Bu nasıl oluyor?” dedim. “Hayatta olan mü’minler ölüler için duâ ettiklerinde, ipek mendiller içinde nûrdan tabaklara konup, ölüye götürülür ve (Bu, sana filan dostunun hediyesidir) denilir” buyurdu.<br />
    “Yâ Rabbi, dünyâda, bana neyi takdîr etmiş isen onların hepsini düşmanlarına ver. Âhırette benim için hangi ni’metleri ihsân etmeyi takdîr etmiş isen onları da dostlarına ver. Ben sadece seni istiyorum.”<br />
    “Yâ Rabbi, eğer sana ibâdet etmem Cehennem korkusu ile ise beni Cehenneme at. Eğer Cennete girmek ümidi ile ibâdet ediyor isem, Cennetini bana yasak eyle. Eğer sırf, senin rızân için ibâdet ediyor isem, o hâlde bakî olan Cemâlin ile müşerref eyle.”<br />
    Çok defa şöyle derdi: “İstiğfar etmekle kurtulduk sanırız… Hâlbuki o istiğfarımız da, bir başka istiğfara muhtaçtır.”<br />
    Allah’u Teâlânın muhabbeti ile çok ağlar, hep mahzûn olarak yaşardı. Cehennem lafzını duyunca, onun dehşeti ile kendinden geçerek bayılıp düşerdi.<br />
    Dediler ki;“Bir kulun Allah’u Teâlânın takdîrine râzı olup olmadığı nasıl bilinir?” Buyurdu ki; “Gelen ni’metlerden zevk aldığı gibi, gelen musibetlerden de zevk aldığı zaman.”<br />
    Bir kimse “Yâ Rabbi! Benden râzı ol” dedi. Bunu gören Hazreti Râbi’a, “Kendisinden râzı olmadığın (Kaza ve kaderine rızâ göstermediğin) bir zâtın, senden râzı olmasını istemeye utanmıyor musun?” dedi.<br />
    Kendisine sordular ki; “İnsanı Allah’u Teâlâya yaklaştıran en üstün şey nedir?”“Muhabbet sahibi olan kişi, muhabbetinden öyle sâdık olmalı ki, gönlünde O’nun için olmayan hiç bir sevgi bulunmamalı” buyurdu.<br />
    “İşlediğiniz günahları gizlediğiniz gibi, yaptığınız iyilikleri de gizleyin.”<br />
    “Sabır insan olsaydı çok kerîm olurdu.”<br />
    “Ma’rifetin alâmeti, her an Allahü teâlâyı hatırlamaktır.”<br />
    “Kul Allahü teâlânın sevgisini tattığı zaman, Allah o kulunun kusurlarını kendisine gösterir. Böylece o, başkalarının kusurlarını görmez olur.”<br />
    Râbia’nın zühd hareketinin tasavvufa dönüşüm sürecinde önemli bir yeri bulunmaktadır. Râbia’nın önderliğinde gelişen tasavvufî çizgide korku, kaygı ve hüzün yerine sevgi, ümit ve iyimserliğe ağırlık verildiği görülür. <br />
    Sûfî müellifler sadece muhabbet ve aşk konusunda değil tövbe, zühd, hüzün, rızâ, tevazu gibi tasavvuf kavramlarının açıklanmasında da Râbia’nın sözlerine başvurmuşlardır. Onun bu tasavvufî haller hususunda geliştirdiği tavır kişinin bütün fiillerinin gerçek fâilinin Allah olduğu düşüncesidir. “Çok günahım var, eğer tövbe edersem Allah tövbemi kabul eder mi?” sorusuna verdiği, “Hayır! Eğer O senin tövbeni kabul ederse sen ancak o zaman tövbe edebilirsin” şeklindeki cevap onun bu tavrını gösteren dikkat çekici bir örnektir. (Kuşeyrî, s. 192)<br />
    İlk dönem zâhidlerinde çokça görülen ağlama ve hüzün Râbia için de söz konusudur. “Allahım, benden râzı ol!” diye dua eden Süfyân es-Sevrî’ye, “Kendisinden razı olmadığın zattan senden razı olmasını istemekten utanmıyor musun!” dediği kaydedilir. (Kelâbâzî, s. 153)<br />
    İyi ve kötü amellerin gizlenmesi gerektiğini düşünen Râbia’nın, “Amellerimden biri başkası tarafından görülse onu yapılmamış sayarım” sözü onun ilk dönem sûfîlerindeki melâmet tavrına sahip olduğunu göstermektedir.<br />
    Râbia el-Adeviyye(r.anha) ilâhî aşk konusunda şöyle münâcâtta bulunur: “Ey rabbim! Seni iki sevgi ile severim. Sevginin biri benim aşk ve iştiyakımdan, diğeri senin sevilmeye lâyık olduğundandır. Benim aşk ve iştiyakımdan gelen sevgim senden başkasını bırakıp sadece senin zikrinle meşgul olmayı, senin sevilmeye lâyık olmandan gelen sevgim de bana müşahede mertebesini ihsan buyurmuş olmandır. Şu halde hamd ve şükran ne bana mahsustur ne de övülmüş olma ciheti bana aittir. Her iki yönden de şükür ve hamd sana mahsustur.”<br />
    Râbia’ya göre birinci aşk olan hevâ sevgisi mümkün olmakla birlikte bir eksikliği içerir. Zira kulun Hakk’ın dışındaki şeylerin kaygısıyla veya herhangi bir menfaat ümidiyle Hakk’ı sevmesi gerçek ilâhî aşk değildir. Gerçek aşk Allah’a aittir (el-hubbü lillâh).<br />
    Allah kulu sevmedikçe kulun Allah’ı sevmesi mümkün değildir. Bu sevgide herhangi bir ikilik veya menfaat kaygısı yoktur. Râbia’nın ilâhî aşk anlayışının ibadete bakışında da yansımasını bulduğu görülmektedir. “Allah’a ne cehennem korkusu ne de cennet sevgisiyle ibadette bulunurum. Eğer korkudan dolayı amel işlersem kendimi kötü bir ücretli sayarım. Ben O’na aşk ve şevkimden dolayı ibadet ederim” sözü bu bakımdan önemlidir. <br />
    Bir münâcâtında da şöyle demektedir: “İlâhî! Eğer ben sana cehennem korkusuyla ibadet ediyorsam beni cehennem ateşinde yak! Eğer cennet ümidiyle sana kullukta bulunuyorsam beni ondan mahrum et! Eğer sana olan sevgimden dolayı sana ibadet ediyorsam o zaman senin ezelî cemâlinden beni mahrum etme!”<br />
    Râbia’nın düşünceleri Ma‘rûf-i Kerhî, Muhâsibî, Bâyezîd-i Bistâmî, Zünnûn el-Mısrî, Cüneyd-i Bağdâdî, Hallâc-ı Mansûr gibi sûfîleri etkilemiştir. “Dışarı çık da ilâhî sanatı seyret!” diyen câriyesine, “Sen de içeri gir de sendeki sanatkârı temaşa et!” şeklindeki cevabında ve, “Bende varlık yok ki evleneyim” gibi sözlerinde vahdet-i vücûdun izlerini görmek mümkündür.<br />
    İyi amellerinin ortaya çıkmasını onların boşa gitmesi olarak görecek kadar melâmîmeşrep, Allah’tan dünyalık bir şey için dua etmeye utanacak ve dünyanın mâliki olmayan insanlardan bir şey istemeyecek kadar edep sahibi, Allah’a sadece Allah ve sevilen olduğu için ibadet edilmesini isteyecek kadar Hak âşığı olan Râbia’nın tasavvuf anlayışı Ebû Tâlib el-Mekkî, Kuşeyrî, Sühreverdî, Gazzâlî ve Muhyiddin İbnü’l-Arabî gibi sûfî müelliflerce farklı şekillerde yorumlanmıştır. <br />
    Ebû Tâlib el-Mekkî, Ḳūtü’l-ḳulûb’un muhabbet bahsinde Râbia’yı Süfyân es-Sevrî’den daha üstün bir mertebede görerek onu “hulle” (Allah ile dostluk) makamına yerleştirir. Râbia ile Hallâc’ın ilâhî aşk anlayışı birbirine benzer. Ancak Hallâc, bir adım daha ileri giderek Allah’a âşık olan insanın aşk yolunda kendini feda etmesini savunur. İbnü’l-Arabî, Râbia’nın Abdülkādir-i Geylânî ve Şiblî ile aynı mertebeyi paylaştığını, bu mertebenin sevgi ve ibadeti sadece Allah’a tahsis edenlerin mertebesi olduğunu söyler. <br />
    Râbia el-Adeviyye ismi İslâm ve Batı kültüründe ilâhî aşkın sembolü haline gelmiştir. Basra’dan köle olarak satın alınıp Erzurum’a getirildiğine ve kabrinin Hasan-ı Basrî mahallesinde olduğuna inanılması Râbia’nın Türk kültüründeki canlı izlerinden biridir .(Araz, s. 109).<br />
    Râbia el-Adeviyye Batı’da üzerinde çalışma yapılan ilk kadın sûfîdir. Julian Baldick’e göre sûfî tabakat kitaplarında anlatılan Râbia portresi ilk dönem hıristiyan azizlerine dair menkıbelerden uyarlanarak oluşturulmuş, Râbia’nın tarihsel kimliği efsanelerle örülü bir şekle büründürülmüştür. Râbia’nın şöhreti Haçlı seferleri yoluyla XIII. yüzyılın sonlarında Avrupa’ya ulaşmıştır. XVII. asır Fransız edebiyatında Râbia saf aşkın simgesi, hayırseverliğin modeli olarak görülmüştür. <br />
    Basra sokaklarında bir elinde meşale ile cenneti yakmaya, bir elinde testi ile cehennemi söndürmeye giden Râbia, Fransız yazarı Jean-Pierre Camus’nün bir hikâyesine konu olmuş, birçok Avrupalı yazarın eserlerine değişik anlatımlarla girmiştir. XIX. yüzyılda İngiltere’de yayımlanan R. M. Milnes’in The Sayings of Rabiah adlı şiir kitabı onun sözlerini toplayan eserlerdendir. <br />
    Hanımlara Nasihati<br />
    Hanımlar, ziyaretine gelirler, nasihat talep ederlerdi. Bu nasihatlerinden biri de şöyledir: İyiliklerinizi dahi gizleyiniz, tıpkı kötülüklerinizi gizlediğiniz gibi. İyiliklerini açık etmek, rüzgâra karşı un savurmak gibidir. Onları alıp götürür de eliniz boşta kalır.<br />
    Hazreti Rabia’nın Düşündüren Cevabı<br />
    Günlerden bir gün Hasan Basri(r.a) Hazretleri, çok önemli hayati bir konuyu konuşmak üzere Hazreti Rabia’nın yanına gelmişti ve Hazreti Rabia ona şöyle dedi:“Ey Hasan, sence kadının aklı ile nefsani arzularını karşılaştırsak nasıl bir orantı ortaya çıkar? Bu durumu erkeğin aklı ve nefsani arzularıyla kıyas edecek olursak ortaya çıkan sonuç hakkında fikriniz ve görüşünüz nedir” dedi.<br />
    Hasan Basri(r.a) Hazretleri ise şöyle dedi: “Kadının akli melekesi nefsani arzularının yanında onda bir oranındadır. Kadının nefsin isteklerine meyli akli melekelerinden dokuz misli daha baskındır. Erkekler ise erkeklerin aklı dokuz ancak nefsani arzuları akıllarına kıyasla bir orandadır.”<br />
    Hazreti Rabia(r.anha)’nın cevabı ise çok manidardır: “Ben bir ip ile dokuz köpeğe güç getirirken, siz erkeklerin dokuz iple bir köpekle başa çıkamamanıza doğrusu hayret ediyorum.” Hasan Basri(r.a)Hazretleri aldığı bu cevap ile gözyaşlarını tutamamış ve ağlayarak “bu nasihat bana yeter” demiş ve oradan ayrılıp gitmiştir.<br />
    İşte böyle mübarek bir zat olan Hazreti Rabia’dan Allah razı olsun. Böyle mübarek nice hanım evliyaları Allah şu zamanda da nasip etsin. Bizlere ise onun ahlakından ve nasihatlerinden istifade etmeyi nasip etsin. Âmin. <br />
    Hırsızın Tövbesi...<br />
    Hz. Rabia bir gece, evinde geç vakitlere kadar namaz kılarken hasırın üzerinde uyuyakalır. Bu arada evine hırsız girer. Hırsız her tarafı arar ama çalacak birşey bulamaz. Giderken Hz. Rabia’nın dışarıda giydiği örtüsünü alır. Evden çıkarken yolunu şaşırır ve kapıyı bulamaz. Geri dönüp örtüyü aldığı yere bırakınca bu sefer rahatlıkla kapıyı bulur. Bu hal yedi defa tekrarlanır. Yedinci defa tekrar örtüyü eline alınca, “Ey kişi kendini yorma. O yıllardır kendini bize ısmarladı. Şeytanın ona yaklaşma gücü yokken, hırsızın onun örtüsüne yaklaşması mümkün müdür? O uyuyorsa da dostu uyanıktır ve onu korumaktadır” diye bir ses duyar. Rabia, namazını bitirinceye kadar hırsızın bir şey bulamayıp Bu hadiseden korkarak dışarı fırlayan hırsızın, eli boş döndüğünü anlayınca seslendi:“Ey muhtaç adam, bari ibrikteki sudan abdest alıp iki rek’at namaz kıl da emeğin büsbütün boşuna gitmesin...”<br />
    Hırsız şaşırmış, korkuyla karışık bir ruh hâline kapılmıştı. Hemen abdest alıp orada namaza durdu. Rabia bundan sonra ellerini kaldırıp dua etti:“Yâ Rab, bu muhtaç, benim evimde alacak bir şey bulamadı, onu Senin kapına gönderdim. Sen elbette benim gibi değilsin. Onu boş çevirmezsin.”<br />
    Namazı bitiren hırsızın, tövbe, istiğfar etmeye başladığını duyunca, bu defa da şöyle yalvardı:“Yâ Rab, bu adam kapında birkaç dakika bekledi, hemen kabul ettin; ama bu âciz, bütün ömür boyu kapındayım, hâlâ böyle kabul edilemedim!” Kalbine doğan ses şöyleydi: “Üzülme, onu senin hürmetine kabul ettik!” (Cahız, el-Byan; Attar, Tezkiretü'l evliya; Ömer Rıza Doğrul, Hazreti Rabiatü'l-Adeviyye)<br />
    Bir örnektir Hz. Rabia… Yaşantısı, Rabbine kulluğu, kanaati, ihlâsı ve takvasıyla bir numunedir Hz. Rabia…<br />
    Bir zaman gelir ve hasta olur Allah dostu. Ziyaretine gelenler: “Ey Rabia! Bu hastalık sana çok ızdırap vermektedir. Allah’a dua et de çektiğin bu ızdırâbı hafifletsin” dediler. O da: “Siz bilmiyor musunuz, bu ızdırabı çekmemi Allah-u Teâlâ irade etti” diye cevap verdiğinde; “evet biliyoruz” dediler. Bunun üzerine: “Bu hakikâti bildiğiniz halde, benden O’nun iradesine muhalefet etmemi, O’ndan tersini dilememi nasıl isteyebiliyorsunuz?” dediği zaman, onlar: “Ey Rabia, peki senin arzun nasıldır?” diye sordular. O da: “Allah-u Teâlâ benim hakkımda ne irade ve ne takdir etmişse ona razı olmak” buyurdu.<br />
    Bir gün kendisine sordular: “Ölümü arzu ediyor musun?” Buyurdu ki: “İnsanlardan birine karşı bir kabahat işlemiş olsam, o insanla karşılaşmaktan utanırım. Hâlbuki Allah-u Teâlâ’ya karşı olan kabahatlerimiz o kadar çok ki, huzuruna varmayı (ölümü) nasıl arzu ederim?”<br />
    Dünyaya nazar etmemiş olmasına ve Rabbine duyduğu özlemle O’na kavuşmayı çok istemesine rağmen, yine de ‘huzuruna çıkacak yüzüm yok’ der gibi sevdiğinin karşısına çıkmaya utanan Rabia…<br />
    Oysa bu sözlerin sahibi hakkındaki bildiklerimiz, onun sürekli itaat halinde, ihlâs ile kulluğunu yapan bir mü’mine olduğudur. Gece her şey karanlığa büründüğünde ve herkes sevdiğiyle hemhâl olduğunda, sabaha kadar Rabbiyle baş başa kalarak, namaz kılmayı ömrünün en güzel anları olarak bilen bir kul olduğunu biliyoruz. Buna rağmen Rabbinin rahmetinden gayrı hiçbir şeye güvenmiyor Hz. Rabia.<br />
    “Bu yüksek derecelere ne ile kavuştun?” dediklerinde: “Beni ilgilendirmeyen her şeyi terk ve ebedî olanın dostluğunu istemekle” buyurdu.<br />
    Rabbimiz bizlere kendi dostluğunu istemeyi nasip et. Razı olduğuna razı olmayı, razı olmadığına da uzak olmayı nasip et. (Âmin)<br />
    Allah’a Yakarışı<br />
    Hz. Rabia çok oruç tutardı. Bir defasında bir hafta hiç yiyecek bulamayınca açlığı iyice şiddetlenir. Birden kapı çalar ve birisi bir tabak yemek getirir. Hz. Rabia mum getirmeye gider. Geldiğinde kedinin yemeğini dökmüş olduğunu görür. Su içmek isterken bardak düşüp kırılınca Hz. Rabia,”Ya Rabbi! Bu zavallı kulunu imtihan ediyorsun, fakat acizliğimden sabredemiyorum” diyerek bir ah çeker. Bu ahtan neredeyse ev yanacak hale gelir. Hz. Rabia ardından bir ses duyar, “Ey Rabia, istersen dünya nimetlerini üstüne saçayım, üzerindeki dert ve belaları kaldırayım. Fakat bu dertler, belalar ile dünya bir arada bulunmaz.” Bu sözler üzerine Hz. Rabia, “Ya Rabbi, beni kendinle meşgul eyle ve senden alıkoyacak işlere beni bulaştırma” diye dua eder. Bundan sonra dünya zevklerinden öyle kesilir ki kıldığı namazı ‘Bu benim son namazımdır’ diye o huşu ile kılar.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">    RABİA(r.anha) HAKKINDA HAK DOSTLARININ SÖZLERİ</span></span><br />
    Bazı insanlar vardır ki doğduğu zamana ait değildir. Çağların ötesinde yaşarlar. Onlar ışık olur çevresini aydınlatırlar.<br />
    Hasan Basri(r.a):Bir sohbetlerinde Nasıl ki erkeklerin aslanları varsa, dişi aslanlar da vardır, dedi. Kimdir bu dişi aslan? Diye sorulunca, o da dişi aslanın Rabiatül Adeviyye olduğunu söyledi. <br />
    Bunun üzerine, zamanın şeyhleri ve mürşid’leri Rabiatül Adeviyyenin evine ziyarete geldiler. Rabiatül Adeviyyenin evi o kadar mütevazı idi ki, dünyalık birkaç parça eşyadan başka hiç bir şey yoktu. Evinde ışık dahi bulunmamakta, karanlık bir yerdi. Gelen ziyaretçiler, Rabia anamızı tebrik edip, bu makama nasıl geldiğini soracaklardı. <br />
    Hasan-ı Basri o karanlıkta: Sen sağa, sen sola, sen de buraya otur, diyerek, herkesi yarım ay şeklinde topladı. Bundan sonra:“Mallarınız, çocuklarınız sizin için birer fitnedir.”(Teğabün Suresi,15)<br />
    “Sakın ola ki, mallarınız ve çocuklarınız sizi Allah’ın (c.c) zikrinden alıkoymasın” (Münafıkun Suresi,9)<br />
    Ayetlerini okuyarak sohbete başladı. Çeşitli ayet ve hadislerle Allah’ı (c.c) sevmenin yollarını anlattı. <br />
    Daha sonra sözü Rabia anamıza bıraktı. O mübarek kadın da: Herkes sevdiğinden bahseder. Ben Allah-ü Teâlâ Hazretlerini öyle seviyorum ki Muhammed  ’il Mustafa’ya dahi kalbimde yer kalmadı, deyince, orada bulunanların hepsi “Allah, Allah” diye hayıflanıp ağlamaya başladılar.<br />
    Rabiatül Adeviyye (r.anha)’ın sözlerinden anladığımız O’nun hem Rasulullah’ta hem de Allah-ü Teâlâ da fani olduğudur.<br />
    Malik bin Dinar (r.a.) şöyle anlatıyor. Bir vakit Hazreti Rabia’nın yanına geldim. Abdestini almış, kalan sudan da birkaç yudum içmiş idi. Abdest almış olduğu testi kırıktı ve oturduğu hasır da yıpranmış idi. Yastığına gözüm ilişti eski bir de yastığı vardı.<br />
    Bu hali görünce çok üzüldüm ve ona dedim ki “Ey Rabia! varlıklı arkadaşlarım var. Dilersen onlardan bir şeyler isteyim sana” Bana dönerek “Ey Malik! Bana da onlara da rızkı veren Allah’tır. Allah fakir olanları fakir olduğu için unutup, zengin olanları da zengin olduğu için hatırlıyor. Ondan mı yardım ediyor?” dedi. Ben “Hayır, böyle şey mi olur?” dedim.Müthiş  bir cevap, nasıl bir teslimiyet”Benim bu durumumu en iyi bilen Allah’tır, beni gören birine bu halimi benim hatırlatmam olur mu?  Madem o öyle takdir etmiş, biz de O’nun takdir ettiğini istiyoruz” diye cevap vermiş.<br />
    Abdullah bin İsa anlatıyor: “Râbia el-Adeviyye’nin yanına geldim. Yüzünde hoş bir aydınlık vardı. O, çok ağlayan bir kadındı. Yanında birisi Kur’an okuduğu zaman duygulanır, çığlık atar ve bayılırdı. Kamıştan örülmüş eski bir hasırın üstünde otururdu.”<br />
    Ebu’l-Kasım el-Kuşeyrî’den naklen İbni Hallikan şu hadiseyi anlatıyor:“Rabia Hatun, Rab Teâla’ya olan münacatında şöyle diyordu: ‘İlâhî! Sen seni seven bir kalbi ateşte yakar mısın?’ Hatıftan şu sesi işitti: “Biz bunu yapmayız. Hakkımızda kötü zanda bulunma.”<br />
    Süfyân-ı Sevrî, bir gün Râbia el-Adeviyye’nin yanında ; “Ahh, benim derdim, kederim!” dedi. Râbia el-Adeviyye; “Yalan söyleme. Öyle diyeceğine ‘Ah yazık bana ne az dertliyim’ de. Eğer gerçekten mahzun olsaydın, bu kadar rahat nefes alamazdın.”<br />
    Râbia el-Adeviyye’den Terennümler<br />
    “Seni iki aşkla, çift aşkla sevdim: Biri ibtilâ ve sevda, Diğeri Sana layık bir aşk-ı musaffa.<br />
    Ben ibtilâ ve sevdada Senin esirin oldum; Gözlerim ne dünyayı ne de mâfîhâ’yı görür.<br />
    Sana lâyık aşk-ı musaffada ise aradan perdeler kalkar. O zaman gözlerim senin mübarek cemalini görür.”<br />
    “Benim emelim, cennetim, senin aşkındır, Senin aşkın paslanmış gönlümün gözüne ciladır. Ömür boyu ben senden asla uzaklaşmam. Eğer sen benden razı olursan. Ey gönlümün neşesi, o zaman saadetim tam olur.”<br />
    “Ellerimle başımı yoklarım Ve acaba başım yerinde midir yoksa uçtu mu? Diye düşünürüm. Sevgili! Benzeri, misli olmayan Sevgili,Gönlümde O’ndan başka kimseye yer yoktur.O, gözden ve tenden gizlenmişse, neden gam çekeyim? O ebedî olarak gönlümde, cânımda yaşıyor. Sen tatlısın bu yeter, hayat acıymış bana ne?Sen benden razı ol da, bütün alem bana kızsın, köpürsün..”<br />
    Rabiatül Adeviyye Sözleri<br />
    “İlahi! Benim bütün dünyadaki işim ve arzum seni yâd etmek, ahirette de senin likana ermektir ve işte ben buyum. Sen ne istersen onu yap!”<br />
    Bir de: “Ya Rab! Ya huzur-u kalp ile namaz kılmamı nasip et veya kalp huzuru olmadan kılmanı kabul et.”<br />
    “Dil ile olan istiğfar, yalancının işidir.”<br />
    “Eğer biz bir tövbe yapacak olursak (samimi ve tesirli olmayan) bu tövbe de diğer bir tövbeye muhtaçtır. (Allah’ım! Böyle tövbe etmeyeceğime tövbe olsun, demek gerekir.)”<br />
    “Eğer sabır insan olsaydı, kerem sahibi bir kişi olurdu.”<br />
    “Marifetin semeri, izzet ve celâl sahibi Allah’a teveccüh etmektir.”<br />
    “Arif o kimsedir ki, Hakk’tan kalp ister. Hakk ona kalp verince, o derhal bunu aziz ve çelil olan Allah’a iade eder.<br />
    Kul Allah sevgisini tattığı zaman, Allah o kulunun kusurlarını kendine gösterir. Böylece o başkalarının kusurlarını görmez olur.<br />
    Allah’ı sevdiğin halde O’na karşı mı geliyorsun? Ne tuhaf şey bu! Sevgin gerçek olsaydı, O’na mutlaka itaat ederdin; çünkü seven kimse sevgilisini dinler.<br />
    ‘Allah’ı seven kimsenin, sevgiliye kavuşmadıkça feryad ve figânı dinmez.<br />
    Allah'ım, sana cehennemden korkarak ibadet ediyorsam, beni cehennem ateşinde yak. Yahut cenneti özleyerek sana ibadet ediyorsam, cennetini bana haram kıl. Yalnız seni sevdiğimden dolayı sana ibadet ediyorsam, beni ezeli cemalinden mahrum etme ya Rabbi!<br />
    Bir kalp bekçisi olmak üzere donatıldım. İçimdeki hiçbir şeyin dışarıya çıkmasına, dışarıdaki hiçbir şeyin içime girmesine izin vermem!<br />
    Ben ne zaman ezan sesi duysam, kıyamet gününün ilan edilişini duyar gibi olurum. Ne zaman kar yağdığını görsem, amel defterimin sayfalarının uçuşacağı anı hatırlarım. Ne zaman sıcakla karşılaşsam, mahşerin sıcaklığını ve hesap gününün hararetini hatırıma getirip erimeye başlarım…<br />
    Bir defasında devlete ait kandilin ışığından istifadeyle gömleğimi yamadım da kalbim dağıldıkça dağıldı ve dikişleri sökünceye kadar kalbimi toparlayamadım.<br />
    Bir kimse ilminde cimrilik ederse şu üç beladan birine çarpılır:<br />
    1- Ölmeden önce ilmi kendisinden gider.<br />
    2- Zalim yöneticinin hışmına uğrar.<br />
    3- Öğrendiği ilmi unutur.<br />
<br />
Rabiatu'l Adevviye R.Anha</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[İmam Caferi Sadık Kimdir]]></title>
			<link>https://rashid-tunca.com/showthread.php?tid=44279</link>
			<pubDate>Wed, 29 Jul 2026 10:30:24 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://rashid-tunca.com/member.php?action=profile&uid=8">Raşit Tunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://rashid-tunca.com/showthread.php?tid=44279</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">İmam Caferi Sadık Kimdir</span></span><br />
<br />
Câfer-i Sâdık Hazretleri hicrî 80 senesinde Medîne-i Münevvere’de doğmuştur. Özü-sözü doğru, son derece dürüst ve güvenilir bir şahsiyete sahip olması sebebiyle, kendisine Sâdık denilmiştir. Ayrıca Sâbir (sabreden, tahammül gösteren), Fâzıl (fazîlet ve yüksek ahlâk sahibi, olgun), Tâhir (temiz, nezih) ve Âtır (hoş kokulu) lâkaplarıyla da anılmıştır.<br />
<br />
Câfer-i Sâdık Hazretlerinin babası, Muhammed Bâkır (r.a.); dedesi Ali Zeynelâbidîn (r.a.); dedesinin babası da Hazret-i Hüseyin’dir (r.a.). Câfer-i Sâdık Hazretleri’nin soyu, baba tarafından Hazret-i Ali’ye, anne tarafından ise iki koldan Hazret-i Ebûbekir’e ulaşmaktadır. Böylece o, Ehl-i Beyt ile Hazret-i Sıddîk’ın maddî-mânevî nesebini şahsında birleştirerek, “Altın Silsile”ye ayrı bir güzellik kazandırmıştır.<br />
<br />
Câfer-i Sâdık Hazretleri, küçük yaştan itibâren ilim, ibadet, fazîlet ve ahlâkta zirve bir âile ve muhitte yetişmiştir. Enes bin Mâlik ve Sehl bin Sa‘d (r.a.) gibi sahâbîlerden; Atâ, Zührî, Urve, İkrime ve Nâfî (k.s.) gibi meşhur tâbiîn âlimlerinden, akāid, tefsir, hadis, fıkıh gibi İslâmî ilimleri en üst seviyede tahsil etmiştir. Bilhassa, büyük birer âlim olan muhterem dedeleri Zeynelâbidîn ve Kâsım bin Muhammed Hazretleri ile muhterem babası Muhammed Bâkır Hazretlerinden çok istifâde etmiştir. Onlar kanalıyla pek çok hadîs-i şerîf rivâyet etmiştir.[1] Bu zevâtın hepsi de Medîne-i Münevvere’nin büyük âlim ve imamlarıdır. Cenâb-ı Hak hepsinden râzı olsun!<br />
<br />
Yani Câfer-i Sâdık Hazretlerinin hem hocaları, hem âilesi, hem de kendisi; ihlâs, takvâ, mârifet, sadâkat, emânet ve adâlet ehli, güvenilir ve sâlih din büyükleridir.<br />
<br />
Ferîdüddîn Attâr Hazretleri, Allah dostlarının hayatlarını, ibretli menkıbelerini ve hikmetli nasihatlerini derlediği Tezkiretü’l-Evliyâ isimli meşhur eserine -teberrüken- onun hayatını anlatarak başlamıştır.<br />
<br />
Kâsım bin Muhammed Hazretleri vefât ettiğinde, torunu Câfer-i Sâdık Hazretleri 28 yaşında idi ve aldığı ilmi insanlara tevzî etmeye başlamıştı.[2]<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">CAFER-İ SÂDIK’IN (R.A.) İBADET HAYATI</span></span><br />
<br />
Câfer-i Sâdık Hazretleri, uzleti tercih edip kendini ilme ve ibadete vermiş, âbid, zâhid, huşû hâlinde yaşayan büyük bir Allah dostudur.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">İmâm Mâlik Hazretleri, onun hakkında şöyle der:</span></span><br />
<br />
“Câfer-i Sâdık Hazretlerinin huzûruna varırdım; o, güzel ve nükteli sözlerden hoşlanır, dâimâ tebessüm hâlinde bulunurdu. Yanında Nebî r zikredildiğinde ise hemen toparlanır, âdeta rengi sararırdı. Yanına uzun zaman gidip geldim. Onu hep şu üç hâlden biri üzere görürdüm: Ya namaz kılar, ya oruçlu olur veya Kur’ân-ı Kerîm okurdu. Abdestsiz olarak hadîs-i şerîf rivâyet ettiğini hiç görmedim. Mâlâyânî konuşmazdı. Haşyetullah sebebiyle yüreği titreyen âbid ve zâhidlerdendi. Yanına vardığımda mutlakâ kendi altındaki minderi alıp bana ikram ederdi…”[3]<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Câfer-i Sâdık Hazretleri ibadetler hususunda şöyle buyururdu:</span></span><br />
<br />
“Namaz, her takvâ sahibi için (Hakk’a) yakınlıktır. Hac, her güçsüzün cihâdıdır. Bedenin zekâtı oruçtur. Amelsiz dâvetçi, yay olmadan ok atmaya çalışan kişi gibidir. Sadaka vermek sûretiyle, rızkın üzerinize bolca inmesini sağlayınız. Zekât vererek mallarınızı koruyunuz. İktisatlı davranan, fakir düşmez. Tedbir, hayatın yarısıdır. İnsanlarla dost olmak, aklın yarısıdır… Anne-babasını üzen, onlara âsî olmuş olur. Musîbet zamanında sabredemeyip feverân eden, sevâbından mahrum kalır… Allah Teâlâ sabrı musîbet miktârınca, rızkı da ihtiyaç miktârınca indirir. Kendisine verilen malı idâreli kullananı Allah Teâlâ rızıklandırır. Malını saçıp savuranı ise Allah Teâlâ mahrum bırakır.”[4]<br />
<br />
Süfyân-ı Sevrî Hazretleri şöyle anlatır:<br />
<br />
“Hac için Mekke’ye gittim. Câfer bin Muhammed’i Ebtah’da devesini çöktürmüş hâlde gördüm. Ona:<br />
<br />
«–Ey Rasûlullâh’ın evlâdı! Vakfe mekânı neden Meş’ar-i Haram’da değil de Harem’in ötesinde kılındı?» dedim. Şöyle cevap verdi:<br />
<br />
«–Kâbe Allâh’ın evi, Harem perdesi ve vakfe yeri de kapısıdır. Kullar O’na varmayı dileyince, onları tazarrû ve niyaz hâlinde kapıda durdurdu, vakfe yaptırdı. İçeri girmelerine izin verince onları ikinci kapıya, Müzdelife’ye yaklaştırdı. Çok yalvarıp yakardıklarını ve fazlasıyla gayret gösterdiklerini görünce onlara merhamet etti. Merhamet edince de onlara kurbanlarını takdim etmelerini emretti. Onlar kurbanlarını keserek kirlerini giderip günahlardan temizlendiklerinde ise onlara evini ziyaret etmelerini emretti.»<br />
<br />
«–Peki teşrîk günlerinde oruç tutmak neden mekruh görüldü?» diye sordum. Câfer-i Sâdık Hazretleri:<br />
<br />
«–Çünkü insanlar Allâh’ın ziyafetindedirler. Misafirin oruç tutması hoş görülmez.» diye cevap verdi.<br />
<br />
«–Kurbânın olayım, fayda vermeyen bir bez parçası olduğu hâlde, insanlar Kâbe’nin örtülerine ne diye yapışıyorlar?» dedim. Şöyle cevap verdi:<br />
<br />
«–Bu, birine karşı cürüm işleyen ve cürmünü bağışlaması için o kişinin eteklerine yapışıp etrâfında dönen kişinin hâline benzer.”[5]<br />
<br />
   <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"> Kur’ân Okumadan Önce Yapılan Dua</span></span><br />
<br />
Câfer-i Sâdık Hazretleri, Kur’ân okumadan önce yapılan istiâzenin, yani “أَعُوذُ بِاللّٰهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّج۪يمِ : İlâhî rahmetten kovulmuş şeytandan Allâh’a sığınırım.” duâsının hakîkatini şöyle îzah buyurmuştur:<br />
<br />
“(Gerçek) istiâze, Kur’ân kıraatine tâzîm olmak üzere ağzı yalan, gıybet ve iftirâdan temizlemektir.”[6]<br />
<br />
Şüphesiz ki Câfer-i Sâdık Hazretlerinin bu ifâdesi, onun bütün ibadet hayatına akseden kalbî hassâsiyetlerinin tipik bir misâlidir.<br />
<br />
   <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"> Hakîkî Zikir</span></span><br />
<br />
Yine Câfer-i Sâdık Hazretleri:<br />
<br />
“Allah Teâlâ’nın «Ey îmân edenler!» hitâbındaki lezzet, kişiden ibadet ve tâatin bütün yorgunluk ve ağırlığını giderir, yok eder (bilâkis ibadetleri mânevî bir ziyâfet hâline getirir).” buyurmuştur.[7]<br />
<br />
Onun zikri de ayrı bir feyz ve rûhâniyet taşırdı. Nitekim şöyle buyurmuştur:<br />
<br />
“Hakîkî zikir, Hakk’ın zikri esnâsında mâsivâyı (kulu Allah’tan uzaklaştıran her şeyi) unutmaktır. İşte o vakit, kul için Allah Teâlâ her şeye bedel olur.”[8]<br />
<br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Câfer-i Sâdık Hazretlerinin Kabristan Ziyareti</span></span><br />
<br />
Câfer-i Sâdık Hazretleri geceleyin kabristana gider ve şöyle derdi:<br />
<br />
“–Ey kabir ehli, ne oluyor da sizi çağırdığım zaman cevap vermiyorsunuz?”<br />
<br />
Sonra kendi kendine:<br />
<br />
“–Vallâhi onlar ile cevâbın arasına girildi. Sanki şimdi ben de onlar gibi oldum ve aralarına katıldım!” diyerek kıbleye yönelir, fecrin doğuşuna kadar tefekkür ve ibadetle meşgul olurdu.[9]<br />
<br />
Bir gün yoksulun biri, Câfer-i Sâdık Hazretlerine:<br />
<br />
“–Neden gece gündüz çalışıp durmaktasın?” diye sormuştu. O da şöyle cevap verdi:<br />
<br />
“–Baktım, benim işimi bir başkası benim gibi yapamıyor, ben de kendi işimi kendim yapmaya karar verdim ve tembelliği boynumdan attım. Yaratıldığımdan beri rızkım, bana gelip yetişiyor. Bu yüzden ne hırsım kaldı, ne de tamahım. Bir gün ölüm gelip çatacak, kimse benim için ölmeyecek. Bu sebeple ölüme hazırlanmaya ve onu karşılamaya koyuldum. İnsanlarda bir vefâ görmedim. O yüzden de cân u gönülden Allah Teâlâ’nın vefâsını tercih ettim, bundan başka her şeyi terk ettim. Onların hepsi zandan ibâret olduğu için hepsinden vazgeçtim.”[10]<br />
<br />
İnsan oyun ve eğlence için yaratılmamıştır; mânen yücelerek Hakk’a vâsıl olmak için yaratılmıştır. O hâlde bereketli bir ibadet ömrü yaşayıp eldeki en kıymetli sermâye olan ömrü zâyî etmemek gerekir. İnsan bilmez mi ki ömür takviminden her gün bir yaprak düşmektedir! Geceler ve gündüzler birbirini takip etmekte, seherin ve sabahın bereketleri, uykudaki gâfillerin üzerinden geçip gitmektedir. Bu şekilde gâfilâne bir hayat yaşayanlar, kıyâmet sabahına uyanınca ellerinde hiçbir şey bulamazlar. Ellerindeki ömür sermâyesi de tükenmiş olur. Gafletle işledikleri azıcık amelleri ise onların kurtuluşuna kâfî gelmez.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">CAFER-İ SÂDIK’IN (R.A.) GÜZEL AHLAKI</span></span><br />
<br />
Câfer-i Sâdık Hazretleri; şefkat, merhamet, hilim, sabır, affedicilik, cömertlik gibi ahlâkî hasletlerin zirvesindeydi. Cenâb-ı Hak’tan başka kimseden korkmazdı. Allah yolunda, kınayanın kınamasına zerre kadar değer vermezdi. Makâmından dolayı idâreciden, kalabalığından dolayı halktan çekinmezdi. Medhedenin övgüsü onu aldatmaz, düşmanın yermesiyle de yolundan dönmezdi.<br />
<br />
Bir gün para kesesini kaybeden bir adam, kim olduğunu bilmeden gelip Câfer-i Sâdık Hazretlerinin yakasına yapışmış ve:<br />
<br />
“–Paralarımı sen çaldın!” demişti. Hazret:<br />
<br />
“–Kesende ne kadar para vardı?” diye sordu. O da:<br />
<br />
“–Bin dinar.” dedi.<br />
<br />
Câfer-i Sâdık Hazretleri, hiçbir şey söylemeden o adamı evine götürüp bin dinar verdi. Bu şahıs daha sonra kendi para kesesini bulunca, özür dileyerek aldığı paraları geri getirdi. Câfer-i Sâdık Hazretleri ise:<br />
<br />
“–Biz verdiğimizi geri almayız!” dedi. Bu duruma hayret eden adam:<br />
<br />
“–Bu zât kimdir?” diye sordu. Câfer-i Sâdık Hazretleri olduğunu öğrenince de mahcûbiyeti bir kat daha arttı.[11]<br />
<br />
    Öfkelerini Yutanlar<br />
<br />
Câfer-i Sâdık Hazretleri’nin bir kölesi vardı. O, ibrikten su döküyor, Hazret de leğende ellerini yıkıyordu. Birden su elbisesine sıçradı. Câfer-i Sâdık Hazretleri köleye biraz kızarak baktı. Bunun üzerine köle:<br />
<br />
“–Efendim, Kur’ân-ı Kerîm’de «وَالْكَاظِم۪ينَ الْغَيْظَ / Öfkelerini yutanlar»[12] Allâh’ın mağfireti ve cennetle müjdeleniyor.” dedi. O zaman Câfer-i Sâdık Hazretleri:<br />
<br />
“–Öfkemi yuttum!” dedi. Köle âyetin devâmını okudu:<br />
<br />
“–وَالْعَاف۪ينَ عَنِ النَّاسِ: İnsanları affedenler.”<br />
<br />
Câfer Hazretleri:<br />
<br />
“–Haydi seni affettim.” dedi. Köle yine âyetin devâmını okudu:<br />
<br />
“–وَاللّٰهُ يُحِبُّ الْمُحْسِن۪ينَ: Allah ihsanda bulunan, iyilik eden kimseleri sever!”<br />
<br />
Bunun üzerine Câfer-i Sâdık Hazretleri:<br />
<br />
“–Haydi git, sen Allah Teâlâ’nın rızâsı için artık hürsün! Şu bin dinar para da senin!” buyurdu.[13]<br />
<br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Rızâ ve Teslîmiyet</span></span><br />
<br />
Câfer-i Sâdık Hazretleri, başına gelen musîbetler karşısında da Hakk’ın takdîrine büyük bir rızâ ve teslîmiyet gösterirdi. Öyle ki küçük çocuğu kucağında vefât ettiğinde, rızâ hâlinden başka bir tavır sergilemedi. Babalık şefkatiyle gözlerinden yaşlar süzüldü. Fakat Cenâb-ı Hakk’ın diğer nîmetlerini düşündü ve:<br />
<br />
“–Bir nîmetini aldıysan, pek çok nîmet lûtfetmeye devam ediyorsun! Bir defa iptilâya uğrattıysan, devamlı âfiyet veriyorsun!” diye ilticâ ve niyazda bulundu.<br />
<br />
Sonra da çocuğunu alıp hanımının ve diğer akraba kadınların yanına götürdü. Kadınlar, küçük yavrunun vefât ettiğini görünce feryâda başladılar. Câfer-i Sâdık Hazretleri onlara, kesinlikle feryâd ile ağlamamaları hususunda tembihlerde bulundu.<br />
<br />
Yavrusunu defnetmeye giderken de rızâ zirvelerindeki kalbinden şu samimî ifâdeler dökülüyordu:<br />
<br />
“Evlâdımızı alan Cenâb-ı Hakk’ı tesbîh ederim, bizim O’na karşı ancak muhabbetimiz artmıştır!”<br />
<br />
Yavrusunu toprağa verdikten sonra da şöyle buyurdu:<br />
<br />
“Biz öyle bir kavmiz ki, sevdiğimiz kişilere sevdiğimiz şeyleri ihsân eylemesi için Allah Teâlâ Hazretleri’ne duâ ederiz, O da bize lûtfeder. Eğer, sevdiğimiz kişiler hakkında sevmediğimiz şeyler takdîr ederse, ona da râzı oluruz.”[14]<br />
<br />
İşte kulluk edebinin muhteşem bir tezâhürü… Nitekim yüksek ruhları mâneviyat ufuklarında zirveleştiren sır da, ilâhî imtihanın en ağır tecellîleri karşısında dahî şikâyet ve sızlanmayı bir kenara bırakıp, daha da artan bir rızâ, teslîmiyet, hamd, şükür ve muhabbet ile Hakk’a yönelebilmektir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">CAFER-İ SÂDIK’IN (R.A.) FAZİLETLERİ</span></span><br />
<br />
Câfer-i Sâdık Hazretleri güler yüzlü, tatlı sözlü bir Hak dostu idi. Sîreti ve sûreti çok nurluydu. Büyük dedesi Hazret-i Ali’ye çok benzerdi. Son derece vakur ve mehâbetli idi.<br />
<br />
Câfer-i Sâdık Hazretleri her bakımdan öyle fazîlet sahibi bir insandı ki, mübârek sîmâsına bakanlar, onun Peygamber sülâlesinden olduğunu derhâl fark ederlerdi.[15]<br />
<br />
Onun mânevî olgunluk ve üstünlükleri, kendisi hakkında anlatılanlardan çok daha yüksek idi. O, bu yüceliği sebebiyle; “Şeyhu Benî Hâşim: Haşimoğulları Kabîlesi’nin büyüğü” diye de isimlendirilmiştir.[16]<br />
<br />
Şu hakîkati hatırlamak bile, onların fazîletini ifâdeye kâfîdir:<br />
<br />
Bütün mü’minler, Resûlullah Efendimiz’e salât ü selâm getirirken, O’nun Ehl-i Beyt’ine ve nesline de duâ ederler. Hattâ namazda tahiyyâttan sonra Peygamber Efendimiz r ve O’nun Ehl-i Beyt’ine salât ü selâm getirilmediği takdirde, namaz kâmil mânâsıyla edâ edilmiş sayılmaz.<br />
<br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Câfer-i Sâdık Hazretlerinin Cömertliği</span></span><br />
<br />
Câfer bin Muhammed Hazretleri çok cömert bir Allah dostu idi. Fakir fukarâyı doyurur, muhtaçlara infâk ederdi. Fakir düşmekten korkmaksızın o kadar infaklarda bulunurdu ki, neredeyse kendi âilesine bir şey bırakmazdı.[17]<br />
<br />
Gizlice infâk etme ve dertlere devâ olma hususunda, muhterem dedesi Zeynelâbidîn Hazretlerine benzerdi. Nitekim Zeynelâbidîn Hazretleri, karanlık basınca, ekmek, et, para gibi malzemelerle doldurduğu torbasını omzuna alıp dışarı çıkar ve kimsenin haberi olmadan fukarânın kapılarının önüne ihtiyaç duydukları şeyleri bırakırdı. Bu durum ancak vefâtından sonra, fukarânın sahipsiz kalması neticesinde anlaşılabilmişti.[18]<br />
<br />
Nitekim Zeynelâbidîn Hazretlerinin mübârek naaşı yıkanırken de, sırtında içi su toplamış büyükçe yaralar görüldü. Sebebi araştırıldığında bunların, fukarâya erzak çuvalı taşımaktan dolayı oluştuğu anlaşıldı.[19]<br />
<br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Câfer-i Sâdık Hazretlerinin Elbisesi</span></span><br />
<br />
Câfer-i Sâdık Hazretleri, son derece mahviyet sahibiydi. Süfyân-ı Sevrî Hazretleri, bir gün onun üzerinde kıymetli bir elbise görmüştü. Bunu Peygamber Efendimiz’in nesline yakıştıramadığını söyleyince, Câfer-i Sâdık Hazretleri altındaki kıldan dokunmuş sert yün elbiseyi gösterdi. İçinde yaşadıkları devirde maddî imkânlar bollaştığı için herkesin giydiği güzel elbiselerden giymenin daha münâsip düşeceğini ifâde ettikten sonra:<br />
<br />
“–Alttakini Allah için giydik, üsttekini de sizin için giydik. Allah için olanı gizledik, sizin için olanı da izhâr ettik!” buyurdu.[20]<br />
<br />
Hakîkaten, öyle bir toplum vasatında eski elbise giymek, kişiyi zâhidlik taslamaya ve ucba sürükleyebilirdi. Câfer-i Sâdık Hazretleri bu davranışıyla, riyâ, ucub, kibir ve tevâzuun fahrı gibi gizli tehlikelerden korunmuş ve mahviyete riâyet etmiş olmaktadır.<br />
<br />
   <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"> Fütüvvet Ehli</span></span><br />
<br />
Câfer-i Sâdık Hazretleri, fütüvvet ehli bir zât idi. Bir gün Şakîk-ı Belhî Hazretleri ona fütüvvetin ne olduğunu sormuştu. O da:<br />
<br />
“–Siz bu hususta ne diyorsunuz?” buyurdu. Şakîk Hazretleri:<br />
<br />
“–Verilirse şükrederiz, verilmezse sabrederiz.” dedi.<br />
<br />
Câfer-i Sâdık Hazretleri:<br />
<br />
“–Onu bizim Medîne’nin köpekleri de yapıyor. Bize göre fütüvvet, verilirse başkasını kendimize tercih etmek (îsâr), verilmezse şükretmektir.” buyurdu.[21]<br />
<br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Duâsı Makbûl Bir Hak Dostu</span></span><br />
<br />
Câfer-i Sâdık Hazretleri, duâsı makbûl bir Hak dostu idi. Ne zaman Allah Teâlâ’dan bir şey istese, daha duâsı bitmeden o şey önünde hazır olurdu.[22] Onun buna benzer daha pek çok kerâmetleri zikredilir.[23]<br />
<br />
Bu yüksek fazîletleri sebebiyle, Câfer-i Sâdık Hazretleri daha hayattayken kendisi hakkında bâzı yanlış inanışlar, aşırı yüceltmeler ve yalanlar uydurulmaya başlandı. O bunlardan çok rahatsız olur, onları hep reddeder ve yalanlardı.[24]<br />
<br />
Nitekim Abdülcebbâr bin Abbâs Hemedânî, beraberinde bulunanlarla birlikte Medîne-i Münevvere’den yola çıkmak istediklerinde, Câfer-i Sâdık Hazretleri onların yanına geldi ve:<br />
<br />
“–İnşâallah siz şehrinizin sâlihlerindensiniz. Benden şehrinizin ahâlisine haber verin ki; kim benim kendisine itaat edilmesi mecbûrî, mâsum (günahsız) bir imam olduğumu iddiâ ederse, ben ondan uzağım! Yine kim benim Hazret-i Ebû Bekir ve Hazret-i Ömer’i sevmeyip onlardan yüz çevirdiğimi iddiâ ederse, ben ondan uzağım!”[25]<br />
<br />
Bu ve benzeri rivâyetler, birbirini desteklemekte ve hepsi de Ehl-i Beyt’in ve Câfer-i Sâdık Hazretlerinin, Hazret-i Ebûbekir ve Hazret-i Ömer’e olan muhabbetlerini açıkça göstermektedir. Ehl-i Beyt’e nisbet edilen bunun hâricindeki sözler ise, büyük bir iftirâdan ibârettir. Nitekim Câfer-i Sâdık Hazretleri, Râfızîlere kızar, onların, büyük dedesi Hazret-i Ebûbekir’e gizli ve açıktan dil uzattıklarını işittikçe onlara buğzederdi.[26]<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">CAFER-İ SÂDIK’IN (R.A.) TEVAZUSU</span></span><br />
<br />
Câfer-i Sâdık g, mütevâzı bir zât idi. Kimseyi hor görmez, her mü’mini kendisinden daha kıymetli bilirdi. Nitekim bir gün hizmetçilerini yanına çağırıp onlara:<br />
<br />
“–Gelin sizinle kıyâmet günü için bir anlaşma yapalım: O gün hangimiz kurtulursa, diğerlerine şefâatçi olmak üzere birbirimize söz verelim!” demişti. Onlar:<br />
<br />
“–Ey Allah Rasûlü’nün torunu! Sizin ceddiniz bütün âlemlerin şefâatçisi iken, bizim şefâatimize sizin gibi bir zâtın ne ihtiyacı olur?!” dediler.<br />
<br />
Câfer-i Sâdık Hazretleri,, şu tevâzû yüklü cevâbı verdi:<br />
<br />
“–Ben kıyâmet gününde, şu hâlim ve bu amellerimle mübârek ceddimin yüzüne bakmaktan hayâ ederim!”[27]<br />
<br />
    Câfer-i Sâdık Hazretlerinin Allah Korkusu<br />
<br />
Âlim, zâhid bütün insanlar, Câfer-i Sâdık Hazretlerinden feyz almak isterlerdi. Nitekim Dâvud-i Tâî Hazretleri bir gün yanına gelerek, kalbinin karardığından bahsedip nasihat talebinde bulundu.<br />
<br />
Câfer-i Sâdık Hazretleri:<br />
<br />
“–Sen asrımızın en zâhidisin, benim nasihatime ne ihtiyacın olacak?” dedi.<br />
<br />
Dâvud-i Tâî Hazretleri:<br />
<br />
“–Ey Allah Rasûlü’nün evlâdı! Senin insanlara üstünlüğün var. Onun için senin herkese vaaz etmen lâzım!” dedi.<br />
<br />
Câfer-i Sâdık Hazretleri yine yüksek tevâzuunu ve Allah korkusunu ifâde eden şu muhteşem cevâbı verdi:<br />
<br />
“–Ey Dâvud! Ben kıyâmet gününde mübârek ceddimin benim yakama yapışıp; «Bana tâbî olmanın hakkını neden vermedin? Bu iş haseple-neseple olmaz, Hakk’a lâyık muâmeleyle olur!» diye çıkışmasından korkuyorum!”<br />
<br />
Bunun üzerine Dâvud-i Tâî Hazretleri:<br />
<br />
“Yâ İlâhî! Nebîler neslinden olup, ceddi Rasûl, annesi Betûl olan birisi böyle korku içinde yaşarsa, Dâvud kim oluyor da ameli ve muâmelesiyle kendini beğeniyor!” diye ağlamaya başladı.[28]<br />
<br />
Câfer-i Sâdık Hazretleri insanları tevâzû sahibi olmaya teşvik eder, bencil davranıp büyüklenenleri de îkâz ederdi. Nitekim bir gün bir kabîleye rastlamıştı:<br />
<br />
“–Sizin efendiniz kim?” diye sordu. İçlerinden biri:<br />
<br />
“–Ben!” dedi. Hazret bu cevaptan hoşlanmadı ve onu îkâz ederek:<br />
<br />
“–Eğer sen bunların efendisi olsaydın; «Ben» demezdin! (Onların hizmetkârı olduğunu söylerdin.)” buyurdu.[29]<br />
<br />
Çünkü enâniyet/benlik, gerçek efendiliğe mânîdir.<br />
<br />
Onun şu sözü de bu hususta çok mânidardır:<br />
<br />
“Öncesi korku, sonu özür olan günah, kulu Hakk’a yaklaştırır. Öncesi güven, sonu kibir olan ibadet de, kulu Hak Teâlâ’dan uzaklaştırır. Kendini beğenmiş olan itaatkâr, aslında âsîdir. Özür dileyen âsî de hakîkatte itaatkârdır.”[30]<br />
<br />
Câfer-i Sâdık Hazretleri, hiçbir zaman riyâsete, yani insanlara baş olmaya heves etmemiş, dâimâ uzleti ve sükûtu tercih etmiştir. Zira mârifetullah deryâsına dalan kişi, sâhillere tamah etmez; Cenâb-ı Hak ile ünsiyet kuran kişi, insanların medh ü senâsına değer vermez.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">CAFER-İ SÂDIK’IN (R.A.) TAKVASI</span></span><br />
<br />
Câfer-i Sâdık Hazretleri şöyle buyururdu:<br />
<br />
“Takvâdan daha hayırlı bir azık yoktur, sükûttan daha güzel bir şey yoktur, cehâletten daha zararlı bir düşman yoktur, yalandan daha kötü ve şiddetli bir hastalık yoktur.”[31]<br />
<br />
Ramazan ayının sonunda da şöyle duâ ederdi:<br />
<br />
“Ey Ramazan’ın Rabbi olan ve Kur’ân’ı indiren Allâh’ım! İşte bu, kendisinde Kur’ân’ın indirildiği Ramazan ayıdır ve artık bitmek üzeredir. Yâ Rabbî, bütün günahlarım affedilmeden fecrin doğmasından veya Ramazan’ın çıkıp gitmesinden, Kerîm olan Zât’ına sığınırım!”[32]<br />
<br />
İmâm Mâlik Hazretleri şöyle anlatır:<br />
<br />
“Câfer-i Sâdık Hazretleri ile birlikte hacca gittim. Telbiye getirmek istediği zaman yüzünün rengi değişti ve tir tir titremeye başladı. Ona:<br />
<br />
«–Neyin var ey Resûlullâh’ın evlâdı?» diye sordum.<br />
<br />
«–Telbiye getirmek isteyince bu hâle geldim.» buyurdu.<br />
<br />
«–Peki, seni durduran nedir?” diye sordum.<br />
<br />
«–“Buyur kulum!” cevâbından başka bir söz işitmekten korkuyorum!» karşılığını verdi.”[33]<br />
<br />
    Câfer-i Sâdık Hazretlerinin Duaları<br />
<br />
Câfer-i Sâdık Hazretlerinin yaptığı duâ ve niyazlara bakılınca, onun kalbindeki Allah korkusunun ve takvâ duygusunun ne kadar yüksek olduğu hemen anlaşılmaktadır. Nitekim bir defasında şöyle niyâz etmiştir:<br />
<br />
“Allâh’ım! Beni Sana itaat etmek sûretiyle azîz eyle! Sana isyân etmek sûretiyle rezîl eyleme!<br />
<br />
Allâh’ım! Bana fazlından bolca lûtfettiğin nîmetlerle, rızkını daralttığın kimselere ihsanlarda bulunabilmeyi nasîb eyle!”<br />
<br />
Bu duâyı işiten sâlih zâtlar:<br />
<br />
“–Bu eşrâfın (mâneviyat büyüklerinin) duâsıdır.” demişlerdir.[34]<br />
<br />
Maddî ve Mânevî İlimlerde Zirve Oluşu<br />
<br />
Câfer-i Sâdık Hazretlerinin muhterem babası ve dedeleri, Rasûlullah r Efendimiz’in getirdiği ilmi almak için, ashâb-ı kirâmın peşinde koşmuş, onlardan Efendimiz’in emsalsiz örnek şahsiyetini, mübârek hayatını ve Sünnet-i Seniyye’lerini sorup öğrenmişlerdi. Bunu mûteber hadis kitaplarındaki rivâyetlerinden de anlamaktayız.<br />
<br />
İşte Câfer-i Sâdık Hazretleri böylesine ilme gönül veren ve onun tahsili yolunda hiçbir gayret ve fedâkârlığı esirgemeyen, mübârek bir âilede yetişti. Nebevî ilmin merkezi olan Medîne-i Münevvere’de kendini ilme adadı. Âilesinden aldığı ilimle yetinmeyip, yetişebildiği ashâb-ı kirâmdan ve tâbiînin büyük âlimlerinden de her türlü ilmi tahsil etti.<br />
<br />
Daha sonra da aldığı bu maddî ve mânevî ilimlerle çok büyük âlimler yetiştirdi. İmâm Mâlik, Süfyân-ı Sevrî, Süfyân bin Uyeyne, Ebû Hanîfe, İbn-i Cüreyc, Yahya bin Saîd, Yahya el-Kattân gibi pek çok büyük âlim, ondan ilim öğrenip hadîs-i şerîf rivâyet etmiştir.[35]<br />
<br />
Câfer-i Sâdık g mübârek ömrünü, sohbetleri ve mektuplarıyla insanların îtikadlarını tashîh, şerîati beyan, hak ve hakîkati îlân ile geçirdi.[36]<br />
<br />
O, siyâsetten uzak durur, daha çok ilimle meşgul olurdu. Dünyevî menfaatler için sultanların kapısına gitmeyen âlim ve fakihleri “Peygamberlerin emîni” (yani Peygamberlerin îtimâd ettiği, onlara vekâleten insanlığı irşad hizmetinde bulunan Peygamber vârisleri) olarak isimlendirirdi.[37]<br />
<br />
O, bütün ilimlerde, ince mânâları ve derin hakîkatleri idrâk etmekte kemâl mertebedeydi. Bütün şeyhlerin önderiydi. Herkes ona îtimâd ederdi. Mutlak bir rehberdi. Müslümanların imâmı, muhabbetullah ve mârifetullah ehlinin kılavuzu, âbidlerin ve zâhidlerin en mükerremiydi. Kur’ân-ı Kerîm ve onun tefsîrinin esrârı ve nüktelerine vuk¯ufiyet bakımından da emsalsizdi.[38] Hem büyük bir muhaddis, hem müctehid derecesine ulaşmış bir fakih idi. İlham gücü yüksek, doğru sözlü, rivâyetlerine ve fikirlerine güvenilir bir İmâm ve allâme idi.[39]<br />
<br />
Zamanındaki bütün âlimler ve halk, onun ilmine ve fazîletine hayran olmuşlardı.[40]<br />
<br />
    Câfer-i Sâdık Hazretlerinin Rivayet Ettiği Hadisler<br />
<br />
Ondan gelen bâzı rivâyetler şöyledir:<br />
<br />
Câfer-i Sâdık Hazretleri, babasından ve dedelerinden şu hâdiseyi nakletmiştir:<br />
<br />
“Resûlullah Efendimiz, bir gün mübârek torunları Hazret-i Hasan ile Hazret-i Hüseyin’in ellerinden tutup şöyle buyurmuşlardır:<br />
<br />
“Kim beni, bu ikisini, bunların baba ve analarını severse, kıyâmet günü benimle beraber olur.” (Tirmizî, Menâkıb, 20/3733)<br />
<br />
Yine Câfer-i Sâdık Hazretlerinden gelen bir rivâyette Resûlullah Efendimiz şöyle duâ etmişlerdir:<br />
<br />
“Allâh’ım! Ümmetime sabahın erken vakitlerini ve bu zamanda yaptıkları işleri bereketli eyle!” (İbn-i Mâce, Ticârât, 41/2238)<br />
<br />
Câfer-i Sâdık Hazretleri, Hazret-i Ali’ye ulaşan bir silsile ile şu hadîs-i şerîfi nakleder:<br />
<br />
“Resûlullah Efendimiz’i gördüm, ashâbının arasında minbere çıkarak şu hitâbede bulundu:<br />
<br />
«Ey insanlar! Sanki ölüm bizden başkasına yazıldı! Sanki hak, bizden başkasına vâcip kılındı! Sanki uğurladığımız ölüler kısa bir müddet sonra bize geri dönecekler! Mîraslarını da sanki onlardan sonra ebedî kalacakmışız gibi yiyoruz. Bütün nasihatleri unuttuk. Bütün musîbetlerden emîn olmaya (kendimizi belâ ve musîbetlere karşı emniyet içinde görmeye) başladık.<br />
<br />
Kendi ayıplarıyla meşgul olarak, diğer insanların ayıplarıyla uğraşmayan kişiye ne mutlu! Kazancı helâl, iç âlemi temiz, dış görünüşü güzel ve yolu müstakîm (yaşayışı düzgün) olan kişiye ne mutlu! Kusursuz bir şekilde Allah için tevâzû gösteren, mâsıyete düşmeden malından infâk eden, fıkıh ve hikmet ehliyle oturup kalkan, zayıf ve yoksullara yardım eden kişiye ne mutlu! Malının fazlasını infâk edip sözünün fazlasını imsâk edene/tutana ve Sünnet-i Seniyye’yi bütünüyle kuşanıp bir daha bid’atlere dönmeyene ne mutlu!»<br />
<br />
Rasûlullah bunları söyledikten sonra minberden indi.” (Ebû Nuaym, Hilye, III, 202-203)<br />
<br />
Câfer-i Sâdık Hazretlerinin, muhterem babasından ve mübârek ecdâdından rivâyet ettiği hadîs-i şerîfleri gören muhaddisler:<br />
<br />
“–Bu isnâd, bir mecnûnun üzerine okunup üflense, o derhâl iyileşir, aklı başına gelir!” demişlerdir. (İbn-i Mâce, Mukaddime, 9/65; Ebû Nuaym, Hilye, III, 192)<br />
<br />
Bu da, İslâm âlimlerinin Resûlullah Efendimiz’in pâk ve azîz nesline ne kadar hürmet ettiklerini göstermektedir. Diğer taraftan da Resûlullah Efendimiz’in neslinin ne yüce bir fazîlete sahip olduğuna işaret etmektedir ki, onların mübârek isimlerinin yâd edilmesi bile bir şifâ vesîlesidir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">CAFER-İ SÂDIK’IN (R.A.) KUR'AN-I KERİM'E VUKUFİYETİ</span></span><br />
<br />
Kur’ân-ı Kerîm asıl kalp ile okunur. Kimin kalbi Cenâb-ı Hakk’a ve Resûlullah Efendimiz’e daha çok bağlı ise, o, Kur’ân’ın esrârına daha fazla vâkıf olur. Câfer-i Sâdık Hazretleri de böyle bir kalbî kıvâma sahip olduğu için, âyet-i kerîmelerdeki inceliklere âşinâlığı herkesten fazla idi.<br />
<br />
O, Cenâb-ı Hakk’ın şu âyet-i kerîmede medhettiği kimselerdendi:<br />
<br />
“Sonra Kitâb’ı, kullarımız arasından seçtiklerimize mîras kıldık. Onlardan (insanlardan) kimi kendisine zulmeder, kimi ortadadır, kimi de Allâh’ın izniyle hayırlarda ileri gitmek için yarışır. İşte büyük fazîlet budur.” (Fâtır, 32)<br />
<br />
O, hem Allâh’ın seçtiği kullarından, hem de hayırda ileri gitmek için yarışan Hak dostlarından idi.[41]<br />
<br />
Câfer-i Sâdık Hazretleri bir gün:<br />
<br />
“–Üzücü ve tehlikeli bir işle karşılaşan kişi, beş defa ihlâsla «Rabbenâ!» derse, Allah onu korktuğundan emin kılar ve arzusuna nâil eyler.” buyurmuştu.<br />
<br />
Kendisine:<br />
<br />
“–Bu nasıl olur?” diye sorulunca:<br />
<br />
“–İsterseniz Âl-i İmrân Sûresi’nin 191-194. âyet-i kerîmelerini okuyunuz!” cevâbını verdi.[42]<br />
<br />
Şu birkaç sözü bile, onun, Kur’ân-ı Kerîm’e olan derin vuk¯ufiyetini ifâdeye kâfîdir:<br />
<br />
“Tevbesiz ibadet sıhhatli olmaz. Nitekim Allah Teâlâ; «Tevbe edenler, ibadet edenler...» (et-Tevbe, 112) âyetinde tevbeyi ibadetten önce zikreder.”[43]<br />
<br />
“Kendisinde hoşlanacağı bir şey gördüğünde « مَا شَٓاءَ اللّٰهُ لَا قُوَّةَ اِلَّا بِاللّٰهِ » demeyen kişiye şaşarım. Zira Cenâb-ı Hak; «Bağına girdiğinde “Allâh’ın dilediği olur, kuvvet yalnızca Allâh’a âittir.” deseydin ya!..» (el-Kehf, 39) buyuruyor.”[44]<br />
<br />
“Bir gam ve kedere müptelâ olup da;<br />
<br />
«...Yâ Rabbî Sen’den başka ilâh yoktur, Sen’i tenzîh ederim. Şüphe yok ki ben zâlimlerden oldum!» (el-Enbiyâ, 87) demeyen kişiye şaşarım!”[45]<br />
<br />
“Bir topluluktan korkup da; «حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَك۪يلُ» demeyen kişiye şaşarım! Zira Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:<br />
<br />
«Bir kısım insanlar, mü’minlere: “Düşmanlarınız, size karşı asker topladılar; aman sakının onlardan!” dediklerinde bu, onların îmanlarını bir kat daha artırdı ve “Allah bize yeter. O ne güzel vekîldir!” dediler.» (Âl-i İmrân, 173)”[46]<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">CAFER-İ SÂDIK’IN (R.A.) İMAM-I AZAM'I İRŞAD ETMESİ</span></span><br />
<br />
İmâm-ı Âzam Ebû Hanîfe Hazretlerinin Muhammed Bâkır Hazretleri ile münâsebeti olduğu gibi, onun oğlu Câfer-i Sâdık Hazretleri ile de ilmî temasları vardı. Her ne kadar ikisi aynı yaşta ise de, âlimler Câfer-i Sâdık Hazretlerini İmâm Ebû Hanîfe’nin üstadlarından saymışlardır. Ebû Hanîfe Hazretleri ondan bahsederken:<br />
<br />
“Vallâhi Câfer-i Sâdık’tan daha fakih bir kimse görmedim.” demiştir.<br />
<br />
Yine bir defasında İmâm-ı Âzam Hazretlerine:<br />
<br />
“–Gördüğün en fakih kişi kimdir?” diye sorulduğunda şu hâdiseyi nakletmiştir:<br />
<br />
“–Câfer bin Muhammed’den daha fakih birini görmedim. Halîfe Mansûr onu Hîre’ye dâvet ettiğinde bana:<br />
<br />
«–Ey Ebû Hanîfe! İnsanlar Câfer bin Muhammed’e meftun oldular. Ona sormak üzere en zor meselelerini hazırla!» diye haber gönderdi.<br />
<br />
Ben de onun için kırk mesele hazırladım. Sonra Halîfe Ebû Câfer Mansur bana haber gönderdi, ben de Hîre’ye gidip huzûruna girdim. Câfer-i Sâdık Hazretleri halîfenin sağ tarafında oturuyordu. İkisini görünce Halîfe Mansûr’un heybetinden ziyâde Câfer-i Sâdık Hazretlerinin heybeti beni kapladı. Selâm verdim, halîfe bana izin verdi ve oturdum. Halîfe, Câfer-i Sâdık’a dönerek:<br />
<br />
«–Ey Ebû Abdullah, bunu tanıyor musun?» diye sordu. O da:<br />
<br />
«–Evet, o Ebû Hanîfe’dir.» dedi.<br />
<br />
Sonra halîfe bana dönerek:<br />
<br />
«–Ey Ebû Hanîfe! Meselelerini söyle de Ebû Abdullâh’a soralım.» dedi.<br />
<br />
Ben de hazırladığım meseleleri arz etmeye başladım. Ben soruyordum, Câfer-i Sâdık Hazretleri cevaplıyordu:<br />
<br />
«–Bu meselede siz şöyle dersiniz, Medîne ehli böyle der, biz ise şöyle deriz.» diyor, bâzen bizim görüşümüze, bâzen Medîne ehlinin görüşüne tâbî oluyor, bâzen her iki görüşe de muhâlefet ediyordu. Kırk meseleyi de böyle bütün tafsîlâtıyla cevaplandırdı, bir tânesini bile cevapsız bırakmadı.<br />
<br />
Biz; «İnsanların en âlimi, ihtilâfları en iyi bilen kimsedir.» demiyor muyuz? (İşte Câfer-i Sâdık Hazretleri ilmî meseleleri ihtilâflarıyla birlikte en iyi şekilde bilen bir allâmedir.)”[47]<br />
<br />
Ebû Hanîfe Hazretleri, Medîne-i Münevvere’ye gidip iki sene Câfer-i Sâdık Hazretlerinin yanında kalmış, ondan çok şeyler öğrenmiştir. Câfer-i Sâdık Hazretleri Irak’ı teşrîf ettiğinde de görüşüp sohbet etmişlerdir. İmâm Ebû Hanîfe’den nakledilen şu söz, bu görüşmelere işaret etmektedir:<br />
<br />
“–Eğer o iki sene olmasaydı, Nûman helâk olmuştu!”[48]<br />
<br />
Câfer-i Sâdık Hazretleri, muhtelif görüşmelerinde İmâm-ı Âzam Hazretlerine dînî hükümlerdeki ince hikmetler ve aklın yanılabileceği hassas noktalarla alâkalı mühim esaslar öğretmiştir.[49]<br />
<br />
Bu sebeple Ebû Hanîfe Hazretleri, Câfer-i Sâdık Hazretlerinden çok nakillerde bulunur. İmâm Ebû Yûsuf ile İmâm Muhammed’in Âsâr isimli kitaplarına bakıldığında, pek çok yerde bu rivâyetlere rastlanır.[50]<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">CAFER-İ SÂDIK’IN (R.A.) VEFATI</span></span><br />
<br />
Câfer-i Sâdık Hazretleri, mübârek ömrünü, ilim yurdu olan Resûlullah Efendimiz’in nurlu Medîne’sinde geçirdi. Hicrî 148, mîlâdî 765 senesinde orada vefât etti. Vefâtından önce tek bir vasiyeti vardı: Namaz!.. Tıpkı Allah Resûlü gibi, son nefesinde ısrarla, namaza dikkat etmeye dâir vasiyette bulundu. Ona devam etmeyi ve onu lâyıkıyla kılmayı, yani tâdil-i erkâna riâyet edip huşû ile edâ etmeyi şiddetle tavsiye ettikten sonra Rabbinin rahmetine kavuştu.[51]<br />
CAFER-İ SÂDIK’IN (R.A.)KABRİ NEREDEDİR?<br />
<br />
Cennetü’l-Bakî Kabristanı’na, babası Muhammed Bâkır Hazretleri, dedesi Zeynelâbidîn Hazretleri ve dedesinin amcası Hazret-i Hasan’ın (r.a.) kabirleri yanına defnedildi.[52]<br />
<br />
Cenâb-ı Hak şefâatine nâil eylesin! Âmîn…<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">CAFER-İ SÂDIK’IN (R.A.) HİKMETLİ SÖZLERİ</span></span><br />
<br />
    Câfer-i Sâdık Hazretlerine:<br />
<br />
“–Bize ne hâl oldu ki duâ ediyoruz, fakat duâmız kabûl edilmiyor?” diye sorulmuştu. Şu cevâbı verdi:<br />
<br />
“–Çünkü siz, tanımadığınız bir Zât’a duâ ediyorsunuz!”[53]<br />
<br />
[Yani siz, makbûl bir kulluktan uzak kalıyor, takvâ sahibi olamıyor, Rabbimizin “çokça zikretme” emrine uymuyor, hâl ve yaşayışınızla O’nu lâyıkıyla tanımıyor, mârifetullâh’a eremiyorsunuz. Böyle boş bir kalp ile duâ ettiğiniz için de duânız kabûl edilmiyor.]<br />
<br />
“Resûlullah Efendimiz’in zâhirinde yaşayan kimse sünnîdir. Resûlullah Efendimiz’in (hem zâhir hem de) bâtınında yaşayan kimse ise sûfîdir.”<br />
<br />
Câfer-i Sâdık Hazretleri, “Resûlullah Efendimiz’in bâtını” ifâdesiyle O’nun temiz ahlâkını, âhireti tercih etmesini kastetmiştir.[54]<br />
<br />
    “Hayır işleri, ancak şu üç şeyle kemâle erer:<br />
<br />
- Karar verildiği an ihmâl edilmeyip hemen îfâ edilmesiyle,<br />
<br />
- Yapılan ameli küçük görüp benlikten uzak kalmakla,<br />
<br />
- Riyâdan sakınmak için gizli olarak îfâ edilmesiyle!”[55]<br />
<br />
Bir gün Halîfe Mansûr’un yüzüne bir sinek kondu. Mansûr, her ne kadar sineği kovdu ise de bir türlü onu uzaklaştırmaya muvaffak olamadı. O sırada Câfer-i Sâdık Hazretleri geldi. Halîfe Mansûr ona:<br />
<br />
“–Ey İmâm! Allah Teâlâ sineği niçin yarattı?” diye sordu. Câfer-i Sâdık Hazretleri:<br />
<br />
“–Onunla zâlimleri zelil kılmak için!” buyurdu.[56]<br />
<br />
    “Beş çeşit insan ile arkadaş olmaktan sakın!<br />
<br />
1) Yalancı: Çünkü onunla beraber olduğun sürece aldanış içinde bulunursun. O serap gibidir. Sana uzağı yakın, yakını uzak gösterir.<br />
<br />
2) Ahmak: Sana faydalı olmak istediği zaman bile zarar verir, bunun da farkında olmaz.<br />
<br />
3) Cimri: Senin en fazla muhtaç olduğun şeyi senden esirger.<br />
<br />
4) Korkak: Seni başkasına teslim eder ve zor zamanda kaçıp gider.<br />
<br />
5) Fâsık: Seni bir lokmaya ya da daha azına satar.”<br />
<br />
“–Bir lokmadan daha azı nedir?” diye sorulunca Câfer-i Sâdık Hazretleri:<br />
<br />
“–Bir lokmaya tamah etmek, sonra onu da elde edememektir.” buyurmuştur.[57]<br />
<br />
Başka bir rivâyette şu ilâve de vardır:<br />
<br />
“Sıla-i rahime riâyet etmeyen kimseyle de arkadaşlık etme! Zira ben, Allâh’ın Kitâbı’nın üç yerinde, onun mel’ûn olduğunu gördüm.”[58]<br />
<br />
    “Dostluk/arkadaşlık ancak kendi ölçüleri ile gerçekleşir. Kimde bu hasletlerden birini veya bir kısmını görürsen, bunu gerçek dostluğun alâmeti kabûl et:<br />
<br />
- Dostluk ölçülerinin ilki, ivazsız garazsız bir şekilde sana karşı samimî olmasıdır.<br />
<br />
- İkincisi, senin zor duruma düşmeni kendi sıkıntısı olarak görmesi, senin iyilik ve güzelliğini de kendi iyiliği olarak görmesidir.<br />
<br />
- Üçüncüsü, mal ve makâmın onu değiştirmemesidir.<br />
<br />
- Dördüncüsü, imkânı dâhilinde olan hiçbir şeyi senden kıskanmamasıdır.<br />
<br />
- Beşincisi ise bu hasletlerin hepsini cem eder; o da felâketler esnâsında seni terk etmemesidir.”[59]<br />
<br />
    “Allah üç şeyi üç şeyde gizlemiştir:<br />
<br />
1) Rızâsını tâatinde gizlemiştir. Bu sebeple O’nun tâatinden hiçbir şeyi küçük görmeyin; belki rızâsı o şeydedir.<br />
<br />
2) Gazabını günahlarda gizlemiştir. Onun için hiçbir günahı küçük görmeyin; belki gazabı ondadır.<br />
<br />
3) Evliyâsını mü’min kulları arasında gizlemiştir. Bu sebeple mü’minlerden hiç kimseyi hor görmeyin; belki o, Allah Teâlâ’nın velî kuludur.”[60]<br />
<br />
Sonra şunu ilâve etti:<br />
<br />
“Duânın kabûlünü de kendisine yapılan duâlarda gizledi. Onun için duâyı terk etmeyin; belki icâbet o duâdadır.”[61]<br />
<br />
    “Bir kişiyi affettiğim için hiçbir zaman pişman olmam! Bu affım sebebiyle pek çok zarara uğrasam da, affetmek bana, verdiğim bir cezâ sebebiyle bin defa pişman olmaktan çok daha güzel gelir.”[62]<br />
    “Allah Teâlâ dünyaya şöyle vahyetti: «Ey dünya! Bana hizmet edene sen de hizmet et! Sana hizmet edeni ise (kendi işlerinde çalıştırıp) yor ve yıprat!»”[63]<br />
    “(Din) kardeşinden senin hakkında hoşuna gitmeyen bir söz ulaştığında üzülme! İşin aslı onun dediği gibiyse, bu üzücü söz, âhirette göreceğin bir cezâya kefâret olur. Yani o cezâ, daha bu dünyada iken sana verilmiş olur. Öyle değilse, hiçbir şey yapmadan, bu söz sebebiyle bir hasene kazanmış olursun.”[64]<br />
    Süfyân-ı Sevrî’nin şöyle dediği nakledilmiştir:<br />
<br />
“Câfer-i Sâdık Hazretlerinin yanına vardım. Ona:<br />
<br />
«–Ey Rasûlullâh’ın mübârek torunu, bana tavsiyede bulun!» dedim. Şöyle buyurdu:<br />
<br />
«–Ey Süfyân!<br />
<br />
- Yalancının mürüvveti olmaz.<br />
<br />
- Hasetçi kimse rahat yüzü göremez.<br />
<br />
- Cimrinin dostluğu olmaz.<br />
<br />
- Duygusuz kimsenin kardeşliği yoktur.<br />
<br />
- Kötü ahlâklı kimsede efendilik olmaz.»<br />
<br />
Ona:<br />
<br />
«–Ey Rasûlullâh’ın mübârek torunu, bana daha fazla tavsiyede bulun!» dedim. Şöyle buyurdu:<br />
<br />
«–Ey Süfyân!<br />
<br />
- Haramdan geri dur, âbid olursun.<br />
<br />
- Allâh’ın sana nasîb ettiği kısmete râzı ol, (Allâh’a gönülden teslim olan) bir müslüman olursun.<br />
<br />
- İnsanların seninle nasıl arkadaş olmalarını istiyorsan, sen de onlarla öyle samimî arkadaş ol, o zaman (gerçek) bir mü’min olursun.<br />
<br />
- Günahkâr ile düşüp kalkma, yoksa sana kendi çirkin hâllerini öğretir. Nitekim bir hadîs-i şerîfte; “Kişi dostunun dîni üzeredir. Onun için her biriniz kiminle dostluk ettiğine dikkat etsin!”[65] buyrulmuştur.<br />
<br />
- İşini Allah’tan korkan takvâ sahibi sâlih kişilerle istişâre et!»<br />
<br />
Câfer-i Sâdık Hazretlerine tekrar:<br />
<br />
«–Ey Rasûlullâh’ın mübârek torunu, bana daha fazla tavsiyede bulun!» dedim. Şöyle buyurdu:<br />
<br />
«–Babam beni üç şeyle terbiye etti. Bana dedi ki:<br />
<br />
- Oğlum! Kötü arkadaşla beraber olan, selâmette olmaz.<br />
<br />
- Kötü yerlere girip çıkan, töhmet altında kalır.<br />
<br />
- Diline sahip olmayan, pişman olur!»”[66]<br />
<br />
    “Öfke her şerrin anahtarıdır.”[67]<br />
    “Çalışıp kazanarak ihtiyaçlarını karşılamak gibi bir derdi olmayan kişide hayır yoktur. Hayırlı kişi, mal kazanıp geçimini temin ederek kimseye muhtaç olmaz, o malla borcunu öder ve sıla-i rahimde bulunur.”[68]<br />
    “Kulların en hayırlısı, kendisinde şu beş hasletin toplandığı kimsedir:<br />
<br />
1) İyilik yaptığı zaman sevinir.<br />
<br />
2) Kötülük yaptığı zaman istiğfâr eder.<br />
<br />
3) Kendisine nîmet verildiği zaman şükreder.<br />
<br />
4) İptilâya mâruz kaldığı zaman sabreder.<br />
<br />
5) Haksızlığa uğradığı zaman affeder.”[69]<br />
<br />
Câfer-i Sâdık Hazretlerine:<br />
<br />
“–Allah Teâlâ fâizi niçin haram kıldı?” diye sorulunca şu cevâbı verdi:<br />
<br />
“–İnsanlar birbirlerini ihsanlarından mahrum bırakmasın ve birbirlerinden yardımı esirgemesinler diye!”[70]<br />
<br />
“Eğer bir günah işlersen, hemen istiğfâr et!.. Sakın günahta ısrar etme!”[71]<br />
<br />
“Kimin rızkı daraldıysa, hemen istiğfârı çoğaltsın!”[72]<br />
<br />
“Bir mü’min kardeşine âit hoş olmayan bir şey duyarsan, onun için birden yetmişe kadar mâzeret kapısı araştır. Bulamazsan; «Belki benim anlamadığım bir mâzereti vardır.» de, sonra da meseleyi kapat!”[73]<br />
<br />
“Kim nefsine karşı yine nefsi için mücâhede ederse, kerâmetlere ulaşır. Kim de nefsine karşı Allah Teâlâ için mücâhede ederse Allâh’a ulaşır.”[74]<br />
<br />
“Şu dört şeyin azı da çoktur: Ateş, düşman, fakirlik, hastalık.”<br />
CAFER-İ SÂDIK HAZRETLERİNİN OĞLUNA VASİYETİ<br />
<br />
Câfer-i Sâdık Hazretleri, oğlu Mûsâ Kâzım Hazretlerine şu hikmetli tavsiyelerde bulunmuştur:<br />
<br />
“Yavrucuğum, vasiyetimi iyi dinle, söylediklerime dikkat et! Eğer söylediklerime dikkat edecek olursan, mes’ut ve huzurlu yaşar, hamd ederek ölürsün.<br />
<br />
Oğlum! Allah Teâlâ’nın taksîmine rızâ gösteren zengin olur, başkasının elindekine göz diken ise muhteris olur ve gönül fakiri olarak ölür… Kendi günahını küçük gören kişi, başkasının küçük günahını büyük görür. Başkasının günahını küçük gören, kendi günahını büyük görür.<br />
<br />
Evlâdım! Başkasının kusurunu arayıp ayıbını ortaya döken kişinin, kendi evindeki kusurları ortaya dökülür. İsyan kılıcını kınından çıkaran kişi, o kılıçla kendini keser. Kardeşine kuyu kazan, kazdığı kuyuya kendisi düşer. Sefih insanlarla düşüp kalkan kişi, hor görülür. Âlimlerle düşüp kalkan, hürmet görür. Kötü yerlere girip çıkan, töhmete uğrar.<br />
<br />
Yavrucuğum! İnsanların îtibârını zedelemekten sakın, yoksa senin îtibârın da zedelenir. Seni ilgilendirmeyen hususlara girmekten uzak dur, yoksa bu sebeple zelil olursun!<br />
<br />
Yavrucuğum! Lehine de olsa aleyhine de olsa, hakkı/doğruyu söyle! Böyle yaparsan toplum arasında şânın yücelir.<br />
<br />
Yavrucuğum! Allâh’ın Kitâbı’nı oku, selâmı yay, iyiliği emredip kötülüğü nehyet, sana gelmeyene git, seninle konuşmayanla önce sen konuş ve isteyene ver! Koğuculuktan sakın! Çünkü söz taşımak, insanların kalbine düşmanlık tohumları eker. İnsanların ayıplarıyla uğraşmaktan sakın! Çünkü insanların ayıplarıyla uğraşan, onların hedefi olur…<br />
<br />
Yavrucuğum! Ziyaret edeceksen hayırlı kimseleri ziyaret et! Fâcirleri ziyaret etme! Çünkü onlar, içinden su fışkırmayan katı bir kaya, yaprakları olmayan kuru bir ağaç ve çimeni çıkmayan çorak bir arazi gibidirler.”<br />
<br />
Mûsâ Kâzım g, muhterem babası Câfer-i Sâdık Hazretleri’nin bu vasiyetine, ömrü boyunca büyük bir titizlikle riâyet etmiştir.[75]<br />
<br />
[1] Câbir (r.a.), İbn-i Abbâs (r.a.) gibi sahâbîlerden, dedesi Kâsım bin Muhammed Hazretlerinden ve diğer Ehl-i Beyt’ten rivâyet ettiği hadîs-i şerîflerin bir kısmı için bkz. Müslim, Hacc, 147-148; Ebû Dâvûd, Menâsik, 56/1905; Tirmizî, Hac 38/862, Menâkıb 20/3733; İbn-i Mâce, Mukaddime 9/65, Ticârât 41/2238; İbn-i Ebî Şeybe, Musannef, II, 115/7142; Ebû Nuaym, Hilye, III, 192, 202-203, 206; Zehebî, Siyer, VI, 255.<br />
<br />
[2] Muhammed Ebû Zehra, el-İmâmu’s-Sâdık, s. 26.<br />
<br />
[3] Kādî Iyâz, Tertîbü’l-Medârik, II, 52; İbn-i Hacer, Tehzîbü’t-Tehzîb, II, 104-105; Muhammed Ebû Zehra, a.g.e, s. 76-77.<br />
<br />
[4] Ebû Nuaym, Hilye, III, 194-195; Mizzî, Tehzîbü’l-Kemâl, V, 89.<br />
<br />
[5] Zehebî, Târîhu’l-İslâm, IX, 92.<br />
<br />
[6] Bursevî, Rûhu’l-Beyân, X, 515, [en-Nahl, 100].<br />
<br />
[7] Bursevî, a.g.e, II, 185, [el-Bakara, 183].<br />
<br />
[8] Ferîdüddîn Attâr, Tezkiretü’l-Evliyâ, s. 56.<br />
<br />
[9] Menbicî, Tesliyetü Ehli’l-Mesâib, s. 192-193.<br />
<br />
[10] Ferîdüddîn Attâr, İlâhînâme, İstanbul 2010, s. 121.<br />
<br />
[11] Ferîdüddîn Attâr, Tezkiretü’l-Evliyâ, s. 54; Kuşeyrî, er-Risâle, II, 384.<br />
<br />
[12] Âl-i İmrân, 134.<br />
<br />
[13] İbnü’l-Cevzî, Bahru’d-Dümû’, s. 142.<br />
<br />
[14] Muhammed Ebû Zehra, a.g.e, s. 80.<br />
<br />
[15] Ebû Nuaym, Hilye, III, 193; Zehebî, Siyer, VI, 257.<br />
<br />
[16] Zehebî, Siyer, VI, 255.<br />
<br />
[17] Ebû Nuaym, Hilye, III, 194; Zehebî, Târîh, IX, 89.<br />
<br />
[18] Ebû Nuaym, Hilye, III, 136.<br />
<br />
[19] İbn-i Kesîr, el-Bidâye, IX, 112, 122.<br />
<br />
[20] Ebû Nuaym, Hilye, III, 193; Zehebî, Siyer, VI, 261-262.<br />
<br />
[21] Kuşeyrî, er-Risâle, II, 384.<br />
<br />
[22] Hânî, el-Hadâik, s. 129.<br />
<br />
[23] Hânî, el-Hadâik, s. 128-129.<br />
<br />
[24] Muhammed Ebû Zehra, a.g.e, s. 37, 58.<br />
<br />
[25] Zehebî, Siyer, VI, 259, Târîh, IX, 90; Mizzî, a.g.e, V, 82.<br />
<br />
[26] Zehebî, Siyer, VI, 255.<br />
<br />
[27] Attâr, Tezkire, s. 53.<br />
<br />
[28] Attâr, Tezkire, s. 53.<br />
<br />
[29] Hânî, el-Hadâik, s. 132.<br />
<br />
[30] Attâr, Tezkire, s. 55.<br />
<br />
[31] Ebû Nuaym, Hilye, III, 196.<br />
<br />
[32] İbnü’l-Cevzî, et-Tebsıra, II, 103.<br />
<br />
[33] İbnü’l-Cevzî, et-Tebsıra, II, 142.<br />
<br />
[34] Ebû Nuaym, Hilye, III, 196; Mizzî, a.g.e, V, 91.<br />
<br />
[35] Mustafa Öz, “Câfer es-Sâdık”, DİA, VII, 1.<br />
<br />
[36] Muhammed Ebû Zehra, a.g.e, s. 63.<br />
<br />
[37] Ebû Nuaym, Hilye, III, 194; Zehebî, Târîh, IX, 92.<br />
<br />
[38] Bkz. Attâr, Tezkire, s. 51.<br />
<br />
[39] Bkz. Mustafa Öz, “Câfer es-Sâdık”, DİA, VII, 1.<br />
<br />
[40] Zehebî, Târîh, IX, 89-90.<br />
<br />
[41] Muhammed Ebû Zehra, a.g.e, s. 63-64.<br />
<br />
[42] Kurtubî, IV, 318.<br />
<br />
[43] Attâr, Tezkire, s. 56.<br />
<br />
[44] Hânî, el-Hadâik, s. 134.<br />
<br />
[45] Hânî, el-Hadâik, s. 135.<br />
<br />
[46] Hânî, el-Hadâik, s. 134.<br />
<br />
[47] Zehebî, Târîhu’l-İslâm, IX, 89-90; Mizzî, a.g.e, V, 79-80; Muhammed Ebû Zehra, Ebû Hanîfe, s. 90; Mekkî, Menâkıb-ı Ebû Hanîfe.<br />
<br />
[48] Âlûsî, Sabbü’l-Azâb alâ Men Sebbe’l-Ashâb, s. 157; Muhammed Ebû Zehra, el-İmâmu’s-Sâdık, s. 37-39, 254.<br />
<br />
[49] Bkz. Ebû Nuaym, Hilye, III, 196; Hânî, el-Hadâik, s. 130.<br />
<br />
[50] Muhammed Ebû Zehra, a.g.e, s. 38, 253-254.<br />
<br />
[51] Muhammed Ebû Zehra, a.g.e, s. 63-64.<br />
<br />
[52] Prof. Dr. Hasan Kâmil Yılmaz, Altın Silsile, s. 48.<br />
<br />
[53] Kuşeyrî, er-Risâle, II, 424-425; Hânî, el-Hadâik, s. 130.<br />
<br />
[54] Ebû Nuaym, Hilye, I, 20.<br />
<br />
[55] Ebû Nuaym, Hilye, III, 198.<br />
<br />
[56] Ebû Nuaym, Hilye, III, 198; İbnü’l-Cevzî, Sıfatü’s-Safve, I, 392.<br />
<br />
[57] Gazâlî, İhyâ, II, 172.<br />
<br />
[58] Ebû Nuaym, Hilye, III, 183-184; İbn-i Asâkir, Târîhu Dımaşk, c. 41, s. 409.<br />
<br />
[59] Safedî, el-Vâfî bi’l-Vefeyât, Beyrut 1420, XI, 100.<br />
<br />
[60] Ebû Tâlip Mekkî, K¯utü’l-Kulûb, I, 347; Gazâlî, İhyâ, IV, 49.<br />
<br />
[61] Gazâlî, İhyâ, IV, 49.<br />
<br />
[62] İbn-i Abdilberr, Edebü’l-Mücâlese, s. 116.<br />
<br />
[63] Ebû Nuaym, Hilye, III, 194.<br />
<br />
[64] Ebû Nuaym, Hilye, III, 198.<br />
<br />
[65] Ebû Dâvûd, Edeb, 16/4833.<br />
<br />
[66] İbn-i Hacer el-Heytemî, ez-Zevâcir, I, 28; Hânî, el-Hadâik, s. 130-131.<br />
<br />
[67] Gazâlî, İhyâ, III, 166.<br />
<br />
[68] İbn-i Şemsü’l-Hilâfe, el-Âdâbü’n-Nâfia, s. 4.<br />
<br />
[69] İbn-i Şemsü’l-Hilâfe, a.g.e, s. 14.<br />
<br />
[70] Zehebî, Târîhu’l-İslâm, IX, 92.<br />
<br />
[71] Hânî, el-Hadâik, s. 130.<br />
<br />
[72] Hânî, el-Hadâik, s. 131.<br />
<br />
[73] Hânî, el-Hadâik, s. 132.<br />
<br />
[74] Attâr, Tezkire, s. 56.<br />
<br />
[75] Ebû Nuaym, Hilye, III, 195-196; İsmâil bin Muhammed, Siyeru’s-Selefi’s-Sâlihîn, s. 723-724.</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">İmam Caferi Sadık Kimdir</span></span><br />
<br />
Câfer-i Sâdık Hazretleri hicrî 80 senesinde Medîne-i Münevvere’de doğmuştur. Özü-sözü doğru, son derece dürüst ve güvenilir bir şahsiyete sahip olması sebebiyle, kendisine Sâdık denilmiştir. Ayrıca Sâbir (sabreden, tahammül gösteren), Fâzıl (fazîlet ve yüksek ahlâk sahibi, olgun), Tâhir (temiz, nezih) ve Âtır (hoş kokulu) lâkaplarıyla da anılmıştır.<br />
<br />
Câfer-i Sâdık Hazretlerinin babası, Muhammed Bâkır (r.a.); dedesi Ali Zeynelâbidîn (r.a.); dedesinin babası da Hazret-i Hüseyin’dir (r.a.). Câfer-i Sâdık Hazretleri’nin soyu, baba tarafından Hazret-i Ali’ye, anne tarafından ise iki koldan Hazret-i Ebûbekir’e ulaşmaktadır. Böylece o, Ehl-i Beyt ile Hazret-i Sıddîk’ın maddî-mânevî nesebini şahsında birleştirerek, “Altın Silsile”ye ayrı bir güzellik kazandırmıştır.<br />
<br />
Câfer-i Sâdık Hazretleri, küçük yaştan itibâren ilim, ibadet, fazîlet ve ahlâkta zirve bir âile ve muhitte yetişmiştir. Enes bin Mâlik ve Sehl bin Sa‘d (r.a.) gibi sahâbîlerden; Atâ, Zührî, Urve, İkrime ve Nâfî (k.s.) gibi meşhur tâbiîn âlimlerinden, akāid, tefsir, hadis, fıkıh gibi İslâmî ilimleri en üst seviyede tahsil etmiştir. Bilhassa, büyük birer âlim olan muhterem dedeleri Zeynelâbidîn ve Kâsım bin Muhammed Hazretleri ile muhterem babası Muhammed Bâkır Hazretlerinden çok istifâde etmiştir. Onlar kanalıyla pek çok hadîs-i şerîf rivâyet etmiştir.[1] Bu zevâtın hepsi de Medîne-i Münevvere’nin büyük âlim ve imamlarıdır. Cenâb-ı Hak hepsinden râzı olsun!<br />
<br />
Yani Câfer-i Sâdık Hazretlerinin hem hocaları, hem âilesi, hem de kendisi; ihlâs, takvâ, mârifet, sadâkat, emânet ve adâlet ehli, güvenilir ve sâlih din büyükleridir.<br />
<br />
Ferîdüddîn Attâr Hazretleri, Allah dostlarının hayatlarını, ibretli menkıbelerini ve hikmetli nasihatlerini derlediği Tezkiretü’l-Evliyâ isimli meşhur eserine -teberrüken- onun hayatını anlatarak başlamıştır.<br />
<br />
Kâsım bin Muhammed Hazretleri vefât ettiğinde, torunu Câfer-i Sâdık Hazretleri 28 yaşında idi ve aldığı ilmi insanlara tevzî etmeye başlamıştı.[2]<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">CAFER-İ SÂDIK’IN (R.A.) İBADET HAYATI</span></span><br />
<br />
Câfer-i Sâdık Hazretleri, uzleti tercih edip kendini ilme ve ibadete vermiş, âbid, zâhid, huşû hâlinde yaşayan büyük bir Allah dostudur.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">İmâm Mâlik Hazretleri, onun hakkında şöyle der:</span></span><br />
<br />
“Câfer-i Sâdık Hazretlerinin huzûruna varırdım; o, güzel ve nükteli sözlerden hoşlanır, dâimâ tebessüm hâlinde bulunurdu. Yanında Nebî r zikredildiğinde ise hemen toparlanır, âdeta rengi sararırdı. Yanına uzun zaman gidip geldim. Onu hep şu üç hâlden biri üzere görürdüm: Ya namaz kılar, ya oruçlu olur veya Kur’ân-ı Kerîm okurdu. Abdestsiz olarak hadîs-i şerîf rivâyet ettiğini hiç görmedim. Mâlâyânî konuşmazdı. Haşyetullah sebebiyle yüreği titreyen âbid ve zâhidlerdendi. Yanına vardığımda mutlakâ kendi altındaki minderi alıp bana ikram ederdi…”[3]<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Câfer-i Sâdık Hazretleri ibadetler hususunda şöyle buyururdu:</span></span><br />
<br />
“Namaz, her takvâ sahibi için (Hakk’a) yakınlıktır. Hac, her güçsüzün cihâdıdır. Bedenin zekâtı oruçtur. Amelsiz dâvetçi, yay olmadan ok atmaya çalışan kişi gibidir. Sadaka vermek sûretiyle, rızkın üzerinize bolca inmesini sağlayınız. Zekât vererek mallarınızı koruyunuz. İktisatlı davranan, fakir düşmez. Tedbir, hayatın yarısıdır. İnsanlarla dost olmak, aklın yarısıdır… Anne-babasını üzen, onlara âsî olmuş olur. Musîbet zamanında sabredemeyip feverân eden, sevâbından mahrum kalır… Allah Teâlâ sabrı musîbet miktârınca, rızkı da ihtiyaç miktârınca indirir. Kendisine verilen malı idâreli kullananı Allah Teâlâ rızıklandırır. Malını saçıp savuranı ise Allah Teâlâ mahrum bırakır.”[4]<br />
<br />
Süfyân-ı Sevrî Hazretleri şöyle anlatır:<br />
<br />
“Hac için Mekke’ye gittim. Câfer bin Muhammed’i Ebtah’da devesini çöktürmüş hâlde gördüm. Ona:<br />
<br />
«–Ey Rasûlullâh’ın evlâdı! Vakfe mekânı neden Meş’ar-i Haram’da değil de Harem’in ötesinde kılındı?» dedim. Şöyle cevap verdi:<br />
<br />
«–Kâbe Allâh’ın evi, Harem perdesi ve vakfe yeri de kapısıdır. Kullar O’na varmayı dileyince, onları tazarrû ve niyaz hâlinde kapıda durdurdu, vakfe yaptırdı. İçeri girmelerine izin verince onları ikinci kapıya, Müzdelife’ye yaklaştırdı. Çok yalvarıp yakardıklarını ve fazlasıyla gayret gösterdiklerini görünce onlara merhamet etti. Merhamet edince de onlara kurbanlarını takdim etmelerini emretti. Onlar kurbanlarını keserek kirlerini giderip günahlardan temizlendiklerinde ise onlara evini ziyaret etmelerini emretti.»<br />
<br />
«–Peki teşrîk günlerinde oruç tutmak neden mekruh görüldü?» diye sordum. Câfer-i Sâdık Hazretleri:<br />
<br />
«–Çünkü insanlar Allâh’ın ziyafetindedirler. Misafirin oruç tutması hoş görülmez.» diye cevap verdi.<br />
<br />
«–Kurbânın olayım, fayda vermeyen bir bez parçası olduğu hâlde, insanlar Kâbe’nin örtülerine ne diye yapışıyorlar?» dedim. Şöyle cevap verdi:<br />
<br />
«–Bu, birine karşı cürüm işleyen ve cürmünü bağışlaması için o kişinin eteklerine yapışıp etrâfında dönen kişinin hâline benzer.”[5]<br />
<br />
   <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"> Kur’ân Okumadan Önce Yapılan Dua</span></span><br />
<br />
Câfer-i Sâdık Hazretleri, Kur’ân okumadan önce yapılan istiâzenin, yani “أَعُوذُ بِاللّٰهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّج۪يمِ : İlâhî rahmetten kovulmuş şeytandan Allâh’a sığınırım.” duâsının hakîkatini şöyle îzah buyurmuştur:<br />
<br />
“(Gerçek) istiâze, Kur’ân kıraatine tâzîm olmak üzere ağzı yalan, gıybet ve iftirâdan temizlemektir.”[6]<br />
<br />
Şüphesiz ki Câfer-i Sâdık Hazretlerinin bu ifâdesi, onun bütün ibadet hayatına akseden kalbî hassâsiyetlerinin tipik bir misâlidir.<br />
<br />
   <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"> Hakîkî Zikir</span></span><br />
<br />
Yine Câfer-i Sâdık Hazretleri:<br />
<br />
“Allah Teâlâ’nın «Ey îmân edenler!» hitâbındaki lezzet, kişiden ibadet ve tâatin bütün yorgunluk ve ağırlığını giderir, yok eder (bilâkis ibadetleri mânevî bir ziyâfet hâline getirir).” buyurmuştur.[7]<br />
<br />
Onun zikri de ayrı bir feyz ve rûhâniyet taşırdı. Nitekim şöyle buyurmuştur:<br />
<br />
“Hakîkî zikir, Hakk’ın zikri esnâsında mâsivâyı (kulu Allah’tan uzaklaştıran her şeyi) unutmaktır. İşte o vakit, kul için Allah Teâlâ her şeye bedel olur.”[8]<br />
<br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Câfer-i Sâdık Hazretlerinin Kabristan Ziyareti</span></span><br />
<br />
Câfer-i Sâdık Hazretleri geceleyin kabristana gider ve şöyle derdi:<br />
<br />
“–Ey kabir ehli, ne oluyor da sizi çağırdığım zaman cevap vermiyorsunuz?”<br />
<br />
Sonra kendi kendine:<br />
<br />
“–Vallâhi onlar ile cevâbın arasına girildi. Sanki şimdi ben de onlar gibi oldum ve aralarına katıldım!” diyerek kıbleye yönelir, fecrin doğuşuna kadar tefekkür ve ibadetle meşgul olurdu.[9]<br />
<br />
Bir gün yoksulun biri, Câfer-i Sâdık Hazretlerine:<br />
<br />
“–Neden gece gündüz çalışıp durmaktasın?” diye sormuştu. O da şöyle cevap verdi:<br />
<br />
“–Baktım, benim işimi bir başkası benim gibi yapamıyor, ben de kendi işimi kendim yapmaya karar verdim ve tembelliği boynumdan attım. Yaratıldığımdan beri rızkım, bana gelip yetişiyor. Bu yüzden ne hırsım kaldı, ne de tamahım. Bir gün ölüm gelip çatacak, kimse benim için ölmeyecek. Bu sebeple ölüme hazırlanmaya ve onu karşılamaya koyuldum. İnsanlarda bir vefâ görmedim. O yüzden de cân u gönülden Allah Teâlâ’nın vefâsını tercih ettim, bundan başka her şeyi terk ettim. Onların hepsi zandan ibâret olduğu için hepsinden vazgeçtim.”[10]<br />
<br />
İnsan oyun ve eğlence için yaratılmamıştır; mânen yücelerek Hakk’a vâsıl olmak için yaratılmıştır. O hâlde bereketli bir ibadet ömrü yaşayıp eldeki en kıymetli sermâye olan ömrü zâyî etmemek gerekir. İnsan bilmez mi ki ömür takviminden her gün bir yaprak düşmektedir! Geceler ve gündüzler birbirini takip etmekte, seherin ve sabahın bereketleri, uykudaki gâfillerin üzerinden geçip gitmektedir. Bu şekilde gâfilâne bir hayat yaşayanlar, kıyâmet sabahına uyanınca ellerinde hiçbir şey bulamazlar. Ellerindeki ömür sermâyesi de tükenmiş olur. Gafletle işledikleri azıcık amelleri ise onların kurtuluşuna kâfî gelmez.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">CAFER-İ SÂDIK’IN (R.A.) GÜZEL AHLAKI</span></span><br />
<br />
Câfer-i Sâdık Hazretleri; şefkat, merhamet, hilim, sabır, affedicilik, cömertlik gibi ahlâkî hasletlerin zirvesindeydi. Cenâb-ı Hak’tan başka kimseden korkmazdı. Allah yolunda, kınayanın kınamasına zerre kadar değer vermezdi. Makâmından dolayı idâreciden, kalabalığından dolayı halktan çekinmezdi. Medhedenin övgüsü onu aldatmaz, düşmanın yermesiyle de yolundan dönmezdi.<br />
<br />
Bir gün para kesesini kaybeden bir adam, kim olduğunu bilmeden gelip Câfer-i Sâdık Hazretlerinin yakasına yapışmış ve:<br />
<br />
“–Paralarımı sen çaldın!” demişti. Hazret:<br />
<br />
“–Kesende ne kadar para vardı?” diye sordu. O da:<br />
<br />
“–Bin dinar.” dedi.<br />
<br />
Câfer-i Sâdık Hazretleri, hiçbir şey söylemeden o adamı evine götürüp bin dinar verdi. Bu şahıs daha sonra kendi para kesesini bulunca, özür dileyerek aldığı paraları geri getirdi. Câfer-i Sâdık Hazretleri ise:<br />
<br />
“–Biz verdiğimizi geri almayız!” dedi. Bu duruma hayret eden adam:<br />
<br />
“–Bu zât kimdir?” diye sordu. Câfer-i Sâdık Hazretleri olduğunu öğrenince de mahcûbiyeti bir kat daha arttı.[11]<br />
<br />
    Öfkelerini Yutanlar<br />
<br />
Câfer-i Sâdık Hazretleri’nin bir kölesi vardı. O, ibrikten su döküyor, Hazret de leğende ellerini yıkıyordu. Birden su elbisesine sıçradı. Câfer-i Sâdık Hazretleri köleye biraz kızarak baktı. Bunun üzerine köle:<br />
<br />
“–Efendim, Kur’ân-ı Kerîm’de «وَالْكَاظِم۪ينَ الْغَيْظَ / Öfkelerini yutanlar»[12] Allâh’ın mağfireti ve cennetle müjdeleniyor.” dedi. O zaman Câfer-i Sâdık Hazretleri:<br />
<br />
“–Öfkemi yuttum!” dedi. Köle âyetin devâmını okudu:<br />
<br />
“–وَالْعَاف۪ينَ عَنِ النَّاسِ: İnsanları affedenler.”<br />
<br />
Câfer Hazretleri:<br />
<br />
“–Haydi seni affettim.” dedi. Köle yine âyetin devâmını okudu:<br />
<br />
“–وَاللّٰهُ يُحِبُّ الْمُحْسِن۪ينَ: Allah ihsanda bulunan, iyilik eden kimseleri sever!”<br />
<br />
Bunun üzerine Câfer-i Sâdık Hazretleri:<br />
<br />
“–Haydi git, sen Allah Teâlâ’nın rızâsı için artık hürsün! Şu bin dinar para da senin!” buyurdu.[13]<br />
<br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Rızâ ve Teslîmiyet</span></span><br />
<br />
Câfer-i Sâdık Hazretleri, başına gelen musîbetler karşısında da Hakk’ın takdîrine büyük bir rızâ ve teslîmiyet gösterirdi. Öyle ki küçük çocuğu kucağında vefât ettiğinde, rızâ hâlinden başka bir tavır sergilemedi. Babalık şefkatiyle gözlerinden yaşlar süzüldü. Fakat Cenâb-ı Hakk’ın diğer nîmetlerini düşündü ve:<br />
<br />
“–Bir nîmetini aldıysan, pek çok nîmet lûtfetmeye devam ediyorsun! Bir defa iptilâya uğrattıysan, devamlı âfiyet veriyorsun!” diye ilticâ ve niyazda bulundu.<br />
<br />
Sonra da çocuğunu alıp hanımının ve diğer akraba kadınların yanına götürdü. Kadınlar, küçük yavrunun vefât ettiğini görünce feryâda başladılar. Câfer-i Sâdık Hazretleri onlara, kesinlikle feryâd ile ağlamamaları hususunda tembihlerde bulundu.<br />
<br />
Yavrusunu defnetmeye giderken de rızâ zirvelerindeki kalbinden şu samimî ifâdeler dökülüyordu:<br />
<br />
“Evlâdımızı alan Cenâb-ı Hakk’ı tesbîh ederim, bizim O’na karşı ancak muhabbetimiz artmıştır!”<br />
<br />
Yavrusunu toprağa verdikten sonra da şöyle buyurdu:<br />
<br />
“Biz öyle bir kavmiz ki, sevdiğimiz kişilere sevdiğimiz şeyleri ihsân eylemesi için Allah Teâlâ Hazretleri’ne duâ ederiz, O da bize lûtfeder. Eğer, sevdiğimiz kişiler hakkında sevmediğimiz şeyler takdîr ederse, ona da râzı oluruz.”[14]<br />
<br />
İşte kulluk edebinin muhteşem bir tezâhürü… Nitekim yüksek ruhları mâneviyat ufuklarında zirveleştiren sır da, ilâhî imtihanın en ağır tecellîleri karşısında dahî şikâyet ve sızlanmayı bir kenara bırakıp, daha da artan bir rızâ, teslîmiyet, hamd, şükür ve muhabbet ile Hakk’a yönelebilmektir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">CAFER-İ SÂDIK’IN (R.A.) FAZİLETLERİ</span></span><br />
<br />
Câfer-i Sâdık Hazretleri güler yüzlü, tatlı sözlü bir Hak dostu idi. Sîreti ve sûreti çok nurluydu. Büyük dedesi Hazret-i Ali’ye çok benzerdi. Son derece vakur ve mehâbetli idi.<br />
<br />
Câfer-i Sâdık Hazretleri her bakımdan öyle fazîlet sahibi bir insandı ki, mübârek sîmâsına bakanlar, onun Peygamber sülâlesinden olduğunu derhâl fark ederlerdi.[15]<br />
<br />
Onun mânevî olgunluk ve üstünlükleri, kendisi hakkında anlatılanlardan çok daha yüksek idi. O, bu yüceliği sebebiyle; “Şeyhu Benî Hâşim: Haşimoğulları Kabîlesi’nin büyüğü” diye de isimlendirilmiştir.[16]<br />
<br />
Şu hakîkati hatırlamak bile, onların fazîletini ifâdeye kâfîdir:<br />
<br />
Bütün mü’minler, Resûlullah Efendimiz’e salât ü selâm getirirken, O’nun Ehl-i Beyt’ine ve nesline de duâ ederler. Hattâ namazda tahiyyâttan sonra Peygamber Efendimiz r ve O’nun Ehl-i Beyt’ine salât ü selâm getirilmediği takdirde, namaz kâmil mânâsıyla edâ edilmiş sayılmaz.<br />
<br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Câfer-i Sâdık Hazretlerinin Cömertliği</span></span><br />
<br />
Câfer bin Muhammed Hazretleri çok cömert bir Allah dostu idi. Fakir fukarâyı doyurur, muhtaçlara infâk ederdi. Fakir düşmekten korkmaksızın o kadar infaklarda bulunurdu ki, neredeyse kendi âilesine bir şey bırakmazdı.[17]<br />
<br />
Gizlice infâk etme ve dertlere devâ olma hususunda, muhterem dedesi Zeynelâbidîn Hazretlerine benzerdi. Nitekim Zeynelâbidîn Hazretleri, karanlık basınca, ekmek, et, para gibi malzemelerle doldurduğu torbasını omzuna alıp dışarı çıkar ve kimsenin haberi olmadan fukarânın kapılarının önüne ihtiyaç duydukları şeyleri bırakırdı. Bu durum ancak vefâtından sonra, fukarânın sahipsiz kalması neticesinde anlaşılabilmişti.[18]<br />
<br />
Nitekim Zeynelâbidîn Hazretlerinin mübârek naaşı yıkanırken de, sırtında içi su toplamış büyükçe yaralar görüldü. Sebebi araştırıldığında bunların, fukarâya erzak çuvalı taşımaktan dolayı oluştuğu anlaşıldı.[19]<br />
<br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Câfer-i Sâdık Hazretlerinin Elbisesi</span></span><br />
<br />
Câfer-i Sâdık Hazretleri, son derece mahviyet sahibiydi. Süfyân-ı Sevrî Hazretleri, bir gün onun üzerinde kıymetli bir elbise görmüştü. Bunu Peygamber Efendimiz’in nesline yakıştıramadığını söyleyince, Câfer-i Sâdık Hazretleri altındaki kıldan dokunmuş sert yün elbiseyi gösterdi. İçinde yaşadıkları devirde maddî imkânlar bollaştığı için herkesin giydiği güzel elbiselerden giymenin daha münâsip düşeceğini ifâde ettikten sonra:<br />
<br />
“–Alttakini Allah için giydik, üsttekini de sizin için giydik. Allah için olanı gizledik, sizin için olanı da izhâr ettik!” buyurdu.[20]<br />
<br />
Hakîkaten, öyle bir toplum vasatında eski elbise giymek, kişiyi zâhidlik taslamaya ve ucba sürükleyebilirdi. Câfer-i Sâdık Hazretleri bu davranışıyla, riyâ, ucub, kibir ve tevâzuun fahrı gibi gizli tehlikelerden korunmuş ve mahviyete riâyet etmiş olmaktadır.<br />
<br />
   <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"> Fütüvvet Ehli</span></span><br />
<br />
Câfer-i Sâdık Hazretleri, fütüvvet ehli bir zât idi. Bir gün Şakîk-ı Belhî Hazretleri ona fütüvvetin ne olduğunu sormuştu. O da:<br />
<br />
“–Siz bu hususta ne diyorsunuz?” buyurdu. Şakîk Hazretleri:<br />
<br />
“–Verilirse şükrederiz, verilmezse sabrederiz.” dedi.<br />
<br />
Câfer-i Sâdık Hazretleri:<br />
<br />
“–Onu bizim Medîne’nin köpekleri de yapıyor. Bize göre fütüvvet, verilirse başkasını kendimize tercih etmek (îsâr), verilmezse şükretmektir.” buyurdu.[21]<br />
<br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Duâsı Makbûl Bir Hak Dostu</span></span><br />
<br />
Câfer-i Sâdık Hazretleri, duâsı makbûl bir Hak dostu idi. Ne zaman Allah Teâlâ’dan bir şey istese, daha duâsı bitmeden o şey önünde hazır olurdu.[22] Onun buna benzer daha pek çok kerâmetleri zikredilir.[23]<br />
<br />
Bu yüksek fazîletleri sebebiyle, Câfer-i Sâdık Hazretleri daha hayattayken kendisi hakkında bâzı yanlış inanışlar, aşırı yüceltmeler ve yalanlar uydurulmaya başlandı. O bunlardan çok rahatsız olur, onları hep reddeder ve yalanlardı.[24]<br />
<br />
Nitekim Abdülcebbâr bin Abbâs Hemedânî, beraberinde bulunanlarla birlikte Medîne-i Münevvere’den yola çıkmak istediklerinde, Câfer-i Sâdık Hazretleri onların yanına geldi ve:<br />
<br />
“–İnşâallah siz şehrinizin sâlihlerindensiniz. Benden şehrinizin ahâlisine haber verin ki; kim benim kendisine itaat edilmesi mecbûrî, mâsum (günahsız) bir imam olduğumu iddiâ ederse, ben ondan uzağım! Yine kim benim Hazret-i Ebû Bekir ve Hazret-i Ömer’i sevmeyip onlardan yüz çevirdiğimi iddiâ ederse, ben ondan uzağım!”[25]<br />
<br />
Bu ve benzeri rivâyetler, birbirini desteklemekte ve hepsi de Ehl-i Beyt’in ve Câfer-i Sâdık Hazretlerinin, Hazret-i Ebûbekir ve Hazret-i Ömer’e olan muhabbetlerini açıkça göstermektedir. Ehl-i Beyt’e nisbet edilen bunun hâricindeki sözler ise, büyük bir iftirâdan ibârettir. Nitekim Câfer-i Sâdık Hazretleri, Râfızîlere kızar, onların, büyük dedesi Hazret-i Ebûbekir’e gizli ve açıktan dil uzattıklarını işittikçe onlara buğzederdi.[26]<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">CAFER-İ SÂDIK’IN (R.A.) TEVAZUSU</span></span><br />
<br />
Câfer-i Sâdık g, mütevâzı bir zât idi. Kimseyi hor görmez, her mü’mini kendisinden daha kıymetli bilirdi. Nitekim bir gün hizmetçilerini yanına çağırıp onlara:<br />
<br />
“–Gelin sizinle kıyâmet günü için bir anlaşma yapalım: O gün hangimiz kurtulursa, diğerlerine şefâatçi olmak üzere birbirimize söz verelim!” demişti. Onlar:<br />
<br />
“–Ey Allah Rasûlü’nün torunu! Sizin ceddiniz bütün âlemlerin şefâatçisi iken, bizim şefâatimize sizin gibi bir zâtın ne ihtiyacı olur?!” dediler.<br />
<br />
Câfer-i Sâdık Hazretleri,, şu tevâzû yüklü cevâbı verdi:<br />
<br />
“–Ben kıyâmet gününde, şu hâlim ve bu amellerimle mübârek ceddimin yüzüne bakmaktan hayâ ederim!”[27]<br />
<br />
    Câfer-i Sâdık Hazretlerinin Allah Korkusu<br />
<br />
Âlim, zâhid bütün insanlar, Câfer-i Sâdık Hazretlerinden feyz almak isterlerdi. Nitekim Dâvud-i Tâî Hazretleri bir gün yanına gelerek, kalbinin karardığından bahsedip nasihat talebinde bulundu.<br />
<br />
Câfer-i Sâdık Hazretleri:<br />
<br />
“–Sen asrımızın en zâhidisin, benim nasihatime ne ihtiyacın olacak?” dedi.<br />
<br />
Dâvud-i Tâî Hazretleri:<br />
<br />
“–Ey Allah Rasûlü’nün evlâdı! Senin insanlara üstünlüğün var. Onun için senin herkese vaaz etmen lâzım!” dedi.<br />
<br />
Câfer-i Sâdık Hazretleri yine yüksek tevâzuunu ve Allah korkusunu ifâde eden şu muhteşem cevâbı verdi:<br />
<br />
“–Ey Dâvud! Ben kıyâmet gününde mübârek ceddimin benim yakama yapışıp; «Bana tâbî olmanın hakkını neden vermedin? Bu iş haseple-neseple olmaz, Hakk’a lâyık muâmeleyle olur!» diye çıkışmasından korkuyorum!”<br />
<br />
Bunun üzerine Dâvud-i Tâî Hazretleri:<br />
<br />
“Yâ İlâhî! Nebîler neslinden olup, ceddi Rasûl, annesi Betûl olan birisi böyle korku içinde yaşarsa, Dâvud kim oluyor da ameli ve muâmelesiyle kendini beğeniyor!” diye ağlamaya başladı.[28]<br />
<br />
Câfer-i Sâdık Hazretleri insanları tevâzû sahibi olmaya teşvik eder, bencil davranıp büyüklenenleri de îkâz ederdi. Nitekim bir gün bir kabîleye rastlamıştı:<br />
<br />
“–Sizin efendiniz kim?” diye sordu. İçlerinden biri:<br />
<br />
“–Ben!” dedi. Hazret bu cevaptan hoşlanmadı ve onu îkâz ederek:<br />
<br />
“–Eğer sen bunların efendisi olsaydın; «Ben» demezdin! (Onların hizmetkârı olduğunu söylerdin.)” buyurdu.[29]<br />
<br />
Çünkü enâniyet/benlik, gerçek efendiliğe mânîdir.<br />
<br />
Onun şu sözü de bu hususta çok mânidardır:<br />
<br />
“Öncesi korku, sonu özür olan günah, kulu Hakk’a yaklaştırır. Öncesi güven, sonu kibir olan ibadet de, kulu Hak Teâlâ’dan uzaklaştırır. Kendini beğenmiş olan itaatkâr, aslında âsîdir. Özür dileyen âsî de hakîkatte itaatkârdır.”[30]<br />
<br />
Câfer-i Sâdık Hazretleri, hiçbir zaman riyâsete, yani insanlara baş olmaya heves etmemiş, dâimâ uzleti ve sükûtu tercih etmiştir. Zira mârifetullah deryâsına dalan kişi, sâhillere tamah etmez; Cenâb-ı Hak ile ünsiyet kuran kişi, insanların medh ü senâsına değer vermez.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">CAFER-İ SÂDIK’IN (R.A.) TAKVASI</span></span><br />
<br />
Câfer-i Sâdık Hazretleri şöyle buyururdu:<br />
<br />
“Takvâdan daha hayırlı bir azık yoktur, sükûttan daha güzel bir şey yoktur, cehâletten daha zararlı bir düşman yoktur, yalandan daha kötü ve şiddetli bir hastalık yoktur.”[31]<br />
<br />
Ramazan ayının sonunda da şöyle duâ ederdi:<br />
<br />
“Ey Ramazan’ın Rabbi olan ve Kur’ân’ı indiren Allâh’ım! İşte bu, kendisinde Kur’ân’ın indirildiği Ramazan ayıdır ve artık bitmek üzeredir. Yâ Rabbî, bütün günahlarım affedilmeden fecrin doğmasından veya Ramazan’ın çıkıp gitmesinden, Kerîm olan Zât’ına sığınırım!”[32]<br />
<br />
İmâm Mâlik Hazretleri şöyle anlatır:<br />
<br />
“Câfer-i Sâdık Hazretleri ile birlikte hacca gittim. Telbiye getirmek istediği zaman yüzünün rengi değişti ve tir tir titremeye başladı. Ona:<br />
<br />
«–Neyin var ey Resûlullâh’ın evlâdı?» diye sordum.<br />
<br />
«–Telbiye getirmek isteyince bu hâle geldim.» buyurdu.<br />
<br />
«–Peki, seni durduran nedir?” diye sordum.<br />
<br />
«–“Buyur kulum!” cevâbından başka bir söz işitmekten korkuyorum!» karşılığını verdi.”[33]<br />
<br />
    Câfer-i Sâdık Hazretlerinin Duaları<br />
<br />
Câfer-i Sâdık Hazretlerinin yaptığı duâ ve niyazlara bakılınca, onun kalbindeki Allah korkusunun ve takvâ duygusunun ne kadar yüksek olduğu hemen anlaşılmaktadır. Nitekim bir defasında şöyle niyâz etmiştir:<br />
<br />
“Allâh’ım! Beni Sana itaat etmek sûretiyle azîz eyle! Sana isyân etmek sûretiyle rezîl eyleme!<br />
<br />
Allâh’ım! Bana fazlından bolca lûtfettiğin nîmetlerle, rızkını daralttığın kimselere ihsanlarda bulunabilmeyi nasîb eyle!”<br />
<br />
Bu duâyı işiten sâlih zâtlar:<br />
<br />
“–Bu eşrâfın (mâneviyat büyüklerinin) duâsıdır.” demişlerdir.[34]<br />
<br />
Maddî ve Mânevî İlimlerde Zirve Oluşu<br />
<br />
Câfer-i Sâdık Hazretlerinin muhterem babası ve dedeleri, Rasûlullah r Efendimiz’in getirdiği ilmi almak için, ashâb-ı kirâmın peşinde koşmuş, onlardan Efendimiz’in emsalsiz örnek şahsiyetini, mübârek hayatını ve Sünnet-i Seniyye’lerini sorup öğrenmişlerdi. Bunu mûteber hadis kitaplarındaki rivâyetlerinden de anlamaktayız.<br />
<br />
İşte Câfer-i Sâdık Hazretleri böylesine ilme gönül veren ve onun tahsili yolunda hiçbir gayret ve fedâkârlığı esirgemeyen, mübârek bir âilede yetişti. Nebevî ilmin merkezi olan Medîne-i Münevvere’de kendini ilme adadı. Âilesinden aldığı ilimle yetinmeyip, yetişebildiği ashâb-ı kirâmdan ve tâbiînin büyük âlimlerinden de her türlü ilmi tahsil etti.<br />
<br />
Daha sonra da aldığı bu maddî ve mânevî ilimlerle çok büyük âlimler yetiştirdi. İmâm Mâlik, Süfyân-ı Sevrî, Süfyân bin Uyeyne, Ebû Hanîfe, İbn-i Cüreyc, Yahya bin Saîd, Yahya el-Kattân gibi pek çok büyük âlim, ondan ilim öğrenip hadîs-i şerîf rivâyet etmiştir.[35]<br />
<br />
Câfer-i Sâdık g mübârek ömrünü, sohbetleri ve mektuplarıyla insanların îtikadlarını tashîh, şerîati beyan, hak ve hakîkati îlân ile geçirdi.[36]<br />
<br />
O, siyâsetten uzak durur, daha çok ilimle meşgul olurdu. Dünyevî menfaatler için sultanların kapısına gitmeyen âlim ve fakihleri “Peygamberlerin emîni” (yani Peygamberlerin îtimâd ettiği, onlara vekâleten insanlığı irşad hizmetinde bulunan Peygamber vârisleri) olarak isimlendirirdi.[37]<br />
<br />
O, bütün ilimlerde, ince mânâları ve derin hakîkatleri idrâk etmekte kemâl mertebedeydi. Bütün şeyhlerin önderiydi. Herkes ona îtimâd ederdi. Mutlak bir rehberdi. Müslümanların imâmı, muhabbetullah ve mârifetullah ehlinin kılavuzu, âbidlerin ve zâhidlerin en mükerremiydi. Kur’ân-ı Kerîm ve onun tefsîrinin esrârı ve nüktelerine vuk¯ufiyet bakımından da emsalsizdi.[38] Hem büyük bir muhaddis, hem müctehid derecesine ulaşmış bir fakih idi. İlham gücü yüksek, doğru sözlü, rivâyetlerine ve fikirlerine güvenilir bir İmâm ve allâme idi.[39]<br />
<br />
Zamanındaki bütün âlimler ve halk, onun ilmine ve fazîletine hayran olmuşlardı.[40]<br />
<br />
    Câfer-i Sâdık Hazretlerinin Rivayet Ettiği Hadisler<br />
<br />
Ondan gelen bâzı rivâyetler şöyledir:<br />
<br />
Câfer-i Sâdık Hazretleri, babasından ve dedelerinden şu hâdiseyi nakletmiştir:<br />
<br />
“Resûlullah Efendimiz, bir gün mübârek torunları Hazret-i Hasan ile Hazret-i Hüseyin’in ellerinden tutup şöyle buyurmuşlardır:<br />
<br />
“Kim beni, bu ikisini, bunların baba ve analarını severse, kıyâmet günü benimle beraber olur.” (Tirmizî, Menâkıb, 20/3733)<br />
<br />
Yine Câfer-i Sâdık Hazretlerinden gelen bir rivâyette Resûlullah Efendimiz şöyle duâ etmişlerdir:<br />
<br />
“Allâh’ım! Ümmetime sabahın erken vakitlerini ve bu zamanda yaptıkları işleri bereketli eyle!” (İbn-i Mâce, Ticârât, 41/2238)<br />
<br />
Câfer-i Sâdık Hazretleri, Hazret-i Ali’ye ulaşan bir silsile ile şu hadîs-i şerîfi nakleder:<br />
<br />
“Resûlullah Efendimiz’i gördüm, ashâbının arasında minbere çıkarak şu hitâbede bulundu:<br />
<br />
«Ey insanlar! Sanki ölüm bizden başkasına yazıldı! Sanki hak, bizden başkasına vâcip kılındı! Sanki uğurladığımız ölüler kısa bir müddet sonra bize geri dönecekler! Mîraslarını da sanki onlardan sonra ebedî kalacakmışız gibi yiyoruz. Bütün nasihatleri unuttuk. Bütün musîbetlerden emîn olmaya (kendimizi belâ ve musîbetlere karşı emniyet içinde görmeye) başladık.<br />
<br />
Kendi ayıplarıyla meşgul olarak, diğer insanların ayıplarıyla uğraşmayan kişiye ne mutlu! Kazancı helâl, iç âlemi temiz, dış görünüşü güzel ve yolu müstakîm (yaşayışı düzgün) olan kişiye ne mutlu! Kusursuz bir şekilde Allah için tevâzû gösteren, mâsıyete düşmeden malından infâk eden, fıkıh ve hikmet ehliyle oturup kalkan, zayıf ve yoksullara yardım eden kişiye ne mutlu! Malının fazlasını infâk edip sözünün fazlasını imsâk edene/tutana ve Sünnet-i Seniyye’yi bütünüyle kuşanıp bir daha bid’atlere dönmeyene ne mutlu!»<br />
<br />
Rasûlullah bunları söyledikten sonra minberden indi.” (Ebû Nuaym, Hilye, III, 202-203)<br />
<br />
Câfer-i Sâdık Hazretlerinin, muhterem babasından ve mübârek ecdâdından rivâyet ettiği hadîs-i şerîfleri gören muhaddisler:<br />
<br />
“–Bu isnâd, bir mecnûnun üzerine okunup üflense, o derhâl iyileşir, aklı başına gelir!” demişlerdir. (İbn-i Mâce, Mukaddime, 9/65; Ebû Nuaym, Hilye, III, 192)<br />
<br />
Bu da, İslâm âlimlerinin Resûlullah Efendimiz’in pâk ve azîz nesline ne kadar hürmet ettiklerini göstermektedir. Diğer taraftan da Resûlullah Efendimiz’in neslinin ne yüce bir fazîlete sahip olduğuna işaret etmektedir ki, onların mübârek isimlerinin yâd edilmesi bile bir şifâ vesîlesidir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">CAFER-İ SÂDIK’IN (R.A.) KUR'AN-I KERİM'E VUKUFİYETİ</span></span><br />
<br />
Kur’ân-ı Kerîm asıl kalp ile okunur. Kimin kalbi Cenâb-ı Hakk’a ve Resûlullah Efendimiz’e daha çok bağlı ise, o, Kur’ân’ın esrârına daha fazla vâkıf olur. Câfer-i Sâdık Hazretleri de böyle bir kalbî kıvâma sahip olduğu için, âyet-i kerîmelerdeki inceliklere âşinâlığı herkesten fazla idi.<br />
<br />
O, Cenâb-ı Hakk’ın şu âyet-i kerîmede medhettiği kimselerdendi:<br />
<br />
“Sonra Kitâb’ı, kullarımız arasından seçtiklerimize mîras kıldık. Onlardan (insanlardan) kimi kendisine zulmeder, kimi ortadadır, kimi de Allâh’ın izniyle hayırlarda ileri gitmek için yarışır. İşte büyük fazîlet budur.” (Fâtır, 32)<br />
<br />
O, hem Allâh’ın seçtiği kullarından, hem de hayırda ileri gitmek için yarışan Hak dostlarından idi.[41]<br />
<br />
Câfer-i Sâdık Hazretleri bir gün:<br />
<br />
“–Üzücü ve tehlikeli bir işle karşılaşan kişi, beş defa ihlâsla «Rabbenâ!» derse, Allah onu korktuğundan emin kılar ve arzusuna nâil eyler.” buyurmuştu.<br />
<br />
Kendisine:<br />
<br />
“–Bu nasıl olur?” diye sorulunca:<br />
<br />
“–İsterseniz Âl-i İmrân Sûresi’nin 191-194. âyet-i kerîmelerini okuyunuz!” cevâbını verdi.[42]<br />
<br />
Şu birkaç sözü bile, onun, Kur’ân-ı Kerîm’e olan derin vuk¯ufiyetini ifâdeye kâfîdir:<br />
<br />
“Tevbesiz ibadet sıhhatli olmaz. Nitekim Allah Teâlâ; «Tevbe edenler, ibadet edenler...» (et-Tevbe, 112) âyetinde tevbeyi ibadetten önce zikreder.”[43]<br />
<br />
“Kendisinde hoşlanacağı bir şey gördüğünde « مَا شَٓاءَ اللّٰهُ لَا قُوَّةَ اِلَّا بِاللّٰهِ » demeyen kişiye şaşarım. Zira Cenâb-ı Hak; «Bağına girdiğinde “Allâh’ın dilediği olur, kuvvet yalnızca Allâh’a âittir.” deseydin ya!..» (el-Kehf, 39) buyuruyor.”[44]<br />
<br />
“Bir gam ve kedere müptelâ olup da;<br />
<br />
«...Yâ Rabbî Sen’den başka ilâh yoktur, Sen’i tenzîh ederim. Şüphe yok ki ben zâlimlerden oldum!» (el-Enbiyâ, 87) demeyen kişiye şaşarım!”[45]<br />
<br />
“Bir topluluktan korkup da; «حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَك۪يلُ» demeyen kişiye şaşarım! Zira Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:<br />
<br />
«Bir kısım insanlar, mü’minlere: “Düşmanlarınız, size karşı asker topladılar; aman sakının onlardan!” dediklerinde bu, onların îmanlarını bir kat daha artırdı ve “Allah bize yeter. O ne güzel vekîldir!” dediler.» (Âl-i İmrân, 173)”[46]<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">CAFER-İ SÂDIK’IN (R.A.) İMAM-I AZAM'I İRŞAD ETMESİ</span></span><br />
<br />
İmâm-ı Âzam Ebû Hanîfe Hazretlerinin Muhammed Bâkır Hazretleri ile münâsebeti olduğu gibi, onun oğlu Câfer-i Sâdık Hazretleri ile de ilmî temasları vardı. Her ne kadar ikisi aynı yaşta ise de, âlimler Câfer-i Sâdık Hazretlerini İmâm Ebû Hanîfe’nin üstadlarından saymışlardır. Ebû Hanîfe Hazretleri ondan bahsederken:<br />
<br />
“Vallâhi Câfer-i Sâdık’tan daha fakih bir kimse görmedim.” demiştir.<br />
<br />
Yine bir defasında İmâm-ı Âzam Hazretlerine:<br />
<br />
“–Gördüğün en fakih kişi kimdir?” diye sorulduğunda şu hâdiseyi nakletmiştir:<br />
<br />
“–Câfer bin Muhammed’den daha fakih birini görmedim. Halîfe Mansûr onu Hîre’ye dâvet ettiğinde bana:<br />
<br />
«–Ey Ebû Hanîfe! İnsanlar Câfer bin Muhammed’e meftun oldular. Ona sormak üzere en zor meselelerini hazırla!» diye haber gönderdi.<br />
<br />
Ben de onun için kırk mesele hazırladım. Sonra Halîfe Ebû Câfer Mansur bana haber gönderdi, ben de Hîre’ye gidip huzûruna girdim. Câfer-i Sâdık Hazretleri halîfenin sağ tarafında oturuyordu. İkisini görünce Halîfe Mansûr’un heybetinden ziyâde Câfer-i Sâdık Hazretlerinin heybeti beni kapladı. Selâm verdim, halîfe bana izin verdi ve oturdum. Halîfe, Câfer-i Sâdık’a dönerek:<br />
<br />
«–Ey Ebû Abdullah, bunu tanıyor musun?» diye sordu. O da:<br />
<br />
«–Evet, o Ebû Hanîfe’dir.» dedi.<br />
<br />
Sonra halîfe bana dönerek:<br />
<br />
«–Ey Ebû Hanîfe! Meselelerini söyle de Ebû Abdullâh’a soralım.» dedi.<br />
<br />
Ben de hazırladığım meseleleri arz etmeye başladım. Ben soruyordum, Câfer-i Sâdık Hazretleri cevaplıyordu:<br />
<br />
«–Bu meselede siz şöyle dersiniz, Medîne ehli böyle der, biz ise şöyle deriz.» diyor, bâzen bizim görüşümüze, bâzen Medîne ehlinin görüşüne tâbî oluyor, bâzen her iki görüşe de muhâlefet ediyordu. Kırk meseleyi de böyle bütün tafsîlâtıyla cevaplandırdı, bir tânesini bile cevapsız bırakmadı.<br />
<br />
Biz; «İnsanların en âlimi, ihtilâfları en iyi bilen kimsedir.» demiyor muyuz? (İşte Câfer-i Sâdık Hazretleri ilmî meseleleri ihtilâflarıyla birlikte en iyi şekilde bilen bir allâmedir.)”[47]<br />
<br />
Ebû Hanîfe Hazretleri, Medîne-i Münevvere’ye gidip iki sene Câfer-i Sâdık Hazretlerinin yanında kalmış, ondan çok şeyler öğrenmiştir. Câfer-i Sâdık Hazretleri Irak’ı teşrîf ettiğinde de görüşüp sohbet etmişlerdir. İmâm Ebû Hanîfe’den nakledilen şu söz, bu görüşmelere işaret etmektedir:<br />
<br />
“–Eğer o iki sene olmasaydı, Nûman helâk olmuştu!”[48]<br />
<br />
Câfer-i Sâdık Hazretleri, muhtelif görüşmelerinde İmâm-ı Âzam Hazretlerine dînî hükümlerdeki ince hikmetler ve aklın yanılabileceği hassas noktalarla alâkalı mühim esaslar öğretmiştir.[49]<br />
<br />
Bu sebeple Ebû Hanîfe Hazretleri, Câfer-i Sâdık Hazretlerinden çok nakillerde bulunur. İmâm Ebû Yûsuf ile İmâm Muhammed’in Âsâr isimli kitaplarına bakıldığında, pek çok yerde bu rivâyetlere rastlanır.[50]<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">CAFER-İ SÂDIK’IN (R.A.) VEFATI</span></span><br />
<br />
Câfer-i Sâdık Hazretleri, mübârek ömrünü, ilim yurdu olan Resûlullah Efendimiz’in nurlu Medîne’sinde geçirdi. Hicrî 148, mîlâdî 765 senesinde orada vefât etti. Vefâtından önce tek bir vasiyeti vardı: Namaz!.. Tıpkı Allah Resûlü gibi, son nefesinde ısrarla, namaza dikkat etmeye dâir vasiyette bulundu. Ona devam etmeyi ve onu lâyıkıyla kılmayı, yani tâdil-i erkâna riâyet edip huşû ile edâ etmeyi şiddetle tavsiye ettikten sonra Rabbinin rahmetine kavuştu.[51]<br />
CAFER-İ SÂDIK’IN (R.A.)KABRİ NEREDEDİR?<br />
<br />
Cennetü’l-Bakî Kabristanı’na, babası Muhammed Bâkır Hazretleri, dedesi Zeynelâbidîn Hazretleri ve dedesinin amcası Hazret-i Hasan’ın (r.a.) kabirleri yanına defnedildi.[52]<br />
<br />
Cenâb-ı Hak şefâatine nâil eylesin! Âmîn…<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">CAFER-İ SÂDIK’IN (R.A.) HİKMETLİ SÖZLERİ</span></span><br />
<br />
    Câfer-i Sâdık Hazretlerine:<br />
<br />
“–Bize ne hâl oldu ki duâ ediyoruz, fakat duâmız kabûl edilmiyor?” diye sorulmuştu. Şu cevâbı verdi:<br />
<br />
“–Çünkü siz, tanımadığınız bir Zât’a duâ ediyorsunuz!”[53]<br />
<br />
[Yani siz, makbûl bir kulluktan uzak kalıyor, takvâ sahibi olamıyor, Rabbimizin “çokça zikretme” emrine uymuyor, hâl ve yaşayışınızla O’nu lâyıkıyla tanımıyor, mârifetullâh’a eremiyorsunuz. Böyle boş bir kalp ile duâ ettiğiniz için de duânız kabûl edilmiyor.]<br />
<br />
“Resûlullah Efendimiz’in zâhirinde yaşayan kimse sünnîdir. Resûlullah Efendimiz’in (hem zâhir hem de) bâtınında yaşayan kimse ise sûfîdir.”<br />
<br />
Câfer-i Sâdık Hazretleri, “Resûlullah Efendimiz’in bâtını” ifâdesiyle O’nun temiz ahlâkını, âhireti tercih etmesini kastetmiştir.[54]<br />
<br />
    “Hayır işleri, ancak şu üç şeyle kemâle erer:<br />
<br />
- Karar verildiği an ihmâl edilmeyip hemen îfâ edilmesiyle,<br />
<br />
- Yapılan ameli küçük görüp benlikten uzak kalmakla,<br />
<br />
- Riyâdan sakınmak için gizli olarak îfâ edilmesiyle!”[55]<br />
<br />
Bir gün Halîfe Mansûr’un yüzüne bir sinek kondu. Mansûr, her ne kadar sineği kovdu ise de bir türlü onu uzaklaştırmaya muvaffak olamadı. O sırada Câfer-i Sâdık Hazretleri geldi. Halîfe Mansûr ona:<br />
<br />
“–Ey İmâm! Allah Teâlâ sineği niçin yarattı?” diye sordu. Câfer-i Sâdık Hazretleri:<br />
<br />
“–Onunla zâlimleri zelil kılmak için!” buyurdu.[56]<br />
<br />
    “Beş çeşit insan ile arkadaş olmaktan sakın!<br />
<br />
1) Yalancı: Çünkü onunla beraber olduğun sürece aldanış içinde bulunursun. O serap gibidir. Sana uzağı yakın, yakını uzak gösterir.<br />
<br />
2) Ahmak: Sana faydalı olmak istediği zaman bile zarar verir, bunun da farkında olmaz.<br />
<br />
3) Cimri: Senin en fazla muhtaç olduğun şeyi senden esirger.<br />
<br />
4) Korkak: Seni başkasına teslim eder ve zor zamanda kaçıp gider.<br />
<br />
5) Fâsık: Seni bir lokmaya ya da daha azına satar.”<br />
<br />
“–Bir lokmadan daha azı nedir?” diye sorulunca Câfer-i Sâdık Hazretleri:<br />
<br />
“–Bir lokmaya tamah etmek, sonra onu da elde edememektir.” buyurmuştur.[57]<br />
<br />
Başka bir rivâyette şu ilâve de vardır:<br />
<br />
“Sıla-i rahime riâyet etmeyen kimseyle de arkadaşlık etme! Zira ben, Allâh’ın Kitâbı’nın üç yerinde, onun mel’ûn olduğunu gördüm.”[58]<br />
<br />
    “Dostluk/arkadaşlık ancak kendi ölçüleri ile gerçekleşir. Kimde bu hasletlerden birini veya bir kısmını görürsen, bunu gerçek dostluğun alâmeti kabûl et:<br />
<br />
- Dostluk ölçülerinin ilki, ivazsız garazsız bir şekilde sana karşı samimî olmasıdır.<br />
<br />
- İkincisi, senin zor duruma düşmeni kendi sıkıntısı olarak görmesi, senin iyilik ve güzelliğini de kendi iyiliği olarak görmesidir.<br />
<br />
- Üçüncüsü, mal ve makâmın onu değiştirmemesidir.<br />
<br />
- Dördüncüsü, imkânı dâhilinde olan hiçbir şeyi senden kıskanmamasıdır.<br />
<br />
- Beşincisi ise bu hasletlerin hepsini cem eder; o da felâketler esnâsında seni terk etmemesidir.”[59]<br />
<br />
    “Allah üç şeyi üç şeyde gizlemiştir:<br />
<br />
1) Rızâsını tâatinde gizlemiştir. Bu sebeple O’nun tâatinden hiçbir şeyi küçük görmeyin; belki rızâsı o şeydedir.<br />
<br />
2) Gazabını günahlarda gizlemiştir. Onun için hiçbir günahı küçük görmeyin; belki gazabı ondadır.<br />
<br />
3) Evliyâsını mü’min kulları arasında gizlemiştir. Bu sebeple mü’minlerden hiç kimseyi hor görmeyin; belki o, Allah Teâlâ’nın velî kuludur.”[60]<br />
<br />
Sonra şunu ilâve etti:<br />
<br />
“Duânın kabûlünü de kendisine yapılan duâlarda gizledi. Onun için duâyı terk etmeyin; belki icâbet o duâdadır.”[61]<br />
<br />
    “Bir kişiyi affettiğim için hiçbir zaman pişman olmam! Bu affım sebebiyle pek çok zarara uğrasam da, affetmek bana, verdiğim bir cezâ sebebiyle bin defa pişman olmaktan çok daha güzel gelir.”[62]<br />
    “Allah Teâlâ dünyaya şöyle vahyetti: «Ey dünya! Bana hizmet edene sen de hizmet et! Sana hizmet edeni ise (kendi işlerinde çalıştırıp) yor ve yıprat!»”[63]<br />
    “(Din) kardeşinden senin hakkında hoşuna gitmeyen bir söz ulaştığında üzülme! İşin aslı onun dediği gibiyse, bu üzücü söz, âhirette göreceğin bir cezâya kefâret olur. Yani o cezâ, daha bu dünyada iken sana verilmiş olur. Öyle değilse, hiçbir şey yapmadan, bu söz sebebiyle bir hasene kazanmış olursun.”[64]<br />
    Süfyân-ı Sevrî’nin şöyle dediği nakledilmiştir:<br />
<br />
“Câfer-i Sâdık Hazretlerinin yanına vardım. Ona:<br />
<br />
«–Ey Rasûlullâh’ın mübârek torunu, bana tavsiyede bulun!» dedim. Şöyle buyurdu:<br />
<br />
«–Ey Süfyân!<br />
<br />
- Yalancının mürüvveti olmaz.<br />
<br />
- Hasetçi kimse rahat yüzü göremez.<br />
<br />
- Cimrinin dostluğu olmaz.<br />
<br />
- Duygusuz kimsenin kardeşliği yoktur.<br />
<br />
- Kötü ahlâklı kimsede efendilik olmaz.»<br />
<br />
Ona:<br />
<br />
«–Ey Rasûlullâh’ın mübârek torunu, bana daha fazla tavsiyede bulun!» dedim. Şöyle buyurdu:<br />
<br />
«–Ey Süfyân!<br />
<br />
- Haramdan geri dur, âbid olursun.<br />
<br />
- Allâh’ın sana nasîb ettiği kısmete râzı ol, (Allâh’a gönülden teslim olan) bir müslüman olursun.<br />
<br />
- İnsanların seninle nasıl arkadaş olmalarını istiyorsan, sen de onlarla öyle samimî arkadaş ol, o zaman (gerçek) bir mü’min olursun.<br />
<br />
- Günahkâr ile düşüp kalkma, yoksa sana kendi çirkin hâllerini öğretir. Nitekim bir hadîs-i şerîfte; “Kişi dostunun dîni üzeredir. Onun için her biriniz kiminle dostluk ettiğine dikkat etsin!”[65] buyrulmuştur.<br />
<br />
- İşini Allah’tan korkan takvâ sahibi sâlih kişilerle istişâre et!»<br />
<br />
Câfer-i Sâdık Hazretlerine tekrar:<br />
<br />
«–Ey Rasûlullâh’ın mübârek torunu, bana daha fazla tavsiyede bulun!» dedim. Şöyle buyurdu:<br />
<br />
«–Babam beni üç şeyle terbiye etti. Bana dedi ki:<br />
<br />
- Oğlum! Kötü arkadaşla beraber olan, selâmette olmaz.<br />
<br />
- Kötü yerlere girip çıkan, töhmet altında kalır.<br />
<br />
- Diline sahip olmayan, pişman olur!»”[66]<br />
<br />
    “Öfke her şerrin anahtarıdır.”[67]<br />
    “Çalışıp kazanarak ihtiyaçlarını karşılamak gibi bir derdi olmayan kişide hayır yoktur. Hayırlı kişi, mal kazanıp geçimini temin ederek kimseye muhtaç olmaz, o malla borcunu öder ve sıla-i rahimde bulunur.”[68]<br />
    “Kulların en hayırlısı, kendisinde şu beş hasletin toplandığı kimsedir:<br />
<br />
1) İyilik yaptığı zaman sevinir.<br />
<br />
2) Kötülük yaptığı zaman istiğfâr eder.<br />
<br />
3) Kendisine nîmet verildiği zaman şükreder.<br />
<br />
4) İptilâya mâruz kaldığı zaman sabreder.<br />
<br />
5) Haksızlığa uğradığı zaman affeder.”[69]<br />
<br />
Câfer-i Sâdık Hazretlerine:<br />
<br />
“–Allah Teâlâ fâizi niçin haram kıldı?” diye sorulunca şu cevâbı verdi:<br />
<br />
“–İnsanlar birbirlerini ihsanlarından mahrum bırakmasın ve birbirlerinden yardımı esirgemesinler diye!”[70]<br />
<br />
“Eğer bir günah işlersen, hemen istiğfâr et!.. Sakın günahta ısrar etme!”[71]<br />
<br />
“Kimin rızkı daraldıysa, hemen istiğfârı çoğaltsın!”[72]<br />
<br />
“Bir mü’min kardeşine âit hoş olmayan bir şey duyarsan, onun için birden yetmişe kadar mâzeret kapısı araştır. Bulamazsan; «Belki benim anlamadığım bir mâzereti vardır.» de, sonra da meseleyi kapat!”[73]<br />
<br />
“Kim nefsine karşı yine nefsi için mücâhede ederse, kerâmetlere ulaşır. Kim de nefsine karşı Allah Teâlâ için mücâhede ederse Allâh’a ulaşır.”[74]<br />
<br />
“Şu dört şeyin azı da çoktur: Ateş, düşman, fakirlik, hastalık.”<br />
CAFER-İ SÂDIK HAZRETLERİNİN OĞLUNA VASİYETİ<br />
<br />
Câfer-i Sâdık Hazretleri, oğlu Mûsâ Kâzım Hazretlerine şu hikmetli tavsiyelerde bulunmuştur:<br />
<br />
“Yavrucuğum, vasiyetimi iyi dinle, söylediklerime dikkat et! Eğer söylediklerime dikkat edecek olursan, mes’ut ve huzurlu yaşar, hamd ederek ölürsün.<br />
<br />
Oğlum! Allah Teâlâ’nın taksîmine rızâ gösteren zengin olur, başkasının elindekine göz diken ise muhteris olur ve gönül fakiri olarak ölür… Kendi günahını küçük gören kişi, başkasının küçük günahını büyük görür. Başkasının günahını küçük gören, kendi günahını büyük görür.<br />
<br />
Evlâdım! Başkasının kusurunu arayıp ayıbını ortaya döken kişinin, kendi evindeki kusurları ortaya dökülür. İsyan kılıcını kınından çıkaran kişi, o kılıçla kendini keser. Kardeşine kuyu kazan, kazdığı kuyuya kendisi düşer. Sefih insanlarla düşüp kalkan kişi, hor görülür. Âlimlerle düşüp kalkan, hürmet görür. Kötü yerlere girip çıkan, töhmete uğrar.<br />
<br />
Yavrucuğum! İnsanların îtibârını zedelemekten sakın, yoksa senin îtibârın da zedelenir. Seni ilgilendirmeyen hususlara girmekten uzak dur, yoksa bu sebeple zelil olursun!<br />
<br />
Yavrucuğum! Lehine de olsa aleyhine de olsa, hakkı/doğruyu söyle! Böyle yaparsan toplum arasında şânın yücelir.<br />
<br />
Yavrucuğum! Allâh’ın Kitâbı’nı oku, selâmı yay, iyiliği emredip kötülüğü nehyet, sana gelmeyene git, seninle konuşmayanla önce sen konuş ve isteyene ver! Koğuculuktan sakın! Çünkü söz taşımak, insanların kalbine düşmanlık tohumları eker. İnsanların ayıplarıyla uğraşmaktan sakın! Çünkü insanların ayıplarıyla uğraşan, onların hedefi olur…<br />
<br />
Yavrucuğum! Ziyaret edeceksen hayırlı kimseleri ziyaret et! Fâcirleri ziyaret etme! Çünkü onlar, içinden su fışkırmayan katı bir kaya, yaprakları olmayan kuru bir ağaç ve çimeni çıkmayan çorak bir arazi gibidirler.”<br />
<br />
Mûsâ Kâzım g, muhterem babası Câfer-i Sâdık Hazretleri’nin bu vasiyetine, ömrü boyunca büyük bir titizlikle riâyet etmiştir.[75]<br />
<br />
[1] Câbir (r.a.), İbn-i Abbâs (r.a.) gibi sahâbîlerden, dedesi Kâsım bin Muhammed Hazretlerinden ve diğer Ehl-i Beyt’ten rivâyet ettiği hadîs-i şerîflerin bir kısmı için bkz. Müslim, Hacc, 147-148; Ebû Dâvûd, Menâsik, 56/1905; Tirmizî, Hac 38/862, Menâkıb 20/3733; İbn-i Mâce, Mukaddime 9/65, Ticârât 41/2238; İbn-i Ebî Şeybe, Musannef, II, 115/7142; Ebû Nuaym, Hilye, III, 192, 202-203, 206; Zehebî, Siyer, VI, 255.<br />
<br />
[2] Muhammed Ebû Zehra, el-İmâmu’s-Sâdık, s. 26.<br />
<br />
[3] Kādî Iyâz, Tertîbü’l-Medârik, II, 52; İbn-i Hacer, Tehzîbü’t-Tehzîb, II, 104-105; Muhammed Ebû Zehra, a.g.e, s. 76-77.<br />
<br />
[4] Ebû Nuaym, Hilye, III, 194-195; Mizzî, Tehzîbü’l-Kemâl, V, 89.<br />
<br />
[5] Zehebî, Târîhu’l-İslâm, IX, 92.<br />
<br />
[6] Bursevî, Rûhu’l-Beyân, X, 515, [en-Nahl, 100].<br />
<br />
[7] Bursevî, a.g.e, II, 185, [el-Bakara, 183].<br />
<br />
[8] Ferîdüddîn Attâr, Tezkiretü’l-Evliyâ, s. 56.<br />
<br />
[9] Menbicî, Tesliyetü Ehli’l-Mesâib, s. 192-193.<br />
<br />
[10] Ferîdüddîn Attâr, İlâhînâme, İstanbul 2010, s. 121.<br />
<br />
[11] Ferîdüddîn Attâr, Tezkiretü’l-Evliyâ, s. 54; Kuşeyrî, er-Risâle, II, 384.<br />
<br />
[12] Âl-i İmrân, 134.<br />
<br />
[13] İbnü’l-Cevzî, Bahru’d-Dümû’, s. 142.<br />
<br />
[14] Muhammed Ebû Zehra, a.g.e, s. 80.<br />
<br />
[15] Ebû Nuaym, Hilye, III, 193; Zehebî, Siyer, VI, 257.<br />
<br />
[16] Zehebî, Siyer, VI, 255.<br />
<br />
[17] Ebû Nuaym, Hilye, III, 194; Zehebî, Târîh, IX, 89.<br />
<br />
[18] Ebû Nuaym, Hilye, III, 136.<br />
<br />
[19] İbn-i Kesîr, el-Bidâye, IX, 112, 122.<br />
<br />
[20] Ebû Nuaym, Hilye, III, 193; Zehebî, Siyer, VI, 261-262.<br />
<br />
[21] Kuşeyrî, er-Risâle, II, 384.<br />
<br />
[22] Hânî, el-Hadâik, s. 129.<br />
<br />
[23] Hânî, el-Hadâik, s. 128-129.<br />
<br />
[24] Muhammed Ebû Zehra, a.g.e, s. 37, 58.<br />
<br />
[25] Zehebî, Siyer, VI, 259, Târîh, IX, 90; Mizzî, a.g.e, V, 82.<br />
<br />
[26] Zehebî, Siyer, VI, 255.<br />
<br />
[27] Attâr, Tezkire, s. 53.<br />
<br />
[28] Attâr, Tezkire, s. 53.<br />
<br />
[29] Hânî, el-Hadâik, s. 132.<br />
<br />
[30] Attâr, Tezkire, s. 55.<br />
<br />
[31] Ebû Nuaym, Hilye, III, 196.<br />
<br />
[32] İbnü’l-Cevzî, et-Tebsıra, II, 103.<br />
<br />
[33] İbnü’l-Cevzî, et-Tebsıra, II, 142.<br />
<br />
[34] Ebû Nuaym, Hilye, III, 196; Mizzî, a.g.e, V, 91.<br />
<br />
[35] Mustafa Öz, “Câfer es-Sâdık”, DİA, VII, 1.<br />
<br />
[36] Muhammed Ebû Zehra, a.g.e, s. 63.<br />
<br />
[37] Ebû Nuaym, Hilye, III, 194; Zehebî, Târîh, IX, 92.<br />
<br />
[38] Bkz. Attâr, Tezkire, s. 51.<br />
<br />
[39] Bkz. Mustafa Öz, “Câfer es-Sâdık”, DİA, VII, 1.<br />
<br />
[40] Zehebî, Târîh, IX, 89-90.<br />
<br />
[41] Muhammed Ebû Zehra, a.g.e, s. 63-64.<br />
<br />
[42] Kurtubî, IV, 318.<br />
<br />
[43] Attâr, Tezkire, s. 56.<br />
<br />
[44] Hânî, el-Hadâik, s. 134.<br />
<br />
[45] Hânî, el-Hadâik, s. 135.<br />
<br />
[46] Hânî, el-Hadâik, s. 134.<br />
<br />
[47] Zehebî, Târîhu’l-İslâm, IX, 89-90; Mizzî, a.g.e, V, 79-80; Muhammed Ebû Zehra, Ebû Hanîfe, s. 90; Mekkî, Menâkıb-ı Ebû Hanîfe.<br />
<br />
[48] Âlûsî, Sabbü’l-Azâb alâ Men Sebbe’l-Ashâb, s. 157; Muhammed Ebû Zehra, el-İmâmu’s-Sâdık, s. 37-39, 254.<br />
<br />
[49] Bkz. Ebû Nuaym, Hilye, III, 196; Hânî, el-Hadâik, s. 130.<br />
<br />
[50] Muhammed Ebû Zehra, a.g.e, s. 38, 253-254.<br />
<br />
[51] Muhammed Ebû Zehra, a.g.e, s. 63-64.<br />
<br />
[52] Prof. Dr. Hasan Kâmil Yılmaz, Altın Silsile, s. 48.<br />
<br />
[53] Kuşeyrî, er-Risâle, II, 424-425; Hânî, el-Hadâik, s. 130.<br />
<br />
[54] Ebû Nuaym, Hilye, I, 20.<br />
<br />
[55] Ebû Nuaym, Hilye, III, 198.<br />
<br />
[56] Ebû Nuaym, Hilye, III, 198; İbnü’l-Cevzî, Sıfatü’s-Safve, I, 392.<br />
<br />
[57] Gazâlî, İhyâ, II, 172.<br />
<br />
[58] Ebû Nuaym, Hilye, III, 183-184; İbn-i Asâkir, Târîhu Dımaşk, c. 41, s. 409.<br />
<br />
[59] Safedî, el-Vâfî bi’l-Vefeyât, Beyrut 1420, XI, 100.<br />
<br />
[60] Ebû Tâlip Mekkî, K¯utü’l-Kulûb, I, 347; Gazâlî, İhyâ, IV, 49.<br />
<br />
[61] Gazâlî, İhyâ, IV, 49.<br />
<br />
[62] İbn-i Abdilberr, Edebü’l-Mücâlese, s. 116.<br />
<br />
[63] Ebû Nuaym, Hilye, III, 194.<br />
<br />
[64] Ebû Nuaym, Hilye, III, 198.<br />
<br />
[65] Ebû Dâvûd, Edeb, 16/4833.<br />
<br />
[66] İbn-i Hacer el-Heytemî, ez-Zevâcir, I, 28; Hânî, el-Hadâik, s. 130-131.<br />
<br />
[67] Gazâlî, İhyâ, III, 166.<br />
<br />
[68] İbn-i Şemsü’l-Hilâfe, el-Âdâbü’n-Nâfia, s. 4.<br />
<br />
[69] İbn-i Şemsü’l-Hilâfe, a.g.e, s. 14.<br />
<br />
[70] Zehebî, Târîhu’l-İslâm, IX, 92.<br />
<br />
[71] Hânî, el-Hadâik, s. 130.<br />
<br />
[72] Hânî, el-Hadâik, s. 131.<br />
<br />
[73] Hânî, el-Hadâik, s. 132.<br />
<br />
[74] Attâr, Tezkire, s. 56.<br />
<br />
[75] Ebû Nuaym, Hilye, III, 195-196; İsmâil bin Muhammed, Siyeru’s-Selefi’s-Sâlihîn, s. 723-724.</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[İmam Şarani kimdir?]]></title>
			<link>https://rashid-tunca.com/showthread.php?tid=41320</link>
			<pubDate>Sat, 15 Nov 2025 12:40:42 +0100</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://rashid-tunca.com/member.php?action=profile&uid=8">Raşit Tunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://rashid-tunca.com/showthread.php?tid=41320</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">İmam Şarani kimdir?</span></span><br />
<br />
الشعراني<br />
Ebü’l-Mevâhib (Ebû Abdirrahmân) Abdülvehhâb b. Ahmed b. Alî eş-Şa‘rânî el-Mısrî (ö. 973/1565)<br />
Mısırlı âlim ve sûfî.<br />
Asıl adı Abdülvehhâb bin Ahmed bin Ali el-Hanefî’dir. Saçlarını uzattığı için “Şa’rânî” (saçlı) lakabıyla tanınır. 1492’de Mısır’da doğdu, 1565’te vefat etti. Tahsilini Kahire’de tamamladı. Başta tasavvuf olmak üzere, akâid, fıkıh, ansiklopedi, gramer ve tıbba dair eserler telif etti. Eserlerinde tekke ile medrese ilminin uyumlu bir terkibini yaptı.<br />
<br />
Dört mezhebin birleşen ve ayrılan taraflarını ele aldığı, birden fazla mezhebin hak olduğunu, bütün hak mezheplerin aynı kaynaktan beslendiğini açıklayan ve "Mîzân-ı Şa’rânî" diye isimlendirilenen kitabı, bilinen en meşhur eseridir.<br />
<br />
898 (1493) yılında Kahire’nin Kalyûbiye bölgesindeki Kalkaşende’de doğdu. Soyu, Hz. Ali’nin Havle bint Ca‘fer el-Hanefiyye adlı hanımından doğan oğlu Muhammed b. Hanefiyye’ye ulaşır. Şa‘rânî veya Şa‘râvî nisbesi daha kırk günlük iken gidip yerleştikleri babasının köyü, Menûfiye’ye bağlı Ebûşa‘râ’dan gelmektedir. Hayatına dair mâlûmatın bir kısmı Leṭâʾifü’l-minen ve’l-aḫlâḳ adlı eserine dayanmaktadır. Tahsiline babasının yanında başladı ve hıfzını tamamladı. Kısa bir süre sonra babasını, ardından annesini kaybetti. 911 (1505) yılı başlarında Şeyh Hızır adındaki bir kişiyle birlikte Kahire’ye gitti. Gamrî Camii imamı muhaddis Emînüddin b. Neccâr, fakih Şemseddin ed-Devâhilî, Nûreddin el-Mahallî, Nûreddin el-Cârihî, Nûreddin es-Senhûrî, Molla Ali el-Acemî, Îsâ el-Ahnâî, Şemseddin ed-Deyrûtî, Şemseddin ed-Dimyâtî, Ahmed b. Muhammed el-Kastallânî, Selâhaddin el-Kalyûbî, Nûreddin el-Üşmûnî, Sa‘deddin ez-Zehebî, Burhâneddin el-Kalkaşendî, Şeyhülislâm Zekeriyyâ el-Ensârî, Şâfiî fakihi Şehâbeddin er-Remlî gibi âlimler başta olmak üzere elliyi aşkın hocadan dinî ilimleri öğrendi (Leṭâʾifü’l-minen, I, 32-35). On beş yaşındayken ilk haccını yaptı. Tasavvufa ilgisi artınca tahsiline ara verip bir sene müddetle Mukattam dağında ve Karâfe harabelerinde inzivaya çekildi. Önce Ali el-Mersafî’ye, ardından Muhammed eş-Şinnâvî’ye intisap etti. Şinnâvî’den sonra tasavvuf eğitimini Bedeviyye-Metbûliyye’nin kurucusu İbrâhim el-Metbûlî’nin halifesi Ali el-Havvâs’ın yanında sürdürdü. Hocası Zekeriyyâ el-Ensârî vasıtasıyla üç farklı yolla Sühreverdiyye-Necîbiyye’den (Büzgaşiyye) hırka giydi (Harîrîzâde, II, vr. 152a, 205a; ayrıca bk. Zebîdî, s. 207-208). Yine Ensârî vasıtasıyla Sühreverdiyye-Necîbiyye’nin Zeyniyye şubesinden hırka giyen Şa‘rânî’nin bu silsilesi Ali b. Abdülkuddûs eş-Şinnâvî ile devam etmiştir (Kuşâşî, vr. 44a). 100’den fazla sûfî ile sohbet eden Şa‘rânî’nin feyz aldığı şeyhler arasında Halvetiyye’den Muhammed Demirtaşî ve İbrâhim Gülşenî gibi isimler de vardır. Onun yirmi altı tarikattan el aldığı belirtilmektedir. Harîrîzâde icâzet aldığı tarikatlardan Arîfiyye, Kādiriyye, Rifâiyye, Sühreverdiyye, Zeyniyye, Ahmediyye (Bedeviyye), Metbûliyye, Desûkıyye, Şâzeliyye, Hanefiyye, Cezûliyye, Meymûniyye, Halvetiyye, Gülşeniyye, Demirtaşiyye, Cebertiyye ve Şinnâviyye’nin adlarını kaydeder (Tibyân, II, vr. 205b).<br />
<br />
Şa‘rânî, Kadı Muhyiddin Abdülkādir Özbekî tarafından Kahire’de Bâbışa‘riye’de adına yaptırılan külliyede otuz iki yaşından itibaren binlerce talebeyi irşad etmenin yanı sıra dinî ilimleri de okuttu. Anadolu’daki Şa‘rânîzâdeler’in ilki olan Abdürrahîm b. Abdülmuhsin eş-Şa‘rânî, Muhammed Abdürraûf el-Münâvî, Ali b. Ahmed en-Neccârî, Muhammed Hicâzî el-Kalkaşendî, Abdullah el-Acemî, Sirâceddin el-Hânûtî gibi sûfî ve âlimler bunlar arasında sayılabilir. Hayatı boyunca eğitim, irşad ve eser telifiyle meşgul olan Şa‘rânî 12 Cemâziyelevvel 973 (5 Aralık 1565) tarihinde vefat etti ve külliyesinin camisindeki özel bölmeye defnedildi. Şa‘rânî’den sonra makamına oğlu Abdurrahman geçti, bu yolla Şa‘râniyye veya Şa‘râviyye adıyla anılan bir tarikat meydana geldi. Şa‘rânî hayatta iken daha çok Şâzeliyye ve Bedeviyye-Metbûliyye şeyhi olarak tanındığı halde Şa‘râniyye’nin Rifâiyye’nin bir kolu şeklinde devam ettiği belirtilmektedir (DİA, XXXV, 102). Tarikatın Şa‘rânî’nin soyundan gelen şeyhler tarafından XVIII. yüzyılın sonlarına kadar sürdürüldüğü tahmin edilmektedir.<br />
<br />
Muhyiddin İbnü’l-Arabî’nin görüşlerini benimseyen Şa‘rânî, özellikle el-Yevâḳīt ve’l-cevâhir fî beyâni ʿaḳāʾidi’l-ekâbir adlı eserinde onun fikirlerini savunmuş, hakkında ileri sürülen iddialara cevap vermiştir. Eserin mukaddimesinde belirttiğine göre Şa‘rânî, İbnü’l-Arabî’nin el-Fütûḥâtü’l-Mekkiyye’de ortaya koyduğu, zâhiren ulemânın görüşlerine uymayan akîdesini açıklamayı ve onun inancının doğru anlaşılmasını sağlamayı hedeflemiştir. Ancak bu eserde kendisinin de anlamadığı bazı hususlar bulunduğunu, bunları âlimlerin tartışmasına sunmak için zikrettiğini belirtmiştir. Şa‘rânî tasavvufu “Kitap ve Sünnet’in gereklerini ihlâslı bir şekilde yerine getirmek” şeklinde tanımlamış, tasavvufla ilgili eserlerinde ısrarla ilimle birlikte ameli ve güzel ahlâkı öne çıkarmıştır. Tarikatların Mısır toplumu için hayatî öneme sahip olduğunu vurgulamış, o dönemde şeriata uymayan bazı uygulamaları eleştirmekten de çekinmemiştir. Bazı hasımları Şa‘rânî’nin mutlak müctehidlik iddiasında bulunduğunu ve 30.000’e ulaşan müridiyle bir tehlike oluşturduğunu iddia ederek sürgün edilmesi talebiyle onu İstanbul’a şikâyet etmiş, ancak yöneticilerin ona karşı güvenleri sebebiyle bu teşebbüs sonuçsuz kalmıştır. Düşmanlarının, eserlerine dine aykırı ifadeler karıştırarak aleyhinde fetva almaya kalkıştıkları da nakledilmektedir. Yavuz Sultan Selim ve Kanûnî Sultan Süleyman’ın, güven ve muhabbetlerinin nişanesi olarak kendisine bir yün elbise ve seccade hediye ettikleri kaydedilir. XVII. yüzyılın sonlarında Muhyiddin Muhammed el-Melîcî, Teẕkiretü üli’l-elbâb fî menâḳıbi’ş-Şaʿrânî Seyyidî ʿAbdilvehhâb adıyla bir menâkıbnâme kaleme almıştır (Kahire 1932, 2005).<br />
<br />
Eserleri. Şa‘rânî’nin eserlerinin sayısı kendi ifadesine göre 300 civarındadır. Günümüze ulaşan 100’ü aşkın eserinin belli başlıları şunlardır:<br />
<br />
A) Tasavvuf ve Ahlâk. 1. el-Aḫlâḳu’l-Metbûliyye. Şa‘rânî bu eserinde şeyhi Ali el-Havvâs’ın mürşidi İbrâhim el-Metbûlî örneğinde sûfîlerin sahip olması gereken Muhammedî ahlâkı geniş biçimde anlatmıştır (nşr. Abdülhalîm Mahmûd, I-III, Kahire 1975-1976).<br />
<br />
2. el-Baḥrü’l-mevrûd fi’l-mevâs̱îḳ ve’l-ʿuhûd (ʿUhûdü’l-meşâyiḫ). Müellifin görüştüğü şeyhlerden aldığı tavsiyeleri ve tasavvufî ahlâk kurallarını kaydettiği eserin çeşitli baskıları yapılmıştır (Kahire 1287, 1308, 1321, 2004).<br />
<br />
3. el-Cevâhir ve’d-dürer. Şa‘rânî’nin, şeyhi Ali el-Havvâs’a yönelttiği sorulara aldığı cevapları içeren eser Abdüllatîf Hasan Abdurrahman tarafından hadislerin tahrîci yapılarak neşredilmiştir (Beyrut 2005).<br />
<br />
4. Dürerü’l-ġavvâṣ ʿalâ fetâvâ Seyyidî ʿAlî el-Ḫavvâṣ. Müellifin yine Ali el-Havvâs’ın kendisine verdiği cevaplardan oluşan bu eseri Abdülvâris Muhammed Ali hadislerinin tahrîciyle birlikte yayımlamıştır (Beyrut 1999).<br />
<br />
5. Levâḳıḥu’l-envâri’l-ḳudsiyye el-münteḳāt mine’l-Fütûḥâti’l-Mekkiyye (Muḫtaṣarü’l-Fütûḥât). İbnü’l-Arabî’ye ait eserin bir özetidir. Birçok nüshası bulunan kitabın müellif hattı yazması Süleymaniye Kütüphanesi’nde kayıtlıdır (Kılıç Ali Paşa, nr. 621).<br />
<br />
6. el-Kibrîtü’l-aḥmer fî beyâni ʿulûmi’ş-Şeyḫi’l-Ekber. Levâḳıḥu’l-envâri’l-ḳudsiyye’nin özeti niteliğindedir. Birçok defa basılan eser (Kahire 1277, 1279, 1305, 1307, 1378; Beyrut 1998) M. Sabit Ünal tarafından Türkçe’ye çevrilmiş, bu çeviriyi Hasan Fehmi Kumanlıoğlu ve Hüseyin Elmalı Latin harflerine aktararak neşretmiştir (Kibrît-i Ahmer [Fütûhât-ı Mekkiyye’den Seçmeler], İzmir 2006).<br />
<br />
7. el-Fetḥ fî teʾvîli mâ ṣadara ʿani’l-kümmeli mine’ş-şaṭaḥ (nşr. Kāsım Muhammed Abbas, Dımaşk 2004).<br />
<br />
8. el-Cevherü’l-maṣûn ve’s-sırrü’l-merḳūm (el-Cevherü’l-maṣûn fî ʿulûmi kitâbillâhi’l-meknûn, ed-Dürrü’n-naẓîm fî ʿulûmi’l-Ḳurʾâni’l-ʿaẓîm). Çeşitli âyetlerle ilgili 3000’e yakın ledünnî bilgi içerir (TSMK, Emanet Hazinesi, nr. 1103; İÜ Ktp., AY, nr. 6317; Yûsuf Ağa Ktp., nr. 453, vr. 510b-597a).<br />
<br />
9. el-Ecvibetü’l-merżıyye ʿani’l-fuḳahâʾ ve’ṣ-ṣûfiyye. Sûfîlere has ilimlerden örneklerin yer aldığı eserde ağırlıklı olarak tasavvuf ehline yöneltilen tenkitler cevaplandırılmıştır (Süleymaniye Ktp., Şehid Ali Paşa, nr. 1111; İzmir Millî Ktp., nr. 1644; İÜ Ktp., AY, nr. 1221).<br />
<br />
10. en-Nefeḥâtü’l-ḳudsiyye fî beyâni ḳavâʿidi’ṣ-ṣûfiyye (Beyazıt Devlet Ktp., Veliyyüddin Efendi, nr. 1835).<br />
<br />
11. Ṣoḥbetü’l-emîr li’l-faḳīr ve ʿaksüh (Ṣoḥbetü’l-fuḳarâʾ maʿa’l-ümerâʾ ve ʿaksüh) (Süleymaniye Ktp., Esad Efendi, nr. 1571).<br />
<br />
12. Mevâzînü’l-ḳāṣırîn. Gerçek mürşidin özelliklerinin anlatıldığı eser Risâle fî beyâni cemâʿa semmû enfüsehüm bi’ṣ-ṣûfiyye adıyla basılmıştır (Kahire 1298).<br />
<br />
13. Tenbîhü’l-muġterrîn evâḫıre’l-ḳarni’l-ʿâşir ʿalâ mâ ḫâlefû fîhi selefehümü’ṭ-ṭâhir (Kahire 1315, 1990). İslâm Büyüklerinin Örnek Ahlakı ve Hikmetli Sözleri (trc. Ömer Temizel, İstanbul 1970), Kur’an, Sünnet ve Tasavvuf Işığında Gerçek Şeyhler ve Sahteleri (trc. Sıdkı Gülle, İstanbul 1997) adıyla Türkçe’ye tercüme edilmiştir.<br />
<br />
14. Taṭhîru ehli’z-zevâyâ min ḫabâʾis̱i’ṭ-ṭavâyâ. Dergâh şeyhinin, nakiblerin, müridlerin âdâb ve ahlâkına dairdir (Süleymaniye Ktp., Reîsülküttâb Mustafa Efendi, nr. 447).<br />
<br />
15. Edebü’l-mürîdi’ṣ-ṣâdıḳ maʿa men yürîdü’l-ḫâliḳ (Süleymaniye Ktp., Şehid Ali Paşa, nr. 116; Beşir Ağa, nr. 350).<br />
<br />
16. Medâricü’s-sâlikîn ilâ rüsûmi ṭarîḳı’l-ʿârifîn (Kahire, taşbaskı, ts.).<br />
<br />
17. el-Envârü’l-ḳudsiyye fî beyâni ḳavâʿidi’ṣ-ṣûfiyye (Kahire 1962, 1987; Beyrut 1988, 1993).<br />
<br />
18. el-Kevkebü’ş-şâhiḳ fi’l-farḳ beyne’l-mürîdi’ṣ-ṣâdıḳ ve ġayri’ṣ-ṣâdıḳ (Kahire 1991).<br />
<br />
19. el-Envârü’l-ḳudsiyye fî maʿrifeti âdâbi’l-ʿubûdiyye (Kahire 1277, 1317; Beyrut 1999).<br />
<br />
20. el-Muḫtâr mine’l-envâr fî ṣoḥbeti’l-aḫyâr (Beyrut 1985; Âdâbü’ṣ-ṣoḥbe adıyla Dımaşk 2003).<br />
<br />
B) Biyografi. 1. Levâḳıḥu’l-envâri’l-ḳudsiyye fî ṭabaḳāti’l-ʿulemâʾ ve’ṣ-ṣûfiyye (Levâḳıḥu’l-envâr fî ṭabaḳāti’l-aḫyâr). eṭ-Ṭabaḳātü’l-kübrâ diye tanınan eserde müellif sahâbeden itibaren kendi dönemine kadar 420’nin üzerinde âlim ve sûfînin biyografisine yer vermiştir. Bir tabakat kitabı olmakla birlikte eser tasavvuf terimlerini de ihtiva etmektedir. Müellifin hasımları tarafından metne karıştırılan ve eleştirilmesine sebep olan tahriflerle birlikte pek çok defa basılan kitap, Abdurrahman Hasan Mahmûd’un tahkikiyle eleştiri konusu hususlardan ayıklanarak neşredilmiştir (Kahire 1993, 2001). el-Hâc Ömer’in şerhettiği eseri (DİA, XIV, 419) Abdülkadir Akçiçek Evliya Menkıbeleri adıyla Türkçe’ye çevirmiştir (I-IV, İstanbul 1970, 1407/1986). Şa‘rânî bu eserinden sonra eṭ-Ṭabaḳātü’l-vüsṭâ adıyla bir kitap daha yazmıştır (Süleymaniye Ktp., Pertev Paşa, nr. 497).<br />
<br />
2. Ẕeylü’ṭ-Ṭabaḳāti’l-kübrâ. Eserde müellifin görüştüğü âlim ve sûfîlere yer verilmiştir. Yazma nüshalarında bazı farklılıklar bulunan kitap eṭ-Ṭabaḳātü’ṣ-ṣuġrâ adıyla yayımlanmıştır (Kahire 1970, 1990; Beyrut 1999).<br />
<br />
3. Leṭâʾifü’l-minen ve’l-aḫlâḳ fî beyâni vücûbi’t-teḥaddüs̱ bi-niʿmeti’llâhi ʿale’l-iṭlâḳ (el-Minenü’l-kübrâ). Şa‘rânî’nin kendisine ihsan edilen mânevî nimetleri anlattığı eser müellifin otobiyografisi olarak kabul edilebilecek niteliktedir. Birçok defa basılan kitabı (Kahire 1311/1894, 1331/1913) Virginia Vacca Il Libro Dei Doni adıyla İtalyanca’ya çevirmiştir (Napoli 1972). Müellif eserini el-Minenü’l-vüsṭâ adıyla özetlemiştir (Süleymaniye Ktp., Hekimoğlu Ali Paşa, nr. 551).<br />
<br />
C) Kelâm. 1. el-Ḳavâʿidü’l-keşfiyyetü’l-muvażżıḥa (el-mûḍıḥa) li-meʿâni’ṣ-ṣıfâti’l-ilâhiyye (nşr. Muhammed Abdurrahman eş-Şâgūl, Kahire 2004; nşr. Mehdî Es‘ad Arrâr, Beyrut 2006).<br />
<br />
2. Muḳaddime fî ʿilmi’t-tevḥîd (Çorum Hasan Paşa İl Halk Ktp., nr. 1085, vr. 1b-21a).<br />
<br />
3. Ferâʾidü’l-ḳalâʾid fî ʿilmi’l-ʿaḳāʾid (Kütahya Vahîd Paşa İl Halk Ktp., nr. 1771, vr. 95b-118b).<br />
<br />
4. el-Mîzânü’ẕ-ẕerriyyetü’l-mübeyyine li-ʿaḳāʾidi’l-fıraḳı’l-ʿaliyye. Eserde Allah’ın zâtıyla ilgili bazı konulara yer verilmiştir (Kahire 2007).<br />
<br />
5. el-Yevâḳīt ve’l-cevâhir fî beyâni ʿaḳāʾidi’l-ekâbir. Muhyiddin İbnü’l-Arabî başta olmak üzere sûfîlerin ve kelâm âlimlerinin itikadî görüşlerinin genelde soru-cevap şeklinde anlatıldığı hacimli bir eserdir (Kahire 1305, 1308, 1889, 1378/1959).<br />
<br />
6. el-Ḳavâʿidü’s-seniyye fî tevḫîdi ehli’l-ḫuṣûṣiyye. Eserde İbnü’l-Arabî’nin görüşleri çerçevesinde İbn Sevdekîn, Nifferî, Ali b. Vefâ ve Seyyidetü’l-Acem’den alıntılarla sûfîlerin tevhid anlayışı anlatılmıştır (Süleymaniye Ktp., Esad Efendi, nr. 1629; Kastamonu İl Halk Ktp., nr. 1759).<br />
<br />
7. Keşfü’l-ḥicâb ve’r-rân ʿan vechi esʾileti’l-cân. Cinlerin 955 (1548) yılında kendisine sorduğunu iddia ettiği tevhid, nübüvvet, velâyet, kulluk gibi konulardaki seksen sorunun cevabını içermektedir (Kahire 1290, 1938, 1992; Beyrut 1999).<br />
<br />
8. Ṭahâretü’l-cism ve’l-fuʾâd min sûʾi’ẓ-ẓan bi-cemîʿi’l-ʿibâd. Müellifin peygamberler, sahâbe, tâbiîn, âlimler, sûfîler ve kendisi hakkındaki yanlış kanaatleri tashih ettiği bu eser tasavvufî açıdan da önemlidir (Süleymaniye Ktp., Şehid Ali Paşa, nr. 1490).<br />
<br />
D) Fıkıh. 1. Keşfü’l-ġumme ʿan cemîʿi’l-ümme. Eserde dört Sünnî mezhep tarafından delil kabul edilen hadisler senedleri ve kaynakları belirtilmeksizin sıralanmış (Kahire 1281, 1303, 1317, 1964; Beyrut 1988), müellif bu hadislerin tahrîcini el-Menhecü’l-mübîn fî beyâni edilleti’l-müctehidîn adlı eserinde yapmıştır (Tinbüktü Yazmaları, nr. 3297).<br />
<br />
2. Mineḥu’l-minne fi’t-telebbüsi bi’s-sünne. Fıkıh konularıyla ilgili hadislerin fıkıh babları altında tasnif edildiği eserin birçok neşri yapılmış, tahkikli neşri Abdurrahman Hasan tarafından gerçekleştirilmiştir (Kahire 1399).<br />
<br />
3. el-Mîzânü’l-Ḫaḍıriyye (el-Mîzânü’ṣ-ṣuġrâ). Dört mezhebin görüş farklılıklarının azîmet-ruhsat çerçevesinde uzlaştırılmaya çalışıldığı bir eser olup (Kahire 1989; Hatîb el-Osmânî, Raḥmetü’l-ümme’nin kenarında, Bulak 1300) Fransızca’ya çevrilmiştir (Balance de la loi musulmane on esprit de la legislation islamique et divergences de ses quatre rites jurisprudentiols par le cheikh ech-Charani, Cezair 1870, 1898).<br />
<br />
4. el-Mîzânü’ş-Şaʿrâniyye el-müdhile li-cemîʿi aḳvâli’l-eʾimmeti’l-müctehidîn ve muḳallidîhim fi’ş-şerîʿati’l-Muḥammediyye (el-Mîzânü’l-kübrâ). Önceki eserde ortaya konan hedefin geniş biçimde uygulamasından ibaret olan eser birçok defa basılmıştır (Hatîb el-Osmânî, Raḥmetü’l-ümme’nin kenarında, Kahire 1304; kenarında Raḥmetü’l-ümme ile, Kahire 1302, 1306, 1311, 1317, 1318, 1321, 1359; nşr. Abdurrahman Umeyre, Beyrut 1989). A. Faruk Meyan eseri Dört Hak Mezhebin Büyük Fıkıh Kitabı adıyla Türkçe’ye çevirmiştir (İstanbul 1980).<br />
<br />
5. Ḥuḳūḳu uḫuvveti’l-İslâm (Süleymaniye Ktp., Esad Efendi, nr. 1840). Hamit Eker tarafından İslâm’da Kardeşlik Hukukunun Esasları adıyla Türkçe’ye tercüme edilmiştir (İstanbul 1975).<br />
<br />
E) Hadis. 1. el-Bedrü’l-münîr fî ġarîbi eḥâdîs̱i’l-beşîri’n-neẕîr. Süyûtî ve Sehâvî’nin eserlerinden istifadeyle yazılan eser alfabetik sıraya göre 2250 hadis içermektedir (Kahire 1277, 1994; Beyrut 1999).<br />
<br />
2. Meşâriḳu’l-envâri’l-ḳudsiyye fî beyâni’l-ʿuhûdi’l-Muḥammediyye (Levâḳıḥu’l-envâri’l-ḳudsiyye fî beyâni’l-ʿuhûdi’l-Muḥammediyye). el-ʿUhûdü’l-Muḥammediyyetü’l-kübrâ ve el-ʿUhûdü’l-kübrâ adlarıyla da anılan eser emirler ve yasaklar diye iki bölüm halinde düzenlenmiş, tergīb ve terhîb hadisleri âlim ve sûfîlerin söz ve davranışlarından nakillerle birlikte açıklanmıştır (Kahire 1308, 1961, 1973). Eseri Selahattin Alpay Büyük Ahidler adıyla Türkçe’ye çevirmiştir (İstanbul 1981).<br />
<br />
Şa‘rânî’nin diğer bazı eserleri şunlardır: el-Mineḥu’s-seniyye ʿale’l-vaṣiyyeti’l-Metbûliyye (Kahire 1276, 1998); ed-Dürerü’l-mens̱ûre fî beyâni zübedi’l-ʿulûmi’l-meşhûre (Ḫulâṣatü ʿulûmi’l-İslâm adıyla, Beyrut 1999); Esrâru erkâni’l-İslâm (Kahire 1980; Beyrut 1999); İrşâdü’ṭ-ṭâlibîn ilâ merâtibi’l-ʿulemâʾi’l-ʿâmilîn (Süleymaniye Ktp., Reşid Efendi, nr. 343); Hâdiyü’l-hâʾirîn ilâ rüsûmi aḫlâḳı’l-ʿârifîn (Süleymaniye Ktp., Reîsülküttâb Mustafa Efendi, nr. 517 [müellif hattı]); es-Sirâcü’l-münîr ʿalâ ġarîbi’l-câmiʿi’ṣ-ṣaġīr (Köprülü Ktp., Hacı Ahmed Paşa, nr. 59, vr. 1b-89b). Şa‘rânî’nin ayrıca onu aşkın ihtisar çalışması bulunmaktadır (Muhammed Îsâ Sâlihiyye, III, 390-392; Karabulut, II, 866; Abdullah Muhammed el-Habeşî, II, 850-851).<br />
<br />
Şa‘rânî hakkında yapılan bazı çalışmalar şunlardır: Tâhâ Abdülbâkī Sürûr, eş-Şaʿrânî ve’t-taṣavvuf (Kahire 1952, 1981); Abdülhafîz Fergalî Ali el-Karanî, İmâmü’l-ḳarni’l-ʿâşir ʿAbdülvehhâb eş-Şaʿrânî (Kahire 1985); Tevfîk et-Tavîl, eş-Şaʿrânî: İmâmü’t-taṣavvuf fî ʿaṣrih (Kahire 1945); Muhammed Sabrî Dalî, el-Ḫiṭâbü’s-siyâsiyyi’ṣ-ṣûfî fî Mıṣr: Ḳırâʾe fî ḫiṭâbi ʿAbdilvehhâb eş-Şaʿrânî (Kahire 1425/2004); Kathryn Virginia Johnson, The Unerring Balance: A Study of The Theory of Sanctity (Wilayah) of ʿAbd al-Wahhāb al-Shaʿrānī (doktora tezi, 1985, Harvard Üniversitesi); Abdurrahman b. Râtib Umeyre, el-İmâm eş-Şaʿrânî: Ḥayâtühû ve taṣavvufuh (doktora tezi, 1990, Ezher Üniversitesi); Ferhat Gökçe, Şa‘rânî ve Hadisleri Değerlendirmede Mîzân Yöntemi (yüksek lisans tezi, 2004, AÜ Sosyal Bilimler Enstitüsü).<br />
<br />
BİBLİYOGRAFYA<br />
<br />
Şa‘rânî, Leṭâʾifü’l-minen ve’l-aḫlâḳ, Kahire 1311, I-II, tür.yer.<br />
<br />
a.mlf., el-Yevâḳīt ve’l-cevâhir, Kahire 1307, tür.yer.<br />
<br />
M. Abdürraûf el-Münâvî, el-Kevâkibü’d-dürriyye (nşr. Abdülhamîd Sâlih Hamdân), Kahire, ts. (el-Mektebetü’l-Ezheriyye), IV, 69-73.<br />
<br />
Gazzî, el-Kevâkibü’s-sâʾire, III, 176-177.<br />
<br />
Keşfü’ẓ-ẓunûn, II, 1233, 1236, 1356, 1918, 2054.<br />
<br />
Kuşâşî, es-Simṭü’l-mecîd fî selâsili ehli’l-beyʿa ve ilbâsi’l-ḫırḳa ve’t-taṣavvuf ve sülûki ehli’t-tevḥîd, Süleymaniye Ktp., Şehid Ali Paşa, nr. 1197, vr. 44a.<br />
<br />
Muhyiddin Ebü’l-Enes Abdurrahman el-Melîcî, Menâḳıbü’l-ḳuṭbi’r-rabbânî Seyyidî ʿAbdilvehhâb eş-Şaʿrânî: Teẕkiretü üli’l-elbâb (nşr. Cevde M. Ebü’l-Yezîd el-Mehdî – M. Abdülkādir Nassâr), Kahire 2005, tür.yer.<br />
<br />
Zebîdî, İtḥâfü’l-aṣfiyâʾ, s. 207-208.<br />
<br />
Harîrîzâde, Tibyân, II, vr. 106a, 152a, 203b-206a.<br />
<br />
Serkîs, Muʿcem, I, 1129-1134.<br />
<br />
Nebhânî, Kerâmâtü’l-evliyâʾ, II, 274-282.<br />
<br />
Brockelmann, GAL Suppl., II, 464-467.<br />
<br />
Îżâḥu’l-meknûn, II, 11, 89, 184, 242.<br />
<br />
J. S. Trimingham, The Sufi Orders in Islam, Oxford 1971, s. 220-225, 279.<br />
<br />
M. Winter, Society and Religion in Early Ottoman Egypt: Studies in the Writings of ʿAbd al-Wahhāb al-Shaʿrānī, New Brunswick 1982, tür.yer.<br />
<br />
a.mlf., “al-S̲h̲aʿrānī”, EI2 (İng.), IX, 316.<br />
<br />
Sâlihiyye, el-Muʿcemü’ş-şâmil, III, 390-392.<br />
<br />
Abdullah Muhammed el-Habeşî, Câmiʿu’ş-şürûḥ ve’l-ḥavâşî, Ebûzabî 1425/2004, II, 850-851.<br />
<br />
Muʿcemü’l-maḫṭûṭâti’l-mevcûde fî mektebâti İstânbûl ve Ânâṭûlî (haz. Ali Rıza Karabulut), [baskı yeri ve tarihi yok].<br />
<br />
Adam Sabra, “Illiterate Sufis and Learned Artisans: The Circle of Abd al-Wahhâb al-Sha‘rânî”, The Development of Sufism in Mamluk Egypt (ed. R. McGregor – Adam Sabra), Caire 2006, s. 153-168.<br />
<br />
G. Flügel, “Scha‘rânî und sein Werk über die muhammadanische Glaubenslehre”, ZDMG, XX (1866), s. 1-48.<br />
<br />
M. Smith, “al-Sha‘rânî the Mystic”, MW, XXIX (1939), s. 240-247.<br />
<br />
Jean-Claude Garcin, “Index des Ṭabaqāt de Shaʿrānī (pour la fin du IXe et le début du Xe S.H.)”, AIsl., sy. 6 (1966), s. 31-94.<br />
<br />
K. V. Johnson, “Abd al-Wahhâb al-Sha‘rânî: A Brief Study of the Life and Contributions of a Sixteenth-Century Egyptian Mystic”, IC, LXX/1 (1997), s. 15-39.<br />
<br />
a.mlf., “The Unerring Balance of the Law: Abd al-Wahhâb al-Sha‘rânî’s Reconciliation of Sanctity (Wilâyah and the Sharî‘a)”, IQ, XLI/4 (1418/1997), s. 284-300; XLII/1 (1418/1998), s. 24-41.<br />
<br />
D. F. Reynolds, “Shaykh Abd al-Wahhâb al-Sha‘rânî’s Sixteenth-Century Defens of Autobiography”, Harvard Middle Eastern and Islamic Review, IV/1-2, Cambridge 1998, s. 122-137.<br />
<br />
Hayri Kaplan, “Fakih Bir Sûfî Örneği Olarak Abdulvehhab eş-Şa’rânî”, Çukurova Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi Dergisi, II/2, Adana 2002, s. 119-154.<br />
<br />
Tahir Uluç, “Abdülvehhâb eş-Şa‘rânî ve el-Yevâkît ve’l-cevâhir fî beyâni akâidi’l-ekâbir Adlı Eseri”, Tasavvuf, sy. 9, Ankara 2002, s. 209-219.<br />
<br />
S. Pagani, “The Meaning of the Ikhtilâf al-Madhâhib in Abd al-Wahhâb al-Sha‘rânî’s al-Mîzân al-Kubrâ”, Islamic Law and Society, XI/2, Leiden 2004, s. 177-212.<br />
<br />
J. Schacht, “Şa’rânî”, İA, XI, 344-345.<br />
<br />
E. Geoffroy, “S̲h̲aʿrāniyya”, EI2 Suppl. (İng.), s. 724.<br />
<br />
Mustafa Tahralı, “Rifâiyye”, DİA, XXXV, 102.<br />
Bu madde TDV İslâm Ansiklopedisi’nin 2010 yılında İstanbul’da basılan 38. cildinde, 347-350 numaralı sayfalarda yer almıştır.</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">İmam Şarani kimdir?</span></span><br />
<br />
الشعراني<br />
Ebü’l-Mevâhib (Ebû Abdirrahmân) Abdülvehhâb b. Ahmed b. Alî eş-Şa‘rânî el-Mısrî (ö. 973/1565)<br />
Mısırlı âlim ve sûfî.<br />
Asıl adı Abdülvehhâb bin Ahmed bin Ali el-Hanefî’dir. Saçlarını uzattığı için “Şa’rânî” (saçlı) lakabıyla tanınır. 1492’de Mısır’da doğdu, 1565’te vefat etti. Tahsilini Kahire’de tamamladı. Başta tasavvuf olmak üzere, akâid, fıkıh, ansiklopedi, gramer ve tıbba dair eserler telif etti. Eserlerinde tekke ile medrese ilminin uyumlu bir terkibini yaptı.<br />
<br />
Dört mezhebin birleşen ve ayrılan taraflarını ele aldığı, birden fazla mezhebin hak olduğunu, bütün hak mezheplerin aynı kaynaktan beslendiğini açıklayan ve "Mîzân-ı Şa’rânî" diye isimlendirilenen kitabı, bilinen en meşhur eseridir.<br />
<br />
898 (1493) yılında Kahire’nin Kalyûbiye bölgesindeki Kalkaşende’de doğdu. Soyu, Hz. Ali’nin Havle bint Ca‘fer el-Hanefiyye adlı hanımından doğan oğlu Muhammed b. Hanefiyye’ye ulaşır. Şa‘rânî veya Şa‘râvî nisbesi daha kırk günlük iken gidip yerleştikleri babasının köyü, Menûfiye’ye bağlı Ebûşa‘râ’dan gelmektedir. Hayatına dair mâlûmatın bir kısmı Leṭâʾifü’l-minen ve’l-aḫlâḳ adlı eserine dayanmaktadır. Tahsiline babasının yanında başladı ve hıfzını tamamladı. Kısa bir süre sonra babasını, ardından annesini kaybetti. 911 (1505) yılı başlarında Şeyh Hızır adındaki bir kişiyle birlikte Kahire’ye gitti. Gamrî Camii imamı muhaddis Emînüddin b. Neccâr, fakih Şemseddin ed-Devâhilî, Nûreddin el-Mahallî, Nûreddin el-Cârihî, Nûreddin es-Senhûrî, Molla Ali el-Acemî, Îsâ el-Ahnâî, Şemseddin ed-Deyrûtî, Şemseddin ed-Dimyâtî, Ahmed b. Muhammed el-Kastallânî, Selâhaddin el-Kalyûbî, Nûreddin el-Üşmûnî, Sa‘deddin ez-Zehebî, Burhâneddin el-Kalkaşendî, Şeyhülislâm Zekeriyyâ el-Ensârî, Şâfiî fakihi Şehâbeddin er-Remlî gibi âlimler başta olmak üzere elliyi aşkın hocadan dinî ilimleri öğrendi (Leṭâʾifü’l-minen, I, 32-35). On beş yaşındayken ilk haccını yaptı. Tasavvufa ilgisi artınca tahsiline ara verip bir sene müddetle Mukattam dağında ve Karâfe harabelerinde inzivaya çekildi. Önce Ali el-Mersafî’ye, ardından Muhammed eş-Şinnâvî’ye intisap etti. Şinnâvî’den sonra tasavvuf eğitimini Bedeviyye-Metbûliyye’nin kurucusu İbrâhim el-Metbûlî’nin halifesi Ali el-Havvâs’ın yanında sürdürdü. Hocası Zekeriyyâ el-Ensârî vasıtasıyla üç farklı yolla Sühreverdiyye-Necîbiyye’den (Büzgaşiyye) hırka giydi (Harîrîzâde, II, vr. 152a, 205a; ayrıca bk. Zebîdî, s. 207-208). Yine Ensârî vasıtasıyla Sühreverdiyye-Necîbiyye’nin Zeyniyye şubesinden hırka giyen Şa‘rânî’nin bu silsilesi Ali b. Abdülkuddûs eş-Şinnâvî ile devam etmiştir (Kuşâşî, vr. 44a). 100’den fazla sûfî ile sohbet eden Şa‘rânî’nin feyz aldığı şeyhler arasında Halvetiyye’den Muhammed Demirtaşî ve İbrâhim Gülşenî gibi isimler de vardır. Onun yirmi altı tarikattan el aldığı belirtilmektedir. Harîrîzâde icâzet aldığı tarikatlardan Arîfiyye, Kādiriyye, Rifâiyye, Sühreverdiyye, Zeyniyye, Ahmediyye (Bedeviyye), Metbûliyye, Desûkıyye, Şâzeliyye, Hanefiyye, Cezûliyye, Meymûniyye, Halvetiyye, Gülşeniyye, Demirtaşiyye, Cebertiyye ve Şinnâviyye’nin adlarını kaydeder (Tibyân, II, vr. 205b).<br />
<br />
Şa‘rânî, Kadı Muhyiddin Abdülkādir Özbekî tarafından Kahire’de Bâbışa‘riye’de adına yaptırılan külliyede otuz iki yaşından itibaren binlerce talebeyi irşad etmenin yanı sıra dinî ilimleri de okuttu. Anadolu’daki Şa‘rânîzâdeler’in ilki olan Abdürrahîm b. Abdülmuhsin eş-Şa‘rânî, Muhammed Abdürraûf el-Münâvî, Ali b. Ahmed en-Neccârî, Muhammed Hicâzî el-Kalkaşendî, Abdullah el-Acemî, Sirâceddin el-Hânûtî gibi sûfî ve âlimler bunlar arasında sayılabilir. Hayatı boyunca eğitim, irşad ve eser telifiyle meşgul olan Şa‘rânî 12 Cemâziyelevvel 973 (5 Aralık 1565) tarihinde vefat etti ve külliyesinin camisindeki özel bölmeye defnedildi. Şa‘rânî’den sonra makamına oğlu Abdurrahman geçti, bu yolla Şa‘râniyye veya Şa‘râviyye adıyla anılan bir tarikat meydana geldi. Şa‘rânî hayatta iken daha çok Şâzeliyye ve Bedeviyye-Metbûliyye şeyhi olarak tanındığı halde Şa‘râniyye’nin Rifâiyye’nin bir kolu şeklinde devam ettiği belirtilmektedir (DİA, XXXV, 102). Tarikatın Şa‘rânî’nin soyundan gelen şeyhler tarafından XVIII. yüzyılın sonlarına kadar sürdürüldüğü tahmin edilmektedir.<br />
<br />
Muhyiddin İbnü’l-Arabî’nin görüşlerini benimseyen Şa‘rânî, özellikle el-Yevâḳīt ve’l-cevâhir fî beyâni ʿaḳāʾidi’l-ekâbir adlı eserinde onun fikirlerini savunmuş, hakkında ileri sürülen iddialara cevap vermiştir. Eserin mukaddimesinde belirttiğine göre Şa‘rânî, İbnü’l-Arabî’nin el-Fütûḥâtü’l-Mekkiyye’de ortaya koyduğu, zâhiren ulemânın görüşlerine uymayan akîdesini açıklamayı ve onun inancının doğru anlaşılmasını sağlamayı hedeflemiştir. Ancak bu eserde kendisinin de anlamadığı bazı hususlar bulunduğunu, bunları âlimlerin tartışmasına sunmak için zikrettiğini belirtmiştir. Şa‘rânî tasavvufu “Kitap ve Sünnet’in gereklerini ihlâslı bir şekilde yerine getirmek” şeklinde tanımlamış, tasavvufla ilgili eserlerinde ısrarla ilimle birlikte ameli ve güzel ahlâkı öne çıkarmıştır. Tarikatların Mısır toplumu için hayatî öneme sahip olduğunu vurgulamış, o dönemde şeriata uymayan bazı uygulamaları eleştirmekten de çekinmemiştir. Bazı hasımları Şa‘rânî’nin mutlak müctehidlik iddiasında bulunduğunu ve 30.000’e ulaşan müridiyle bir tehlike oluşturduğunu iddia ederek sürgün edilmesi talebiyle onu İstanbul’a şikâyet etmiş, ancak yöneticilerin ona karşı güvenleri sebebiyle bu teşebbüs sonuçsuz kalmıştır. Düşmanlarının, eserlerine dine aykırı ifadeler karıştırarak aleyhinde fetva almaya kalkıştıkları da nakledilmektedir. Yavuz Sultan Selim ve Kanûnî Sultan Süleyman’ın, güven ve muhabbetlerinin nişanesi olarak kendisine bir yün elbise ve seccade hediye ettikleri kaydedilir. XVII. yüzyılın sonlarında Muhyiddin Muhammed el-Melîcî, Teẕkiretü üli’l-elbâb fî menâḳıbi’ş-Şaʿrânî Seyyidî ʿAbdilvehhâb adıyla bir menâkıbnâme kaleme almıştır (Kahire 1932, 2005).<br />
<br />
Eserleri. Şa‘rânî’nin eserlerinin sayısı kendi ifadesine göre 300 civarındadır. Günümüze ulaşan 100’ü aşkın eserinin belli başlıları şunlardır:<br />
<br />
A) Tasavvuf ve Ahlâk. 1. el-Aḫlâḳu’l-Metbûliyye. Şa‘rânî bu eserinde şeyhi Ali el-Havvâs’ın mürşidi İbrâhim el-Metbûlî örneğinde sûfîlerin sahip olması gereken Muhammedî ahlâkı geniş biçimde anlatmıştır (nşr. Abdülhalîm Mahmûd, I-III, Kahire 1975-1976).<br />
<br />
2. el-Baḥrü’l-mevrûd fi’l-mevâs̱îḳ ve’l-ʿuhûd (ʿUhûdü’l-meşâyiḫ). Müellifin görüştüğü şeyhlerden aldığı tavsiyeleri ve tasavvufî ahlâk kurallarını kaydettiği eserin çeşitli baskıları yapılmıştır (Kahire 1287, 1308, 1321, 2004).<br />
<br />
3. el-Cevâhir ve’d-dürer. Şa‘rânî’nin, şeyhi Ali el-Havvâs’a yönelttiği sorulara aldığı cevapları içeren eser Abdüllatîf Hasan Abdurrahman tarafından hadislerin tahrîci yapılarak neşredilmiştir (Beyrut 2005).<br />
<br />
4. Dürerü’l-ġavvâṣ ʿalâ fetâvâ Seyyidî ʿAlî el-Ḫavvâṣ. Müellifin yine Ali el-Havvâs’ın kendisine verdiği cevaplardan oluşan bu eseri Abdülvâris Muhammed Ali hadislerinin tahrîciyle birlikte yayımlamıştır (Beyrut 1999).<br />
<br />
5. Levâḳıḥu’l-envâri’l-ḳudsiyye el-münteḳāt mine’l-Fütûḥâti’l-Mekkiyye (Muḫtaṣarü’l-Fütûḥât). İbnü’l-Arabî’ye ait eserin bir özetidir. Birçok nüshası bulunan kitabın müellif hattı yazması Süleymaniye Kütüphanesi’nde kayıtlıdır (Kılıç Ali Paşa, nr. 621).<br />
<br />
6. el-Kibrîtü’l-aḥmer fî beyâni ʿulûmi’ş-Şeyḫi’l-Ekber. Levâḳıḥu’l-envâri’l-ḳudsiyye’nin özeti niteliğindedir. Birçok defa basılan eser (Kahire 1277, 1279, 1305, 1307, 1378; Beyrut 1998) M. Sabit Ünal tarafından Türkçe’ye çevrilmiş, bu çeviriyi Hasan Fehmi Kumanlıoğlu ve Hüseyin Elmalı Latin harflerine aktararak neşretmiştir (Kibrît-i Ahmer [Fütûhât-ı Mekkiyye’den Seçmeler], İzmir 2006).<br />
<br />
7. el-Fetḥ fî teʾvîli mâ ṣadara ʿani’l-kümmeli mine’ş-şaṭaḥ (nşr. Kāsım Muhammed Abbas, Dımaşk 2004).<br />
<br />
8. el-Cevherü’l-maṣûn ve’s-sırrü’l-merḳūm (el-Cevherü’l-maṣûn fî ʿulûmi kitâbillâhi’l-meknûn, ed-Dürrü’n-naẓîm fî ʿulûmi’l-Ḳurʾâni’l-ʿaẓîm). Çeşitli âyetlerle ilgili 3000’e yakın ledünnî bilgi içerir (TSMK, Emanet Hazinesi, nr. 1103; İÜ Ktp., AY, nr. 6317; Yûsuf Ağa Ktp., nr. 453, vr. 510b-597a).<br />
<br />
9. el-Ecvibetü’l-merżıyye ʿani’l-fuḳahâʾ ve’ṣ-ṣûfiyye. Sûfîlere has ilimlerden örneklerin yer aldığı eserde ağırlıklı olarak tasavvuf ehline yöneltilen tenkitler cevaplandırılmıştır (Süleymaniye Ktp., Şehid Ali Paşa, nr. 1111; İzmir Millî Ktp., nr. 1644; İÜ Ktp., AY, nr. 1221).<br />
<br />
10. en-Nefeḥâtü’l-ḳudsiyye fî beyâni ḳavâʿidi’ṣ-ṣûfiyye (Beyazıt Devlet Ktp., Veliyyüddin Efendi, nr. 1835).<br />
<br />
11. Ṣoḥbetü’l-emîr li’l-faḳīr ve ʿaksüh (Ṣoḥbetü’l-fuḳarâʾ maʿa’l-ümerâʾ ve ʿaksüh) (Süleymaniye Ktp., Esad Efendi, nr. 1571).<br />
<br />
12. Mevâzînü’l-ḳāṣırîn. Gerçek mürşidin özelliklerinin anlatıldığı eser Risâle fî beyâni cemâʿa semmû enfüsehüm bi’ṣ-ṣûfiyye adıyla basılmıştır (Kahire 1298).<br />
<br />
13. Tenbîhü’l-muġterrîn evâḫıre’l-ḳarni’l-ʿâşir ʿalâ mâ ḫâlefû fîhi selefehümü’ṭ-ṭâhir (Kahire 1315, 1990). İslâm Büyüklerinin Örnek Ahlakı ve Hikmetli Sözleri (trc. Ömer Temizel, İstanbul 1970), Kur’an, Sünnet ve Tasavvuf Işığında Gerçek Şeyhler ve Sahteleri (trc. Sıdkı Gülle, İstanbul 1997) adıyla Türkçe’ye tercüme edilmiştir.<br />
<br />
14. Taṭhîru ehli’z-zevâyâ min ḫabâʾis̱i’ṭ-ṭavâyâ. Dergâh şeyhinin, nakiblerin, müridlerin âdâb ve ahlâkına dairdir (Süleymaniye Ktp., Reîsülküttâb Mustafa Efendi, nr. 447).<br />
<br />
15. Edebü’l-mürîdi’ṣ-ṣâdıḳ maʿa men yürîdü’l-ḫâliḳ (Süleymaniye Ktp., Şehid Ali Paşa, nr. 116; Beşir Ağa, nr. 350).<br />
<br />
16. Medâricü’s-sâlikîn ilâ rüsûmi ṭarîḳı’l-ʿârifîn (Kahire, taşbaskı, ts.).<br />
<br />
17. el-Envârü’l-ḳudsiyye fî beyâni ḳavâʿidi’ṣ-ṣûfiyye (Kahire 1962, 1987; Beyrut 1988, 1993).<br />
<br />
18. el-Kevkebü’ş-şâhiḳ fi’l-farḳ beyne’l-mürîdi’ṣ-ṣâdıḳ ve ġayri’ṣ-ṣâdıḳ (Kahire 1991).<br />
<br />
19. el-Envârü’l-ḳudsiyye fî maʿrifeti âdâbi’l-ʿubûdiyye (Kahire 1277, 1317; Beyrut 1999).<br />
<br />
20. el-Muḫtâr mine’l-envâr fî ṣoḥbeti’l-aḫyâr (Beyrut 1985; Âdâbü’ṣ-ṣoḥbe adıyla Dımaşk 2003).<br />
<br />
B) Biyografi. 1. Levâḳıḥu’l-envâri’l-ḳudsiyye fî ṭabaḳāti’l-ʿulemâʾ ve’ṣ-ṣûfiyye (Levâḳıḥu’l-envâr fî ṭabaḳāti’l-aḫyâr). eṭ-Ṭabaḳātü’l-kübrâ diye tanınan eserde müellif sahâbeden itibaren kendi dönemine kadar 420’nin üzerinde âlim ve sûfînin biyografisine yer vermiştir. Bir tabakat kitabı olmakla birlikte eser tasavvuf terimlerini de ihtiva etmektedir. Müellifin hasımları tarafından metne karıştırılan ve eleştirilmesine sebep olan tahriflerle birlikte pek çok defa basılan kitap, Abdurrahman Hasan Mahmûd’un tahkikiyle eleştiri konusu hususlardan ayıklanarak neşredilmiştir (Kahire 1993, 2001). el-Hâc Ömer’in şerhettiği eseri (DİA, XIV, 419) Abdülkadir Akçiçek Evliya Menkıbeleri adıyla Türkçe’ye çevirmiştir (I-IV, İstanbul 1970, 1407/1986). Şa‘rânî bu eserinden sonra eṭ-Ṭabaḳātü’l-vüsṭâ adıyla bir kitap daha yazmıştır (Süleymaniye Ktp., Pertev Paşa, nr. 497).<br />
<br />
2. Ẕeylü’ṭ-Ṭabaḳāti’l-kübrâ. Eserde müellifin görüştüğü âlim ve sûfîlere yer verilmiştir. Yazma nüshalarında bazı farklılıklar bulunan kitap eṭ-Ṭabaḳātü’ṣ-ṣuġrâ adıyla yayımlanmıştır (Kahire 1970, 1990; Beyrut 1999).<br />
<br />
3. Leṭâʾifü’l-minen ve’l-aḫlâḳ fî beyâni vücûbi’t-teḥaddüs̱ bi-niʿmeti’llâhi ʿale’l-iṭlâḳ (el-Minenü’l-kübrâ). Şa‘rânî’nin kendisine ihsan edilen mânevî nimetleri anlattığı eser müellifin otobiyografisi olarak kabul edilebilecek niteliktedir. Birçok defa basılan kitabı (Kahire 1311/1894, 1331/1913) Virginia Vacca Il Libro Dei Doni adıyla İtalyanca’ya çevirmiştir (Napoli 1972). Müellif eserini el-Minenü’l-vüsṭâ adıyla özetlemiştir (Süleymaniye Ktp., Hekimoğlu Ali Paşa, nr. 551).<br />
<br />
C) Kelâm. 1. el-Ḳavâʿidü’l-keşfiyyetü’l-muvażżıḥa (el-mûḍıḥa) li-meʿâni’ṣ-ṣıfâti’l-ilâhiyye (nşr. Muhammed Abdurrahman eş-Şâgūl, Kahire 2004; nşr. Mehdî Es‘ad Arrâr, Beyrut 2006).<br />
<br />
2. Muḳaddime fî ʿilmi’t-tevḥîd (Çorum Hasan Paşa İl Halk Ktp., nr. 1085, vr. 1b-21a).<br />
<br />
3. Ferâʾidü’l-ḳalâʾid fî ʿilmi’l-ʿaḳāʾid (Kütahya Vahîd Paşa İl Halk Ktp., nr. 1771, vr. 95b-118b).<br />
<br />
4. el-Mîzânü’ẕ-ẕerriyyetü’l-mübeyyine li-ʿaḳāʾidi’l-fıraḳı’l-ʿaliyye. Eserde Allah’ın zâtıyla ilgili bazı konulara yer verilmiştir (Kahire 2007).<br />
<br />
5. el-Yevâḳīt ve’l-cevâhir fî beyâni ʿaḳāʾidi’l-ekâbir. Muhyiddin İbnü’l-Arabî başta olmak üzere sûfîlerin ve kelâm âlimlerinin itikadî görüşlerinin genelde soru-cevap şeklinde anlatıldığı hacimli bir eserdir (Kahire 1305, 1308, 1889, 1378/1959).<br />
<br />
6. el-Ḳavâʿidü’s-seniyye fî tevḫîdi ehli’l-ḫuṣûṣiyye. Eserde İbnü’l-Arabî’nin görüşleri çerçevesinde İbn Sevdekîn, Nifferî, Ali b. Vefâ ve Seyyidetü’l-Acem’den alıntılarla sûfîlerin tevhid anlayışı anlatılmıştır (Süleymaniye Ktp., Esad Efendi, nr. 1629; Kastamonu İl Halk Ktp., nr. 1759).<br />
<br />
7. Keşfü’l-ḥicâb ve’r-rân ʿan vechi esʾileti’l-cân. Cinlerin 955 (1548) yılında kendisine sorduğunu iddia ettiği tevhid, nübüvvet, velâyet, kulluk gibi konulardaki seksen sorunun cevabını içermektedir (Kahire 1290, 1938, 1992; Beyrut 1999).<br />
<br />
8. Ṭahâretü’l-cism ve’l-fuʾâd min sûʾi’ẓ-ẓan bi-cemîʿi’l-ʿibâd. Müellifin peygamberler, sahâbe, tâbiîn, âlimler, sûfîler ve kendisi hakkındaki yanlış kanaatleri tashih ettiği bu eser tasavvufî açıdan da önemlidir (Süleymaniye Ktp., Şehid Ali Paşa, nr. 1490).<br />
<br />
D) Fıkıh. 1. Keşfü’l-ġumme ʿan cemîʿi’l-ümme. Eserde dört Sünnî mezhep tarafından delil kabul edilen hadisler senedleri ve kaynakları belirtilmeksizin sıralanmış (Kahire 1281, 1303, 1317, 1964; Beyrut 1988), müellif bu hadislerin tahrîcini el-Menhecü’l-mübîn fî beyâni edilleti’l-müctehidîn adlı eserinde yapmıştır (Tinbüktü Yazmaları, nr. 3297).<br />
<br />
2. Mineḥu’l-minne fi’t-telebbüsi bi’s-sünne. Fıkıh konularıyla ilgili hadislerin fıkıh babları altında tasnif edildiği eserin birçok neşri yapılmış, tahkikli neşri Abdurrahman Hasan tarafından gerçekleştirilmiştir (Kahire 1399).<br />
<br />
3. el-Mîzânü’l-Ḫaḍıriyye (el-Mîzânü’ṣ-ṣuġrâ). Dört mezhebin görüş farklılıklarının azîmet-ruhsat çerçevesinde uzlaştırılmaya çalışıldığı bir eser olup (Kahire 1989; Hatîb el-Osmânî, Raḥmetü’l-ümme’nin kenarında, Bulak 1300) Fransızca’ya çevrilmiştir (Balance de la loi musulmane on esprit de la legislation islamique et divergences de ses quatre rites jurisprudentiols par le cheikh ech-Charani, Cezair 1870, 1898).<br />
<br />
4. el-Mîzânü’ş-Şaʿrâniyye el-müdhile li-cemîʿi aḳvâli’l-eʾimmeti’l-müctehidîn ve muḳallidîhim fi’ş-şerîʿati’l-Muḥammediyye (el-Mîzânü’l-kübrâ). Önceki eserde ortaya konan hedefin geniş biçimde uygulamasından ibaret olan eser birçok defa basılmıştır (Hatîb el-Osmânî, Raḥmetü’l-ümme’nin kenarında, Kahire 1304; kenarında Raḥmetü’l-ümme ile, Kahire 1302, 1306, 1311, 1317, 1318, 1321, 1359; nşr. Abdurrahman Umeyre, Beyrut 1989). A. Faruk Meyan eseri Dört Hak Mezhebin Büyük Fıkıh Kitabı adıyla Türkçe’ye çevirmiştir (İstanbul 1980).<br />
<br />
5. Ḥuḳūḳu uḫuvveti’l-İslâm (Süleymaniye Ktp., Esad Efendi, nr. 1840). Hamit Eker tarafından İslâm’da Kardeşlik Hukukunun Esasları adıyla Türkçe’ye tercüme edilmiştir (İstanbul 1975).<br />
<br />
E) Hadis. 1. el-Bedrü’l-münîr fî ġarîbi eḥâdîs̱i’l-beşîri’n-neẕîr. Süyûtî ve Sehâvî’nin eserlerinden istifadeyle yazılan eser alfabetik sıraya göre 2250 hadis içermektedir (Kahire 1277, 1994; Beyrut 1999).<br />
<br />
2. Meşâriḳu’l-envâri’l-ḳudsiyye fî beyâni’l-ʿuhûdi’l-Muḥammediyye (Levâḳıḥu’l-envâri’l-ḳudsiyye fî beyâni’l-ʿuhûdi’l-Muḥammediyye). el-ʿUhûdü’l-Muḥammediyyetü’l-kübrâ ve el-ʿUhûdü’l-kübrâ adlarıyla da anılan eser emirler ve yasaklar diye iki bölüm halinde düzenlenmiş, tergīb ve terhîb hadisleri âlim ve sûfîlerin söz ve davranışlarından nakillerle birlikte açıklanmıştır (Kahire 1308, 1961, 1973). Eseri Selahattin Alpay Büyük Ahidler adıyla Türkçe’ye çevirmiştir (İstanbul 1981).<br />
<br />
Şa‘rânî’nin diğer bazı eserleri şunlardır: el-Mineḥu’s-seniyye ʿale’l-vaṣiyyeti’l-Metbûliyye (Kahire 1276, 1998); ed-Dürerü’l-mens̱ûre fî beyâni zübedi’l-ʿulûmi’l-meşhûre (Ḫulâṣatü ʿulûmi’l-İslâm adıyla, Beyrut 1999); Esrâru erkâni’l-İslâm (Kahire 1980; Beyrut 1999); İrşâdü’ṭ-ṭâlibîn ilâ merâtibi’l-ʿulemâʾi’l-ʿâmilîn (Süleymaniye Ktp., Reşid Efendi, nr. 343); Hâdiyü’l-hâʾirîn ilâ rüsûmi aḫlâḳı’l-ʿârifîn (Süleymaniye Ktp., Reîsülküttâb Mustafa Efendi, nr. 517 [müellif hattı]); es-Sirâcü’l-münîr ʿalâ ġarîbi’l-câmiʿi’ṣ-ṣaġīr (Köprülü Ktp., Hacı Ahmed Paşa, nr. 59, vr. 1b-89b). Şa‘rânî’nin ayrıca onu aşkın ihtisar çalışması bulunmaktadır (Muhammed Îsâ Sâlihiyye, III, 390-392; Karabulut, II, 866; Abdullah Muhammed el-Habeşî, II, 850-851).<br />
<br />
Şa‘rânî hakkında yapılan bazı çalışmalar şunlardır: Tâhâ Abdülbâkī Sürûr, eş-Şaʿrânî ve’t-taṣavvuf (Kahire 1952, 1981); Abdülhafîz Fergalî Ali el-Karanî, İmâmü’l-ḳarni’l-ʿâşir ʿAbdülvehhâb eş-Şaʿrânî (Kahire 1985); Tevfîk et-Tavîl, eş-Şaʿrânî: İmâmü’t-taṣavvuf fî ʿaṣrih (Kahire 1945); Muhammed Sabrî Dalî, el-Ḫiṭâbü’s-siyâsiyyi’ṣ-ṣûfî fî Mıṣr: Ḳırâʾe fî ḫiṭâbi ʿAbdilvehhâb eş-Şaʿrânî (Kahire 1425/2004); Kathryn Virginia Johnson, The Unerring Balance: A Study of The Theory of Sanctity (Wilayah) of ʿAbd al-Wahhāb al-Shaʿrānī (doktora tezi, 1985, Harvard Üniversitesi); Abdurrahman b. Râtib Umeyre, el-İmâm eş-Şaʿrânî: Ḥayâtühû ve taṣavvufuh (doktora tezi, 1990, Ezher Üniversitesi); Ferhat Gökçe, Şa‘rânî ve Hadisleri Değerlendirmede Mîzân Yöntemi (yüksek lisans tezi, 2004, AÜ Sosyal Bilimler Enstitüsü).<br />
<br />
BİBLİYOGRAFYA<br />
<br />
Şa‘rânî, Leṭâʾifü’l-minen ve’l-aḫlâḳ, Kahire 1311, I-II, tür.yer.<br />
<br />
a.mlf., el-Yevâḳīt ve’l-cevâhir, Kahire 1307, tür.yer.<br />
<br />
M. Abdürraûf el-Münâvî, el-Kevâkibü’d-dürriyye (nşr. Abdülhamîd Sâlih Hamdân), Kahire, ts. (el-Mektebetü’l-Ezheriyye), IV, 69-73.<br />
<br />
Gazzî, el-Kevâkibü’s-sâʾire, III, 176-177.<br />
<br />
Keşfü’ẓ-ẓunûn, II, 1233, 1236, 1356, 1918, 2054.<br />
<br />
Kuşâşî, es-Simṭü’l-mecîd fî selâsili ehli’l-beyʿa ve ilbâsi’l-ḫırḳa ve’t-taṣavvuf ve sülûki ehli’t-tevḥîd, Süleymaniye Ktp., Şehid Ali Paşa, nr. 1197, vr. 44a.<br />
<br />
Muhyiddin Ebü’l-Enes Abdurrahman el-Melîcî, Menâḳıbü’l-ḳuṭbi’r-rabbânî Seyyidî ʿAbdilvehhâb eş-Şaʿrânî: Teẕkiretü üli’l-elbâb (nşr. Cevde M. Ebü’l-Yezîd el-Mehdî – M. Abdülkādir Nassâr), Kahire 2005, tür.yer.<br />
<br />
Zebîdî, İtḥâfü’l-aṣfiyâʾ, s. 207-208.<br />
<br />
Harîrîzâde, Tibyân, II, vr. 106a, 152a, 203b-206a.<br />
<br />
Serkîs, Muʿcem, I, 1129-1134.<br />
<br />
Nebhânî, Kerâmâtü’l-evliyâʾ, II, 274-282.<br />
<br />
Brockelmann, GAL Suppl., II, 464-467.<br />
<br />
Îżâḥu’l-meknûn, II, 11, 89, 184, 242.<br />
<br />
J. S. Trimingham, The Sufi Orders in Islam, Oxford 1971, s. 220-225, 279.<br />
<br />
M. Winter, Society and Religion in Early Ottoman Egypt: Studies in the Writings of ʿAbd al-Wahhāb al-Shaʿrānī, New Brunswick 1982, tür.yer.<br />
<br />
a.mlf., “al-S̲h̲aʿrānī”, EI2 (İng.), IX, 316.<br />
<br />
Sâlihiyye, el-Muʿcemü’ş-şâmil, III, 390-392.<br />
<br />
Abdullah Muhammed el-Habeşî, Câmiʿu’ş-şürûḥ ve’l-ḥavâşî, Ebûzabî 1425/2004, II, 850-851.<br />
<br />
Muʿcemü’l-maḫṭûṭâti’l-mevcûde fî mektebâti İstânbûl ve Ânâṭûlî (haz. Ali Rıza Karabulut), [baskı yeri ve tarihi yok].<br />
<br />
Adam Sabra, “Illiterate Sufis and Learned Artisans: The Circle of Abd al-Wahhâb al-Sha‘rânî”, The Development of Sufism in Mamluk Egypt (ed. R. McGregor – Adam Sabra), Caire 2006, s. 153-168.<br />
<br />
G. Flügel, “Scha‘rânî und sein Werk über die muhammadanische Glaubenslehre”, ZDMG, XX (1866), s. 1-48.<br />
<br />
M. Smith, “al-Sha‘rânî the Mystic”, MW, XXIX (1939), s. 240-247.<br />
<br />
Jean-Claude Garcin, “Index des Ṭabaqāt de Shaʿrānī (pour la fin du IXe et le début du Xe S.H.)”, AIsl., sy. 6 (1966), s. 31-94.<br />
<br />
K. V. Johnson, “Abd al-Wahhâb al-Sha‘rânî: A Brief Study of the Life and Contributions of a Sixteenth-Century Egyptian Mystic”, IC, LXX/1 (1997), s. 15-39.<br />
<br />
a.mlf., “The Unerring Balance of the Law: Abd al-Wahhâb al-Sha‘rânî’s Reconciliation of Sanctity (Wilâyah and the Sharî‘a)”, IQ, XLI/4 (1418/1997), s. 284-300; XLII/1 (1418/1998), s. 24-41.<br />
<br />
D. F. Reynolds, “Shaykh Abd al-Wahhâb al-Sha‘rânî’s Sixteenth-Century Defens of Autobiography”, Harvard Middle Eastern and Islamic Review, IV/1-2, Cambridge 1998, s. 122-137.<br />
<br />
Hayri Kaplan, “Fakih Bir Sûfî Örneği Olarak Abdulvehhab eş-Şa’rânî”, Çukurova Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi Dergisi, II/2, Adana 2002, s. 119-154.<br />
<br />
Tahir Uluç, “Abdülvehhâb eş-Şa‘rânî ve el-Yevâkît ve’l-cevâhir fî beyâni akâidi’l-ekâbir Adlı Eseri”, Tasavvuf, sy. 9, Ankara 2002, s. 209-219.<br />
<br />
S. Pagani, “The Meaning of the Ikhtilâf al-Madhâhib in Abd al-Wahhâb al-Sha‘rânî’s al-Mîzân al-Kubrâ”, Islamic Law and Society, XI/2, Leiden 2004, s. 177-212.<br />
<br />
J. Schacht, “Şa’rânî”, İA, XI, 344-345.<br />
<br />
E. Geoffroy, “S̲h̲aʿrāniyya”, EI2 Suppl. (İng.), s. 724.<br />
<br />
Mustafa Tahralı, “Rifâiyye”, DİA, XXXV, 102.<br />
Bu madde TDV İslâm Ansiklopedisi’nin 2010 yılında İstanbul’da basılan 38. cildinde, 347-350 numaralı sayfalarda yer almıştır.</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Seyyid İbrâhim Desûkî Kimdir?]]></title>
			<link>https://rashid-tunca.com/showthread.php?tid=40635</link>
			<pubDate>Mon, 06 Oct 2025 14:58:30 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://rashid-tunca.com/member.php?action=profile&uid=8">Raşit Tunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://rashid-tunca.com/showthread.php?tid=40635</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Seyyid İbrâhim Dusûkî Kimdir?</span></span><br />
<br />
Mısır'da yetişen büyük velîlerden. Mısırlı mutasavvıf. Dusukiye tarikatının kurucusudur. İslam dinine, Mısır insanının yaşayışına uygun bir biçim vermek istemiştir. İsmi, İbrâhim bin Ebü'l-Mecîd, lakabı Burhâneddîn'dir. Seyyiddir. 1235 (H.633) senesinde Mısır'da Nil Nehri batısında Raşid ilçesine bağlı Düsuk köyünde doğdu. 1277 (H.676) târihinde vefât etti.<br />
<br />
Seyyid İbrâhim Desûkî doğduktan bir gün sonraydı. Halk, o gün Ramazân-ı şerîf olup olmadığı husûsunda tereddüde düştü. Hilâlin görünüp görünmediği husûsunda, Muhammed bin Hârûn hazretlerine gidildi. O da keşf yoluyla Seyyid Burhâneddîn'in doğduğunu anlayıp, gelenlere; "Dün gece mübârek bir çocuk dünyâya geldi. Gidin, onun süt emip emmediğine bakın." buyurdu. Annesi, evliyânın büyüklerinden Ebü'l-Feth Vâsıtî'nin kızı Seyyide Fâtıma Hanıma sorulduğunda, çocuğu için; "Bugün fecr vaktinden beri hiç emmedi." dedi. Durum Muhammed bin Hârûn'a bildirildiğinde; "Seyyide Fâtıma Hanım üzülmesin. Akşam olunca çocuğu emer. Ramazân-ı şerîfin birinci günü olduğu için emmemiştir." buyurdu. Böylece Ramazana girildiği anlaşıldı.<br />
<br />
Seyyid İbrâhim anlatır: "Hem babamın sulbünde, hem de annemin rahmindeyken, Allahü teâlâ bana pekçok lütuf ve ihsânlarda bulundu. Doğduğum zaman hilâlin göründüğü daha anlaşılmamışken, o gün Ramazân'ın başladığını insanlara müjdeledim. Bu benim dünyâya gelişimin ilk kerâmetiydi.Altı yaşıma gelince, Allahü teâlâ, bana yüce âlemdeki şeyleri gösterdi. Sekiz yaşımda, Levh-i mahfûzu ve onda olan şeyleri müşâhede edip gördüm. Dokuz yaşımda, semâ ve onda olan şeylerin sırrını çözdüm. Fakat asıl olanlar, on dört yaşımdayken oldu. Bunlar, Rabbimin bana sonsuz ihsânlarından birkaçıdır. Bunlardan dolayı Allahü teâlâya hamd ederim."<br />
<br />
Seyyid İbrâhim Burhâneddîn Desûkî; Necmüddîn Mahmûd İsfehânî'den ilim öğrendi ve feyzlerinden istifâde etti. Ayrıca Abdürrazzâk hazretlerinin de teveccühlerine kavuştu. Ebü'l-Hasan-ı Şâzilî hazretlerinden de ilim öğrendi. Abdüsselâm bin Meşiş hazretlerinin rûhâniyetinden istifâde ettiği gibi, Peygamber efendimizin rûhâniyetlerinden de vâsıtasız olarak feyz aldı. Pekçok âlim, velî ve kâdı, onun talebesiydi. Arapça, Farsça, Süryânice, İbrânice ve diğer dillerle konuşurdu. Derin ilme sâhip evliyâdandı.<br />
<br />
Bir gün Seyyid İbrâhim Desûkî'yi imtihân etmek niyetiyle, yedi kişi yola çıktı. Desûk nahiyesi yakınlarına geldiklerinde İbrâhim Desûkî, talebelerinden birini bunlara gönderdi. Talebe, kendisini Seyyid İbrâhim Desûkî'nin gönderdiğini, geri dönmelerini istediğini bildirdi. İmtihan için gelenler biraz tereddüd ettiler. O anda kendilerini bir sahrada buldular. Uzun müddet burada perişan bir halde kaldılar. Yiyecek bir şey bulamayıp ot yediler. Üzerlerindeki elbiseleri eskidi. Lime lime olup dökülmeye başladı. Büyük bir zâtı imtihân etmek isteği ile bu hâle geldiklerini anlayıp, tövbe ettiler. Onların bu hallerine vâkıf olan Seyyid İbrâhim, talebesini tekrar onların yanına gönderdi. Talebe onlara; "Artık buradan gidiniz!" dedi. O kişiler etraflarına bakınırken, bir anda kendilerini İbrâhim Desûkî hazretlerinin huzûrunda buldular. Seyyid hazretleri onlara; "Haydi hazırladığınız suâlleri söyleyin!" buyurdu. Onlar da; "Efendim, biz bir kabahat işledik. Bundan çok üzgünüz, affınızı ve bizi talebeliğe kabûl etmenizi istiyoruz." dediler. Seyyid İbrâhim Desûkî de bunları affedip, talebeliğe kabûl etti.<br />
<br />
İbrâhim Desûkî hazretleri, birkaç talebesini alış-veriş için şehre gönderdi. Şehirde talebeler, bir iftirâya uğrayıp, zâlim bir vâli tarafından zindana atıldılar. Hallerini mektupla hocalarına bildirdiler. Seyyid İbrâhim Desûkî hazretleri, vâliye şu satırları yazıp gönderdi:<br />
<br />
Gece okları ulaşır hedefe,<br />
Atılırsa huşû yayları ile.<br />
<br />
Menzile kavuşmak için erler kalkar,<br />
Rükû ile berâber secdeyi uzatırlar.<br />
<br />
Ellerini açıp Allah'a,<br />
Gönülden ederler duâ,<br />
<br />
Ok yaydan çıkınca,<br />
Zırh bile etmez fayda.<br />
<br />
<br />
Mektup vâliye ulaşınca, vâli, arkadaşlarını topladı. "Şunlara bakın hele, hocaları bana bir mektup göndermiş." dedi ve ağır hakâretlerde bulunup, mektuptaki şiiri okumaya başladı. Tam (Ok yaydan çıkınca) mısrasına gelince, bir ok gelip, vâlinin göğsüne saplandı ve oracıkta öldü.Vâlinin adamları, korku içinde mazlumları alelacele salıverdiler.<br />
<br />
İbrâhim Desûkî hazretleri ömrünü hep İslâm dînine hizmet etmekle geçirdi. İnsanların doğru yola kavuşması için çok gayret gösterdi. Geceleri uyumaz, sabahlara kadar ibâdet eder, cenâb-ı Hakk'a kırık bir kalp ile yalvarırdı. Gündüzleri talebelerine ders verirdi. Sünnet olduğu için öğleden önce bir mikdâr uyuyup kaylûle yapardı. Hikmetli sözleri pek çoktur. Oğlu kendisinden nasîhat istedikte; "Ey gözümün nûru evlâdım. Önce içindeki nefs denilen ejderi öldür! Yüzünü toprağa sür! Hatâ ve isyânını kabûl ve îtirâf et ve işlediğin hatâ dolu ibâdetlerinin yüzüne çarpılmasından kork!" buyurdu.<br />
<br />
Sevdiklerine kalp temizliğinin önemini anlatırdı. Bu hususta; "Allahü teâlâ, kullarının kalbine nazar eder. O halde ey insanlar! Kalplerinizi çok temiz tutunuz! Onu cilâlandırınız! Güzel ve parlak ediniz! Orada yalnız ihlâs ve doğruluk bulunsun!" buyururdu.<br />
<br />
Talebesi olmak isteyen birine; "Ey oğlum, tövbe etmek istersen, bu hususta lâübâli olma. Tövbeyi oyuncak sanma, yalnız dil ile "Tövbe ettim yâ Rabbî!" demek yetmez, hem dil ile tövbe etmeli, hem de haramları ve yasak olan şeyleri yapmamalıdır. Tövbe nasıl olur bilir misin? Kulun, kalbini Allah'dan başka bir şey ile meşgûl etmemesi, tövbe etmesi ile olur. Bu hâsıl olursa, tövbe makbuldür." buyurdu.<br />
<br />
"Ey talebelerim! Bizim yolumuzun esâsı, zarûrî olan ile yetinmektir. Sonsuz saâdeti arzu ediyorsanız, Allahü teâlâdan başkasına muhtac olmamayı beğeniniz.<br />
<br />
Yine talebelerine; "Hak teâlâ neyi emir buyurmuşsa onu işlemenizi, neden nehy etmişse yasak etmişse ondan kaçınmanızı istiyorum."<br />
<br />
"İlim, kulluğun gerçek mânâsını anlamak veHakk'a tam kulluk etmek içindir."<br />
<br />
"Gİybet; yalancİlarİn meyvesi, fâsİklarİn ziyâfeti, kadİnlarİn sakİzİdİr." buyurdu.<br />
<br />
Kendisine Allahü teâlânın sevdiği kimselerden soruldukta; "Cenâb-ı Hak şu kimseleri sever: İffetli ve kalbi temiz olanı, elini fenâlıktan men edeni, dilini gıybetten ve lüzumsuz sözden koruyanı, edep yerine sâhib olanı, iyilik, ikrâm ve ihsâna koşanı, dâimâ Allahü teâlâyı hatırlayanı, affetmeyi seveni." buyurdu.<br />
<br />
Hoca hakkı soruldukta; "Talebe, hocasından müsâade almadan konuşmamalıdır. Eğer hocası orada hazır değilse, manevî olarak ondan izin istemelidir. Zîrâ her bakımdan rehberi olan hocası, talebesinin bu gibi şeylere riâyet ettiğini gördüğünde onu çok sever, kısa zamanda hedefe ulaştırır." buyurdu.<br />
<br />
Bir talebesi kendisinden nasîhat istedi. O zaman; "Uygun olmayan yerlere gitmekten çok sakın, oralara girip çıkanlara da dikkat et. Müslüman kardeşinden yersiz bir şey görürsen, ona iyi muâmele etmeye gayret et, iyi geçin. Onun durumuna düşmekten pek sakın. Senin en iyi, en yakın dostun; özü, sözü doğru olandır. O böyle kaldığı müddetçe, onu koru." buyurdu.<br />
<br />
"Allahü teâlâya muhabbet edip, muhabbete vesîle olursan, yerdekiler ve göktekiler de sana muhabbet eder. Allahü teâlâya itâat et ki, yerdekiler ve göktekiler de sana muhabbet etsin. Allahü teâlâya itâat et ki, insanlar ve cinler de sana itâat etsin. Cenab-ı Hakk'a muhabbet ve itâat edene, Allahü teâlâ ikrâmlarda, ihsânlarda bulunur. Denizler onun için donup, sular ona yol olur. Hava emrine âmâde olur." buyurdu.<br />
<br />
Ömrünün sonlarına doğru, talebelerinin büyüklerinden birine; "Ezher Câmiinde ders vermekle meşgûl bulunan kardeşim Mûsâ Desûkî'ye git. Selâmımı söyle ve zâhirinden önce bâtınını, kalbini temizlesin. Gurûr, kibir, hased, ucb gibi bütün kötü huylardan kalbini muhafaza etsin." buyurdu. Talebe derhâl yola çıkıp, hocasının emrini kardeşine ulaştırdı. Kardeşi o anda ders veriyordu.Dersini yarıda bırakıp, süratle İbrâhim Desûkî hazretlerine gitti. Fakat ağabeyinin, seccade üzerinde Allahü teâlânın rahmetine kavuştuğunu gördü.<br />
<br />
Seyyid İbrâhim Burhâneddîn hazretleri, kİymetli eserler yazmİŞtİr. Bunlarİn en meŞhûru El-Hakâik adlİ kitabıdır.<br />
<br />
 <br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">KERÂMET VE MENKÎBELERİ<br />
<br />
YOKSA PİŞMAN OLURSUNUZ</span></span><br />
<br />
Son günlerinde talebelerine; "Ey evlatlarım! Ömrünüz her geçen gün azalmakta, eceliniz yaklaşmaktadır. Bir gün bu üzerinde yaşadığınız dünyâ dürülecek, kıyâmet kopacaktır. Hergün amel defterinizi hayırlı işlerle doldurmaya bakınız. Böyle yapanlara müjdeler olsun. Amel defterlerini, yasaklardan kaçmayarak günahlarla dolduranlara da yazıklar olsun. Vakitlerinizi isrâf etmeyiniz. Zamanlarınızı boşa geçirmeyip değerlendiriniz. Yoksa pişmân olursunuz. Duânızın kabûl olmasını istiyorsanız, helâlden yiyiniz ve müslüman kardeşlerinizin hakkında yersiz söz etmekten dilinizi tutunuz." nasîhati oldu.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">İbrahim Desûkî Hazretleri’nin okuduğu rivayet edilen salavatın Arapçası ve Türkçe anlamı...</span></span><br />
<br />
Arapçası:<br />
<br />
" اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلٰى الذَّاتِ الْمُحَمَّدِيَّةِ. اللَّطِيفَةَ الأَحَدِيَّةِ. شَمْسِ سَمَاءِ الأَسْرَارِ. وَمَظْهَرِ الأَنْوَارِ. وَمَرْكَزِ مَدَارِ الْجَلاَلِ. وَقُطْبِ فَلَكِ الْجَمَالِ. اَللّٰهُمَّ بِسِرِّهِ لَدَيْكَ. وَبِسَيْرِهِ إِلِيْكَ. آمِنْ خَوْفِي وِأَقِلْ عَثْرَتِي وأَذْهِبْ حُزْنِي وَحِرْصِي وَكُنْ لِي وَخُذْنِي إِلَيْكَ مِنِّي. وَارْزُقْنِي الْفَنَاءَ عَنِّي. وَلاَ تَجْعَلْنِي مَفْتُوناً بِنَفْسِي. مَحْجُوباً بِحِسِّي. وَاكْشِفْ لِي عَنْ كَلِّ سِرٍّ مَكْتُومٍ. يَا حَيُّ يَا قَيُّومُ. "<br />
<br />
Türkçe Okunuşu:<br />
<br />
Allahümme salli alez zatil muhammediyyetil latıyfetil ehadiyye* Şemsi semail esrar* Ve mazharil envar* Ve merkezi medari medaril celal* Ve kutbi felekil cemal* Allahümme bi sirrıhi ledeyk* Ve bi seyrihi ileyk* Amin havfi* Ve ekıl asrati* Ve eshib hüznü ve hırsıy* Ve kün li ve huz li ileyke minni* Verzukniyel fenae anni* Ve la tec’alni meftunen bi nefsi* Mahcuben bi hıssi* Vekşif li an külli sirrin mektumin ya hayyü ya kayyüm*<br />
<br />
Anlamı:<br />
<br />
Allah'ım; zât-ı Muhammedî’ye, latîfe-i ahadiyete, sırlar semâsının güneşine, nurların mazharına, celâl medârı olan merkeze ve cemâl felekinin kutbuna salât eyle. Allah'ım; onun, senin nezdindeki sırrı ve onun sana olan seyri hürmetine korkularımı emniyete çevir, sürçmelerimi azalt, hüznümü ve hırsımı gider, benim ve hüznümüm gidericisi ol, beni, kendimden fânî olmakla beni rızıklandır, beni nefsine aldanan ve hissi ile perdelenenlerden kılma. Ey Hay ve Kayyûm olan! Gizlenmiş olan her sırrı bana aç.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> İbrahim Desûkî Hazretleri’nin Sohbeti</span></span><br />
<br />
İLİMLERİ RABBÂNÎ KAYNAKTAN ALINIZ<br />
<br />
Her kim şerîatla amel eden, hakîkat ehli, temiz, namuslu ve şerefli bir Müslüman olmazsa, sulbümden gelen oğlum bile olsa, evlâtlarımdan değildir. Müridlerimden her kim de şerîata, hakîkate, tarîkata, diyanete, kendini maddî-manevi günahlardan korumaya, zühde, verâya ve aza kanaate sımsıkı sarılırsa, en uzak memlekette bile olsa, evlâtlarımdandır.<br />
<br />
Allâh’a kulluk eden herkes, gereği gibi bu kulluğun tadını alamaz. Her hizmet eden de gereği gibi âdâbıyla hizmet edemez. Bundan dolayı çoğu mürid, gayret etmesine rağmen, bu yolda mesafe alamadı.<br />
<br />
Ey evlatlarım! Size daima Allah’tan korkmanızı tavsiye ederim. Zîra siz, kurbanlık koç gibi bu dünyayı terk etmek zorundasınız.  Ey alev alev ateşin derilerini yakacağı insanlar! Ey kendileri için bıçağın bilendiği kimseler, kendinizi ve ailenizi cehennem ateşinden koruyunuz.<br />
<br />
Bir kimse bütün insanları sevmedikçe, onlara karşı şefkatli davranmadıkça ve onların ayıplarını örtmedikçe kâmil bir insan olamaz. Bunlara dikkat etmeyen ve kâmil olduğunu iddia eden kimse yalancıdır. Hiçbir kimseyi hareketlerinden, elbisesinden, yemesinden ve içmesinden dolayı kınamayın.  Çünkü şerîatın açıkça nehyettiği yasakları çiğneyenin dışında, kimse kınanamaz, ayıplanamaz. Zîra bu kınama yalnızlığa, yalnızlık da kulun Rabbinin lütfundan uzak kalmasına sebep olur.<br />
<br />
Ey kardeşim! Sakın kendi başına bir şey yaptığını zannetme. Bil ki oruç tuttuğunda onu sana Allah tutturmuş, namaza kalktığın zaman Allah seni kaldırmış, bir iş yaptığında onu sana Allah yaptırmıştır. Bir şeyi gördüğünde onu sana Allah göstermiş, su içtiğinde onu sana Allah içirmiş, takva derecesine ulaşmışsan Allah seni ulaştırmış, bir derece kat etmişsen o dereceye Allah seni ulaştırmış, maddî-manevî bir şeye mazhar olmuşsan Allah seni mazhar kılmıştır. Bilesin ki, senin ortada müdahalen yoktur. Sen ancak âsî bir kulsun. Bunu bilmelisin. Şu bir hakîkattır ki, senin tek bir iyiliğin yoktur; nereden olsun ki bütün iyiliklerin yegâne sahibi Allah’tır. O, Hâkim’dir, dilerse amellerini kabul eder, dilerse reddeder.<br />
<br />
Haram yemek amelin Allâh’a yükselmesine mani olur, dini zayıflatır. Haram söz de dini ifsat eder.<br />
<br />
Günah kirlerine bürünmüş olanlarla oturup kalkmak, baş ve gönül gözünü kör eder. Yüce Allah kendisinden çok korkanları, namus, dil ve ellerini koruyanları, affedici, cömert, gönlü geniş ve temiz olanları çok sever. Daima Allâh’ın huzurunda bulunduğunun şuurunda olan kimse, dünya ve ahiretin kıymetini bilir. Her türlü yalandan sakınınız. Zîra yalancılık yüzü kızartır, basîreti köreltir. Yabancı kadınlarla dostluk kurmayınız ve onlara bakmayınız. Onlarla konuşmanız gerektiği zaman yanınızda başka bir kimse bulunsun. Bu yolda kendinize göre dinde olmayan yeni şeyler îcat etmeyiniz. Bu sayılanların hepsi nefsî ve şehevî şeylerdir. Kim yolumuzda bulunmayan bir îcat çıkarırsa, o bizden değildir. Bu hususta Yüce Allah şöyle buyurur: “Peygamber size ne getirdiyse onu alın, neyi yasaklamışsa ondan vazgeçin” (Haşr, 7).<br />
<br />
Size sâlih amel etmek düşer. Ötede-beride boş sözlerle zaman harcamayın. Bu yolun ehli olan zatların ahlâkı ile ahlâklanın. Peygamber Efendimiz sallâllâhu aleyhi ve sellem şiddetli sıkıntılara maruz kaldı, ancak sabretti. Aç kaldı, öyle ki, karnına taş bağladı. Ayakları şişinceye kadar namaz kıldı. Bütün ashabı da bu yolda ona tabi oldu. Allah hepsinden râzı olsun.<br />
<br />
Ebû Bekir Sıddîk radıyallâhu anh’ın bütün malını Allah yolunda sarf etti, yiyecek bir şey bulamadı ve midesi açlıktan kızarmış ciğer gibi kendisine kokmaya başladı. Hz. Ömer radıyallâhu anh’ın ameli ve gayreti çoktu. Başına ketenden yapılmış mütevâzı bir sarık sarardı ve kendini daima hesaba çekerdi. Hz. Osman radıyallâhu anh her gece Kur’ân-ı Kerîm’i hatmederdi. Hz. Ali radıyallâhu anh sahâbenin en zâhidlerinden ve mücâhidlerindendi. Birçok beldeyi İslâm’a açmıştı. İşte bunlar sa­hâ­benin en seçkin olanlarıdır. Allah onlardan râzı olsun.<br />
<br />
Allah Rasûlü’nün yakınları olan sahâbenin amelleri, gayretleri, zühdleri ve aç kalmaları işte bu şekildeydi. Siz de şerîat ve hakîkati kuvvetlendirin.<br />
<br />
İnsanların size uymasını istiyorsanız, hiçbir hususta aşırılığa gitmeyin. Hakîkatin, hakîkat diye isimlendirilmesinin sebebi, insanların amel etmesini gerçekleştirmek içindir. Hakîkat, şerîat denizinden çıkmıştır.<br />
<br />
Haram yediğiniz müddetçe, hikmet ve mârifet hakkında bir şeyler elde edeceğinizi zannetmeyin. Kalbin lisanı olduğu gibi, gözün de özünde bir gözü vardır. Fakat bunu insanlar anlayamazlar. Allâh’ı sevin ki, O da sizi sevsin, yer ve gök ehline de sevdirsin. O’na itaat edin ki, cinler, insanlar ve hava da size itaat etsin, sular emrinize verilsin.<br />
<br />
Ey evlâtlarım! Biliniz ki: Yolumuz hakîkate erme, tasdîk, doğru sözlülük, çalışma, amel, maddî-manevî temizlik, gözleri haramdan sakınma, eli, edep yerini ve dili koruma yoludur. Her kim bunlara riâyet etmezse, istese de istemese de yolumuz onu reddeder.<br />
<br />
Ey Kur’ân’ı ezberlemiş olan Kur’ân hâmili! Onunla amel etmiyorsan sırf ezberlemekle sevinme. Zîra Allah Celle Celâluhû: “Tevrat’ı ezberleyip içindekilerle amel etmeyenlerin durumu, kitapları yüklenmiş merkeplerin durumu gibidir” (Cuma, 62/5) buyurmaktadır. Sen, Kur’ân’da bulunan bütün hükümlerle amel etmedikçe merkep olmaktan kurtulamazsın ve onda bulunan bütün harfler aleyhinde şahitlik eder.<br />
<br />
Ey evlâtlarım! Bu kadar aldanma, aldatma, oyun, eğlence, cehâlet, hevâ, iftira, cimrilik, sözünde durmama, yanılgı, unutma, gaflet, hatâ, günah, yalan, bıkkınlık nedendir? Nice nasîhatlar dinlersiniz, ibret alıp düzelmezsiniz. Sanki ölüler gibi olmuşsunuz.<br />
<br />
Eğer Hakk Teâlâ hazretleri kalplerinizdeki kilidi açsaydı, Kur’ân’daki hayret uyandıran hususları, hikmetleri, manaları ve ilimleri anlar, onun dışındakilerden müstağnî olurdunuz. Çünkü mevcudatla ilgili bütün hususlar onda yazılmıştır. Yüce Allah şöyle buyurur: “Biz bu Kitap’ta hiç bir şeyi eksik bırakmadık.” (En’âm, 6/38) Allah her kime bu Kitap hakkında bir anlayış verirse her harfin manasını, sebebini, sıfatını da kendisine öğretir. Bu kimse bu harflerle ulvî ve süflî âlemlere ait bilgilerin yanında Arş, Kürsü, semâ, su, yıldızlar, hava ve yeryüzü ile ilgili ilimleri de öğrenir.<br />
<br />
Şerîata ve Kitab’a tâbi olan kimse eğer emir ve yasaklara vâkıf ise anlayışı da hakîki olur. O bu hakîki anlayışı ile bütün müşkülleri çözer, bütün rumuzları halleder ve bütün kapalılıkları açar. Ama onun anlayışı sadece söz ezberlemek ve bazı zâtların makamını öğrenmekten ibaret ise, bu hakîki anlayış sayılmaz; aksine hakîki anlayışa ve hakîki ilimleri öğrenmeye perde olur. Bütün işi sadece laf üretmekten ibaret olan kimse, anlayan, amel eden ve irfan lisanı ile konuşan kimse gibi değildir. Müşahede makamına ulaşan birçok insan vardır ki, kendisinden o makamın anlatılması istendiğinde anlatamaz, o ancak yaşanır.<br />
<br />
Bütün bunlardan kastım tüm evlâtlarımın laf üreten değil, tadan ve hakîkati yaşayan kimseler olmaları; ilimleri sadırlardan ve satırlardan değil, Rabbânî kaynaktan almalarıdır. Çünkü Allah dostları ancak tattıkları şeyleri söylerler. Onların kalpleri Allâh’ın lütfu ve ihsanı ile doludur. O kalplerden âb-ı hayat damlaları akar. İşte, Allah dostlarının ilimleri bütün ilimlerin kaynağı olan ilâhî kaynaktan gelir. Laf üretene gelince o sadece başkasından hikâye eder, Allah dostlarının yaşadığı zevkten bir nokta veya bir zerre istifâde edemez. Ona şöyle nida edilir: “Bu o kimsedir ki, bu aldanma dünyasında kabukla (kışırla) yetindi, hâlbuki biz öyle insanlar gördük ki, testere ile biçilseler bile ulaşamadıkları makamları aslâ anlatmazlardı.”<br />
<br />
Ey evlâtlarım! Size birisi tasavvuf, mârifet ve muhabbetten sorarsa, Allah dostlarınınki gibi işleriniz düzgün olmadıkça ona dilinizle cevap vermeyiniz. Sizden biriniz dinî emirleri yerine getirip amelde de sâdık olduğu zaman, dili faydalı şeyler söylemeye başlar. İşte bu onun sadâkatinin bir semeresidir. Kim özünde ve sözünde dosdoğru ve ihlâslı olduğunu iddia edip de kendisinde edeb ve tevâzuun semeresi görülmezse yalancıdır, ameli riya ve gösteriştir. Onun bu kötü ameli, kendisi istese de istemese de ancak kibir, ucub, nifak ve kötü ahlâka sebep olur. Allah muhafaza buyursun.<br />
<br />
Ey gönlümün yavrusu! Azim himmetini topla ki, bu yolu anlayabilesin. Bulunduğun her hal seninle Allah arasında perde teşkil eder. Bu perdeleri yırtmalısın. Bil ki: Allah Celle ve Celâluhû, O’nun Kitâb’ı ve Rasûlü sallâllâhu aleyhi ve sellem, sahâbe, tâbiûn ve onların yolunun dışındaki her şey boştur.<br />
<br />
Ey gönlümün yavrusu! Kalıbından kalbine geç. Cedel, nakil, yaldızlı sözler gibi faydasız şeylerle meşguliyeti bırakarak sükût ehli ol, ihlâsı seç, bu yoldaki güzel işleri yap, manevî zevkleri tatmak istersen nefsinin isteklerine son ver. Böylece maneviyat ehli olursun. Öyle bir zevk ehli ol ve amel et ki, senin bu halin hatalarını mahvetsin. Bu yol tatlı, yüce, hoş, hayat verici, üstün ve müntesiplerine yardımı çok olan bir yoldur; buna mukabil bazen de acı, geçitleri zor, sancılı, kapanları, yırtıcı hayvanları, akrepleri ve yılanları fazla bir yoldur.<br />
<br />
Ey evlatlarım! Birbirinizden ayrılmayın, bir ve beraber olun ki, Allah Teâlâ üstadınız hürmetine sizleri himayesine alsın. Sen hem Leylâ’yı ayıplıyor, kınıyor, onun yakınlarını sevmeyenlerle beraber oluyorsun, hem de onu sevdiğini iddia ediyorsun. Bu nasıl iştir? Şunu bil ki, Leylâ ancak kendisine ulaşmak için engelleri aşan, kendisini seven, yakınlarını reddetmeyen kimseleri sever. Leylâ kendisinden başkasını seven veya içinden azıcık muhabbet duyan kimseyi sevmez. O, kendisi aşkıyla yanan, tutuşan ve sadece kendisini düşünen kimseyi sever. Öyle ki, onu ondan koparmak ve aralarını açmak için bütün insanlar ve cinler bir araya gelseler bunu başaramazlar.<br />
<br />
Evlâtlarım! İşte bunlardan ibret alın. Bu misaldeki Leylâ’yı Mevlâ kabul edin.<br />
<br />
Ey evlâtlarım! Sizden birisi ganimetlerin dağıtıldığı, hazinelerin açıldığı, ilimlerin neşredildiği, işaretlerin çözüldüğü, Hay ve Kayyûm olan Allâh’ın tecellî ettiği seher vaktinde uyuduğu halde bu yolun müridi olduğunu nasıl iddia edebilir? Sizler bu yalan davadan utanmıyor musunuz? Gayretleriniz ölmüş ve enerjinizi boş şeylere harcıyorsunuz. Allah bütün evlâtlarıma felah yolunu göstersin. Âmin.<br />
<br />
Zühd, kulun bütün işleri terk etmesi değildir. Zühd, kulun işini ve sanatını icra ederken kalbini onlardan uzak tutması, o işle kalbi arasına perde çekmesi, daima zikir ve tefekkür içerisinde olması,<br />
<br />
Allâh’ın sanatındaki harikaları görmesi, cihâd etmesi ve rabıtalı bulunması demektir.<br />
<br />
Ey gönlümün yavruları! Allâh’a yemin ederim ki, sizden kim sadâkat sahibi olur ve ihlâsa sarılırsa dokunduğu her şeyden hikmet fışkırır ve bu dünyada büyük manevi zevklere erer.<br />
<br />
Evlâtlarım arasında sevdiklerim her an bir derece yükselenlerdir. Böyle evlâtlarımızı gördüğümüzde gözlerimiz nurlanır. İşte onlardan istifâde de edilir.<br />
<br />
Ey oğulcuğum! Duânın kabul olmasını istersen insanların aleyhinde konuşmaktan dilini koru ve şüpheli şeylerden sakın.<br />
<br />
Oğulcuğum! Eğer sözlerimden şüphe edersen, sana söylediklerimi yap, bunları nefsinde tecrübe et, sözümün doğru olduğunu göreceksin. Bu yolda sebat etmek isteyene o lütfedilir, kim de itaat ederse itaat edilir. Eğer sen Allâh’a itaat edersen su, ateş, hava, yer, insanlar ve cinler de sana itaat eder.<br />
<br />
Ey oğulcuğum! Temiz, zarif ve mütevâzı elbise giy. Dervişlik ne güzel elbise giymekte, ne köşklerde oturmakta, ne de tekkelerde yaşamaktadır. Asıl dervişlik bütün kalbinle ihlâslı olman, azminde sadâkat göstermen ve îmânını kuvvetlendirmendir. Bütün amelin ihlâsla olursa faydalı ve kârlı bir iş yapmış olursun. Böylece kalbin nurlanır, kötülükler yok olur, kalp Allah korkusu ve sevgisi ile dolar. İnsan bu mertebeye çıkınca ne ince ne de kalın elbiseye ihtiyaç kalmaz. Çünkü bir insanın kalbinde ilâhî nur kuvvetlenince, sahibi ince elbiseyi bile taşıyamayacak hale gelir.<br />
<br />
Ey oğlum! Yaşayışı kötü olan insanlardan uzaklaş, hayır ehli ile birlikte olmaya bak, seni zora sokan ve yoran insanlardan kurtulabilirsen kurtul. Çünkü onunla dostluk edersen pişman olursun. İşte bunlar sana nasihatimdir, tut.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">KAYNAKLAR</span></span><br />
<br />
1) Câmiu Kerâmât-il-Evliyâ; c.1, s.239<br />
<br />
2) Kâmûs-ül-A'lâm; c.1, s.570<br />
<br />
3) Tabakât-ül-Kübrâ; c.1, s.165<br />
<br />
4) The Sufî Orders in İslâm; s.45, 46<br />
<br />
5) Mu'cem-ül-Müellifîn; c.1, s.79<br />
<br />
6) El-A'lâm; c.1, s.59<br />
<br />
7) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; c.9, s.259<br />
<br />
8) Melfûzât-i İbrâhim Desûkî</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Seyyid İbrâhim Dusûkî Kimdir?</span></span><br />
<br />
Mısır'da yetişen büyük velîlerden. Mısırlı mutasavvıf. Dusukiye tarikatının kurucusudur. İslam dinine, Mısır insanının yaşayışına uygun bir biçim vermek istemiştir. İsmi, İbrâhim bin Ebü'l-Mecîd, lakabı Burhâneddîn'dir. Seyyiddir. 1235 (H.633) senesinde Mısır'da Nil Nehri batısında Raşid ilçesine bağlı Düsuk köyünde doğdu. 1277 (H.676) târihinde vefât etti.<br />
<br />
Seyyid İbrâhim Desûkî doğduktan bir gün sonraydı. Halk, o gün Ramazân-ı şerîf olup olmadığı husûsunda tereddüde düştü. Hilâlin görünüp görünmediği husûsunda, Muhammed bin Hârûn hazretlerine gidildi. O da keşf yoluyla Seyyid Burhâneddîn'in doğduğunu anlayıp, gelenlere; "Dün gece mübârek bir çocuk dünyâya geldi. Gidin, onun süt emip emmediğine bakın." buyurdu. Annesi, evliyânın büyüklerinden Ebü'l-Feth Vâsıtî'nin kızı Seyyide Fâtıma Hanıma sorulduğunda, çocuğu için; "Bugün fecr vaktinden beri hiç emmedi." dedi. Durum Muhammed bin Hârûn'a bildirildiğinde; "Seyyide Fâtıma Hanım üzülmesin. Akşam olunca çocuğu emer. Ramazân-ı şerîfin birinci günü olduğu için emmemiştir." buyurdu. Böylece Ramazana girildiği anlaşıldı.<br />
<br />
Seyyid İbrâhim anlatır: "Hem babamın sulbünde, hem de annemin rahmindeyken, Allahü teâlâ bana pekçok lütuf ve ihsânlarda bulundu. Doğduğum zaman hilâlin göründüğü daha anlaşılmamışken, o gün Ramazân'ın başladığını insanlara müjdeledim. Bu benim dünyâya gelişimin ilk kerâmetiydi.Altı yaşıma gelince, Allahü teâlâ, bana yüce âlemdeki şeyleri gösterdi. Sekiz yaşımda, Levh-i mahfûzu ve onda olan şeyleri müşâhede edip gördüm. Dokuz yaşımda, semâ ve onda olan şeylerin sırrını çözdüm. Fakat asıl olanlar, on dört yaşımdayken oldu. Bunlar, Rabbimin bana sonsuz ihsânlarından birkaçıdır. Bunlardan dolayı Allahü teâlâya hamd ederim."<br />
<br />
Seyyid İbrâhim Burhâneddîn Desûkî; Necmüddîn Mahmûd İsfehânî'den ilim öğrendi ve feyzlerinden istifâde etti. Ayrıca Abdürrazzâk hazretlerinin de teveccühlerine kavuştu. Ebü'l-Hasan-ı Şâzilî hazretlerinden de ilim öğrendi. Abdüsselâm bin Meşiş hazretlerinin rûhâniyetinden istifâde ettiği gibi, Peygamber efendimizin rûhâniyetlerinden de vâsıtasız olarak feyz aldı. Pekçok âlim, velî ve kâdı, onun talebesiydi. Arapça, Farsça, Süryânice, İbrânice ve diğer dillerle konuşurdu. Derin ilme sâhip evliyâdandı.<br />
<br />
Bir gün Seyyid İbrâhim Desûkî'yi imtihân etmek niyetiyle, yedi kişi yola çıktı. Desûk nahiyesi yakınlarına geldiklerinde İbrâhim Desûkî, talebelerinden birini bunlara gönderdi. Talebe, kendisini Seyyid İbrâhim Desûkî'nin gönderdiğini, geri dönmelerini istediğini bildirdi. İmtihan için gelenler biraz tereddüd ettiler. O anda kendilerini bir sahrada buldular. Uzun müddet burada perişan bir halde kaldılar. Yiyecek bir şey bulamayıp ot yediler. Üzerlerindeki elbiseleri eskidi. Lime lime olup dökülmeye başladı. Büyük bir zâtı imtihân etmek isteği ile bu hâle geldiklerini anlayıp, tövbe ettiler. Onların bu hallerine vâkıf olan Seyyid İbrâhim, talebesini tekrar onların yanına gönderdi. Talebe onlara; "Artık buradan gidiniz!" dedi. O kişiler etraflarına bakınırken, bir anda kendilerini İbrâhim Desûkî hazretlerinin huzûrunda buldular. Seyyid hazretleri onlara; "Haydi hazırladığınız suâlleri söyleyin!" buyurdu. Onlar da; "Efendim, biz bir kabahat işledik. Bundan çok üzgünüz, affınızı ve bizi talebeliğe kabûl etmenizi istiyoruz." dediler. Seyyid İbrâhim Desûkî de bunları affedip, talebeliğe kabûl etti.<br />
<br />
İbrâhim Desûkî hazretleri, birkaç talebesini alış-veriş için şehre gönderdi. Şehirde talebeler, bir iftirâya uğrayıp, zâlim bir vâli tarafından zindana atıldılar. Hallerini mektupla hocalarına bildirdiler. Seyyid İbrâhim Desûkî hazretleri, vâliye şu satırları yazıp gönderdi:<br />
<br />
Gece okları ulaşır hedefe,<br />
Atılırsa huşû yayları ile.<br />
<br />
Menzile kavuşmak için erler kalkar,<br />
Rükû ile berâber secdeyi uzatırlar.<br />
<br />
Ellerini açıp Allah'a,<br />
Gönülden ederler duâ,<br />
<br />
Ok yaydan çıkınca,<br />
Zırh bile etmez fayda.<br />
<br />
<br />
Mektup vâliye ulaşınca, vâli, arkadaşlarını topladı. "Şunlara bakın hele, hocaları bana bir mektup göndermiş." dedi ve ağır hakâretlerde bulunup, mektuptaki şiiri okumaya başladı. Tam (Ok yaydan çıkınca) mısrasına gelince, bir ok gelip, vâlinin göğsüne saplandı ve oracıkta öldü.Vâlinin adamları, korku içinde mazlumları alelacele salıverdiler.<br />
<br />
İbrâhim Desûkî hazretleri ömrünü hep İslâm dînine hizmet etmekle geçirdi. İnsanların doğru yola kavuşması için çok gayret gösterdi. Geceleri uyumaz, sabahlara kadar ibâdet eder, cenâb-ı Hakk'a kırık bir kalp ile yalvarırdı. Gündüzleri talebelerine ders verirdi. Sünnet olduğu için öğleden önce bir mikdâr uyuyup kaylûle yapardı. Hikmetli sözleri pek çoktur. Oğlu kendisinden nasîhat istedikte; "Ey gözümün nûru evlâdım. Önce içindeki nefs denilen ejderi öldür! Yüzünü toprağa sür! Hatâ ve isyânını kabûl ve îtirâf et ve işlediğin hatâ dolu ibâdetlerinin yüzüne çarpılmasından kork!" buyurdu.<br />
<br />
Sevdiklerine kalp temizliğinin önemini anlatırdı. Bu hususta; "Allahü teâlâ, kullarının kalbine nazar eder. O halde ey insanlar! Kalplerinizi çok temiz tutunuz! Onu cilâlandırınız! Güzel ve parlak ediniz! Orada yalnız ihlâs ve doğruluk bulunsun!" buyururdu.<br />
<br />
Talebesi olmak isteyen birine; "Ey oğlum, tövbe etmek istersen, bu hususta lâübâli olma. Tövbeyi oyuncak sanma, yalnız dil ile "Tövbe ettim yâ Rabbî!" demek yetmez, hem dil ile tövbe etmeli, hem de haramları ve yasak olan şeyleri yapmamalıdır. Tövbe nasıl olur bilir misin? Kulun, kalbini Allah'dan başka bir şey ile meşgûl etmemesi, tövbe etmesi ile olur. Bu hâsıl olursa, tövbe makbuldür." buyurdu.<br />
<br />
"Ey talebelerim! Bizim yolumuzun esâsı, zarûrî olan ile yetinmektir. Sonsuz saâdeti arzu ediyorsanız, Allahü teâlâdan başkasına muhtac olmamayı beğeniniz.<br />
<br />
Yine talebelerine; "Hak teâlâ neyi emir buyurmuşsa onu işlemenizi, neden nehy etmişse yasak etmişse ondan kaçınmanızı istiyorum."<br />
<br />
"İlim, kulluğun gerçek mânâsını anlamak veHakk'a tam kulluk etmek içindir."<br />
<br />
"Gİybet; yalancİlarİn meyvesi, fâsİklarİn ziyâfeti, kadİnlarİn sakİzİdİr." buyurdu.<br />
<br />
Kendisine Allahü teâlânın sevdiği kimselerden soruldukta; "Cenâb-ı Hak şu kimseleri sever: İffetli ve kalbi temiz olanı, elini fenâlıktan men edeni, dilini gıybetten ve lüzumsuz sözden koruyanı, edep yerine sâhib olanı, iyilik, ikrâm ve ihsâna koşanı, dâimâ Allahü teâlâyı hatırlayanı, affetmeyi seveni." buyurdu.<br />
<br />
Hoca hakkı soruldukta; "Talebe, hocasından müsâade almadan konuşmamalıdır. Eğer hocası orada hazır değilse, manevî olarak ondan izin istemelidir. Zîrâ her bakımdan rehberi olan hocası, talebesinin bu gibi şeylere riâyet ettiğini gördüğünde onu çok sever, kısa zamanda hedefe ulaştırır." buyurdu.<br />
<br />
Bir talebesi kendisinden nasîhat istedi. O zaman; "Uygun olmayan yerlere gitmekten çok sakın, oralara girip çıkanlara da dikkat et. Müslüman kardeşinden yersiz bir şey görürsen, ona iyi muâmele etmeye gayret et, iyi geçin. Onun durumuna düşmekten pek sakın. Senin en iyi, en yakın dostun; özü, sözü doğru olandır. O böyle kaldığı müddetçe, onu koru." buyurdu.<br />
<br />
"Allahü teâlâya muhabbet edip, muhabbete vesîle olursan, yerdekiler ve göktekiler de sana muhabbet eder. Allahü teâlâya itâat et ki, yerdekiler ve göktekiler de sana muhabbet etsin. Allahü teâlâya itâat et ki, insanlar ve cinler de sana itâat etsin. Cenab-ı Hakk'a muhabbet ve itâat edene, Allahü teâlâ ikrâmlarda, ihsânlarda bulunur. Denizler onun için donup, sular ona yol olur. Hava emrine âmâde olur." buyurdu.<br />
<br />
Ömrünün sonlarına doğru, talebelerinin büyüklerinden birine; "Ezher Câmiinde ders vermekle meşgûl bulunan kardeşim Mûsâ Desûkî'ye git. Selâmımı söyle ve zâhirinden önce bâtınını, kalbini temizlesin. Gurûr, kibir, hased, ucb gibi bütün kötü huylardan kalbini muhafaza etsin." buyurdu. Talebe derhâl yola çıkıp, hocasının emrini kardeşine ulaştırdı. Kardeşi o anda ders veriyordu.Dersini yarıda bırakıp, süratle İbrâhim Desûkî hazretlerine gitti. Fakat ağabeyinin, seccade üzerinde Allahü teâlânın rahmetine kavuştuğunu gördü.<br />
<br />
Seyyid İbrâhim Burhâneddîn hazretleri, kİymetli eserler yazmİŞtİr. Bunlarİn en meŞhûru El-Hakâik adlİ kitabıdır.<br />
<br />
 <br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">KERÂMET VE MENKÎBELERİ<br />
<br />
YOKSA PİŞMAN OLURSUNUZ</span></span><br />
<br />
Son günlerinde talebelerine; "Ey evlatlarım! Ömrünüz her geçen gün azalmakta, eceliniz yaklaşmaktadır. Bir gün bu üzerinde yaşadığınız dünyâ dürülecek, kıyâmet kopacaktır. Hergün amel defterinizi hayırlı işlerle doldurmaya bakınız. Böyle yapanlara müjdeler olsun. Amel defterlerini, yasaklardan kaçmayarak günahlarla dolduranlara da yazıklar olsun. Vakitlerinizi isrâf etmeyiniz. Zamanlarınızı boşa geçirmeyip değerlendiriniz. Yoksa pişmân olursunuz. Duânızın kabûl olmasını istiyorsanız, helâlden yiyiniz ve müslüman kardeşlerinizin hakkında yersiz söz etmekten dilinizi tutunuz." nasîhati oldu.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">İbrahim Desûkî Hazretleri’nin okuduğu rivayet edilen salavatın Arapçası ve Türkçe anlamı...</span></span><br />
<br />
Arapçası:<br />
<br />
" اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلٰى الذَّاتِ الْمُحَمَّدِيَّةِ. اللَّطِيفَةَ الأَحَدِيَّةِ. شَمْسِ سَمَاءِ الأَسْرَارِ. وَمَظْهَرِ الأَنْوَارِ. وَمَرْكَزِ مَدَارِ الْجَلاَلِ. وَقُطْبِ فَلَكِ الْجَمَالِ. اَللّٰهُمَّ بِسِرِّهِ لَدَيْكَ. وَبِسَيْرِهِ إِلِيْكَ. آمِنْ خَوْفِي وِأَقِلْ عَثْرَتِي وأَذْهِبْ حُزْنِي وَحِرْصِي وَكُنْ لِي وَخُذْنِي إِلَيْكَ مِنِّي. وَارْزُقْنِي الْفَنَاءَ عَنِّي. وَلاَ تَجْعَلْنِي مَفْتُوناً بِنَفْسِي. مَحْجُوباً بِحِسِّي. وَاكْشِفْ لِي عَنْ كَلِّ سِرٍّ مَكْتُومٍ. يَا حَيُّ يَا قَيُّومُ. "<br />
<br />
Türkçe Okunuşu:<br />
<br />
Allahümme salli alez zatil muhammediyyetil latıyfetil ehadiyye* Şemsi semail esrar* Ve mazharil envar* Ve merkezi medari medaril celal* Ve kutbi felekil cemal* Allahümme bi sirrıhi ledeyk* Ve bi seyrihi ileyk* Amin havfi* Ve ekıl asrati* Ve eshib hüznü ve hırsıy* Ve kün li ve huz li ileyke minni* Verzukniyel fenae anni* Ve la tec’alni meftunen bi nefsi* Mahcuben bi hıssi* Vekşif li an külli sirrin mektumin ya hayyü ya kayyüm*<br />
<br />
Anlamı:<br />
<br />
Allah'ım; zât-ı Muhammedî’ye, latîfe-i ahadiyete, sırlar semâsının güneşine, nurların mazharına, celâl medârı olan merkeze ve cemâl felekinin kutbuna salât eyle. Allah'ım; onun, senin nezdindeki sırrı ve onun sana olan seyri hürmetine korkularımı emniyete çevir, sürçmelerimi azalt, hüznümü ve hırsımı gider, benim ve hüznümüm gidericisi ol, beni, kendimden fânî olmakla beni rızıklandır, beni nefsine aldanan ve hissi ile perdelenenlerden kılma. Ey Hay ve Kayyûm olan! Gizlenmiş olan her sırrı bana aç.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> İbrahim Desûkî Hazretleri’nin Sohbeti</span></span><br />
<br />
İLİMLERİ RABBÂNÎ KAYNAKTAN ALINIZ<br />
<br />
Her kim şerîatla amel eden, hakîkat ehli, temiz, namuslu ve şerefli bir Müslüman olmazsa, sulbümden gelen oğlum bile olsa, evlâtlarımdan değildir. Müridlerimden her kim de şerîata, hakîkate, tarîkata, diyanete, kendini maddî-manevi günahlardan korumaya, zühde, verâya ve aza kanaate sımsıkı sarılırsa, en uzak memlekette bile olsa, evlâtlarımdandır.<br />
<br />
Allâh’a kulluk eden herkes, gereği gibi bu kulluğun tadını alamaz. Her hizmet eden de gereği gibi âdâbıyla hizmet edemez. Bundan dolayı çoğu mürid, gayret etmesine rağmen, bu yolda mesafe alamadı.<br />
<br />
Ey evlatlarım! Size daima Allah’tan korkmanızı tavsiye ederim. Zîra siz, kurbanlık koç gibi bu dünyayı terk etmek zorundasınız.  Ey alev alev ateşin derilerini yakacağı insanlar! Ey kendileri için bıçağın bilendiği kimseler, kendinizi ve ailenizi cehennem ateşinden koruyunuz.<br />
<br />
Bir kimse bütün insanları sevmedikçe, onlara karşı şefkatli davranmadıkça ve onların ayıplarını örtmedikçe kâmil bir insan olamaz. Bunlara dikkat etmeyen ve kâmil olduğunu iddia eden kimse yalancıdır. Hiçbir kimseyi hareketlerinden, elbisesinden, yemesinden ve içmesinden dolayı kınamayın.  Çünkü şerîatın açıkça nehyettiği yasakları çiğneyenin dışında, kimse kınanamaz, ayıplanamaz. Zîra bu kınama yalnızlığa, yalnızlık da kulun Rabbinin lütfundan uzak kalmasına sebep olur.<br />
<br />
Ey kardeşim! Sakın kendi başına bir şey yaptığını zannetme. Bil ki oruç tuttuğunda onu sana Allah tutturmuş, namaza kalktığın zaman Allah seni kaldırmış, bir iş yaptığında onu sana Allah yaptırmıştır. Bir şeyi gördüğünde onu sana Allah göstermiş, su içtiğinde onu sana Allah içirmiş, takva derecesine ulaşmışsan Allah seni ulaştırmış, bir derece kat etmişsen o dereceye Allah seni ulaştırmış, maddî-manevî bir şeye mazhar olmuşsan Allah seni mazhar kılmıştır. Bilesin ki, senin ortada müdahalen yoktur. Sen ancak âsî bir kulsun. Bunu bilmelisin. Şu bir hakîkattır ki, senin tek bir iyiliğin yoktur; nereden olsun ki bütün iyiliklerin yegâne sahibi Allah’tır. O, Hâkim’dir, dilerse amellerini kabul eder, dilerse reddeder.<br />
<br />
Haram yemek amelin Allâh’a yükselmesine mani olur, dini zayıflatır. Haram söz de dini ifsat eder.<br />
<br />
Günah kirlerine bürünmüş olanlarla oturup kalkmak, baş ve gönül gözünü kör eder. Yüce Allah kendisinden çok korkanları, namus, dil ve ellerini koruyanları, affedici, cömert, gönlü geniş ve temiz olanları çok sever. Daima Allâh’ın huzurunda bulunduğunun şuurunda olan kimse, dünya ve ahiretin kıymetini bilir. Her türlü yalandan sakınınız. Zîra yalancılık yüzü kızartır, basîreti köreltir. Yabancı kadınlarla dostluk kurmayınız ve onlara bakmayınız. Onlarla konuşmanız gerektiği zaman yanınızda başka bir kimse bulunsun. Bu yolda kendinize göre dinde olmayan yeni şeyler îcat etmeyiniz. Bu sayılanların hepsi nefsî ve şehevî şeylerdir. Kim yolumuzda bulunmayan bir îcat çıkarırsa, o bizden değildir. Bu hususta Yüce Allah şöyle buyurur: “Peygamber size ne getirdiyse onu alın, neyi yasaklamışsa ondan vazgeçin” (Haşr, 7).<br />
<br />
Size sâlih amel etmek düşer. Ötede-beride boş sözlerle zaman harcamayın. Bu yolun ehli olan zatların ahlâkı ile ahlâklanın. Peygamber Efendimiz sallâllâhu aleyhi ve sellem şiddetli sıkıntılara maruz kaldı, ancak sabretti. Aç kaldı, öyle ki, karnına taş bağladı. Ayakları şişinceye kadar namaz kıldı. Bütün ashabı da bu yolda ona tabi oldu. Allah hepsinden râzı olsun.<br />
<br />
Ebû Bekir Sıddîk radıyallâhu anh’ın bütün malını Allah yolunda sarf etti, yiyecek bir şey bulamadı ve midesi açlıktan kızarmış ciğer gibi kendisine kokmaya başladı. Hz. Ömer radıyallâhu anh’ın ameli ve gayreti çoktu. Başına ketenden yapılmış mütevâzı bir sarık sarardı ve kendini daima hesaba çekerdi. Hz. Osman radıyallâhu anh her gece Kur’ân-ı Kerîm’i hatmederdi. Hz. Ali radıyallâhu anh sahâbenin en zâhidlerinden ve mücâhidlerindendi. Birçok beldeyi İslâm’a açmıştı. İşte bunlar sa­hâ­benin en seçkin olanlarıdır. Allah onlardan râzı olsun.<br />
<br />
Allah Rasûlü’nün yakınları olan sahâbenin amelleri, gayretleri, zühdleri ve aç kalmaları işte bu şekildeydi. Siz de şerîat ve hakîkati kuvvetlendirin.<br />
<br />
İnsanların size uymasını istiyorsanız, hiçbir hususta aşırılığa gitmeyin. Hakîkatin, hakîkat diye isimlendirilmesinin sebebi, insanların amel etmesini gerçekleştirmek içindir. Hakîkat, şerîat denizinden çıkmıştır.<br />
<br />
Haram yediğiniz müddetçe, hikmet ve mârifet hakkında bir şeyler elde edeceğinizi zannetmeyin. Kalbin lisanı olduğu gibi, gözün de özünde bir gözü vardır. Fakat bunu insanlar anlayamazlar. Allâh’ı sevin ki, O da sizi sevsin, yer ve gök ehline de sevdirsin. O’na itaat edin ki, cinler, insanlar ve hava da size itaat etsin, sular emrinize verilsin.<br />
<br />
Ey evlâtlarım! Biliniz ki: Yolumuz hakîkate erme, tasdîk, doğru sözlülük, çalışma, amel, maddî-manevî temizlik, gözleri haramdan sakınma, eli, edep yerini ve dili koruma yoludur. Her kim bunlara riâyet etmezse, istese de istemese de yolumuz onu reddeder.<br />
<br />
Ey Kur’ân’ı ezberlemiş olan Kur’ân hâmili! Onunla amel etmiyorsan sırf ezberlemekle sevinme. Zîra Allah Celle Celâluhû: “Tevrat’ı ezberleyip içindekilerle amel etmeyenlerin durumu, kitapları yüklenmiş merkeplerin durumu gibidir” (Cuma, 62/5) buyurmaktadır. Sen, Kur’ân’da bulunan bütün hükümlerle amel etmedikçe merkep olmaktan kurtulamazsın ve onda bulunan bütün harfler aleyhinde şahitlik eder.<br />
<br />
Ey evlâtlarım! Bu kadar aldanma, aldatma, oyun, eğlence, cehâlet, hevâ, iftira, cimrilik, sözünde durmama, yanılgı, unutma, gaflet, hatâ, günah, yalan, bıkkınlık nedendir? Nice nasîhatlar dinlersiniz, ibret alıp düzelmezsiniz. Sanki ölüler gibi olmuşsunuz.<br />
<br />
Eğer Hakk Teâlâ hazretleri kalplerinizdeki kilidi açsaydı, Kur’ân’daki hayret uyandıran hususları, hikmetleri, manaları ve ilimleri anlar, onun dışındakilerden müstağnî olurdunuz. Çünkü mevcudatla ilgili bütün hususlar onda yazılmıştır. Yüce Allah şöyle buyurur: “Biz bu Kitap’ta hiç bir şeyi eksik bırakmadık.” (En’âm, 6/38) Allah her kime bu Kitap hakkında bir anlayış verirse her harfin manasını, sebebini, sıfatını da kendisine öğretir. Bu kimse bu harflerle ulvî ve süflî âlemlere ait bilgilerin yanında Arş, Kürsü, semâ, su, yıldızlar, hava ve yeryüzü ile ilgili ilimleri de öğrenir.<br />
<br />
Şerîata ve Kitab’a tâbi olan kimse eğer emir ve yasaklara vâkıf ise anlayışı da hakîki olur. O bu hakîki anlayışı ile bütün müşkülleri çözer, bütün rumuzları halleder ve bütün kapalılıkları açar. Ama onun anlayışı sadece söz ezberlemek ve bazı zâtların makamını öğrenmekten ibaret ise, bu hakîki anlayış sayılmaz; aksine hakîki anlayışa ve hakîki ilimleri öğrenmeye perde olur. Bütün işi sadece laf üretmekten ibaret olan kimse, anlayan, amel eden ve irfan lisanı ile konuşan kimse gibi değildir. Müşahede makamına ulaşan birçok insan vardır ki, kendisinden o makamın anlatılması istendiğinde anlatamaz, o ancak yaşanır.<br />
<br />
Bütün bunlardan kastım tüm evlâtlarımın laf üreten değil, tadan ve hakîkati yaşayan kimseler olmaları; ilimleri sadırlardan ve satırlardan değil, Rabbânî kaynaktan almalarıdır. Çünkü Allah dostları ancak tattıkları şeyleri söylerler. Onların kalpleri Allâh’ın lütfu ve ihsanı ile doludur. O kalplerden âb-ı hayat damlaları akar. İşte, Allah dostlarının ilimleri bütün ilimlerin kaynağı olan ilâhî kaynaktan gelir. Laf üretene gelince o sadece başkasından hikâye eder, Allah dostlarının yaşadığı zevkten bir nokta veya bir zerre istifâde edemez. Ona şöyle nida edilir: “Bu o kimsedir ki, bu aldanma dünyasında kabukla (kışırla) yetindi, hâlbuki biz öyle insanlar gördük ki, testere ile biçilseler bile ulaşamadıkları makamları aslâ anlatmazlardı.”<br />
<br />
Ey evlâtlarım! Size birisi tasavvuf, mârifet ve muhabbetten sorarsa, Allah dostlarınınki gibi işleriniz düzgün olmadıkça ona dilinizle cevap vermeyiniz. Sizden biriniz dinî emirleri yerine getirip amelde de sâdık olduğu zaman, dili faydalı şeyler söylemeye başlar. İşte bu onun sadâkatinin bir semeresidir. Kim özünde ve sözünde dosdoğru ve ihlâslı olduğunu iddia edip de kendisinde edeb ve tevâzuun semeresi görülmezse yalancıdır, ameli riya ve gösteriştir. Onun bu kötü ameli, kendisi istese de istemese de ancak kibir, ucub, nifak ve kötü ahlâka sebep olur. Allah muhafaza buyursun.<br />
<br />
Ey gönlümün yavrusu! Azim himmetini topla ki, bu yolu anlayabilesin. Bulunduğun her hal seninle Allah arasında perde teşkil eder. Bu perdeleri yırtmalısın. Bil ki: Allah Celle ve Celâluhû, O’nun Kitâb’ı ve Rasûlü sallâllâhu aleyhi ve sellem, sahâbe, tâbiûn ve onların yolunun dışındaki her şey boştur.<br />
<br />
Ey gönlümün yavrusu! Kalıbından kalbine geç. Cedel, nakil, yaldızlı sözler gibi faydasız şeylerle meşguliyeti bırakarak sükût ehli ol, ihlâsı seç, bu yoldaki güzel işleri yap, manevî zevkleri tatmak istersen nefsinin isteklerine son ver. Böylece maneviyat ehli olursun. Öyle bir zevk ehli ol ve amel et ki, senin bu halin hatalarını mahvetsin. Bu yol tatlı, yüce, hoş, hayat verici, üstün ve müntesiplerine yardımı çok olan bir yoldur; buna mukabil bazen de acı, geçitleri zor, sancılı, kapanları, yırtıcı hayvanları, akrepleri ve yılanları fazla bir yoldur.<br />
<br />
Ey evlatlarım! Birbirinizden ayrılmayın, bir ve beraber olun ki, Allah Teâlâ üstadınız hürmetine sizleri himayesine alsın. Sen hem Leylâ’yı ayıplıyor, kınıyor, onun yakınlarını sevmeyenlerle beraber oluyorsun, hem de onu sevdiğini iddia ediyorsun. Bu nasıl iştir? Şunu bil ki, Leylâ ancak kendisine ulaşmak için engelleri aşan, kendisini seven, yakınlarını reddetmeyen kimseleri sever. Leylâ kendisinden başkasını seven veya içinden azıcık muhabbet duyan kimseyi sevmez. O, kendisi aşkıyla yanan, tutuşan ve sadece kendisini düşünen kimseyi sever. Öyle ki, onu ondan koparmak ve aralarını açmak için bütün insanlar ve cinler bir araya gelseler bunu başaramazlar.<br />
<br />
Evlâtlarım! İşte bunlardan ibret alın. Bu misaldeki Leylâ’yı Mevlâ kabul edin.<br />
<br />
Ey evlâtlarım! Sizden birisi ganimetlerin dağıtıldığı, hazinelerin açıldığı, ilimlerin neşredildiği, işaretlerin çözüldüğü, Hay ve Kayyûm olan Allâh’ın tecellî ettiği seher vaktinde uyuduğu halde bu yolun müridi olduğunu nasıl iddia edebilir? Sizler bu yalan davadan utanmıyor musunuz? Gayretleriniz ölmüş ve enerjinizi boş şeylere harcıyorsunuz. Allah bütün evlâtlarıma felah yolunu göstersin. Âmin.<br />
<br />
Zühd, kulun bütün işleri terk etmesi değildir. Zühd, kulun işini ve sanatını icra ederken kalbini onlardan uzak tutması, o işle kalbi arasına perde çekmesi, daima zikir ve tefekkür içerisinde olması,<br />
<br />
Allâh’ın sanatındaki harikaları görmesi, cihâd etmesi ve rabıtalı bulunması demektir.<br />
<br />
Ey gönlümün yavruları! Allâh’a yemin ederim ki, sizden kim sadâkat sahibi olur ve ihlâsa sarılırsa dokunduğu her şeyden hikmet fışkırır ve bu dünyada büyük manevi zevklere erer.<br />
<br />
Evlâtlarım arasında sevdiklerim her an bir derece yükselenlerdir. Böyle evlâtlarımızı gördüğümüzde gözlerimiz nurlanır. İşte onlardan istifâde de edilir.<br />
<br />
Ey oğulcuğum! Duânın kabul olmasını istersen insanların aleyhinde konuşmaktan dilini koru ve şüpheli şeylerden sakın.<br />
<br />
Oğulcuğum! Eğer sözlerimden şüphe edersen, sana söylediklerimi yap, bunları nefsinde tecrübe et, sözümün doğru olduğunu göreceksin. Bu yolda sebat etmek isteyene o lütfedilir, kim de itaat ederse itaat edilir. Eğer sen Allâh’a itaat edersen su, ateş, hava, yer, insanlar ve cinler de sana itaat eder.<br />
<br />
Ey oğulcuğum! Temiz, zarif ve mütevâzı elbise giy. Dervişlik ne güzel elbise giymekte, ne köşklerde oturmakta, ne de tekkelerde yaşamaktadır. Asıl dervişlik bütün kalbinle ihlâslı olman, azminde sadâkat göstermen ve îmânını kuvvetlendirmendir. Bütün amelin ihlâsla olursa faydalı ve kârlı bir iş yapmış olursun. Böylece kalbin nurlanır, kötülükler yok olur, kalp Allah korkusu ve sevgisi ile dolar. İnsan bu mertebeye çıkınca ne ince ne de kalın elbiseye ihtiyaç kalmaz. Çünkü bir insanın kalbinde ilâhî nur kuvvetlenince, sahibi ince elbiseyi bile taşıyamayacak hale gelir.<br />
<br />
Ey oğlum! Yaşayışı kötü olan insanlardan uzaklaş, hayır ehli ile birlikte olmaya bak, seni zora sokan ve yoran insanlardan kurtulabilirsen kurtul. Çünkü onunla dostluk edersen pişman olursun. İşte bunlar sana nasihatimdir, tut.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">KAYNAKLAR</span></span><br />
<br />
1) Câmiu Kerâmât-il-Evliyâ; c.1, s.239<br />
<br />
2) Kâmûs-ül-A'lâm; c.1, s.570<br />
<br />
3) Tabakât-ül-Kübrâ; c.1, s.165<br />
<br />
4) The Sufî Orders in İslâm; s.45, 46<br />
<br />
5) Mu'cem-ül-Müellifîn; c.1, s.79<br />
<br />
6) El-A'lâm; c.1, s.59<br />
<br />
7) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; c.9, s.259<br />
<br />
8) Melfûzât-i İbrâhim Desûkî</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Şeyh Muhammed Osman Abduh el-Burhan Kimdir?]]></title>
			<link>https://rashid-tunca.com/showthread.php?tid=40634</link>
			<pubDate>Mon, 06 Oct 2025 10:42:39 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://rashid-tunca.com/member.php?action=profile&uid=8">Raşit Tunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://rashid-tunca.com/showthread.php?tid=40634</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Burhani Tarikatı Şeyhi, Şeyh Burhan Kimdir?</span></span><br />
<br />
Şeyh Muhammed Osman Abduh el-Burhani'nin Evlatları<br />
<br />
Hamd olsun her şeyi toplayan, engelleyen, ihsan eden, bağışlayan, yaratan ve düzenleyen, ölçüp biçen ve doğru yolu gösteren Allah'a. Şöyle buyurdu: "İşte onlar Allah'ın hidayet verdikleridir, sen de onların hidayetine uy." ve "De ki: Buna karşılık sizden bir ücret istemiyorum. O, ancak âlemler için bir öğüttür." Salât ve selâm olsun o kişiye ki, çorak, ıssız topraklarda yürüdüğünde vahşi hayvanlar eteklerine tutunurdu. Ve Âl'ine selâm olsun ki şöyle buyurdu: "Dininizi kimden aldığınıza dikkat edin!" ve Seyyidimiz Abdullah b. Ömer'e nasihat ederek şöyle dedi: "Ey İbn Ömer! Dinin, dinin! O senin kanın ve etindir. Dini eğrilenlerden alma, doğru olanlardan al." Allah ve Resûlü doğru söyledi.<br />
<br />
İşte bu yüzden, yolumuzu ve şeyhlerimizi tanımanız için size eşlik ediyoruz. Şeyhimiz Şeyh Muhammed Osman Abduh el-Burhani (Fahruddin)'nin nazmettiği bu incilerle başlayalım:<br />
<br />
[Şiir Kıtalı Tercümesi]<br />
<br />
1.<br />
İlimleri dirilten ne yücedir,<br />
Nihayetinde yaşlılığa varmışken.<br />
2.<br />
Benim ilmimin yücelikleri,<br />
İsim veya benzeriydi.<br />
3.<br />
Çöllerdeki ilimlerimden,<br />
Susayanlar ferahlık ister.<br />
4.<br />
Kim benim yanımda ilim ararsa,<br />
Taze ve toplanmış hurmalar devşirir.<br />
5.<br />
Ben ilimle müjdelendim,<br />
Daha beşiğimde çocukken.<br />
6.<br />
Öyleyse beni takip et ey müridim,<br />
Sana dosdoğru ilmi göstereyim.<br />
7.<br />
İşte ilmimin vasıfları bunlar,<br />
Ey müridim, hazır ol.<br />
8.<br />
Ben Rabbimin lütfuyla,<br />
Beni dosdoğru arzu ettiğiniz yerdeyim.<br />
<br />
[Şiir Sonu]<br />
<br />
Bunlar, Kutbu'l-Ferdi'l-Câmi'u'l-Kebîr (Büyük ve Kapsamlı Tek Kutup), Şöhretli Âlim ve Asrın Şeyhleri'nin Şeyhi'nin manevi nefeslerine ve bereketlerine maruz kalan kalplere güzel kokular yayan Rabbanî esintiler ve taze çiçeklerdir. Onda Nebevî rehberliğin bütün ihsanları toplanmış, dünyayı nur ve ilimle doldurmuştur.<br />
<br />
Nesebi (Soyu):<br />
<br />
Allah Teâlâ şöyle buyuruyor: "Şüphesiz Allah, sizden, ey Ehl-i Beyt, günahı gidermek ve sizi tertemiz kılmak ister."<br />
<br />
İşte Nebevî ağacın kökünden dalı büyüdü, Zehra'nın zincirinden çiçeği bitti ve ilim şehrinin kapısının meyvelerinden semeresi olgunlaştı. Hakkıyla hayırlı selefin hayırlı halefi oldu. Nesebine dayanmadı, bilakis ulu Allah'tan korkuda, Kur'an'la amelde ve ahiret gününe hazırlıkta nesebine dayandı. Böylece takvasıyla ceddi Resûlullah'a ulaştı. Resûlullah şöyle buyurdu: "Ben her takva sahibinin ceddi'yim." Böylece şerefli nesep, muhabbet ve hasbîlik şerefini hak etti.<br />
<br />
Tarikatı:<br />
<br />
Burhaniye Desukiyye Şazeliyye Tarikatı, Seyyidi İbrahim el-Kureyşi ed-Desuki'nin tarikatıdır. Bu tarikat, Allah onun dirilmesine izin verene kadar zamanın bağrında bir emanet olarak kaldı. Seyyidi Fahruddin Şeyh Muhammed Osman Abduh eliyle dirildi. Tarikatı Burhaniye, mezhebi Malikî ve doğumu Sudanlıdır (1902 yılında). Tarikat ona nesilden nesile, dededen dedeye intikal etti. Görünüşte dedesi Hacı Fazıl aracılığıyla ona ulaştı. Hacı Fazıl, tarikatı Seyyidi İdris Ved el-Erbab'dan aldı. İdris Ved el-Erbab'ın Aylefun'da (Hartum yakınlarında bir Sudan kasabası) bilinen makamı vardır. O da tarikatı Seyyidi Şerif Ebu Denâne'den, o da Seyyidi Ahmed Zerruk el-Mağribî'den, o da Seyyidi Ebu'l-Mevâhib eş-Şazelî'den aldı. Ebu'l-Mevâhib eş-Şazelî, Seyyidi Ebu'l-Hasan eş-Şazelî'nin torunuydu. Ebu'l-Mevâhib, iki büyük kutup olan Seyyidi İbrahim ed-Desuki ve Seyyidi Ebu'l-Hasan eş-Şazelî'nin evradını birleştirdi. Böylece {Desukiyye Şazeliyye} karma tarikatının sancağını ilk kaldıran o oldu. Nihayet Allah, tüm bunların Seyyidi Fahruddin Şeyh Muhammed Osman Abduh el-Burhani eliyle desteklenmiş ve muzaffer olarak ortaya çıkmasını takdir etti. Böylece sancak, doğudan batıya tüm yeryüzüne yayıldı ve binlerce kişi onun eliyle Sevgili Mustafa'nın dinine girdi. Onun tarikatı üzere Allah'a yürüdüler, fıkıh ve tasavvuf ilimlerindeki günlük derslerinden istifade ettiler.<br />
<br />
Dine Hizmeti ve Tasavvufun Esaslarını Yerleştirmesi:<br />
<br />
Mevlânâ Şeyh'imiz, tasavvufun ve sûfîlerin yükselişinde, sadece Sudan'da değil, dünyanın her yerinde tam bir üstünlüğe sahipti. Zikir halkalarını ve irşadı düzenledi, evrad okumaya ve gece namazlarına yeniden hayat verdi. Dinin özü olan tasavvufu hayat ve toplumla birleştirdi. Şerefli yollarla rızık kazanmayı sevdirdi. Bireyin, yüce bir aile kurmada salih bir çekirdek ve yaşadığı toplumun yapısında düzgün bir tuğla olması gerektiği konusunda teşvik etti. Hem erkek hem de kadın gençlere yönelik bu "doz" daha büyüktü ve onun tarikatı, Allah'ı yaratıcı olarak görmemiş ülkelerde gelişti; Allah'ın lütfuyla tevhid ehli oldular. Bu konuda şöyle buyuruyor:<br />
<br />
[Şiir Kıtalı Tercümesi]<br />
<br />
1.<br />
Allah'ın diyarlarını doğudan ve batıdan gezdim,<br />
Ecnebî diyarının her yerine buğdayımı ektim.<br />
2.<br />
Allah'ı yaratıcı olarak görmemiş kalplere girdim,<br />
Allah'ın lütfuyla tevhid ehli oldular.<br />
<br />
[Şiir Sonu]<br />
<br />
Sevgili Mustafa'nın (s.a.v.) buyurduğu gibi: "Allah, her yüz yılın başında ümmete dinlerini yenileyecek bir imam gönderir." Mevlânâ Seyyidi Fahruddin için tecdit (yenilik) bir özellikti. Bu, uzun yıllar boyunca verdiği günlük derslerinde açıkça ortaya çıktı. Kur'an fıkhında ve Şerif hadis ilimlerinde yenilikleri açıkladı. İbadatların ve hükümlerin meşruiyetindeki hikmet kavramında yenilikler getirdi. Bunun yanı sıra, astronomi ve kimya gibi çeşitli bilim dallarında kendisine yöneltilen sorulara cevaplar verdi. Ayrıca tıp bilgisinde ve zorlu hastalıkların tedavisinde de mahirdi. Kabilelerin, hatta Arap ve Acem milletlerinin neseblerindeki (soylarındaki) derin bilgisiyle ün kazandı. Bu nedenle birçok çağdaşı âlim, onun ilim meclisine koştu. Bunların başında, Ezher Şeyhi Faziletli İmam-ı Ekber Dr. Abdülhalim Mahmud, Faziletli Şeyh Ahmed Hasan el-Bakuri, Faziletli Şeyh Dr. Abdülmun'im en-Nemr ve Dr. Taha Hüseyin geliyordu. Taha Hüseyin şöyle demişti: "Duyduğuma göre Şeyh açık bir kitaptır, ancak yanına oturduğumda onu yürüyen bir kütüphane buldum."<br />
<br />
Eserleri:<br />
<br />
    [Tebriyettü'z-Zimme fî Nusḥi'l-Ummeti ve Tezkiretü Uli'l-Elbâb li's-Seyri ilâ's-Savâb] adlı kitabı. Şeyh, bu kitabın iki yüzden fazla tasavvuf âliminin eserinin bir özeti olduğunu söylemiştir:<br />
<br />
    [Şiir Kıtalı Tercümesi]<br />
<br />
    1.<br />
    Eğer kitaba dair sorulacak olursa, şüphe yok ki,<br />
    Büyük âlimlerin rivayet ettiklerindendir.<br />
    2.<br />
    Ne güzel rehberler, hakikatleri satır satır yazdılar,<br />
    Onlar yüce ve yüksek makam sahipleridir.<br />
<br />
    [Şiir Sonu]<br />
<br />
    [İntisâru Evliyâi'r-Rahmân alâ Evliyâi'ş-Şeytân] adlı kitabı. Bu eserde Şeyh, Resûlullah'ın Ehl-i Beyti'nin faziletlerini, önde gelen Sahabeleri, fıkıh imamlarını ve tasavvuf kutuplarını, zikir ve evradın meşruiyetini ve sünnet ile bid'at kavramlarını Kitap ve Sünnette geldiği şekliyle açıklamıştır.<br />
<br />
    [Şarâbü'l-Vasl] Divanı. Şeyh'in bu kitabında ilimlerini eşsiz bir nazım (şiir) ile bir araya getirmiş, böylece kalpler zikirde ondan kana kana içer, ruhlar ise manevi yolculuklarında onunla mest olur.<br />
<br />
    [İur'û Anni Silsiletü'l-İlm] (Benden İlim Öğrenin Dizisi) Mirası. Bunlar, günlük derslerinin kaset bantlarına kaydedilmiş halleridir ve aynı sesli materyali içeren bir kitapla birlikte sunulmuştur.<br />
<br />
Refik-i Â'lâ'ya İntikali (Vefatı):<br />
<br />
Eserinin temel taşını sağlamlaştırdıktan ve kaidelerini yükseltme görevini oğlu ve ciğerpâresine emanet ettikten sonra, Hicrî 1403 yılının Cemaziyelahir ayının yirmi birinde, Miladî 4 Nisan 1983 tarihine denk gelen zamanda Rabbine kavuştu.</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Burhani Tarikatı Şeyhi, Şeyh Burhan Kimdir?</span></span><br />
<br />
Şeyh Muhammed Osman Abduh el-Burhani'nin Evlatları<br />
<br />
Hamd olsun her şeyi toplayan, engelleyen, ihsan eden, bağışlayan, yaratan ve düzenleyen, ölçüp biçen ve doğru yolu gösteren Allah'a. Şöyle buyurdu: "İşte onlar Allah'ın hidayet verdikleridir, sen de onların hidayetine uy." ve "De ki: Buna karşılık sizden bir ücret istemiyorum. O, ancak âlemler için bir öğüttür." Salât ve selâm olsun o kişiye ki, çorak, ıssız topraklarda yürüdüğünde vahşi hayvanlar eteklerine tutunurdu. Ve Âl'ine selâm olsun ki şöyle buyurdu: "Dininizi kimden aldığınıza dikkat edin!" ve Seyyidimiz Abdullah b. Ömer'e nasihat ederek şöyle dedi: "Ey İbn Ömer! Dinin, dinin! O senin kanın ve etindir. Dini eğrilenlerden alma, doğru olanlardan al." Allah ve Resûlü doğru söyledi.<br />
<br />
İşte bu yüzden, yolumuzu ve şeyhlerimizi tanımanız için size eşlik ediyoruz. Şeyhimiz Şeyh Muhammed Osman Abduh el-Burhani (Fahruddin)'nin nazmettiği bu incilerle başlayalım:<br />
<br />
[Şiir Kıtalı Tercümesi]<br />
<br />
1.<br />
İlimleri dirilten ne yücedir,<br />
Nihayetinde yaşlılığa varmışken.<br />
2.<br />
Benim ilmimin yücelikleri,<br />
İsim veya benzeriydi.<br />
3.<br />
Çöllerdeki ilimlerimden,<br />
Susayanlar ferahlık ister.<br />
4.<br />
Kim benim yanımda ilim ararsa,<br />
Taze ve toplanmış hurmalar devşirir.<br />
5.<br />
Ben ilimle müjdelendim,<br />
Daha beşiğimde çocukken.<br />
6.<br />
Öyleyse beni takip et ey müridim,<br />
Sana dosdoğru ilmi göstereyim.<br />
7.<br />
İşte ilmimin vasıfları bunlar,<br />
Ey müridim, hazır ol.<br />
8.<br />
Ben Rabbimin lütfuyla,<br />
Beni dosdoğru arzu ettiğiniz yerdeyim.<br />
<br />
[Şiir Sonu]<br />
<br />
Bunlar, Kutbu'l-Ferdi'l-Câmi'u'l-Kebîr (Büyük ve Kapsamlı Tek Kutup), Şöhretli Âlim ve Asrın Şeyhleri'nin Şeyhi'nin manevi nefeslerine ve bereketlerine maruz kalan kalplere güzel kokular yayan Rabbanî esintiler ve taze çiçeklerdir. Onda Nebevî rehberliğin bütün ihsanları toplanmış, dünyayı nur ve ilimle doldurmuştur.<br />
<br />
Nesebi (Soyu):<br />
<br />
Allah Teâlâ şöyle buyuruyor: "Şüphesiz Allah, sizden, ey Ehl-i Beyt, günahı gidermek ve sizi tertemiz kılmak ister."<br />
<br />
İşte Nebevî ağacın kökünden dalı büyüdü, Zehra'nın zincirinden çiçeği bitti ve ilim şehrinin kapısının meyvelerinden semeresi olgunlaştı. Hakkıyla hayırlı selefin hayırlı halefi oldu. Nesebine dayanmadı, bilakis ulu Allah'tan korkuda, Kur'an'la amelde ve ahiret gününe hazırlıkta nesebine dayandı. Böylece takvasıyla ceddi Resûlullah'a ulaştı. Resûlullah şöyle buyurdu: "Ben her takva sahibinin ceddi'yim." Böylece şerefli nesep, muhabbet ve hasbîlik şerefini hak etti.<br />
<br />
Tarikatı:<br />
<br />
Burhaniye Desukiyye Şazeliyye Tarikatı, Seyyidi İbrahim el-Kureyşi ed-Desuki'nin tarikatıdır. Bu tarikat, Allah onun dirilmesine izin verene kadar zamanın bağrında bir emanet olarak kaldı. Seyyidi Fahruddin Şeyh Muhammed Osman Abduh eliyle dirildi. Tarikatı Burhaniye, mezhebi Malikî ve doğumu Sudanlıdır (1902 yılında). Tarikat ona nesilden nesile, dededen dedeye intikal etti. Görünüşte dedesi Hacı Fazıl aracılığıyla ona ulaştı. Hacı Fazıl, tarikatı Seyyidi İdris Ved el-Erbab'dan aldı. İdris Ved el-Erbab'ın Aylefun'da (Hartum yakınlarında bir Sudan kasabası) bilinen makamı vardır. O da tarikatı Seyyidi Şerif Ebu Denâne'den, o da Seyyidi Ahmed Zerruk el-Mağribî'den, o da Seyyidi Ebu'l-Mevâhib eş-Şazelî'den aldı. Ebu'l-Mevâhib eş-Şazelî, Seyyidi Ebu'l-Hasan eş-Şazelî'nin torunuydu. Ebu'l-Mevâhib, iki büyük kutup olan Seyyidi İbrahim ed-Desuki ve Seyyidi Ebu'l-Hasan eş-Şazelî'nin evradını birleştirdi. Böylece {Desukiyye Şazeliyye} karma tarikatının sancağını ilk kaldıran o oldu. Nihayet Allah, tüm bunların Seyyidi Fahruddin Şeyh Muhammed Osman Abduh el-Burhani eliyle desteklenmiş ve muzaffer olarak ortaya çıkmasını takdir etti. Böylece sancak, doğudan batıya tüm yeryüzüne yayıldı ve binlerce kişi onun eliyle Sevgili Mustafa'nın dinine girdi. Onun tarikatı üzere Allah'a yürüdüler, fıkıh ve tasavvuf ilimlerindeki günlük derslerinden istifade ettiler.<br />
<br />
Dine Hizmeti ve Tasavvufun Esaslarını Yerleştirmesi:<br />
<br />
Mevlânâ Şeyh'imiz, tasavvufun ve sûfîlerin yükselişinde, sadece Sudan'da değil, dünyanın her yerinde tam bir üstünlüğe sahipti. Zikir halkalarını ve irşadı düzenledi, evrad okumaya ve gece namazlarına yeniden hayat verdi. Dinin özü olan tasavvufu hayat ve toplumla birleştirdi. Şerefli yollarla rızık kazanmayı sevdirdi. Bireyin, yüce bir aile kurmada salih bir çekirdek ve yaşadığı toplumun yapısında düzgün bir tuğla olması gerektiği konusunda teşvik etti. Hem erkek hem de kadın gençlere yönelik bu "doz" daha büyüktü ve onun tarikatı, Allah'ı yaratıcı olarak görmemiş ülkelerde gelişti; Allah'ın lütfuyla tevhid ehli oldular. Bu konuda şöyle buyuruyor:<br />
<br />
[Şiir Kıtalı Tercümesi]<br />
<br />
1.<br />
Allah'ın diyarlarını doğudan ve batıdan gezdim,<br />
Ecnebî diyarının her yerine buğdayımı ektim.<br />
2.<br />
Allah'ı yaratıcı olarak görmemiş kalplere girdim,<br />
Allah'ın lütfuyla tevhid ehli oldular.<br />
<br />
[Şiir Sonu]<br />
<br />
Sevgili Mustafa'nın (s.a.v.) buyurduğu gibi: "Allah, her yüz yılın başında ümmete dinlerini yenileyecek bir imam gönderir." Mevlânâ Seyyidi Fahruddin için tecdit (yenilik) bir özellikti. Bu, uzun yıllar boyunca verdiği günlük derslerinde açıkça ortaya çıktı. Kur'an fıkhında ve Şerif hadis ilimlerinde yenilikleri açıkladı. İbadatların ve hükümlerin meşruiyetindeki hikmet kavramında yenilikler getirdi. Bunun yanı sıra, astronomi ve kimya gibi çeşitli bilim dallarında kendisine yöneltilen sorulara cevaplar verdi. Ayrıca tıp bilgisinde ve zorlu hastalıkların tedavisinde de mahirdi. Kabilelerin, hatta Arap ve Acem milletlerinin neseblerindeki (soylarındaki) derin bilgisiyle ün kazandı. Bu nedenle birçok çağdaşı âlim, onun ilim meclisine koştu. Bunların başında, Ezher Şeyhi Faziletli İmam-ı Ekber Dr. Abdülhalim Mahmud, Faziletli Şeyh Ahmed Hasan el-Bakuri, Faziletli Şeyh Dr. Abdülmun'im en-Nemr ve Dr. Taha Hüseyin geliyordu. Taha Hüseyin şöyle demişti: "Duyduğuma göre Şeyh açık bir kitaptır, ancak yanına oturduğumda onu yürüyen bir kütüphane buldum."<br />
<br />
Eserleri:<br />
<br />
    [Tebriyettü'z-Zimme fî Nusḥi'l-Ummeti ve Tezkiretü Uli'l-Elbâb li's-Seyri ilâ's-Savâb] adlı kitabı. Şeyh, bu kitabın iki yüzden fazla tasavvuf âliminin eserinin bir özeti olduğunu söylemiştir:<br />
<br />
    [Şiir Kıtalı Tercümesi]<br />
<br />
    1.<br />
    Eğer kitaba dair sorulacak olursa, şüphe yok ki,<br />
    Büyük âlimlerin rivayet ettiklerindendir.<br />
    2.<br />
    Ne güzel rehberler, hakikatleri satır satır yazdılar,<br />
    Onlar yüce ve yüksek makam sahipleridir.<br />
<br />
    [Şiir Sonu]<br />
<br />
    [İntisâru Evliyâi'r-Rahmân alâ Evliyâi'ş-Şeytân] adlı kitabı. Bu eserde Şeyh, Resûlullah'ın Ehl-i Beyti'nin faziletlerini, önde gelen Sahabeleri, fıkıh imamlarını ve tasavvuf kutuplarını, zikir ve evradın meşruiyetini ve sünnet ile bid'at kavramlarını Kitap ve Sünnette geldiği şekliyle açıklamıştır.<br />
<br />
    [Şarâbü'l-Vasl] Divanı. Şeyh'in bu kitabında ilimlerini eşsiz bir nazım (şiir) ile bir araya getirmiş, böylece kalpler zikirde ondan kana kana içer, ruhlar ise manevi yolculuklarında onunla mest olur.<br />
<br />
    [İur'û Anni Silsiletü'l-İlm] (Benden İlim Öğrenin Dizisi) Mirası. Bunlar, günlük derslerinin kaset bantlarına kaydedilmiş halleridir ve aynı sesli materyali içeren bir kitapla birlikte sunulmuştur.<br />
<br />
Refik-i Â'lâ'ya İntikali (Vefatı):<br />
<br />
Eserinin temel taşını sağlamlaştırdıktan ve kaidelerini yükseltme görevini oğlu ve ciğerpâresine emanet ettikten sonra, Hicrî 1403 yılının Cemaziyelahir ayının yirmi birinde, Miladî 4 Nisan 1983 tarihine denk gelen zamanda Rabbine kavuştu.</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Yarbay Mehmet Ildırar Kimdir ? (Nakşibendi Tarikatı Almanya Vekili)]]></title>
			<link>https://rashid-tunca.com/showthread.php?tid=40593</link>
			<pubDate>Fri, 03 Oct 2025 16:30:23 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://rashid-tunca.com/member.php?action=profile&uid=8">Raşit Tunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://rashid-tunca.com/showthread.php?tid=40593</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Yarbay Mehmet Ildırar Kimdir ? (Nakşibendi Tarikatı Almanya Vekili)</span></span><br />
<br />
1927 yılında Afyon'da doğdu. İlk ve orta öğrenimini afyon'da tamamladı. Daha sonra kuleli askeri lisesini kazandı, 1949 yılında aynı liseden mezun oldu. 1952 yılında ise Ankara harp okulundan teğmen olarak mezun oldu. 27 yıl askeri hizmette bulundu. Ekim 1971'de yarbay rütbesiyle emekli oldu. 1983 yılında Almayanya'ya yerleşti. Burada tasavvufi konularda sohbetler yaptı. Bu sohbetlerin büyük çoğunluğu Semerkand Yayınları tarafından kitaplaştırıldı.<br />
İlk olarak Gavs-i Kasrevi Seyyid Abdulhakim hazretlerine mürid olan, Gavs-i Kasrevi hazretlerinin vefatından sonra Seyda Muhammed Raşid Erol hazretlerine mürid olan, Seyda hazretlerinin de vefatından sonra, şu an Adıyaman Kahta ilçesi Menzil köyünde ikamet buyuran Gavsı Sani Seyyid Abdulbaki Erol hazretlerinin müridi ve vekili olarak Almanya'da nice kutlu hizmetlerde bulunan, binlerce müslümana muazzam sohbetler eden, gurbette ki vatanından uzak olan din kardeşlerimizin yüreklerine su serpen ve daha sayamayacağımız güzellikleri barındıran, başka kapıda ki halifeliği bu kapıda ki köleliğe değişmem diyerek sadakat örneği gösteren, üç büyük Evliyanın hizmetinde bulunmuş, çok değerli emekli yarbay Mehmet Ildırar Hocamız 18.08.2012 arefe günü sabah girdiği yoğun bakımdan Hakkın rahmetine kavuşmuştur...<br />
Ne güzeldir ki arefe günü sevgilisine gitti, bayram günü Rabbinin yanında olacak... Rabbim Ondan Binlerce Kez Razı Olsun... Biz şahidiz ki, hizmet ehli mütavazi müthiş bir insandı... Mehmet Yarbay, emekli olduğu TSK'nın tarihine de insanların gönlünde taht kurması ile altın yıldızla gereken bir zat idi, gerçek gönül ehli bir komutan...<br />
Naaşı 19.08.2012 Pazar, Ramazan Bayramının 1. günü Adıyaman Kahta ilçesi Menzil köyünde defnedilmiştir.<br />
Gavs-i Sani Hz k.s buyurdular; "Mehmed Yarbay Büyük Evliyadır"<br />
Almanya'da sohbetine giren abilerden Yarbay Efendinin birçok keramet ve özel hallerine şahit olduklarını dinledik, ama kendileri keramete iltifat etmezdi, derdi yüce İslama hizmetti.<br />
Ümmeti Muhammedin istifade etmesi için sohbetleri genelde ses kaydına çekilirdi, bir ses kaydında kendi ağzından bir rüyasını anlatmıştı, aşağıda bu rüyayı okuyarak, Allah'ın sevdiği bir kulu olduğunu anlamamak hiçde zor olmayacaktır..<br />
Gavs-ı Sânî (k.s) Hazretleri'nin Yarbay Mehmet Ildırar'a Müjdesi<br />
Yarbay Mehmet Ildırar Hocaefendi ile mâzisi eşkıyâlıkla bilinen ve büyük bir kerâmetle Gavs-ı Bilvânisî (k.s) Hazretleri’nin sofiliğe kabûl ettiği Abdülcelil (Celilo) aralarında âhiret kardeşi olmuşlar.<br />
Hizmetler, ibâdetler, çileli zamanlar derken, Abdülcelil bir gün vefât etmiş. Rahmetli olunca, Menzil’e defnedilmiş. Aradan hayli zaman geçmesine rağmen, Yarbay Mehmet Ildırar Hocaefendi, âhiret kardeşi Abdülcelil’in neden hiç rüyâsına girmediğine içerlemiş. Yolu tutmuş, Menzil’deki kabrine gelmiş. Mezarın ayakucuna oturmuş, hüzünlü bir hâlde “Ey benim âhiret kardeşim Abdülcelil! Onca zaman geçti, neden hiç rüyâma gelmedin?” diyerek ve toprağı eliyle okşadığı hâlde ağlamış. Bir miktar durduktan sonra, oradan ayrılmış. O gece uyuduğunda, Abdülcelil rüyâsına gelmiş ve “Mehmet kardeşim, elhamdülillah ben çok iyiyim, rahatım yerinde. Allah, Sâdâtlardan râzı olsun. Onların sâyesinde rûhum âzâd edildi. Beni kabre koyup üstümü kapadığınızda bir zât geldi ve kefenimin üzerine bir tane sarık koyup gitti. Hemen ardından şimşek gibi iki melek, Münker-Nekir geldi. Bana suâl edeceklerdi ki, kendi aralarında ‘Vallâhi bu Sâdatların sarığı!’ diyerek uzaklaşıverdiler.” diye sohbet etmiş. Gene rüyâ esnâsında Yarbay Mehmet Ildırar Hocaefendi, Abdülcelil’e “Peki, bana bir nasihat eder misin?” deyince, Abdülcelil “Kul haklarını öde. Çünkü kul hakkı çok olanlar kabirde hapis kalıyor. Kul hakkını ödeyenlerin rûhu âzâd ediliyor, serbest dolaşıyor.” nasihatinde bulunmuş. Yarbay Mehmet Ildırar Hocaefendi rüyâdan uyanmış, derhâl Gavs-ı Sânî (k.s) Hazretleri’ne giderek anlatmış ve “Sultânım! Abdülcelil’in kefenine koyduğunuz sarıktan bir tane de ben isterim.” diye ricâ etmiş. Bu duruma cevâben Gavs-ı Sânî (k.s) Hazretleri buyurmuş ki: “Mehmet, sanmam ki Sâdâtlar sana yedi taneden az bıraksın!”<br />
Allah makamını âli etsin.<br />
Semerkand şirketler grubu bünyesinde ki İstanbul Kurtköy'de ki Emsey hastânesinde vefât eden Yarbay Mehmet Ildırar Hocaefendi'nin vefâtından evvel baygınlık geçirmeden dudaklarından dökülen son sözler: "Ben hastânede itikâfa gireceğim. Hızır geldi, Peygamberimiz geldi!" olmuştur.<br />
Menzil'deki sabah namazından sonra defnedildiği ilk günün görüntüsü...<br />
Resulullah Bahçesinde Üç Gül Gördüm diyerek, hizmetinde bulunduğu büyük evliyaların sevgisini alarak göçtü bu dünyada..<br />
İlk olarak Gavs-i Kasrevi Seyyid Abdulhakim hazretlerine mürid olan, Gavs-i Kasrevi hazretlerinin vefatından sonra Seyda Muhammed Raşid Erol hazretlerine mürid olan, Seyda hazretlerinin de vefatından sonra, şu an Adıyaman Kahta ilçesi Menzil köyünde ikamet buyuran Gavsı Sani Seyyid Abdulbaki Erol hazretlerinin müridi ve vekili olarak Almanya'da nice kutlu hizmetlerde bulunan, binlerce müslümana muazzam sohbetler eden, gurbette ki vatanından uzak olan din kardeşlerimizin yüreklerine su serpen ve daha sayamayacağımız güzellikleri barındıran, başka kapıda ki halifeliği bu kapıda ki köleliğe değişmem diyerek sadakat örneği gösteren, üç büyük Evliyanın hizmetinde bulunmuş, çok değerli emekli yarbay Mehmet Ildırar Hocamız 18.08.2012 arefe günü sabah girdiği yoğun bakımdan Hakkın rahmetine kavuşmuştur...<br />
Ne güzeldir ki arefe günü sevgilisine gitti, bayram günü Rabbinin yanında olacak... Rabbim Ondan Binlerce Kez Razı Olsun... Biz şahidiz ki, hizmet ehli mütavazi müthiş bir insandı... Mehmet Yarbay, emekli olduğu TSK'nın tarihine de insanların gönlünde taht kurması ile altın yıldızla gereken bir zat idi, gerçek gönül ehli bir komutan...<br />
Naaşı 19.08.2012 Pazar, Ramazan Bayramının 1. günü Adıyaman Kahta ilçesi Menzil köyünde defnedilmiştir.<br />
Gavs-i Sani Hz k.s buyurdular; "Mehmed Yarbay Büyük Evliyadır"<br />
Almanya'da sohbetine giren abilerden Yarbay Efendinin birçok keramet ve özel hallerine şahit olduklarını dinledik, ama kendileri keramete iltifat etmezdi, derdi yüce İslama hizmetti.<br />
Ümmeti Muhammedin istifade etmesi için sohbetleri genelde ses kaydına çekilirdi, bir ses kaydında kendi ağzından bir rüyasını anlatmıştı, aşağıda bu rüyayı okuyarak, Allah'ın sevdiği bir kulu olduğunu anlamamak hiçde zor olmayacaktır..<br />
Gavs-ı Sânî (k.s) Hazretleri'nin Yarbay Mehmet Ildırar'a Müjdesi<br />
Yarbay Mehmet Ildırar Hocaefendi ile mâzisi eşkıyâlıkla bilinen ve büyük bir kerâmetle Gavs-ı Bilvânisî (k.s) Hazretleri’nin sofiliğe kabûl ettiği Abdülcelil (Celilo) aralarında âhiret kardeşi olmuşlar.<br />
Hizmetler, ibâdetler, çileli zamanlar derken, Abdülcelil bir gün vefât etmiş. Rahmetli olunca, Menzil’e defnedilmiş. Aradan hayli zaman geçmesine rağmen, Yarbay Mehmet Ildırar Hocaefendi, âhiret kardeşi Abdülcelil’in neden hiç rüyâsına girmediğine içerlemiş. Yolu tutmuş, Menzil’deki kabrine gelmiş. Mezarın ayakucuna oturmuş, hüzünlü bir hâlde “Ey benim âhiret kardeşim Abdülcelil! Onca zaman geçti, neden hiç rüyâma gelmedin?” diyerek ve toprağı eliyle okşadığı hâlde ağlamış. Bir miktar durduktan sonra, oradan ayrılmış. O gece uyuduğunda, Abdülcelil rüyâsına gelmiş ve “Mehmet kardeşim, elhamdülillah ben çok iyiyim, rahatım yerinde. Allah, Sâdâtlardan râzı olsun. Onların sâyesinde rûhum âzâd edildi. Beni kabre koyup üstümü kapadığınızda bir zât geldi ve kefenimin üzerine bir tane sarık koyup gitti. Hemen ardından şimşek gibi iki melek, Münker-Nekir geldi. Bana suâl edeceklerdi ki, kendi aralarında ‘Vallâhi bu Sâdatların sarığı!’ diyerek uzaklaşıverdiler.” diye sohbet etmiş. Gene rüyâ esnâsında Yarbay Mehmet Ildırar Hocaefendi, Abdülcelil’e “Peki, bana bir nasihat eder misin?” deyince, Abdülcelil “Kul haklarını öde. Çünkü kul hakkı çok olanlar kabirde hapis kalıyor. Kul hakkını ödeyenlerin rûhu âzâd ediliyor, serbest dolaşıyor.” nasihatinde bulunmuş. Yarbay Mehmet Ildırar Hocaefendi rüyâdan uyanmış, derhâl Gavs-ı Sânî (k.s) Hazretleri’ne giderek anlatmış ve “Sultânım! Abdülcelil’in kefenine koyduğunuz sarıktan bir tane de ben isterim.” diye ricâ etmiş. Bu duruma cevâben Gavs-ı Sânî (k.s) Hazretleri buyurmuş ki: “Mehmet, sanmam ki Sâdâtlar sana yedi taneden az bıraksın!”<br />
Allah makamını âli etsin.<br />
Semerkand şirketler grubu bünyesinde ki İstanbul Kurtköy'de ki Emsey hastânesinde vefât eden Yarbay Mehmet Ildırar Hocaefendi'nin vefâtından evvel baygınlık geçirmeden dudaklarından dökülen son sözler: "Ben hastânede itikâfa gireceğim. Hızır geldi, Peygamberimiz geldi!" olmuştur.<br />
Menzil'deki sabah namazından sonra defnedildiği ilk günün görüntüsü...<br />
Yarbay Mehmet Ildırar’ın Cenazesi<br />
1927 yılında Afyon'da doğan Ildırar, 85 yaşındaydı.Bir süredir Emsey Hospital'da tedavi gören Mehmet Ildırar 18 Ağustos 2012 saat 17.45'te vefat etti.<br />
Askeri emeklisi olması sebebiyle "Yarbay" lakabıyla tanınan Mehmet Ildırar'ın naaşı sabah namazından sonra Menzil köyüne defnedildi.<br />
Tasavvuf yolunda ilerlemek isteyenlere ışık tutan bir yıldız kaydı gönül semamızdan. Sohbetleri çok sevilen Mehmet Ildırar 85 yıllık bereketli bir ömrün neticesinde Hakk’ın Rahmetine kavuştu.<br />
Mehmet Ildırar 1927 yılında Afyon'da dünyaya geldi. Kuleli Askeri Lisesi’ni 1949 yılında bitirdikten sonra 1952 yılında Ankara Harp okulundan teğmen olarak mezun oldu. 27 yıl askeri hizmette bulundu. Ekim 1971'de yarbay rütbesiyle emekli olduğu için “Yarbay Ağabey” lakabıyla anılıyordu.<br />
1983 yılında Almanya'ya yerleşen Mehmet Ildırar tasavvufî konularda sohbetler yaparak pek çok insanın kurtuluşuna vesile oldu. Bu sohbetlerin büyük çoğunluğu Semerkand Yayınları tarafından kitaplaştırıldı.<br />
Sohbetlerinden derlenen tasavvufi eserleriyle tasavvuf ilmine büyük hizmette bulunan Mehmet Yarbay, “Mürşid ve Mürid Hukuku” adlı eserinde “Gavs-ı Bilvanisi Seyyid Abdülhakim Hüseyni” hazretlerinin dergâhına inkiyad ettiği günden bu yana sadakatini korumuş ehl-i hal bir büyümüzdü. Büyük hizmetlerine ve ilminin enginliğine rağmen sofi ahlakını en güzel şekilde yaşayan, çok mütevazı bir hal insanıydı.<br />
Mehmet Yarbay Ağabey, Abdülhakim Hüseyni hazretlerinin kendisine yaptığı tavsiyeyi şöyle nakleder: “Tasavvuf ilim gerektirir. Ben bu yola ilk girdiğim zaman Gavsım Seyyid Abdülhakim Hüseyni hazretleri bana şöyle dedi; “Mehmed! Sen zahirde bir âlim gibi ilim okumadın. Senin şeriat bilgin zayıftır. İtikada ait olan konularda pek çok eksiğin vardır. Sen onun için bir müddet Risale-i Nur’u oku. İlmin genişlesin.”<br />
Mehmed Ildırar tasavvuf yoluna girişiyle alakalı hakikatli bir rüyasını da şöyle anlatıyor; “Üstad Bediüzzaman hazretlerini pek çok defa rüyamda gördüm. Bir defasında ise şöyle gördüm; Düşmanla muharebe ediyoruz. Ben subayım. Düşman mevzilenmiş. Bizim de mevziye girmemiz gerektiğini söylüyorlar. Bir mevzi bulmak için sağa sola bakarken Bediüzzaman hazretleri hazır oldu. Önüme düştü. Mevzi aramaya başladık.<br />
Merdivenlerden kuyuya iner gibi Üstad(r. Aleyh) uçmaya başladı, uçtu. Ben de arkasından uçtum. İçeri girdik. Yeşil bir cami-i şerifin yanına geldik. Caminin kubbesi camdan idi. Yağmur yağıyordu. Suları yeşil renkli şırıl şırıl akıyordu.<br />
İçeri girince kubbe iki parçalı oldu. Sağ taraf tarikat kubbesi, sol taraf Risale-i Nur kubbesi oldu. Ben “ ne yapacağım?” derken Gavsımızı tarikat kubbesinde gördüm. Üstad Bediüzzaman ise Risale-i Nur kubbesine gitti. Ben de sağdaki tarikat kubbesine gittim, oturdum. Üstad bana baktı ve güldü.<br />
…Ve bir gün Kasrik’e vardığımızda, Gavsımıza gidip rüyamı naklettim. Şöyle buyurdular; “Mehmed! O gördüğün muharebe dünyadır. İman ve Küfür harbi olmaktadır. Bediüzzaman hazretleri Kur’an’ın ve Risale-i Nur’un ahkâmıyla seni o cami-i şerife indirmiş. O yeşil kubbe Şeriat-ı Muhammeddiye’dir. Allah Resulünün (Sallallahu aleyhi ve selem) kubbesidir. Sağdaki kubbe ise ehl-i tasavvufun kubbesi olup senin nasibin olan yer tasavvuf kubbesidir. Doğudan batıya dünyanın ne tarafına gitsen senin nasibin Nakşibendî’dir” (Mürşid Ve Mürid Hukuku, Mehmed Ildırar, s: 596–598 )<br />
Mehmet Ildırar Ağabey’in sohbetlerinden derlenen “Risale-i Nur'da Tasavvuf” isimli eserinde ise Risale-i Nur ile tasavvufun, imanın inkişafı ve hakiki imanın ele geçirilmesi için birbirinden ebediyen ayrılmayan, Kur'an-ı Kerim'in iki bahçesi, iki meyvesi olduğu anlatılarak Risâle-i Nur'un daha iyi anlaşılmasına hizmet ediyor.<br />
Allah azze ve celle ağabeyimizi en güzel şekilde mükâfatlandırsın ve bizleri de şefaatine nail eylesin.<br />
Sabah ezanı okundu ve tekbir getirilmeye başlandı. Bir müddet sonra Gavs Hazretleri geldi. Sabah namazı kılındı ve binlerce kişi aynı anda tekbir getirdi. Dakikalarca süren tekbir sesinden müthiş bir uğultu çıktı. Sonra Yarbay Mehmet hocanın cenazesi cami kapısında göründü. Seyyidlerin çoğunu siyah giyinmiş gördük. Cenazeyi camiye soktular, ta minbere kadar getirdiler. Cenaze namazını bizzat Gavs Hazretleri kıldırdı.<br />
Akabinde, Gavs Hazretleri’yle beraber 50-60 görevli, tabutu alıp Merkad’a gitti. Yarbay Mehmet hocamızı bizzat Gavs Hazretleri defnetti. Fakat defin işlemi çok uzun sürdü. Yaklaşık bir saat kadar camide sürekli tekbir getirildi. Sonra bayram namazı kılınıp hutbe verildi. Gavs Hazretleri tövbe verdi, el ziyareti vermedi. Binlerce kişiye patates yemeği, makarna, bulgur pilavı ikram edildi.<br />
Yarbay Mehmed Ildırar'a Allahtan Rahmet Diler Eş Dost ve Yakınlarina Başsağlığı Dileriz<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Mehmet Ildırar Alıntıları - Sözleri</span></span><br />
<br />
    Allahu Teala'dan korkmak, O'nun emirlerine sarılmakla, haram kıldıklarından kaçınmakla olur. Şu halde Rabbimiz, kullarına yasaklanan hususları bildirdiyse, bunları yapmamak bize dünya ve ahirette ebedi saadeti kazandırır. Takva, haram olanlardan kaçmak anlamına geldiği gibi şüpheli olan şeylerden de sakınmayı gerektirir. (Tasavvuf Sohbetleri 2 - İlim ve Amel)<br />
    ... Evlenecek kız ve erkekte karşılıklı denklik aranmalıdır. Bu denklik her şeyden önce ahlaki ve dini yönden olmalıdır... (Ailede Saklı Cennet)<br />
    Demek ki, bu dünyada müslümanın başına gelen her musibet,bbu ateşe varmadan kendisini temizlemek içindir. Onun için, bir sıkıntı, musibet, meşakkat, keder, hüzün, darlık, hastalık başınıza gelirse, ' neden böyle oldu ? Benim ne günahım vardı ? ' demeyinz gönlünüzü Allahu Teala'ya döndürün, O'na yönelin. (Tasavvuf Sohbetleri 2 - İlim ve Amel)<br />
    Tövbe, Allah'a giden yolun nurunu açan, kalplere nur saçan, günahlardan arındıran, kul olarak Rabbimiz'e rıza kapısını açan ibadetlerin başıdır. (Tasavvuf ve Tövbe)<br />
    "Kalbe dur desem durmaz, mideye çalışma desem dinlemez. Ama gözün bakması ihtiyarımızdadır." (Aşk Muhabbet Cezbe)<br />
    Nefis övülmek ister, ruh ise muhabbetle gülüp ağmamak ister. (Veliler Nasıl Terbiye Eder?)<br />
    Taneyi toprağa atmak çiftçinin, bitirmek Allah’ın işidir. (Tasavvuf Sohbetleri 1)<br />
    İnsan oğlu ölümü bilir, çevresindekilerin öldüğünü görür, ama sonu gelmeyen emeller ve dünyalık tamah ve hırsı ona ölümü unutturur. Böylece gaflet başlar hayat koşuşturmaca içinde devam eder gider. Oysa ölüm ve hayat müminin yolunda iki aziz nimettir. (Tasavvuf Ve Nefis Terbiyesi)<br />
    Ey gözümün nuru Nurcu kardeş ve ehl-i tasavvuf sûfî kardeş! Sakın benim düştüğüm hataya düşmeyesiniz, meşrebimi methediyorum derken, diğer âlî ve kudsî meşrepleri küçümsemeyiniz. (Risale-i Nurda Tasavvuf)<br />
    Evet; idrak lazımdır, idrak etmedikçe kemalatın kapısı açılmaz. (Nefis Terbiyesi ve İlahi Huzur)<br />
    İman delil ister. (Tasavvuf Sohbetleri 2)<br />
    İşte mü'min! Namaz ne güzel bir ibadettir. Allah'a götüren ne güzel bir ameli salihtir. Amma yüzüne vurulan namaz ibadet değil amel olur. Görünüşte rüku var, secde var, her şey var, amma deftere günah yazılır, utanılan bir namaz haline gelir. (Amel İbadet Kulluk)<br />
    Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: " Nefsani arzulara, kadınlara, oğullara, yığın yığın biriktirilmiş altın ve gümüşe, salma atlara, sağmal hayvanlara ve ekinlere düşkünlük insanlara çekici kılındı. Bunlar, dünya hayatının geçici menfaatleridir, halbuki varılacak yer, Allah'ın katındadır." (Al-i İmran 3/14) (Risale-i Nurda Tasavvuf)<br />
    Bütün bu varlıkların arasında en mükemmel olarak halife sıfatı ile insanı yaratmıştır. Bu insan cin, şeytan ve nefsinden daha üstün ve daha mükemmeldir. Yani onların hakkından gelebilecek nice özellikleri vardır. Yeter ki insanoğlu o özellikleri, içindeki cevherleri ortaya çıkarabilsin. (Günah ve Tövbe)<br />
    Gözlerde zina çakıyorsa kalbin zikirsizliğindendir. (Tasavvuf Sohbetleri 2)<br />
    Hatem el- Esamm Hazretleri’nin şu sözü bu anlamı kuvvetlendirir: “Şu üç halde gönlünü temizle: 1-Organlarınla bir amel işlediğinde, Allah’ın sana baktığını hatırla!.. 2-Konuştuğun zaman, Allah’ın seni işittiğini hatırla!.. 3-Yapacağım bir ameli gönlünde gizlediğin vakit, Allah’ın seni bildiğini hatırla!.. Çünkü Allahu Teâla, “Şüphesiz ben sizinle beraberim, işitir ve görürüm.” buyurur. (Günah ve Tövbe)<br />
    Görmek başka, tanımak başka. İstersen İmam-ı Azam kadar dinin hükümlerini bil, onları yetmiş sene oku, içinden birini alıp amel etmedikçe bu bildiklerin, yarın ahiret gününde senin aleyhinde delil olur. Neden bildiklerin ile amel etmedin ? denilir. (Tasavvuf Sohbetleri 2 - İlim ve Amel)<br />
    Tasavvufun, insanı bir iklimden alıp diğer iklime taşıyan değiştirici ve geliştirici gücü sohbettir. Sohbet meclislerinde tek tek kemale erenler, ruh dünyası sohbetle yoğrulmuş güçlü bir toplum oluştururlar. (Tasavvuf Sohbetleri 1)<br />
    Hataya düşme sıfatı, masanın üzerinde duran top misalidir. Masanın üzerine topu koysan hatta üflesen gider. Hataya meyletmek, topun üfleme hareketi kadar insana yakındır. İnsan bilgisiz ve acelecidir. (Veliler Nasıl Terbiye Eder?)<br />
    Allah’ı huşû ile zikretme zamanın gelmedi mi? (Tasavvuf Sohbetleri 2)<br />
</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Yarbay Mehmet Ildırar Kimdir ? (Nakşibendi Tarikatı Almanya Vekili)</span></span><br />
<br />
1927 yılında Afyon'da doğdu. İlk ve orta öğrenimini afyon'da tamamladı. Daha sonra kuleli askeri lisesini kazandı, 1949 yılında aynı liseden mezun oldu. 1952 yılında ise Ankara harp okulundan teğmen olarak mezun oldu. 27 yıl askeri hizmette bulundu. Ekim 1971'de yarbay rütbesiyle emekli oldu. 1983 yılında Almayanya'ya yerleşti. Burada tasavvufi konularda sohbetler yaptı. Bu sohbetlerin büyük çoğunluğu Semerkand Yayınları tarafından kitaplaştırıldı.<br />
İlk olarak Gavs-i Kasrevi Seyyid Abdulhakim hazretlerine mürid olan, Gavs-i Kasrevi hazretlerinin vefatından sonra Seyda Muhammed Raşid Erol hazretlerine mürid olan, Seyda hazretlerinin de vefatından sonra, şu an Adıyaman Kahta ilçesi Menzil köyünde ikamet buyuran Gavsı Sani Seyyid Abdulbaki Erol hazretlerinin müridi ve vekili olarak Almanya'da nice kutlu hizmetlerde bulunan, binlerce müslümana muazzam sohbetler eden, gurbette ki vatanından uzak olan din kardeşlerimizin yüreklerine su serpen ve daha sayamayacağımız güzellikleri barındıran, başka kapıda ki halifeliği bu kapıda ki köleliğe değişmem diyerek sadakat örneği gösteren, üç büyük Evliyanın hizmetinde bulunmuş, çok değerli emekli yarbay Mehmet Ildırar Hocamız 18.08.2012 arefe günü sabah girdiği yoğun bakımdan Hakkın rahmetine kavuşmuştur...<br />
Ne güzeldir ki arefe günü sevgilisine gitti, bayram günü Rabbinin yanında olacak... Rabbim Ondan Binlerce Kez Razı Olsun... Biz şahidiz ki, hizmet ehli mütavazi müthiş bir insandı... Mehmet Yarbay, emekli olduğu TSK'nın tarihine de insanların gönlünde taht kurması ile altın yıldızla gereken bir zat idi, gerçek gönül ehli bir komutan...<br />
Naaşı 19.08.2012 Pazar, Ramazan Bayramının 1. günü Adıyaman Kahta ilçesi Menzil köyünde defnedilmiştir.<br />
Gavs-i Sani Hz k.s buyurdular; "Mehmed Yarbay Büyük Evliyadır"<br />
Almanya'da sohbetine giren abilerden Yarbay Efendinin birçok keramet ve özel hallerine şahit olduklarını dinledik, ama kendileri keramete iltifat etmezdi, derdi yüce İslama hizmetti.<br />
Ümmeti Muhammedin istifade etmesi için sohbetleri genelde ses kaydına çekilirdi, bir ses kaydında kendi ağzından bir rüyasını anlatmıştı, aşağıda bu rüyayı okuyarak, Allah'ın sevdiği bir kulu olduğunu anlamamak hiçde zor olmayacaktır..<br />
Gavs-ı Sânî (k.s) Hazretleri'nin Yarbay Mehmet Ildırar'a Müjdesi<br />
Yarbay Mehmet Ildırar Hocaefendi ile mâzisi eşkıyâlıkla bilinen ve büyük bir kerâmetle Gavs-ı Bilvânisî (k.s) Hazretleri’nin sofiliğe kabûl ettiği Abdülcelil (Celilo) aralarında âhiret kardeşi olmuşlar.<br />
Hizmetler, ibâdetler, çileli zamanlar derken, Abdülcelil bir gün vefât etmiş. Rahmetli olunca, Menzil’e defnedilmiş. Aradan hayli zaman geçmesine rağmen, Yarbay Mehmet Ildırar Hocaefendi, âhiret kardeşi Abdülcelil’in neden hiç rüyâsına girmediğine içerlemiş. Yolu tutmuş, Menzil’deki kabrine gelmiş. Mezarın ayakucuna oturmuş, hüzünlü bir hâlde “Ey benim âhiret kardeşim Abdülcelil! Onca zaman geçti, neden hiç rüyâma gelmedin?” diyerek ve toprağı eliyle okşadığı hâlde ağlamış. Bir miktar durduktan sonra, oradan ayrılmış. O gece uyuduğunda, Abdülcelil rüyâsına gelmiş ve “Mehmet kardeşim, elhamdülillah ben çok iyiyim, rahatım yerinde. Allah, Sâdâtlardan râzı olsun. Onların sâyesinde rûhum âzâd edildi. Beni kabre koyup üstümü kapadığınızda bir zât geldi ve kefenimin üzerine bir tane sarık koyup gitti. Hemen ardından şimşek gibi iki melek, Münker-Nekir geldi. Bana suâl edeceklerdi ki, kendi aralarında ‘Vallâhi bu Sâdatların sarığı!’ diyerek uzaklaşıverdiler.” diye sohbet etmiş. Gene rüyâ esnâsında Yarbay Mehmet Ildırar Hocaefendi, Abdülcelil’e “Peki, bana bir nasihat eder misin?” deyince, Abdülcelil “Kul haklarını öde. Çünkü kul hakkı çok olanlar kabirde hapis kalıyor. Kul hakkını ödeyenlerin rûhu âzâd ediliyor, serbest dolaşıyor.” nasihatinde bulunmuş. Yarbay Mehmet Ildırar Hocaefendi rüyâdan uyanmış, derhâl Gavs-ı Sânî (k.s) Hazretleri’ne giderek anlatmış ve “Sultânım! Abdülcelil’in kefenine koyduğunuz sarıktan bir tane de ben isterim.” diye ricâ etmiş. Bu duruma cevâben Gavs-ı Sânî (k.s) Hazretleri buyurmuş ki: “Mehmet, sanmam ki Sâdâtlar sana yedi taneden az bıraksın!”<br />
Allah makamını âli etsin.<br />
Semerkand şirketler grubu bünyesinde ki İstanbul Kurtköy'de ki Emsey hastânesinde vefât eden Yarbay Mehmet Ildırar Hocaefendi'nin vefâtından evvel baygınlık geçirmeden dudaklarından dökülen son sözler: "Ben hastânede itikâfa gireceğim. Hızır geldi, Peygamberimiz geldi!" olmuştur.<br />
Menzil'deki sabah namazından sonra defnedildiği ilk günün görüntüsü...<br />
Resulullah Bahçesinde Üç Gül Gördüm diyerek, hizmetinde bulunduğu büyük evliyaların sevgisini alarak göçtü bu dünyada..<br />
İlk olarak Gavs-i Kasrevi Seyyid Abdulhakim hazretlerine mürid olan, Gavs-i Kasrevi hazretlerinin vefatından sonra Seyda Muhammed Raşid Erol hazretlerine mürid olan, Seyda hazretlerinin de vefatından sonra, şu an Adıyaman Kahta ilçesi Menzil köyünde ikamet buyuran Gavsı Sani Seyyid Abdulbaki Erol hazretlerinin müridi ve vekili olarak Almanya'da nice kutlu hizmetlerde bulunan, binlerce müslümana muazzam sohbetler eden, gurbette ki vatanından uzak olan din kardeşlerimizin yüreklerine su serpen ve daha sayamayacağımız güzellikleri barındıran, başka kapıda ki halifeliği bu kapıda ki köleliğe değişmem diyerek sadakat örneği gösteren, üç büyük Evliyanın hizmetinde bulunmuş, çok değerli emekli yarbay Mehmet Ildırar Hocamız 18.08.2012 arefe günü sabah girdiği yoğun bakımdan Hakkın rahmetine kavuşmuştur...<br />
Ne güzeldir ki arefe günü sevgilisine gitti, bayram günü Rabbinin yanında olacak... Rabbim Ondan Binlerce Kez Razı Olsun... Biz şahidiz ki, hizmet ehli mütavazi müthiş bir insandı... Mehmet Yarbay, emekli olduğu TSK'nın tarihine de insanların gönlünde taht kurması ile altın yıldızla gereken bir zat idi, gerçek gönül ehli bir komutan...<br />
Naaşı 19.08.2012 Pazar, Ramazan Bayramının 1. günü Adıyaman Kahta ilçesi Menzil köyünde defnedilmiştir.<br />
Gavs-i Sani Hz k.s buyurdular; "Mehmed Yarbay Büyük Evliyadır"<br />
Almanya'da sohbetine giren abilerden Yarbay Efendinin birçok keramet ve özel hallerine şahit olduklarını dinledik, ama kendileri keramete iltifat etmezdi, derdi yüce İslama hizmetti.<br />
Ümmeti Muhammedin istifade etmesi için sohbetleri genelde ses kaydına çekilirdi, bir ses kaydında kendi ağzından bir rüyasını anlatmıştı, aşağıda bu rüyayı okuyarak, Allah'ın sevdiği bir kulu olduğunu anlamamak hiçde zor olmayacaktır..<br />
Gavs-ı Sânî (k.s) Hazretleri'nin Yarbay Mehmet Ildırar'a Müjdesi<br />
Yarbay Mehmet Ildırar Hocaefendi ile mâzisi eşkıyâlıkla bilinen ve büyük bir kerâmetle Gavs-ı Bilvânisî (k.s) Hazretleri’nin sofiliğe kabûl ettiği Abdülcelil (Celilo) aralarında âhiret kardeşi olmuşlar.<br />
Hizmetler, ibâdetler, çileli zamanlar derken, Abdülcelil bir gün vefât etmiş. Rahmetli olunca, Menzil’e defnedilmiş. Aradan hayli zaman geçmesine rağmen, Yarbay Mehmet Ildırar Hocaefendi, âhiret kardeşi Abdülcelil’in neden hiç rüyâsına girmediğine içerlemiş. Yolu tutmuş, Menzil’deki kabrine gelmiş. Mezarın ayakucuna oturmuş, hüzünlü bir hâlde “Ey benim âhiret kardeşim Abdülcelil! Onca zaman geçti, neden hiç rüyâma gelmedin?” diyerek ve toprağı eliyle okşadığı hâlde ağlamış. Bir miktar durduktan sonra, oradan ayrılmış. O gece uyuduğunda, Abdülcelil rüyâsına gelmiş ve “Mehmet kardeşim, elhamdülillah ben çok iyiyim, rahatım yerinde. Allah, Sâdâtlardan râzı olsun. Onların sâyesinde rûhum âzâd edildi. Beni kabre koyup üstümü kapadığınızda bir zât geldi ve kefenimin üzerine bir tane sarık koyup gitti. Hemen ardından şimşek gibi iki melek, Münker-Nekir geldi. Bana suâl edeceklerdi ki, kendi aralarında ‘Vallâhi bu Sâdatların sarığı!’ diyerek uzaklaşıverdiler.” diye sohbet etmiş. Gene rüyâ esnâsında Yarbay Mehmet Ildırar Hocaefendi, Abdülcelil’e “Peki, bana bir nasihat eder misin?” deyince, Abdülcelil “Kul haklarını öde. Çünkü kul hakkı çok olanlar kabirde hapis kalıyor. Kul hakkını ödeyenlerin rûhu âzâd ediliyor, serbest dolaşıyor.” nasihatinde bulunmuş. Yarbay Mehmet Ildırar Hocaefendi rüyâdan uyanmış, derhâl Gavs-ı Sânî (k.s) Hazretleri’ne giderek anlatmış ve “Sultânım! Abdülcelil’in kefenine koyduğunuz sarıktan bir tane de ben isterim.” diye ricâ etmiş. Bu duruma cevâben Gavs-ı Sânî (k.s) Hazretleri buyurmuş ki: “Mehmet, sanmam ki Sâdâtlar sana yedi taneden az bıraksın!”<br />
Allah makamını âli etsin.<br />
Semerkand şirketler grubu bünyesinde ki İstanbul Kurtköy'de ki Emsey hastânesinde vefât eden Yarbay Mehmet Ildırar Hocaefendi'nin vefâtından evvel baygınlık geçirmeden dudaklarından dökülen son sözler: "Ben hastânede itikâfa gireceğim. Hızır geldi, Peygamberimiz geldi!" olmuştur.<br />
Menzil'deki sabah namazından sonra defnedildiği ilk günün görüntüsü...<br />
Yarbay Mehmet Ildırar’ın Cenazesi<br />
1927 yılında Afyon'da doğan Ildırar, 85 yaşındaydı.Bir süredir Emsey Hospital'da tedavi gören Mehmet Ildırar 18 Ağustos 2012 saat 17.45'te vefat etti.<br />
Askeri emeklisi olması sebebiyle "Yarbay" lakabıyla tanınan Mehmet Ildırar'ın naaşı sabah namazından sonra Menzil köyüne defnedildi.<br />
Tasavvuf yolunda ilerlemek isteyenlere ışık tutan bir yıldız kaydı gönül semamızdan. Sohbetleri çok sevilen Mehmet Ildırar 85 yıllık bereketli bir ömrün neticesinde Hakk’ın Rahmetine kavuştu.<br />
Mehmet Ildırar 1927 yılında Afyon'da dünyaya geldi. Kuleli Askeri Lisesi’ni 1949 yılında bitirdikten sonra 1952 yılında Ankara Harp okulundan teğmen olarak mezun oldu. 27 yıl askeri hizmette bulundu. Ekim 1971'de yarbay rütbesiyle emekli olduğu için “Yarbay Ağabey” lakabıyla anılıyordu.<br />
1983 yılında Almanya'ya yerleşen Mehmet Ildırar tasavvufî konularda sohbetler yaparak pek çok insanın kurtuluşuna vesile oldu. Bu sohbetlerin büyük çoğunluğu Semerkand Yayınları tarafından kitaplaştırıldı.<br />
Sohbetlerinden derlenen tasavvufi eserleriyle tasavvuf ilmine büyük hizmette bulunan Mehmet Yarbay, “Mürşid ve Mürid Hukuku” adlı eserinde “Gavs-ı Bilvanisi Seyyid Abdülhakim Hüseyni” hazretlerinin dergâhına inkiyad ettiği günden bu yana sadakatini korumuş ehl-i hal bir büyümüzdü. Büyük hizmetlerine ve ilminin enginliğine rağmen sofi ahlakını en güzel şekilde yaşayan, çok mütevazı bir hal insanıydı.<br />
Mehmet Yarbay Ağabey, Abdülhakim Hüseyni hazretlerinin kendisine yaptığı tavsiyeyi şöyle nakleder: “Tasavvuf ilim gerektirir. Ben bu yola ilk girdiğim zaman Gavsım Seyyid Abdülhakim Hüseyni hazretleri bana şöyle dedi; “Mehmed! Sen zahirde bir âlim gibi ilim okumadın. Senin şeriat bilgin zayıftır. İtikada ait olan konularda pek çok eksiğin vardır. Sen onun için bir müddet Risale-i Nur’u oku. İlmin genişlesin.”<br />
Mehmed Ildırar tasavvuf yoluna girişiyle alakalı hakikatli bir rüyasını da şöyle anlatıyor; “Üstad Bediüzzaman hazretlerini pek çok defa rüyamda gördüm. Bir defasında ise şöyle gördüm; Düşmanla muharebe ediyoruz. Ben subayım. Düşman mevzilenmiş. Bizim de mevziye girmemiz gerektiğini söylüyorlar. Bir mevzi bulmak için sağa sola bakarken Bediüzzaman hazretleri hazır oldu. Önüme düştü. Mevzi aramaya başladık.<br />
Merdivenlerden kuyuya iner gibi Üstad(r. Aleyh) uçmaya başladı, uçtu. Ben de arkasından uçtum. İçeri girdik. Yeşil bir cami-i şerifin yanına geldik. Caminin kubbesi camdan idi. Yağmur yağıyordu. Suları yeşil renkli şırıl şırıl akıyordu.<br />
İçeri girince kubbe iki parçalı oldu. Sağ taraf tarikat kubbesi, sol taraf Risale-i Nur kubbesi oldu. Ben “ ne yapacağım?” derken Gavsımızı tarikat kubbesinde gördüm. Üstad Bediüzzaman ise Risale-i Nur kubbesine gitti. Ben de sağdaki tarikat kubbesine gittim, oturdum. Üstad bana baktı ve güldü.<br />
…Ve bir gün Kasrik’e vardığımızda, Gavsımıza gidip rüyamı naklettim. Şöyle buyurdular; “Mehmed! O gördüğün muharebe dünyadır. İman ve Küfür harbi olmaktadır. Bediüzzaman hazretleri Kur’an’ın ve Risale-i Nur’un ahkâmıyla seni o cami-i şerife indirmiş. O yeşil kubbe Şeriat-ı Muhammeddiye’dir. Allah Resulünün (Sallallahu aleyhi ve selem) kubbesidir. Sağdaki kubbe ise ehl-i tasavvufun kubbesi olup senin nasibin olan yer tasavvuf kubbesidir. Doğudan batıya dünyanın ne tarafına gitsen senin nasibin Nakşibendî’dir” (Mürşid Ve Mürid Hukuku, Mehmed Ildırar, s: 596–598 )<br />
Mehmet Ildırar Ağabey’in sohbetlerinden derlenen “Risale-i Nur'da Tasavvuf” isimli eserinde ise Risale-i Nur ile tasavvufun, imanın inkişafı ve hakiki imanın ele geçirilmesi için birbirinden ebediyen ayrılmayan, Kur'an-ı Kerim'in iki bahçesi, iki meyvesi olduğu anlatılarak Risâle-i Nur'un daha iyi anlaşılmasına hizmet ediyor.<br />
Allah azze ve celle ağabeyimizi en güzel şekilde mükâfatlandırsın ve bizleri de şefaatine nail eylesin.<br />
Sabah ezanı okundu ve tekbir getirilmeye başlandı. Bir müddet sonra Gavs Hazretleri geldi. Sabah namazı kılındı ve binlerce kişi aynı anda tekbir getirdi. Dakikalarca süren tekbir sesinden müthiş bir uğultu çıktı. Sonra Yarbay Mehmet hocanın cenazesi cami kapısında göründü. Seyyidlerin çoğunu siyah giyinmiş gördük. Cenazeyi camiye soktular, ta minbere kadar getirdiler. Cenaze namazını bizzat Gavs Hazretleri kıldırdı.<br />
Akabinde, Gavs Hazretleri’yle beraber 50-60 görevli, tabutu alıp Merkad’a gitti. Yarbay Mehmet hocamızı bizzat Gavs Hazretleri defnetti. Fakat defin işlemi çok uzun sürdü. Yaklaşık bir saat kadar camide sürekli tekbir getirildi. Sonra bayram namazı kılınıp hutbe verildi. Gavs Hazretleri tövbe verdi, el ziyareti vermedi. Binlerce kişiye patates yemeği, makarna, bulgur pilavı ikram edildi.<br />
Yarbay Mehmed Ildırar'a Allahtan Rahmet Diler Eş Dost ve Yakınlarina Başsağlığı Dileriz<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Mehmet Ildırar Alıntıları - Sözleri</span></span><br />
<br />
    Allahu Teala'dan korkmak, O'nun emirlerine sarılmakla, haram kıldıklarından kaçınmakla olur. Şu halde Rabbimiz, kullarına yasaklanan hususları bildirdiyse, bunları yapmamak bize dünya ve ahirette ebedi saadeti kazandırır. Takva, haram olanlardan kaçmak anlamına geldiği gibi şüpheli olan şeylerden de sakınmayı gerektirir. (Tasavvuf Sohbetleri 2 - İlim ve Amel)<br />
    ... Evlenecek kız ve erkekte karşılıklı denklik aranmalıdır. Bu denklik her şeyden önce ahlaki ve dini yönden olmalıdır... (Ailede Saklı Cennet)<br />
    Demek ki, bu dünyada müslümanın başına gelen her musibet,bbu ateşe varmadan kendisini temizlemek içindir. Onun için, bir sıkıntı, musibet, meşakkat, keder, hüzün, darlık, hastalık başınıza gelirse, ' neden böyle oldu ? Benim ne günahım vardı ? ' demeyinz gönlünüzü Allahu Teala'ya döndürün, O'na yönelin. (Tasavvuf Sohbetleri 2 - İlim ve Amel)<br />
    Tövbe, Allah'a giden yolun nurunu açan, kalplere nur saçan, günahlardan arındıran, kul olarak Rabbimiz'e rıza kapısını açan ibadetlerin başıdır. (Tasavvuf ve Tövbe)<br />
    "Kalbe dur desem durmaz, mideye çalışma desem dinlemez. Ama gözün bakması ihtiyarımızdadır." (Aşk Muhabbet Cezbe)<br />
    Nefis övülmek ister, ruh ise muhabbetle gülüp ağmamak ister. (Veliler Nasıl Terbiye Eder?)<br />
    Taneyi toprağa atmak çiftçinin, bitirmek Allah’ın işidir. (Tasavvuf Sohbetleri 1)<br />
    İnsan oğlu ölümü bilir, çevresindekilerin öldüğünü görür, ama sonu gelmeyen emeller ve dünyalık tamah ve hırsı ona ölümü unutturur. Böylece gaflet başlar hayat koşuşturmaca içinde devam eder gider. Oysa ölüm ve hayat müminin yolunda iki aziz nimettir. (Tasavvuf Ve Nefis Terbiyesi)<br />
    Ey gözümün nuru Nurcu kardeş ve ehl-i tasavvuf sûfî kardeş! Sakın benim düştüğüm hataya düşmeyesiniz, meşrebimi methediyorum derken, diğer âlî ve kudsî meşrepleri küçümsemeyiniz. (Risale-i Nurda Tasavvuf)<br />
    Evet; idrak lazımdır, idrak etmedikçe kemalatın kapısı açılmaz. (Nefis Terbiyesi ve İlahi Huzur)<br />
    İman delil ister. (Tasavvuf Sohbetleri 2)<br />
    İşte mü'min! Namaz ne güzel bir ibadettir. Allah'a götüren ne güzel bir ameli salihtir. Amma yüzüne vurulan namaz ibadet değil amel olur. Görünüşte rüku var, secde var, her şey var, amma deftere günah yazılır, utanılan bir namaz haline gelir. (Amel İbadet Kulluk)<br />
    Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: " Nefsani arzulara, kadınlara, oğullara, yığın yığın biriktirilmiş altın ve gümüşe, salma atlara, sağmal hayvanlara ve ekinlere düşkünlük insanlara çekici kılındı. Bunlar, dünya hayatının geçici menfaatleridir, halbuki varılacak yer, Allah'ın katındadır." (Al-i İmran 3/14) (Risale-i Nurda Tasavvuf)<br />
    Bütün bu varlıkların arasında en mükemmel olarak halife sıfatı ile insanı yaratmıştır. Bu insan cin, şeytan ve nefsinden daha üstün ve daha mükemmeldir. Yani onların hakkından gelebilecek nice özellikleri vardır. Yeter ki insanoğlu o özellikleri, içindeki cevherleri ortaya çıkarabilsin. (Günah ve Tövbe)<br />
    Gözlerde zina çakıyorsa kalbin zikirsizliğindendir. (Tasavvuf Sohbetleri 2)<br />
    Hatem el- Esamm Hazretleri’nin şu sözü bu anlamı kuvvetlendirir: “Şu üç halde gönlünü temizle: 1-Organlarınla bir amel işlediğinde, Allah’ın sana baktığını hatırla!.. 2-Konuştuğun zaman, Allah’ın seni işittiğini hatırla!.. 3-Yapacağım bir ameli gönlünde gizlediğin vakit, Allah’ın seni bildiğini hatırla!.. Çünkü Allahu Teâla, “Şüphesiz ben sizinle beraberim, işitir ve görürüm.” buyurur. (Günah ve Tövbe)<br />
    Görmek başka, tanımak başka. İstersen İmam-ı Azam kadar dinin hükümlerini bil, onları yetmiş sene oku, içinden birini alıp amel etmedikçe bu bildiklerin, yarın ahiret gününde senin aleyhinde delil olur. Neden bildiklerin ile amel etmedin ? denilir. (Tasavvuf Sohbetleri 2 - İlim ve Amel)<br />
    Tasavvufun, insanı bir iklimden alıp diğer iklime taşıyan değiştirici ve geliştirici gücü sohbettir. Sohbet meclislerinde tek tek kemale erenler, ruh dünyası sohbetle yoğrulmuş güçlü bir toplum oluştururlar. (Tasavvuf Sohbetleri 1)<br />
    Hataya düşme sıfatı, masanın üzerinde duran top misalidir. Masanın üzerine topu koysan hatta üflesen gider. Hataya meyletmek, topun üfleme hareketi kadar insana yakındır. İnsan bilgisiz ve acelecidir. (Veliler Nasıl Terbiye Eder?)<br />
    Allah’ı huşû ile zikretme zamanın gelmedi mi? (Tasavvuf Sohbetleri 2)<br />
</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[BEHAİ EFENDİ]]></title>
			<link>https://rashid-tunca.com/showthread.php?tid=35662</link>
			<pubDate>Thu, 20 Feb 2025 15:58:10 +0100</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://rashid-tunca.com/member.php?action=profile&uid=8">Raşit Tunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://rashid-tunca.com/showthread.php?tid=35662</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">BEHAİ EFENDİ</span></span><br />
<br />
On yedinci yüzyıl Osmanlı alimlerinden. Otuz ikinci Osmanlı şeyhülislamıdır. Asıl adı Mehmed’dir. Şeyhülislam Yahya Efendinin kendisine taktığı “Behai” mahlasıyla meşhur olmuştur. Şeyhülislam Hoca Sa’deddin Efendinin torunu ve Rumeli Kazaskeri Abdülaziz Efendinin oğludur. Nesebi, Yavuz Sultan Selim Han döneminin tanınmış şahsiyetlerinden Hasan Can’a kadar ulaşmaktadır. 1595 (H.1003) senesinde İstanbul'da doğdu. 1654 (H.1064) senesinde İstanbul’da vefat etti.<br />
<br />
Çocukluğundan itibaren ilim öğrenmeye başlayan Behai Efendi zamanının alimlerinden akli ve nakli ilimleri öğrendi. İlim ve fazilette yükselip kısa zamanda şöhreti her tarafa yayıldı. 1617 senesinde babası ile beraber Mekke-i mükerremeye gidip hac farizasını yerine getirdi. Dönüşünde amcası Şeyhülislam Es’ad Efendiden de ilim öğrenip, onun yanında mülazim, yani stajyer olarak vazife yaptı.<br />
<br />
İstanbul’da bazı medreselerde müderrislik yaptıktan sonra Şehzade Medresesi müderrisliğine tayin edildi. Bu vazifesi sırasında yazdığı bir kasidesini Sultan Dördüncü Murad Hana takdim etti. Sultan’ın iltifatına kavuşup 1630 yılında Selanik Kadılığına tayin edildi. 1633 senesinde Haleb Kadılığına nakledildi. 1634 senesinde hakkında çıkarılan bazı asılsız iddialar üzerine vazifeden alınarak Kıbrıs’ta ikamete mecbur tutuldu. Bir sene sonra İstanbul’a döndü. Sırasıyla Şam, Edirne ve İstanbul kadılıkları vazifesinde bulundu. 1646 senesinde Anadolu Kazaskerliğine, bir ay sonra Rumeli Kazaskerliğine terfi ettirildi. 1649 senesinde Şeyhülislamlık makamına getirildi. Bir sene 9 ay 15 gün bu makamda kaldıktan sonra 1651 senesinde vazifesinden alındı. 1653 senesinde tekrar Şeyhülislamlığa getirildi. Bu vazifesi esnasında boğmaca hastalığına yakalanarak 1654 senesinde İstanbul’da vefat etti. Cenazesi Fatih Camiine bitişik konağının yakınında bir yere defnedildi.<br />
<br />
Behai Efendi, yüksek ilme, keskin zeka ve kuvvetli bir hafızaya sahipti. Halim, selim, zerafet sahibi bir zattı. Kadılığı ve şeyhülislamlığı sırasında adaletle hükmetmiş, doğruluktan ayrılmamış, hak ve hakikati söylemekten çekinmemişti. Tütün içmenin mübah olduğuna dair; “Bir şey, özellikle zevki okşayan şeyler, haramlığına kesin ve açık delil olmadıkça mübahtır. Çünkü mübahlık eşyanın aslında var olan bir vasıftır.” diye fetva verdiği için zamanındaki bazı kimseler ona cephe almışlardı.<br />
<br />
Devrinin önemli şairlerinden olan Behai Efendi, Divan şiirinin tanınmış şairlerinden Şeyhülislam Yahya Efendi ve Baki’nin tesirinde kalmıştır. Şairlikteki şöhretine gazelleri sebebiyle ulaşmıştır. Kırktan fazla olan gazellerinde, konu ve tema olarak yer yer Allahü tealanın aşkını ve sevgisini, O’ndan ayrı kalmanın acılığını, O’na duyduğu yakıcı özlemi işlemiştir. Böyle olmasına rağmen münacat ve nat gibi şiirlere yer vermemiştir. Zamanının Naili, Neşati, Nabi, Nahifi, Nazim gibi değerli şairleri onun hakkında kasideler söyledikleri gibi, şairliğini övmüşler ve şiirlerine nazireler yazmışlardır. Behai Efendinin şeyhülislamlığı sırasında verdiği fetvaların toplandığı basılmamış bir eseri ile, şiirlerinin toplandığı bir Divan'ı ve Arapça, Farsça bazı eserlere yazdığı ta’likatı vardır.<br />
<br />
Rehber Ansiklopedisi</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">BEHAİ EFENDİ</span></span><br />
<br />
On yedinci yüzyıl Osmanlı alimlerinden. Otuz ikinci Osmanlı şeyhülislamıdır. Asıl adı Mehmed’dir. Şeyhülislam Yahya Efendinin kendisine taktığı “Behai” mahlasıyla meşhur olmuştur. Şeyhülislam Hoca Sa’deddin Efendinin torunu ve Rumeli Kazaskeri Abdülaziz Efendinin oğludur. Nesebi, Yavuz Sultan Selim Han döneminin tanınmış şahsiyetlerinden Hasan Can’a kadar ulaşmaktadır. 1595 (H.1003) senesinde İstanbul'da doğdu. 1654 (H.1064) senesinde İstanbul’da vefat etti.<br />
<br />
Çocukluğundan itibaren ilim öğrenmeye başlayan Behai Efendi zamanının alimlerinden akli ve nakli ilimleri öğrendi. İlim ve fazilette yükselip kısa zamanda şöhreti her tarafa yayıldı. 1617 senesinde babası ile beraber Mekke-i mükerremeye gidip hac farizasını yerine getirdi. Dönüşünde amcası Şeyhülislam Es’ad Efendiden de ilim öğrenip, onun yanında mülazim, yani stajyer olarak vazife yaptı.<br />
<br />
İstanbul’da bazı medreselerde müderrislik yaptıktan sonra Şehzade Medresesi müderrisliğine tayin edildi. Bu vazifesi sırasında yazdığı bir kasidesini Sultan Dördüncü Murad Hana takdim etti. Sultan’ın iltifatına kavuşup 1630 yılında Selanik Kadılığına tayin edildi. 1633 senesinde Haleb Kadılığına nakledildi. 1634 senesinde hakkında çıkarılan bazı asılsız iddialar üzerine vazifeden alınarak Kıbrıs’ta ikamete mecbur tutuldu. Bir sene sonra İstanbul’a döndü. Sırasıyla Şam, Edirne ve İstanbul kadılıkları vazifesinde bulundu. 1646 senesinde Anadolu Kazaskerliğine, bir ay sonra Rumeli Kazaskerliğine terfi ettirildi. 1649 senesinde Şeyhülislamlık makamına getirildi. Bir sene 9 ay 15 gün bu makamda kaldıktan sonra 1651 senesinde vazifesinden alındı. 1653 senesinde tekrar Şeyhülislamlığa getirildi. Bu vazifesi esnasında boğmaca hastalığına yakalanarak 1654 senesinde İstanbul’da vefat etti. Cenazesi Fatih Camiine bitişik konağının yakınında bir yere defnedildi.<br />
<br />
Behai Efendi, yüksek ilme, keskin zeka ve kuvvetli bir hafızaya sahipti. Halim, selim, zerafet sahibi bir zattı. Kadılığı ve şeyhülislamlığı sırasında adaletle hükmetmiş, doğruluktan ayrılmamış, hak ve hakikati söylemekten çekinmemişti. Tütün içmenin mübah olduğuna dair; “Bir şey, özellikle zevki okşayan şeyler, haramlığına kesin ve açık delil olmadıkça mübahtır. Çünkü mübahlık eşyanın aslında var olan bir vasıftır.” diye fetva verdiği için zamanındaki bazı kimseler ona cephe almışlardı.<br />
<br />
Devrinin önemli şairlerinden olan Behai Efendi, Divan şiirinin tanınmış şairlerinden Şeyhülislam Yahya Efendi ve Baki’nin tesirinde kalmıştır. Şairlikteki şöhretine gazelleri sebebiyle ulaşmıştır. Kırktan fazla olan gazellerinde, konu ve tema olarak yer yer Allahü tealanın aşkını ve sevgisini, O’ndan ayrı kalmanın acılığını, O’na duyduğu yakıcı özlemi işlemiştir. Böyle olmasına rağmen münacat ve nat gibi şiirlere yer vermemiştir. Zamanının Naili, Neşati, Nabi, Nahifi, Nazim gibi değerli şairleri onun hakkında kasideler söyledikleri gibi, şairliğini övmüşler ve şiirlerine nazireler yazmışlardır. Behai Efendinin şeyhülislamlığı sırasında verdiği fetvaların toplandığı basılmamış bir eseri ile, şiirlerinin toplandığı bir Divan'ı ve Arapça, Farsça bazı eserlere yazdığı ta’likatı vardır.<br />
<br />
Rehber Ansiklopedisi</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[BAHÂEDDİN VELED - SULTAN VELED]]></title>
			<link>https://rashid-tunca.com/showthread.php?tid=35661</link>
			<pubDate>Thu, 20 Feb 2025 15:56:12 +0100</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://rashid-tunca.com/member.php?action=profile&uid=8">Raşit Tunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://rashid-tunca.com/showthread.php?tid=35661</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">BAHÂEDDİN VELED - SULTAN VELED</span></span><br />
<br />
Bâhâeddin Veled (1148 / 1152 - 1230), Mevlânâ'nın babası[1] ve İslam dünyasının o dönemdeki en büyük bilginidir. Sultan-ı Ulema adı ile anılır. Anadolu Selçuklu sultanı Alâ-ed-Dîn Keykubat ile görüşmüştür. İslam Alimlerinin büyüklerindendir. Orta Asya-Türkistan'da yetişen en büyük İslam alimidir.<br />
<br />
Moğol istilasının yaklaşması üzerine, ailesi ile Türkistan ülkesinden Anadolu'ya göç etmiştir. Yolculuk sırasında başka din adamlarıyla da tanışma ve görüşme fırsatı olmuştur. Bu kişilerden en ünlüsü, Muhyiddin İbni Arabi'dir.<br />
<br />
Anadolu'da Sünniliği yayarken öldü.<br />
<br />
Konya'da ölmüş ve oraya defnedilmiştir. <br />
<br />
<br />
<br />
546’da (1151) Belh’te doğdu. Bahâeddin (Bahâ-i Veled) lakabı ve Sultânü’l-ulemâ unvanı ile şöhret buldu. Kendi ifadesine ve Sipehsâlâr ile Eflâkî’ye göre “sultânü’l-ulemâ” unvanı ona rüyada Hz. Peygamber tarafından verilmiştir. Annesi Hârizmşahlar hânedanından birinin kızı olmalıdır. Eflâkî, Bahâeddin Veled’in annesinin bu sülâleden Sultan Alâeddin Muhammed Tekiş’in, “melîke-i cihân” diye nitelendirdiği kızlarından biri olduğunu söylüyorsa da bunu kronolojik olarak doğrulamak mümkün değildir. Çünkü Bahâeddin Veled’in doğduğu tarihte bu hükümdar henüz evlenmemiş, belki de daha doğmamıştı. Yine adı geçen müelliflerin ve bunlardan faydalanan diğer kaynakların rivayetlerine göre Bahâeddin Veled’in soyu Hz. Ebû Bekir’e ulaşır. Menâḳıbü’l-ʿârifîn’deki konu ile ilgili diğer kayıtlar incelendiğinde bu akrabalığın anne tarafından olduğu anlaşılmaktadır.<br />
<br />
Belh’e yerleşmiş sûfîmeşrep bir bilginler ailesine mensup olan Bahâeddin Veled, üç yaşında iken babası Hüseyin el-Hatîbî’yi kaybetti. Ailesine dair birçok keramet ve menkıbeyi ihtiva eden Menâḳıbü’l-ʿârifîn ve Risâle-i Sipehsâlâr ile bunlara dayanan diğer kaynaklarda öğrenim durumu hakkında bilgi verilmediği gibi kiminle ve ne zaman evlendiğinden ve diğer hususlardan söz edilmemiştir. Bununla beraber kendi eseri Maʿârif’ten ve adı geçen kaynaklardaki bazı kayıtlardan onun küçük yaştan itibaren ciddi bir öğrenim gördüğü, dinî ilimler, hikmet ve tasavvuf alanında seçkin bir şahsiyet olduğu anlaşılmaktadır. Yine Maʿârif’inden, 1199-1210 yılları arasında birkaç çocuğa sahip bulunduğu, bunların birine Hüseyin adını verdiği annesinin VII. (XIII.) yüzyılın başlarında hayatta olduğu, halk tarafından kendisine “Veled”, annesine “Mâmî” (anne) denildiği, kötü huylu ve küfürbaz bir kadın olan annesinin ara sıra kendisini incittiği, çocukları ve annesi için çok zahmet çektiği, tasavvufa çok küçük yaşlarda ilgi duyup zikir ve riyâzetle meşgul olduğu, zikirden usandığı bir sabah Hârizm’e gidip orada İmâdüddin Tabîb adındaki bilginden tıp ilmi okumayı gönlünden geçirdiği, vâizliği meslek edindiği, hilâf ilmi ve tefsir okuttuğu, derslerini Farsça olarak takrir ettiği, malî durumunun ev satın alacak ve kira ödeyebilecek derecede iyi olduğu öğrenilmektedir. Dünyanın mülk ve makamlarından tamamen uzaklaşmaya çalıştığı anlaşılan Bahâeddin Veled’in Necmeddîn-i Kübrâ’nın müridi olduğu ve Ahmed el-Gazzâlî’den intikal eden tarikat hırkasını giydiği de rivayet edilir. Sipehsâlâr, onun beytülmâlden aldığı maaşla geçimini temin ettiğini ve asla vakıf malına el sürmediğini; Eflâkî de Fatma Hatun adında bir kızı ile Alâeddin Muhammed ve Celâleddin Muhammed adında iki oğlu daha olduğunu, evli bulunan kızının Anadolu’ya hicretinden az önce genç yaşta öldüğünü söyler.<br />
<br />
Maʿârif adlı eserinden 1203-1210 yılları arasında Belh’te veya Vahş kasabasında oturduğu, yahut Belh’te ikamet edip bu kasabaya gidip geldiği ve her iki halde de Vahş emîri ile ilişki kurduğu anlaşılmaktadır. Ayrıca Mevlânâ’nın Fîhi mâ fîh adlı eserindeki bir hikâyede de Semerkant’ın Sultan Alâeddin Muhammed Tekiş tarafından zaptı sırasında Bahâeddin Veled’in orada bulunduğundan bahsedilmektedir. Maʿârif (I, 82) ile Menâḳıbü’l-ʿârifîn’de (I, 11, 12) Bahâeddin Veled’in aklî ilimlere ve özellikle felsefeye karşı olduğu, ilmî mevkiini ve mânevî hâkimiyetini kıskanarak kendisine dil uzatan bilgin ve filozofları, özellikle bid‘atçı saydığı ünlü kelâmcı Fahreddin er-Râzî’yi, Hârizmşah Alâeddin Muhammed Tekiş’i, Belh ve Vahş kadılarını ve diğer zâhir ulemâsını sık sık minber ve kürsüden açıkça ve şiddetle eleştirdiği görülmektedir.<br />
<br />
Eflâkî ve ondan faydalanan diğer tezkire müelliflerinin kaydettiklerine göre Bahâeddin Veled, Fahreddin er-Râzî’nin kışkırtmalarına kapılan ve bu yüzden Bahâeddin’in kendisine karşı ayaklanacağına inanan Hârizmşah Alâeddin Muhammed Tekiş ile arası açılınca, Alâeddin hükümdar olduğu sürece Belh’e dönmeyeceğine yemin ederek ailesi, yakınları ve bazı müridleriyle birlikte Belh’ten ayrılmıştır. Eflâkî’nin bu konuda verdiği bilgiler oldukça çelişkilidir. Bir yerde Bahâeddin Veled’in Belh’ten ayrılmasına yol açan olayın 1208’de meydana geldiğini söylerken başka bir yerde 604’te (1207) doğduğunu söylediği Mevlânâ’nın Belh’ten ayrıldıklarında beş yaşında olduğunu kaydeder. Bir başka yerde ise Mevlânâ’nın altı yaşında iken Belh’te olduğunu söyler. Öte yandan Moğollar’ın Belh’e saldırıp halkın büyük bir kısmını kılıçtan geçirdikleri haberi halifeye ulaştığında Bahâeddin Veled’in Bağdat’ta bulunduğunu belirtir. Eğer Mevlânâ’nın 1207’de doğduğu ve babasıyla Anadolu’ya hicret ettikleri sırada beş altı yaşında olduğu kabul edilirse -ki bu doğru değildir- Anadolu’ya 1212 veya 1213 yıllarında gelmiş olmaları gerekir. Bu ise hem 606’da (1209) öldüğü bilinen Fahreddin er-Râzî’nin ölümü, hem de 1220’de Belh’in Moğollar tarafından zaptı olayı ile çelişki teşkil eder. Öyle anlaşılıyor ki Eflâkî, Mevlânâ soyunun kerametlerini ispat etmek ve Moğol istilâsının Bahâeddin Veled’in gönlünün incinmesi yüzünden meydana geldiğini dile getirmek, ayrıca her zaman bâtın ulemâsına karşı çıkan zâhir ulemâsının bir şey bilmediklerini belirtmek için bu ve benzeri rivayetleri kronoloji sıralamasına dikkat etmeden bir araya toplamış, diğer tezkireciler de bu rivayetleri tekrar etmişlerdir. Bahâeddin Veled, Belh’ten, Fahreddin er-Râzî’nin kışkırtmasına kapılan Alâeddin Muhammed Tekiş’e kızarak veya adı geçen âlim ve taraftarlarından incinerek ayrılmış olsa bile sanıldığı gibi Anadolu’ya değil henüz Hârizmşah’ın eline geçmemiş olan Sultan Osman’ın hâkimiyeti altındaki Semerkant’a 1212’den önce gitmiş olmalıdır. İbnü’l-Esîr’e göre 1210, Cüveynî’ye göre 1212’de Semerkant Hârizmşah tarafından kuşatıldığı sırada Bahâeddin Veled oğlu Mevlânâ ile bu şehirde bulunmaktaydı. Semerkant Sultan Alâeddin’in eline geçince çaresiz kalarak muhtemelen Belh’e dönmüş ve orada yedi sekiz yıl kalıp müridlerinin terbiyesiyle meşgul olmuş, daha sonra Moğol saldırısından çekinerek 616 (1219) yılının sonlarına doğru Belh’ten ayrılmıştır. Devletşah ve Câmî, Bahâeddin Veled’in kafilesiyle Belh’ten ayrılıp hacca gitmek üzere takip ettiği güzergâh üzerinde bulunan Nîşâbur’a gelince Şeyh Ferîdüddin Attâr tarafından karşılandığı, Attâr’ın Esrârnâme adlı eserini Mevlânâ’ya hediye edip babasına, “Çabuk ol, senin bu oğlun dünyanın yanma kabiliyeti olan kişilerini ateşe verecektir” dediğini rivayet ederler. Attâr’ın Bahâeddin Veled’i karşılaması ve eserini beş altı (gerçekte on üç) yaşındaki Mevlânâ’ya hediye edip geleceğinden haber vermesi tarihî yönden mümkün ise de Velednâme ve Menâḳıbü’l-ʿârifîn gibi ilk kaynaklarda yer almayan bu hikâye Bahâeddin Veled’i yüceltmek, Attâr’ın kerametini ispat etmek ve dikkatleri Mevlânâ’ya çevirmek için düzenlenmiş olmalıdır. Bahâeddin Veled Bağdat’a vardığında başlarında meşhur şeyh Ebû Hafs Ömer es-Sühreverdî’nin bulunduğu büyük bir kalabalık tarafından karşılandığı, halifenin gönderdiği hediyeleri reddettiği, bir cuma günü vaazında bulunan halifeyi şiddetle tenkit ettiği, Moğollar’ın Bağdat’a saldıracağı ve halifeye Abbâsî hilâfetinin son bulacağını söylediği, orada kaldığı birkaç günü Müstansıriyye Medresesi’nde geçirdiği Eflâkî ve diğer kaynaklar tarafından bildirilmekte ise de bu olaylardan bir kısmının gerçek olması şüpheli ve hatta imkânsızdır. Çünkü 1228-1234 yılları arasında yapılmış bulunan Müstansıriyye’de kalmış olmaları mümkün olmadığı gibi Bağdat’ta duyulduğu bilinen Moğol istilâsını haber vermenin de bir keramet sayılamayacağı açıktır.<br />
<br />
Bağdat’ta fazla kalmayıp Kûfe yoluyla Mekke’ye giden Bahâeddin Veled hac dönüşü Şam yoluyla Anadolu’ya geldi. Ancak önce hangi şehre gittiği, nerede ve ne kadar kaldığı belli değildir. İbtidânâme’sinde (Velednâme) olayları kısa kısa veren Sultan Veled yer ismi olarak sadece Rum ve Konya’dan bahseder ve dedesinin Konya’da iki yıl kaldıktan sonra orada öldüğünü söyler. Sipehsâlâr ise Bahâeddin Veled’in Suriye’den Erzincan’a gittiğini, oradan Erzincan Akşehiri’ne geçtiğini, burada Mengücükoğulları’ndan Fahreddin Behram Şah’ın hanımı İsmet Hatun’un yaptırdığı hankahta bir yıl kadar oturduktan sonra Konya’ya geçtiğini, Mevlânâ’nın bu sırada on dört yaşında olduğunu yazar. Eflâkî ise onun Şam yoluyla önce Malatya’ya geldiğini, oradan Erzincan’a geçtiğini, Erzincan’da fazla kalmadan Akşehir’e gittiğini, burada İsmet Hatun’un yaptırdığı medresede dört yıl kaldığını, daha sonra yaklaşık yedi yıl oturdukları Lârende’ye (Karaman) yerleştiğini, burada on yedi veya on sekiz yaşında olan oğlu Mevlânâ’yı Şerefeddin Lâlâ-yı Semerkandî’nin kızı Gevher Hatun ile 1224 veya 1225’te evlendirdiğini, Sultan Veled ile kardeşi Alâeddin’in burada doğduklarını, Selçuklu Hükümdarı Sultan Alâeddin Keykubad’ın daveti üzerine Konya’ya gittiğini kaydeder. Eflâkî ile Sipehsâlâr’ın rivayetleri birleştirilip Sultan Veled’inki ile mukayese edilirse Bahâeddin Veled’in 1220’de Bağdat’tan Mekke’ye gittiği, dönüşte Şam yoluyla Anadolu’ya geldiği, Malatya’dan geçerek Erzincan’a, oradan da Erzincan Akşehiri’ne ulaştığı, daha sonra Lârende’ye gidip orada yedi yıla yakın bir süre ikamet ettiği ve son iki senesini Konya’nın merkezinde geçirdiği sonucuna varmak mümkündür. Bahâeddin Veled’in şöhreti kısa sürede bütün Konya’ya yayıldı. İrşad faaliyetine ilgi giderek arttı. Kaynaklarda belirtildiğine göre emîrler, vezirler, hatta Sultan Alâeddin Keykubad bile kendisine mürid oldular. Sabahtan öğleye kadar talebelerine ders veriyor, öğleden sonra müridleriyle meşgul oluyor, cuma ve pazartesi günleri halka vaaz veriyor, bu arada Maʿârif’ini tamamlamaya çalışıyordu. Tarikat silsilesinin Necmeddîn-i Kübrâ’ya ulaştığı rivayet edilmekle birlikte bir Kübrevî şeyhi olarak faaliyet göstermemiştir. Eflâkî onun lafza-i celâl ile yani “Allah Allah” diye zikretmeyi tercih ettiğini kaydeder.<br />
<br />
Eflâkî’nin Sultan Veled’den naklen söylediğine göre kuvvetli, iriyarı, cüsseli bir zat olan Bahâeddin Veled 18 Rebîülâhir 628 (23 Şubat 1231) Cuma günü vefat etti.<br />
<br />
Bahâeddin Veled sık sık şeriatın zâhirini korumanın, sünnetlere riayet etmenin gerekli olduğunu söyler, şeriata aykırı davrananlardan nefret eder, ehil olan herkesin iyiliği emretmesini ve kötülüğü yasaklamasını isterdi. Maʿârif adlı eserinden onun son derece zengin bir ruh dünyasına sahip bulunduğu anlaşılmaktadır. Ona göre iyilik ve kötülük izâfîdir; mutlak iyi ve mutlak kötü diye bir şey yoktur. Küfür Allah’a nisbetle hikmet, bize nisbetle âfettir, yani her ikisi Allah’a nisbetle aynı, bize nisbetle farklıdır. Yaptığımız her şey ve bizden meydana gelen her fiil, Allah’ın fiili ve O’nun yaptığı şeydir. Bizler Hakk’ın yüklerini taşıyan develer gibiyiz; kalkma zamanında yükümüzü sırtımızdan alırsa kalkar, çökme anında bizi uyutursa uyuruz. Allah binlerce sanat ve fen yaratmış, bunlardan biri olan merhameti anneye o vermiştir. O kimseye muhtaç olmadığı bir şeyi vermemiştir. Yerde ve gökte cazibesi bulunmayan bir şey yoktur; her şey kendi cinsini mıknatıslar ve ona meyleder. Sen birine meylediyorsan mutlaka o da sana meylediyordur; dostluk ve sevgi tek taraflı değildir. Asıl olan mâna ve maksatlardır, görünüşler ve kalıplar değil. İnsanlar kadehe değil içindeki şaraba, köşke değil onun niçin ve kim için yapıldığına baksa kâinatta ikiliğin bulunmadığını kavrar, ruhta ve mânada birliğin hâkim olduğunu görürler. Allah’a bağlanan ve O’nunla ilgi kuran ruhlar arasında hiçbir perde ve hiçbir ihtilâf kalmadığı gibi hiçbir cehennem ve hiçbir zahmet de kalmaz; güneş ışınının güneşle aynı olduğu gibi onlar da O’nunla tek şey olurlar.<br />
<br />
Bahâeddin Veled’in Maʿârif adlı eseri Bedîüzzaman Fürûzanfer tarafından neşredilmiştir (I-II, Tahran 1333-1338 hş.; 1352 hş.).<br />
<br />
BİBLİYOGRAFYA<br />
<br />
Bahâeddin Veled, Maʿârif (nşr. Bedîüzzaman Fürûzanfer), Tahran 1352 hş., I-II, nâşirin girişi.<br />
<br />
İbnü’l-Esîr, el-Kâmil, XII, 362-365.<br />
<br />
Cüveynî, Târîḫ-i Cihângüşâ, II, 125-126.<br />
<br />
Mevlânâ, Fîhi mâ fîh (nşr. Bedîüzzaman Fürûzanfer), Tahran 1348 hş., s. 173.<br />
<br />
Sultan Veled, Velednâme (nşr. Celâleddin Hümâî), Tahran 1355 hş., s. 190-191, Giriş.<br />
<br />
Ferîdûn-i Sipehsâlâr, Risâle-i Sipehsâlâr (nşr. Saîd-i Nefîsî), Tahran 1325 hş., s. 921.<br />
<br />
a.mlf., Terceme-i Risâle-i Sipehsâlâr be Menâkıb-ı Hazret-i Hudâvendigâr (trc. Mithat Behârî Hüsâmî), İstanbul 1331, s. 15-29.<br />
<br />
Müstevfî, Târîḫ-i Güzîde (Nevâî), s. 672.<br />
<br />
Eflâkî, Menâḳıbü’l-ʿârifîn, I, 7-55.<br />
<br />
a.mlf., Âriflerin Menkıbeleri, I, I. bölüm.<br />
<br />
Câmî, Nefeḥât, s. 513-515.<br />
<br />
Devletşah, Tezkire (trc. Necati Lugal), İstanbul 1977, s. 248-250.<br />
<br />
Bedîüzzaman Fürûzanfer, Risâle der Taḥḳīḳ-i Aḥvâl ü Zindegânî-yi Mevlânâ Celâleddîn Muḥammed Meşhûr be Mevlevî, Tahran 1353 hş., s. 6-33.<br />
<br />
Abdülbâki Gölpınarlı, Mevlânâ Celâleddin, İstanbul 1952, s. 34-42.<br />
<br />
H. Algar, “Baha al-din Mohammad Walad”, EIr., III, 431-433.<br />
Bu madde TDV İslâm Ansiklopedisi’nin 1991 yılında İstanbul’da basılan 4. cildinde, 460-462 numaralı sayfalarda yer almıştır. Matbu nüshayı pdf dosyası olarak indirmek için tıklayınız. <br />
<a href="https://cdn2.islamansiklopedisi.org.tr/dosya/4/C04001688.pdf" target="_blank" rel="noopener" class="mycode_url">https://cdn2.islamansiklopedisi.org.tr/d...001688.pdf</a><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynak</span></span><br />
DIA</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">BAHÂEDDİN VELED - SULTAN VELED</span></span><br />
<br />
Bâhâeddin Veled (1148 / 1152 - 1230), Mevlânâ'nın babası[1] ve İslam dünyasının o dönemdeki en büyük bilginidir. Sultan-ı Ulema adı ile anılır. Anadolu Selçuklu sultanı Alâ-ed-Dîn Keykubat ile görüşmüştür. İslam Alimlerinin büyüklerindendir. Orta Asya-Türkistan'da yetişen en büyük İslam alimidir.<br />
<br />
Moğol istilasının yaklaşması üzerine, ailesi ile Türkistan ülkesinden Anadolu'ya göç etmiştir. Yolculuk sırasında başka din adamlarıyla da tanışma ve görüşme fırsatı olmuştur. Bu kişilerden en ünlüsü, Muhyiddin İbni Arabi'dir.<br />
<br />
Anadolu'da Sünniliği yayarken öldü.<br />
<br />
Konya'da ölmüş ve oraya defnedilmiştir. <br />
<br />
<br />
<br />
546’da (1151) Belh’te doğdu. Bahâeddin (Bahâ-i Veled) lakabı ve Sultânü’l-ulemâ unvanı ile şöhret buldu. Kendi ifadesine ve Sipehsâlâr ile Eflâkî’ye göre “sultânü’l-ulemâ” unvanı ona rüyada Hz. Peygamber tarafından verilmiştir. Annesi Hârizmşahlar hânedanından birinin kızı olmalıdır. Eflâkî, Bahâeddin Veled’in annesinin bu sülâleden Sultan Alâeddin Muhammed Tekiş’in, “melîke-i cihân” diye nitelendirdiği kızlarından biri olduğunu söylüyorsa da bunu kronolojik olarak doğrulamak mümkün değildir. Çünkü Bahâeddin Veled’in doğduğu tarihte bu hükümdar henüz evlenmemiş, belki de daha doğmamıştı. Yine adı geçen müelliflerin ve bunlardan faydalanan diğer kaynakların rivayetlerine göre Bahâeddin Veled’in soyu Hz. Ebû Bekir’e ulaşır. Menâḳıbü’l-ʿârifîn’deki konu ile ilgili diğer kayıtlar incelendiğinde bu akrabalığın anne tarafından olduğu anlaşılmaktadır.<br />
<br />
Belh’e yerleşmiş sûfîmeşrep bir bilginler ailesine mensup olan Bahâeddin Veled, üç yaşında iken babası Hüseyin el-Hatîbî’yi kaybetti. Ailesine dair birçok keramet ve menkıbeyi ihtiva eden Menâḳıbü’l-ʿârifîn ve Risâle-i Sipehsâlâr ile bunlara dayanan diğer kaynaklarda öğrenim durumu hakkında bilgi verilmediği gibi kiminle ve ne zaman evlendiğinden ve diğer hususlardan söz edilmemiştir. Bununla beraber kendi eseri Maʿârif’ten ve adı geçen kaynaklardaki bazı kayıtlardan onun küçük yaştan itibaren ciddi bir öğrenim gördüğü, dinî ilimler, hikmet ve tasavvuf alanında seçkin bir şahsiyet olduğu anlaşılmaktadır. Yine Maʿârif’inden, 1199-1210 yılları arasında birkaç çocuğa sahip bulunduğu, bunların birine Hüseyin adını verdiği annesinin VII. (XIII.) yüzyılın başlarında hayatta olduğu, halk tarafından kendisine “Veled”, annesine “Mâmî” (anne) denildiği, kötü huylu ve küfürbaz bir kadın olan annesinin ara sıra kendisini incittiği, çocukları ve annesi için çok zahmet çektiği, tasavvufa çok küçük yaşlarda ilgi duyup zikir ve riyâzetle meşgul olduğu, zikirden usandığı bir sabah Hârizm’e gidip orada İmâdüddin Tabîb adındaki bilginden tıp ilmi okumayı gönlünden geçirdiği, vâizliği meslek edindiği, hilâf ilmi ve tefsir okuttuğu, derslerini Farsça olarak takrir ettiği, malî durumunun ev satın alacak ve kira ödeyebilecek derecede iyi olduğu öğrenilmektedir. Dünyanın mülk ve makamlarından tamamen uzaklaşmaya çalıştığı anlaşılan Bahâeddin Veled’in Necmeddîn-i Kübrâ’nın müridi olduğu ve Ahmed el-Gazzâlî’den intikal eden tarikat hırkasını giydiği de rivayet edilir. Sipehsâlâr, onun beytülmâlden aldığı maaşla geçimini temin ettiğini ve asla vakıf malına el sürmediğini; Eflâkî de Fatma Hatun adında bir kızı ile Alâeddin Muhammed ve Celâleddin Muhammed adında iki oğlu daha olduğunu, evli bulunan kızının Anadolu’ya hicretinden az önce genç yaşta öldüğünü söyler.<br />
<br />
Maʿârif adlı eserinden 1203-1210 yılları arasında Belh’te veya Vahş kasabasında oturduğu, yahut Belh’te ikamet edip bu kasabaya gidip geldiği ve her iki halde de Vahş emîri ile ilişki kurduğu anlaşılmaktadır. Ayrıca Mevlânâ’nın Fîhi mâ fîh adlı eserindeki bir hikâyede de Semerkant’ın Sultan Alâeddin Muhammed Tekiş tarafından zaptı sırasında Bahâeddin Veled’in orada bulunduğundan bahsedilmektedir. Maʿârif (I, 82) ile Menâḳıbü’l-ʿârifîn’de (I, 11, 12) Bahâeddin Veled’in aklî ilimlere ve özellikle felsefeye karşı olduğu, ilmî mevkiini ve mânevî hâkimiyetini kıskanarak kendisine dil uzatan bilgin ve filozofları, özellikle bid‘atçı saydığı ünlü kelâmcı Fahreddin er-Râzî’yi, Hârizmşah Alâeddin Muhammed Tekiş’i, Belh ve Vahş kadılarını ve diğer zâhir ulemâsını sık sık minber ve kürsüden açıkça ve şiddetle eleştirdiği görülmektedir.<br />
<br />
Eflâkî ve ondan faydalanan diğer tezkire müelliflerinin kaydettiklerine göre Bahâeddin Veled, Fahreddin er-Râzî’nin kışkırtmalarına kapılan ve bu yüzden Bahâeddin’in kendisine karşı ayaklanacağına inanan Hârizmşah Alâeddin Muhammed Tekiş ile arası açılınca, Alâeddin hükümdar olduğu sürece Belh’e dönmeyeceğine yemin ederek ailesi, yakınları ve bazı müridleriyle birlikte Belh’ten ayrılmıştır. Eflâkî’nin bu konuda verdiği bilgiler oldukça çelişkilidir. Bir yerde Bahâeddin Veled’in Belh’ten ayrılmasına yol açan olayın 1208’de meydana geldiğini söylerken başka bir yerde 604’te (1207) doğduğunu söylediği Mevlânâ’nın Belh’ten ayrıldıklarında beş yaşında olduğunu kaydeder. Bir başka yerde ise Mevlânâ’nın altı yaşında iken Belh’te olduğunu söyler. Öte yandan Moğollar’ın Belh’e saldırıp halkın büyük bir kısmını kılıçtan geçirdikleri haberi halifeye ulaştığında Bahâeddin Veled’in Bağdat’ta bulunduğunu belirtir. Eğer Mevlânâ’nın 1207’de doğduğu ve babasıyla Anadolu’ya hicret ettikleri sırada beş altı yaşında olduğu kabul edilirse -ki bu doğru değildir- Anadolu’ya 1212 veya 1213 yıllarında gelmiş olmaları gerekir. Bu ise hem 606’da (1209) öldüğü bilinen Fahreddin er-Râzî’nin ölümü, hem de 1220’de Belh’in Moğollar tarafından zaptı olayı ile çelişki teşkil eder. Öyle anlaşılıyor ki Eflâkî, Mevlânâ soyunun kerametlerini ispat etmek ve Moğol istilâsının Bahâeddin Veled’in gönlünün incinmesi yüzünden meydana geldiğini dile getirmek, ayrıca her zaman bâtın ulemâsına karşı çıkan zâhir ulemâsının bir şey bilmediklerini belirtmek için bu ve benzeri rivayetleri kronoloji sıralamasına dikkat etmeden bir araya toplamış, diğer tezkireciler de bu rivayetleri tekrar etmişlerdir. Bahâeddin Veled, Belh’ten, Fahreddin er-Râzî’nin kışkırtmasına kapılan Alâeddin Muhammed Tekiş’e kızarak veya adı geçen âlim ve taraftarlarından incinerek ayrılmış olsa bile sanıldığı gibi Anadolu’ya değil henüz Hârizmşah’ın eline geçmemiş olan Sultan Osman’ın hâkimiyeti altındaki Semerkant’a 1212’den önce gitmiş olmalıdır. İbnü’l-Esîr’e göre 1210, Cüveynî’ye göre 1212’de Semerkant Hârizmşah tarafından kuşatıldığı sırada Bahâeddin Veled oğlu Mevlânâ ile bu şehirde bulunmaktaydı. Semerkant Sultan Alâeddin’in eline geçince çaresiz kalarak muhtemelen Belh’e dönmüş ve orada yedi sekiz yıl kalıp müridlerinin terbiyesiyle meşgul olmuş, daha sonra Moğol saldırısından çekinerek 616 (1219) yılının sonlarına doğru Belh’ten ayrılmıştır. Devletşah ve Câmî, Bahâeddin Veled’in kafilesiyle Belh’ten ayrılıp hacca gitmek üzere takip ettiği güzergâh üzerinde bulunan Nîşâbur’a gelince Şeyh Ferîdüddin Attâr tarafından karşılandığı, Attâr’ın Esrârnâme adlı eserini Mevlânâ’ya hediye edip babasına, “Çabuk ol, senin bu oğlun dünyanın yanma kabiliyeti olan kişilerini ateşe verecektir” dediğini rivayet ederler. Attâr’ın Bahâeddin Veled’i karşılaması ve eserini beş altı (gerçekte on üç) yaşındaki Mevlânâ’ya hediye edip geleceğinden haber vermesi tarihî yönden mümkün ise de Velednâme ve Menâḳıbü’l-ʿârifîn gibi ilk kaynaklarda yer almayan bu hikâye Bahâeddin Veled’i yüceltmek, Attâr’ın kerametini ispat etmek ve dikkatleri Mevlânâ’ya çevirmek için düzenlenmiş olmalıdır. Bahâeddin Veled Bağdat’a vardığında başlarında meşhur şeyh Ebû Hafs Ömer es-Sühreverdî’nin bulunduğu büyük bir kalabalık tarafından karşılandığı, halifenin gönderdiği hediyeleri reddettiği, bir cuma günü vaazında bulunan halifeyi şiddetle tenkit ettiği, Moğollar’ın Bağdat’a saldıracağı ve halifeye Abbâsî hilâfetinin son bulacağını söylediği, orada kaldığı birkaç günü Müstansıriyye Medresesi’nde geçirdiği Eflâkî ve diğer kaynaklar tarafından bildirilmekte ise de bu olaylardan bir kısmının gerçek olması şüpheli ve hatta imkânsızdır. Çünkü 1228-1234 yılları arasında yapılmış bulunan Müstansıriyye’de kalmış olmaları mümkün olmadığı gibi Bağdat’ta duyulduğu bilinen Moğol istilâsını haber vermenin de bir keramet sayılamayacağı açıktır.<br />
<br />
Bağdat’ta fazla kalmayıp Kûfe yoluyla Mekke’ye giden Bahâeddin Veled hac dönüşü Şam yoluyla Anadolu’ya geldi. Ancak önce hangi şehre gittiği, nerede ve ne kadar kaldığı belli değildir. İbtidânâme’sinde (Velednâme) olayları kısa kısa veren Sultan Veled yer ismi olarak sadece Rum ve Konya’dan bahseder ve dedesinin Konya’da iki yıl kaldıktan sonra orada öldüğünü söyler. Sipehsâlâr ise Bahâeddin Veled’in Suriye’den Erzincan’a gittiğini, oradan Erzincan Akşehiri’ne geçtiğini, burada Mengücükoğulları’ndan Fahreddin Behram Şah’ın hanımı İsmet Hatun’un yaptırdığı hankahta bir yıl kadar oturduktan sonra Konya’ya geçtiğini, Mevlânâ’nın bu sırada on dört yaşında olduğunu yazar. Eflâkî ise onun Şam yoluyla önce Malatya’ya geldiğini, oradan Erzincan’a geçtiğini, Erzincan’da fazla kalmadan Akşehir’e gittiğini, burada İsmet Hatun’un yaptırdığı medresede dört yıl kaldığını, daha sonra yaklaşık yedi yıl oturdukları Lârende’ye (Karaman) yerleştiğini, burada on yedi veya on sekiz yaşında olan oğlu Mevlânâ’yı Şerefeddin Lâlâ-yı Semerkandî’nin kızı Gevher Hatun ile 1224 veya 1225’te evlendirdiğini, Sultan Veled ile kardeşi Alâeddin’in burada doğduklarını, Selçuklu Hükümdarı Sultan Alâeddin Keykubad’ın daveti üzerine Konya’ya gittiğini kaydeder. Eflâkî ile Sipehsâlâr’ın rivayetleri birleştirilip Sultan Veled’inki ile mukayese edilirse Bahâeddin Veled’in 1220’de Bağdat’tan Mekke’ye gittiği, dönüşte Şam yoluyla Anadolu’ya geldiği, Malatya’dan geçerek Erzincan’a, oradan da Erzincan Akşehiri’ne ulaştığı, daha sonra Lârende’ye gidip orada yedi yıla yakın bir süre ikamet ettiği ve son iki senesini Konya’nın merkezinde geçirdiği sonucuna varmak mümkündür. Bahâeddin Veled’in şöhreti kısa sürede bütün Konya’ya yayıldı. İrşad faaliyetine ilgi giderek arttı. Kaynaklarda belirtildiğine göre emîrler, vezirler, hatta Sultan Alâeddin Keykubad bile kendisine mürid oldular. Sabahtan öğleye kadar talebelerine ders veriyor, öğleden sonra müridleriyle meşgul oluyor, cuma ve pazartesi günleri halka vaaz veriyor, bu arada Maʿârif’ini tamamlamaya çalışıyordu. Tarikat silsilesinin Necmeddîn-i Kübrâ’ya ulaştığı rivayet edilmekle birlikte bir Kübrevî şeyhi olarak faaliyet göstermemiştir. Eflâkî onun lafza-i celâl ile yani “Allah Allah” diye zikretmeyi tercih ettiğini kaydeder.<br />
<br />
Eflâkî’nin Sultan Veled’den naklen söylediğine göre kuvvetli, iriyarı, cüsseli bir zat olan Bahâeddin Veled 18 Rebîülâhir 628 (23 Şubat 1231) Cuma günü vefat etti.<br />
<br />
Bahâeddin Veled sık sık şeriatın zâhirini korumanın, sünnetlere riayet etmenin gerekli olduğunu söyler, şeriata aykırı davrananlardan nefret eder, ehil olan herkesin iyiliği emretmesini ve kötülüğü yasaklamasını isterdi. Maʿârif adlı eserinden onun son derece zengin bir ruh dünyasına sahip bulunduğu anlaşılmaktadır. Ona göre iyilik ve kötülük izâfîdir; mutlak iyi ve mutlak kötü diye bir şey yoktur. Küfür Allah’a nisbetle hikmet, bize nisbetle âfettir, yani her ikisi Allah’a nisbetle aynı, bize nisbetle farklıdır. Yaptığımız her şey ve bizden meydana gelen her fiil, Allah’ın fiili ve O’nun yaptığı şeydir. Bizler Hakk’ın yüklerini taşıyan develer gibiyiz; kalkma zamanında yükümüzü sırtımızdan alırsa kalkar, çökme anında bizi uyutursa uyuruz. Allah binlerce sanat ve fen yaratmış, bunlardan biri olan merhameti anneye o vermiştir. O kimseye muhtaç olmadığı bir şeyi vermemiştir. Yerde ve gökte cazibesi bulunmayan bir şey yoktur; her şey kendi cinsini mıknatıslar ve ona meyleder. Sen birine meylediyorsan mutlaka o da sana meylediyordur; dostluk ve sevgi tek taraflı değildir. Asıl olan mâna ve maksatlardır, görünüşler ve kalıplar değil. İnsanlar kadehe değil içindeki şaraba, köşke değil onun niçin ve kim için yapıldığına baksa kâinatta ikiliğin bulunmadığını kavrar, ruhta ve mânada birliğin hâkim olduğunu görürler. Allah’a bağlanan ve O’nunla ilgi kuran ruhlar arasında hiçbir perde ve hiçbir ihtilâf kalmadığı gibi hiçbir cehennem ve hiçbir zahmet de kalmaz; güneş ışınının güneşle aynı olduğu gibi onlar da O’nunla tek şey olurlar.<br />
<br />
Bahâeddin Veled’in Maʿârif adlı eseri Bedîüzzaman Fürûzanfer tarafından neşredilmiştir (I-II, Tahran 1333-1338 hş.; 1352 hş.).<br />
<br />
BİBLİYOGRAFYA<br />
<br />
Bahâeddin Veled, Maʿârif (nşr. Bedîüzzaman Fürûzanfer), Tahran 1352 hş., I-II, nâşirin girişi.<br />
<br />
İbnü’l-Esîr, el-Kâmil, XII, 362-365.<br />
<br />
Cüveynî, Târîḫ-i Cihângüşâ, II, 125-126.<br />
<br />
Mevlânâ, Fîhi mâ fîh (nşr. Bedîüzzaman Fürûzanfer), Tahran 1348 hş., s. 173.<br />
<br />
Sultan Veled, Velednâme (nşr. Celâleddin Hümâî), Tahran 1355 hş., s. 190-191, Giriş.<br />
<br />
Ferîdûn-i Sipehsâlâr, Risâle-i Sipehsâlâr (nşr. Saîd-i Nefîsî), Tahran 1325 hş., s. 921.<br />
<br />
a.mlf., Terceme-i Risâle-i Sipehsâlâr be Menâkıb-ı Hazret-i Hudâvendigâr (trc. Mithat Behârî Hüsâmî), İstanbul 1331, s. 15-29.<br />
<br />
Müstevfî, Târîḫ-i Güzîde (Nevâî), s. 672.<br />
<br />
Eflâkî, Menâḳıbü’l-ʿârifîn, I, 7-55.<br />
<br />
a.mlf., Âriflerin Menkıbeleri, I, I. bölüm.<br />
<br />
Câmî, Nefeḥât, s. 513-515.<br />
<br />
Devletşah, Tezkire (trc. Necati Lugal), İstanbul 1977, s. 248-250.<br />
<br />
Bedîüzzaman Fürûzanfer, Risâle der Taḥḳīḳ-i Aḥvâl ü Zindegânî-yi Mevlânâ Celâleddîn Muḥammed Meşhûr be Mevlevî, Tahran 1353 hş., s. 6-33.<br />
<br />
Abdülbâki Gölpınarlı, Mevlânâ Celâleddin, İstanbul 1952, s. 34-42.<br />
<br />
H. Algar, “Baha al-din Mohammad Walad”, EIr., III, 431-433.<br />
Bu madde TDV İslâm Ansiklopedisi’nin 1991 yılında İstanbul’da basılan 4. cildinde, 460-462 numaralı sayfalarda yer almıştır. Matbu nüshayı pdf dosyası olarak indirmek için tıklayınız. <br />
<a href="https://cdn2.islamansiklopedisi.org.tr/dosya/4/C04001688.pdf" target="_blank" rel="noopener" class="mycode_url">https://cdn2.islamansiklopedisi.org.tr/d...001688.pdf</a><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynak</span></span><br />
DIA</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Şeyh Es-Seyyid Aliyyül Hemedâni Kimdir?]]></title>
			<link>https://rashid-tunca.com/showthread.php?tid=32818</link>
			<pubDate>Tue, 19 Nov 2024 02:36:04 +0100</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://rashid-tunca.com/member.php?action=profile&uid=8">Raşit Tunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://rashid-tunca.com/showthread.php?tid=32818</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Şeyh Es-Seyyid Aliyyül Hemedâni Kimdir?</span></span><br />
<br />
ŞEYH ES-SEYYİD ALİYYÜL HEMEDÂNİ<br />
<br />
Horasan'ın meşhûr evliyalarından olup ismi Ali bin Şihâbeddîn bin Muhammed'dir. Peygamber efendimizin soyundan olup seyyiddir. 1384 (H.786) senesinde vefât etti. Kabri şerifleri Hıtlan'dadır. Aklî ve naklî ilimlerde büyük âlim idi. Tasavvuf ilimlerinde Mahmûd Mazdakânî ve Mahmûd-i Adkânî hazretlerinden feyz alarak kemâle erdi. Ayrıca zamânında yaşayan pekçok velî ile görüşüp sohbetlerinde bulundu. Keşmir şehrinde bir dergâhı vardı. Uzun zaman insanlara yol gösterip, Allahü teâlâ hazretlerinin emir ve yasaklarını anlattı. Pekçok insanın vuslatına vesîle oldu. Hakkında pek çok menkıbe vardır.<br />
<br />
Kendisi şöyle anlatmıştır: "Defâlarca hacca gittim. Bir hac seferinde yolumuz çöle düştü. Yirmi sekiz gün hiçbir şey yiyip içmeden yürüdüm. Yemek içmek hiç hatırıma gelmiyordu. Bir müddet sonra bende yemek yeme ihtiyâcı hâsıl oldu. Yanımda yiyecek ve içecek hiçbir şey yoktu. Rastladığım birkaç çadıra yiyecek bulurum ümidiyle uğradım. Fakat kimseden bir şey isteyemedim. Sonra bir köşeye çekilip murâkabeye vardım, oturup öylece kaldım. Bir müddet sonra bulunduğum kâfilenin gittiğini gördüm. Yetişmek için kalkıp yürümeye başladım. Yol üzerinde bir su kuyusuna rastladım. Kuyudan su çekecek bir kabım yoktu. Sonunda kuyunun içine inip, doyuncaya kadar su içtim. Bir müddet kuyunun dibinde bekledim. Çok derin olduğu için dışarı çıkamadım. Kuyu çıkılabilecek şekilde değildi. Ben böyle bekleyip dururken, kuyunun başına biri geldi. Bana bakıp başındaki sarığını çıkarıp, bana doğru sarkıttı. Sarığın ucundan tuttum. Beni çekip kuyudan çıkardı. Dışarı çıkınca kim olduğunu sormak istediğimde, gözden kayboluverdi. Bunun üzerine süratle yürüyüp kâfileye yetiştim. Beni görünce sağ sâlim nasıl geldin diye hayret ettiler. Eşkıyâdan nasıl kurtuldun dediler. Bu sebeple kâfile arasında meşhur oldum. Yolculuk sırasında çoğu kere kâfileden ayrı giderdim. Geceleri onlardan ayrı geçirirdim. Çok korkulu yerler olmasına rağmen, Allahü teâlâ beni korurdu."<br />
<br />
Talebelerinin meşhurlarından Nûreddîn Câfer Bedahşî hazretleri şöyle anlatmıştır: "Seyyid Ali Hemedânî hazretlerinin sohbetleri sırasında huzûrunda bulunduğumda hatırımdan her ne geçse onu bana açıkça söylerdi. Eğer hatırımdan geçen şeyler bir faydaya sebeb olmayacaksa, açıklamazdı." Kendisi anlatır: "Şeyh Muhyiddîn Arabî hazretleri bâzı eserlerinde şöyle zikretmiştir: Yetmiş gün hiçbir şey yemedim, diye kaydetmiştir. Ben de kendimi denemek için yüz yetmiş gün hiçbir şey yemedim. O hâle geldim ki, yemek yemek sünnet olmasaydı, geri kalan ömrüm boyu bu derviş hiçbir şey yemezdi." Yine şöyle anlatmıştır: "Bir defâsında, Rum diyârına gitmiştim. Bir mescidde ikâmet ediyordum. Bir gece ihtilâm oldum. Hava son derece soğuktu. Nefsim gusül abdesti alma husûsunda gevşeklik göstermek istedi. Nefsime bu gevşekliği sebebiyle şöyle bir cezâ verdim. Kırk gece buzu kırıp soğuk su ile sana gusül abdesti aldıracağım, dedim. Büyük bir taş alıp her gece buzu kırarak gusül abdesti aldım. Böyle kırk gece devâm ettim. Bu sırada eski bir elbisemden başka giyecek bir şeyim yoktu.<br />
<br />
Seyyid Ali Hemedânî hazretleri fütüvvetle ilgili olarak buyurdu ki: "Ey azîz! Ahî(kardeşlik) sözü halk arasında kullanılan bir lafızdır. Bunun yüksek bir mânâsı ve geniş bir hakîkati vardır. Tasavvuf ehli kardeşliği üç mertebede açıklamışlardır.<br />
<br />
Birincisi, anne ve babası bir olan kimseler. İkincisi müminlerin kardeşliğidir.<br />
Âyet-i kerîmede meâlen; "Şüphesiz ki, müminler kardeştir." (Hucurât sûresi:13) buyruldu. Üçüncü mertebe ise gönül ehli ve hakîkate erenler arasındaki kardeşliktir. Bu makâma fütüvvet denir. Bir kimse cömertlikle, af, emânete riâyet, şefkât ve hilm (yumuşak huyluluk), tevâzu ve takvâ ile vasıflanırsa, fütüvvet ehli böyle kimseye (ahî) kardeş adı vermişlerdir. Fütüvvet her ne kadar fakr makâmından bir makam ise de bütün makamların aslıdır. Bütün makamlar ona bağlıdır. Bütün insânî olgunlukların aslı fütüvvete bağlıdır. Çünkü bu bütün dereceleri ve mekârim-i ahlâkı, üstün ahlâkı şâmildir.<br />
<br />
Hakîkate eren büyükler, meşâyıh-ı kirâm, fütüvvetin hakîkatı hakkında çok söz söylemişlerdir. Hasan-ı Basrî kuddise sirruh; "Fütüvvet, Rabbin için nefsine düşman olmandır." buyurdu. Hâris-i Muhâsibî ise; "Fütüvvet herkese insaflı davranmayı kendine vazîfe bilmek, kimseden insaf beklememektir." buyurdu. Cüneyd-i Bağdâdî; "Fütüvvet, açık elli olmak ve eziyet vermemektir. Yâni fütüvvetin hakîkatı; hayra, iyiliğe ve Allahü teâlânın kullarının rahatına vesîle olmaktır." buyurdu. Sehl bin Abdullah da; "Fütüvvet, sünnet-i seniyyeye uymaktır." buyurdu. Hazret-i Ali buyurdu ki: "Fütüvvet dört kısımdır. Gücü yettiği halde affetmek, gadab, kızgınlık ânında yumuşak davranmak, düşmanlığı olduğu halde karşısındakine nasîhat etmek, kendi ihtiyâcı olduğu halde başkasına vermek." Bütün bu buyrulanlardan anlaşıldı ki, fütüvvetin bütün mertebeleri ve şekli kul hakkı ile ilgilidir.<br />
Peygamber efendimiz bir hadîs-i şerîfte; "Kul, müslüman kardeşinin ihtiyâcını karşıladığı müddetçe Allahü teâlâ da onun ihtiyaçlarını giderir." buyurdu. "Biliniz ki, dünyâ, kıyâmet çölünün kenarında yapılmış bir menzildir. Öyle bir menzildir ki, ezel çölü ile ebed çölü arasında konmuştur. Allahü teâlânın kulları, misâfirleri âlem-i ervâh çölünden kıyâmet karargâhı sahrasına sefer yapsınlar. Bu menzilde âhiret seferine çıkmak için azık hazırlasınlar, bu uzun ve nihâyetsiz yolculuk için tedbir ile meşgûl olsunlar. Dünyâda bir yerde konaklamış misâfirler gibi gidici olan insanlar, Allahü teâlânın hikmetiyle değişik haldedirler. Bâzısı bedenen kuvvetli, mânen zayıf, bâzısı mânen kuvvetli, bedenen zayıfdır. Bâzısı her iki bakımdan da kuvvetli, bâzısı da her iki bakımdan da zayıf yaratılmıştır.<br />
Kur'ân-ı kerîmde meâlen; "...İşte bütün bunlar azîz olan (ve her şeyi) iyi bilen Allah'ın takdîridir." (En'âm sûresi: 96) buyrulmuştur. Bunda sayılması, anlatılması mümkün olmayacak derecede çeşitli hikmetler vardır. Bir hikmeti, insanların güçleri nisbetinde birbirine yardımcı olmalarıdır. Peygamber efendimiz hadîs-i şerîfte; "Müminler binânın tuğlaları gibidirler. Biri diğerini destekler." buyurdu. Îmân sâhibi olanlar, din ve dünyâ işlerinde birbirine yardımcı olurlar. Bu dünyâdaki âhiret seferinde kulluk yükünü taşımaları için birbirlerine yardımcı olurlar. Âyet-i kerîmede müminlerin kardeş olduğu bildirilmiştir. Güç kuvvet sâhibi olan kullara bu fâni nîmet Allahü teâlâ tarafından verilmiş bir emânettir ki, bununla ebedî saâdet tohumlarını ekerler. Bu ebedî nîmeti kazanırlar. Mağrur ve gâfil olanlar ise, bu cismânî bir nîmet olan güç ve kuvveti şu birkaç günlük kederli dünyâ hayâtı için harcarlar. Kısa ömrü bu murdar dünyâya âit şeyleri toplamakla zâyi ederler. Uzun âhiret yolculuğu için hazırlanmaktan gâfil olurlar. Böylece din kardeşlerinin de dünyâya ve âhirete âit haklarını unuturlar, yerine getirmezler. Allahü teâlânın emirlerine uymayı elden kaçırırlar.<br />
Âyet-i kerîmede meâlen; "Onlar dünyâ hayâtının görünen yüzünü bilirler. Âhiretten ise tamâmen gâfildirler." (Rûm sûresi: 7) ve "...Allah'ı unuttular, Allah da onları unuttu." (Tevbe sûresi: 67) buyruldu. Bu insanlar dünyânın fâni, geçici nîmetlerine dalıp, Allahü teâlâyı unutmaları sebebiyle âhirette Cehennem'e atılacaklar ve rahmet edilmeyecekler."<br />
<br />
 "Ahî, gerçek kardeş olan kimsenin güzel ahlâka ve beğenilen hasletlere sâhib olması gerekir. Yaşlılara hürmet, gençlere nasîhat, çocuklara şefkat, zayıflara merhamet, fakirlere cömertlik, âlimlere hürmet eder. Zâlimlere düşmanlık, facirleri tahkîr eder. İnsanlara iyilik eder ve mertlik gösterir ve onlarla sulh içinde yaşar, iyi geçinir. Allahü teâlâya yalvarır, nefsine karşı savaş açar, onun boş isteklerine muhâlefet eder. Şeytanla mücâdele eder. İnsanlardan gelen sıkıntılara tehammül eder. Düşmanlık edenlere yumuşak davranır. Musîbetler karşısında sabırlı olur. Kendi ayıplarına bakıp başkalarının ayıpları üzerinde durmaz. İnsanlara musîbete uğradıklarında ve gamlı hallerinde yardımcı olur. Takdire, kadere râzı olur. Bid'atden ve nefsin boş isteklerinden sakınır. Dînin emirleri üzere hareket eder. Töhmet altında kalacak yerlerden uzak durur. Lâzım olan din bilgilerini öğrenmekte çok hırslı olur. Gaflet ehlinden nefret eder. Dostlarla yardımlaşır. Cemâate devâm eder. Emri altında bulunanlara nasîhat eder. Dâimâ âhireti düşünür. Hallerine ve sözlerine dikkat eder. Kıyâmet gününde rüsvâ, rezil olmaktan korkar. Allahü teâlânın fazlından ve ihsânından ümit kesmez" <br />
<br />
 "Bütün mertebelere, yüksek derecelere ve âhiret saâdetlerine kavuşmak, tâatlar ile ibâdet ve kulluk ağacının meyveleri ile geçer.<br />
Âyet-i kerîmede meâlen; "Hakîkaten, insan için kendi çalışmasından başka bir şey yoktur." (Necm sûresi: 39) buyruldu. Tâatların çeşitleri çok ise de hepsi üç kısımda toplanır. Bunlar; kalp ile, beden ile ve mal ile yapılan ibâdetlerdir. Kalp ile olan; tâat, îmân, tevekkül, sabır, şükür, teslimiyet ve işleri Allahü teâlâya havâle etmek, O'na sığınıp güvenmek. Sıdk, ihlâs, rızâ, yakîn, muhabbet, mârifet ve diğerleri. Bunlar keşf kapılarının anahtarları, müşâhede meclisinin ışıklarıdır."<br />
<br />
Seyyid Ali Hemedânî hazretleri kıymetli kitaplar yazmış olup, bir kısmı şunlardır:<br />
<br />
Şerh-i Esmâullah,<br />
Şerh-i Füsûs-ül-Hikem,<br />
Şerh-i Kasîde-i Hemziyye,<br />
Zâhirât-ül-Mülûk,<br />
Esrâr-ı Vahy,<br />
Risâle-i Siyerü't-Tâlibîn ve daha pekçok eseri vardır.<br />
<br />
Eserlerinin çoğu talebesi Nûreddîn Câfer Bedahşânî tarafından büyük bir kitap hâlinde biraraya toplanmıştır. Menkıbeleri de aynı talebesi tarafından eserlerini topladığı mecmua içinde Hülâsât-ül-Menâkıb adını verdiği eserde anlatılmıştır.<br />
<br />
RASÛLULLAH EFENDİMİZİN EMRİ<br />
 Seyyid Ali Hemedânî hazretleri şöyle anlatır: Bir hac seferi için Hıtlan vilâyetinin Alişah köyünden yola çıkmıştım. Yolculuğum sırasında yanımda bulunan şeyleri muhtaçlara dağıtırdım. Bir müddet yol aldıktan sonra, çok az param kalmıştı. Bir yerde konaklamıştık. Bu sırada birisi gelip, bana iki bin dinar verdi ve kabûl etmemi istedi.Sonra parayı Peygamber efendimizin mânevî işâretiyle bana getirdiğini söyledi. Bunun üzerine kabûl edip aldım. Sonra ona Peygamber efendimiz sana ne sûretle işâret buyurdu diye sordum. Dedi ki: "Bu dirhemleri hacca gitmek niyetiyle saklamıştım. Bir gece rüyâmda Peygamber efendimizi gördüm. Bana; "Bu dirhemleri sakla benim evlâdımdan birisi hacca giderken falanca yerde konaklayacaktır. Dirhemleri ona ver." buyurdu. Resûlullah efendimiz böyle buyurunca; "Yâ Resûlallah! O torununuzun ismi nedir?" diye sordum. "Ali Hemedânî'dir." buyurdu. İşte o zamandan bu güne kadar bir sene geçti. Bu bir sene içerisinde dâimâ oraya gelecek birini bekledim, tâkib ettim. İşte şimdi zât-ı âlinizle müşerref oldum." dedi. Bu dirhemleri alıp Bağdât'a kadar yanımda taşıdım. Fakat o sene bir hâdise yüzünden hacca gidemedim. Bağdat'tan geri döndüm. Üç deveye çeşitli yiyecekler ve su ile, iki deveye de öteki eşyâları yükledim. Kervandakiler beni yanımda üzeri yiyecek yüklü develerle görünce şaşırdılar. "Bu seyyid az yerdi, yanında fazla şey bulunmazdı. Neden böyle yanına çok azık aldı." dediler.Halbuki on dört günde ancak bir yiyecek bulunan yere varabiliyorduk. Kervanla birlikte birkaç gün yol aldıktan sonra, kervan yolu şaşırdı. Kervandakilerin azıkları tamâmen tükendi. Benden yiyecek istediler. Ben de onlara yiyecek içecek verdim. Bunları yiyerek bir müddet sonra yiyecek bulunan mâmur bir beldeye ulaşabildik. Böylece Şam'a ulaştık. Ben yanımdaki dirhemleri muhtaçlara vermek için gâyet iktisatlı bir şekilde harcıyordum. Bu sırada biz Şam'da iken sıkıntıya sebeb olan başka bir hâdise meydana geldi. Yanımdaki dirhemler de iyice azalmıştı. Nihayet imkân bulup Şam'dan Mekke'ye gittim, hac ibâdetimi yapıp memleketim Hıtlan'a döndüm. Hac dönüşünden sonra ziyâretine gidenlere bir sohbeti sırasında şöyle buyurmuştur: "Buradan ayrılıp dönünceye kadar on ay müddetle ikâmet ettiğim, konakladığım her yerde Allahü telâ kalbime; "Git insanları irşâd et, rehberlik yap." diye ilhâm etti."<br />
 "O TEKLİF BENİM İŞÂRETİMLEDİR"<br />
Seyyid Ali Hemedânî hazretleri şöyle anlatmıştır: "Yedi sene yorgan ile örtünmedim. Arpa ekmeğinden başka bir şey yemedim. Yedi seneden sonra bir büyük zât gelip güzel bir yorgan ile lezzetli bir yemek getirdi. Bunları Peygamber efendimizin işâretiyle getirdiğini, kabûl etmemi söyledi. Ben de; "Bunun böyle olduğuna dâir bir delîlin var mı?" dedim. O zât tebessüm ederek; "Nasıl bir şâhid istiyorsun?" dedi. "Öyle bir şâhid ki, bana da işâret buyrulsun." dedim. "Senin de Resûlullah efendimize teveccüh etmen gerekir." dedi. O meclisten ayrılıp Resûlullah efendimize teveccüh ettim. Resûlullah efendimizi gördüm. Bana tebessüm buyurup; "O teklif benim işâretimledir." buyurdu. Bunun üzerine o zâtın verdiği şeyleri kabûl ettim.<br />
<br />
 1) Nüzhet-ül-Havâtır; c.1, s.88<br />
 2) Sefînet-ül-Evliyâ; s.107<br />
 3) Nefehât-ül-Üns Tercümesi; s.504<br />
 4) Hülâsât-ül-Menâkıb, Süleymâniye Kütüphânesi,Şehîd Ali Paşa Kısmı, No: 2794 5) Nesâyim-ül-Mehabbe; s.287 6) Brockelman; Gal-2, s.221, Sup-2, s.311<br />
<br />
Şahı merdan gavs-ı sani dolaşır menzil içinde<br />
Pervane olmuş dervişler ALLAH der gider peşinde<br />
Nefsini dizginlemiş hizmet ehli pehlivanlar edep içinde<br />
Görünce insan olanın titrer kalbi akar gözünden yaşı sultanım canım efendim..</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Şeyh Es-Seyyid Aliyyül Hemedâni Kimdir?</span></span><br />
<br />
ŞEYH ES-SEYYİD ALİYYÜL HEMEDÂNİ<br />
<br />
Horasan'ın meşhûr evliyalarından olup ismi Ali bin Şihâbeddîn bin Muhammed'dir. Peygamber efendimizin soyundan olup seyyiddir. 1384 (H.786) senesinde vefât etti. Kabri şerifleri Hıtlan'dadır. Aklî ve naklî ilimlerde büyük âlim idi. Tasavvuf ilimlerinde Mahmûd Mazdakânî ve Mahmûd-i Adkânî hazretlerinden feyz alarak kemâle erdi. Ayrıca zamânında yaşayan pekçok velî ile görüşüp sohbetlerinde bulundu. Keşmir şehrinde bir dergâhı vardı. Uzun zaman insanlara yol gösterip, Allahü teâlâ hazretlerinin emir ve yasaklarını anlattı. Pekçok insanın vuslatına vesîle oldu. Hakkında pek çok menkıbe vardır.<br />
<br />
Kendisi şöyle anlatmıştır: "Defâlarca hacca gittim. Bir hac seferinde yolumuz çöle düştü. Yirmi sekiz gün hiçbir şey yiyip içmeden yürüdüm. Yemek içmek hiç hatırıma gelmiyordu. Bir müddet sonra bende yemek yeme ihtiyâcı hâsıl oldu. Yanımda yiyecek ve içecek hiçbir şey yoktu. Rastladığım birkaç çadıra yiyecek bulurum ümidiyle uğradım. Fakat kimseden bir şey isteyemedim. Sonra bir köşeye çekilip murâkabeye vardım, oturup öylece kaldım. Bir müddet sonra bulunduğum kâfilenin gittiğini gördüm. Yetişmek için kalkıp yürümeye başladım. Yol üzerinde bir su kuyusuna rastladım. Kuyudan su çekecek bir kabım yoktu. Sonunda kuyunun içine inip, doyuncaya kadar su içtim. Bir müddet kuyunun dibinde bekledim. Çok derin olduğu için dışarı çıkamadım. Kuyu çıkılabilecek şekilde değildi. Ben böyle bekleyip dururken, kuyunun başına biri geldi. Bana bakıp başındaki sarığını çıkarıp, bana doğru sarkıttı. Sarığın ucundan tuttum. Beni çekip kuyudan çıkardı. Dışarı çıkınca kim olduğunu sormak istediğimde, gözden kayboluverdi. Bunun üzerine süratle yürüyüp kâfileye yetiştim. Beni görünce sağ sâlim nasıl geldin diye hayret ettiler. Eşkıyâdan nasıl kurtuldun dediler. Bu sebeple kâfile arasında meşhur oldum. Yolculuk sırasında çoğu kere kâfileden ayrı giderdim. Geceleri onlardan ayrı geçirirdim. Çok korkulu yerler olmasına rağmen, Allahü teâlâ beni korurdu."<br />
<br />
Talebelerinin meşhurlarından Nûreddîn Câfer Bedahşî hazretleri şöyle anlatmıştır: "Seyyid Ali Hemedânî hazretlerinin sohbetleri sırasında huzûrunda bulunduğumda hatırımdan her ne geçse onu bana açıkça söylerdi. Eğer hatırımdan geçen şeyler bir faydaya sebeb olmayacaksa, açıklamazdı." Kendisi anlatır: "Şeyh Muhyiddîn Arabî hazretleri bâzı eserlerinde şöyle zikretmiştir: Yetmiş gün hiçbir şey yemedim, diye kaydetmiştir. Ben de kendimi denemek için yüz yetmiş gün hiçbir şey yemedim. O hâle geldim ki, yemek yemek sünnet olmasaydı, geri kalan ömrüm boyu bu derviş hiçbir şey yemezdi." Yine şöyle anlatmıştır: "Bir defâsında, Rum diyârına gitmiştim. Bir mescidde ikâmet ediyordum. Bir gece ihtilâm oldum. Hava son derece soğuktu. Nefsim gusül abdesti alma husûsunda gevşeklik göstermek istedi. Nefsime bu gevşekliği sebebiyle şöyle bir cezâ verdim. Kırk gece buzu kırıp soğuk su ile sana gusül abdesti aldıracağım, dedim. Büyük bir taş alıp her gece buzu kırarak gusül abdesti aldım. Böyle kırk gece devâm ettim. Bu sırada eski bir elbisemden başka giyecek bir şeyim yoktu.<br />
<br />
Seyyid Ali Hemedânî hazretleri fütüvvetle ilgili olarak buyurdu ki: "Ey azîz! Ahî(kardeşlik) sözü halk arasında kullanılan bir lafızdır. Bunun yüksek bir mânâsı ve geniş bir hakîkati vardır. Tasavvuf ehli kardeşliği üç mertebede açıklamışlardır.<br />
<br />
Birincisi, anne ve babası bir olan kimseler. İkincisi müminlerin kardeşliğidir.<br />
Âyet-i kerîmede meâlen; "Şüphesiz ki, müminler kardeştir." (Hucurât sûresi:13) buyruldu. Üçüncü mertebe ise gönül ehli ve hakîkate erenler arasındaki kardeşliktir. Bu makâma fütüvvet denir. Bir kimse cömertlikle, af, emânete riâyet, şefkât ve hilm (yumuşak huyluluk), tevâzu ve takvâ ile vasıflanırsa, fütüvvet ehli böyle kimseye (ahî) kardeş adı vermişlerdir. Fütüvvet her ne kadar fakr makâmından bir makam ise de bütün makamların aslıdır. Bütün makamlar ona bağlıdır. Bütün insânî olgunlukların aslı fütüvvete bağlıdır. Çünkü bu bütün dereceleri ve mekârim-i ahlâkı, üstün ahlâkı şâmildir.<br />
<br />
Hakîkate eren büyükler, meşâyıh-ı kirâm, fütüvvetin hakîkatı hakkında çok söz söylemişlerdir. Hasan-ı Basrî kuddise sirruh; "Fütüvvet, Rabbin için nefsine düşman olmandır." buyurdu. Hâris-i Muhâsibî ise; "Fütüvvet herkese insaflı davranmayı kendine vazîfe bilmek, kimseden insaf beklememektir." buyurdu. Cüneyd-i Bağdâdî; "Fütüvvet, açık elli olmak ve eziyet vermemektir. Yâni fütüvvetin hakîkatı; hayra, iyiliğe ve Allahü teâlânın kullarının rahatına vesîle olmaktır." buyurdu. Sehl bin Abdullah da; "Fütüvvet, sünnet-i seniyyeye uymaktır." buyurdu. Hazret-i Ali buyurdu ki: "Fütüvvet dört kısımdır. Gücü yettiği halde affetmek, gadab, kızgınlık ânında yumuşak davranmak, düşmanlığı olduğu halde karşısındakine nasîhat etmek, kendi ihtiyâcı olduğu halde başkasına vermek." Bütün bu buyrulanlardan anlaşıldı ki, fütüvvetin bütün mertebeleri ve şekli kul hakkı ile ilgilidir.<br />
Peygamber efendimiz bir hadîs-i şerîfte; "Kul, müslüman kardeşinin ihtiyâcını karşıladığı müddetçe Allahü teâlâ da onun ihtiyaçlarını giderir." buyurdu. "Biliniz ki, dünyâ, kıyâmet çölünün kenarında yapılmış bir menzildir. Öyle bir menzildir ki, ezel çölü ile ebed çölü arasında konmuştur. Allahü teâlânın kulları, misâfirleri âlem-i ervâh çölünden kıyâmet karargâhı sahrasına sefer yapsınlar. Bu menzilde âhiret seferine çıkmak için azık hazırlasınlar, bu uzun ve nihâyetsiz yolculuk için tedbir ile meşgûl olsunlar. Dünyâda bir yerde konaklamış misâfirler gibi gidici olan insanlar, Allahü teâlânın hikmetiyle değişik haldedirler. Bâzısı bedenen kuvvetli, mânen zayıf, bâzısı mânen kuvvetli, bedenen zayıfdır. Bâzısı her iki bakımdan da kuvvetli, bâzısı da her iki bakımdan da zayıf yaratılmıştır.<br />
Kur'ân-ı kerîmde meâlen; "...İşte bütün bunlar azîz olan (ve her şeyi) iyi bilen Allah'ın takdîridir." (En'âm sûresi: 96) buyrulmuştur. Bunda sayılması, anlatılması mümkün olmayacak derecede çeşitli hikmetler vardır. Bir hikmeti, insanların güçleri nisbetinde birbirine yardımcı olmalarıdır. Peygamber efendimiz hadîs-i şerîfte; "Müminler binânın tuğlaları gibidirler. Biri diğerini destekler." buyurdu. Îmân sâhibi olanlar, din ve dünyâ işlerinde birbirine yardımcı olurlar. Bu dünyâdaki âhiret seferinde kulluk yükünü taşımaları için birbirlerine yardımcı olurlar. Âyet-i kerîmede müminlerin kardeş olduğu bildirilmiştir. Güç kuvvet sâhibi olan kullara bu fâni nîmet Allahü teâlâ tarafından verilmiş bir emânettir ki, bununla ebedî saâdet tohumlarını ekerler. Bu ebedî nîmeti kazanırlar. Mağrur ve gâfil olanlar ise, bu cismânî bir nîmet olan güç ve kuvveti şu birkaç günlük kederli dünyâ hayâtı için harcarlar. Kısa ömrü bu murdar dünyâya âit şeyleri toplamakla zâyi ederler. Uzun âhiret yolculuğu için hazırlanmaktan gâfil olurlar. Böylece din kardeşlerinin de dünyâya ve âhirete âit haklarını unuturlar, yerine getirmezler. Allahü teâlânın emirlerine uymayı elden kaçırırlar.<br />
Âyet-i kerîmede meâlen; "Onlar dünyâ hayâtının görünen yüzünü bilirler. Âhiretten ise tamâmen gâfildirler." (Rûm sûresi: 7) ve "...Allah'ı unuttular, Allah da onları unuttu." (Tevbe sûresi: 67) buyruldu. Bu insanlar dünyânın fâni, geçici nîmetlerine dalıp, Allahü teâlâyı unutmaları sebebiyle âhirette Cehennem'e atılacaklar ve rahmet edilmeyecekler."<br />
<br />
 "Ahî, gerçek kardeş olan kimsenin güzel ahlâka ve beğenilen hasletlere sâhib olması gerekir. Yaşlılara hürmet, gençlere nasîhat, çocuklara şefkat, zayıflara merhamet, fakirlere cömertlik, âlimlere hürmet eder. Zâlimlere düşmanlık, facirleri tahkîr eder. İnsanlara iyilik eder ve mertlik gösterir ve onlarla sulh içinde yaşar, iyi geçinir. Allahü teâlâya yalvarır, nefsine karşı savaş açar, onun boş isteklerine muhâlefet eder. Şeytanla mücâdele eder. İnsanlardan gelen sıkıntılara tehammül eder. Düşmanlık edenlere yumuşak davranır. Musîbetler karşısında sabırlı olur. Kendi ayıplarına bakıp başkalarının ayıpları üzerinde durmaz. İnsanlara musîbete uğradıklarında ve gamlı hallerinde yardımcı olur. Takdire, kadere râzı olur. Bid'atden ve nefsin boş isteklerinden sakınır. Dînin emirleri üzere hareket eder. Töhmet altında kalacak yerlerden uzak durur. Lâzım olan din bilgilerini öğrenmekte çok hırslı olur. Gaflet ehlinden nefret eder. Dostlarla yardımlaşır. Cemâate devâm eder. Emri altında bulunanlara nasîhat eder. Dâimâ âhireti düşünür. Hallerine ve sözlerine dikkat eder. Kıyâmet gününde rüsvâ, rezil olmaktan korkar. Allahü teâlânın fazlından ve ihsânından ümit kesmez" <br />
<br />
 "Bütün mertebelere, yüksek derecelere ve âhiret saâdetlerine kavuşmak, tâatlar ile ibâdet ve kulluk ağacının meyveleri ile geçer.<br />
Âyet-i kerîmede meâlen; "Hakîkaten, insan için kendi çalışmasından başka bir şey yoktur." (Necm sûresi: 39) buyruldu. Tâatların çeşitleri çok ise de hepsi üç kısımda toplanır. Bunlar; kalp ile, beden ile ve mal ile yapılan ibâdetlerdir. Kalp ile olan; tâat, îmân, tevekkül, sabır, şükür, teslimiyet ve işleri Allahü teâlâya havâle etmek, O'na sığınıp güvenmek. Sıdk, ihlâs, rızâ, yakîn, muhabbet, mârifet ve diğerleri. Bunlar keşf kapılarının anahtarları, müşâhede meclisinin ışıklarıdır."<br />
<br />
Seyyid Ali Hemedânî hazretleri kıymetli kitaplar yazmış olup, bir kısmı şunlardır:<br />
<br />
Şerh-i Esmâullah,<br />
Şerh-i Füsûs-ül-Hikem,<br />
Şerh-i Kasîde-i Hemziyye,<br />
Zâhirât-ül-Mülûk,<br />
Esrâr-ı Vahy,<br />
Risâle-i Siyerü't-Tâlibîn ve daha pekçok eseri vardır.<br />
<br />
Eserlerinin çoğu talebesi Nûreddîn Câfer Bedahşânî tarafından büyük bir kitap hâlinde biraraya toplanmıştır. Menkıbeleri de aynı talebesi tarafından eserlerini topladığı mecmua içinde Hülâsât-ül-Menâkıb adını verdiği eserde anlatılmıştır.<br />
<br />
RASÛLULLAH EFENDİMİZİN EMRİ<br />
 Seyyid Ali Hemedânî hazretleri şöyle anlatır: Bir hac seferi için Hıtlan vilâyetinin Alişah köyünden yola çıkmıştım. Yolculuğum sırasında yanımda bulunan şeyleri muhtaçlara dağıtırdım. Bir müddet yol aldıktan sonra, çok az param kalmıştı. Bir yerde konaklamıştık. Bu sırada birisi gelip, bana iki bin dinar verdi ve kabûl etmemi istedi.Sonra parayı Peygamber efendimizin mânevî işâretiyle bana getirdiğini söyledi. Bunun üzerine kabûl edip aldım. Sonra ona Peygamber efendimiz sana ne sûretle işâret buyurdu diye sordum. Dedi ki: "Bu dirhemleri hacca gitmek niyetiyle saklamıştım. Bir gece rüyâmda Peygamber efendimizi gördüm. Bana; "Bu dirhemleri sakla benim evlâdımdan birisi hacca giderken falanca yerde konaklayacaktır. Dirhemleri ona ver." buyurdu. Resûlullah efendimiz böyle buyurunca; "Yâ Resûlallah! O torununuzun ismi nedir?" diye sordum. "Ali Hemedânî'dir." buyurdu. İşte o zamandan bu güne kadar bir sene geçti. Bu bir sene içerisinde dâimâ oraya gelecek birini bekledim, tâkib ettim. İşte şimdi zât-ı âlinizle müşerref oldum." dedi. Bu dirhemleri alıp Bağdât'a kadar yanımda taşıdım. Fakat o sene bir hâdise yüzünden hacca gidemedim. Bağdat'tan geri döndüm. Üç deveye çeşitli yiyecekler ve su ile, iki deveye de öteki eşyâları yükledim. Kervandakiler beni yanımda üzeri yiyecek yüklü develerle görünce şaşırdılar. "Bu seyyid az yerdi, yanında fazla şey bulunmazdı. Neden böyle yanına çok azık aldı." dediler.Halbuki on dört günde ancak bir yiyecek bulunan yere varabiliyorduk. Kervanla birlikte birkaç gün yol aldıktan sonra, kervan yolu şaşırdı. Kervandakilerin azıkları tamâmen tükendi. Benden yiyecek istediler. Ben de onlara yiyecek içecek verdim. Bunları yiyerek bir müddet sonra yiyecek bulunan mâmur bir beldeye ulaşabildik. Böylece Şam'a ulaştık. Ben yanımdaki dirhemleri muhtaçlara vermek için gâyet iktisatlı bir şekilde harcıyordum. Bu sırada biz Şam'da iken sıkıntıya sebeb olan başka bir hâdise meydana geldi. Yanımdaki dirhemler de iyice azalmıştı. Nihayet imkân bulup Şam'dan Mekke'ye gittim, hac ibâdetimi yapıp memleketim Hıtlan'a döndüm. Hac dönüşünden sonra ziyâretine gidenlere bir sohbeti sırasında şöyle buyurmuştur: "Buradan ayrılıp dönünceye kadar on ay müddetle ikâmet ettiğim, konakladığım her yerde Allahü telâ kalbime; "Git insanları irşâd et, rehberlik yap." diye ilhâm etti."<br />
 "O TEKLİF BENİM İŞÂRETİMLEDİR"<br />
Seyyid Ali Hemedânî hazretleri şöyle anlatmıştır: "Yedi sene yorgan ile örtünmedim. Arpa ekmeğinden başka bir şey yemedim. Yedi seneden sonra bir büyük zât gelip güzel bir yorgan ile lezzetli bir yemek getirdi. Bunları Peygamber efendimizin işâretiyle getirdiğini, kabûl etmemi söyledi. Ben de; "Bunun böyle olduğuna dâir bir delîlin var mı?" dedim. O zât tebessüm ederek; "Nasıl bir şâhid istiyorsun?" dedi. "Öyle bir şâhid ki, bana da işâret buyrulsun." dedim. "Senin de Resûlullah efendimize teveccüh etmen gerekir." dedi. O meclisten ayrılıp Resûlullah efendimize teveccüh ettim. Resûlullah efendimizi gördüm. Bana tebessüm buyurup; "O teklif benim işâretimledir." buyurdu. Bunun üzerine o zâtın verdiği şeyleri kabûl ettim.<br />
<br />
 1) Nüzhet-ül-Havâtır; c.1, s.88<br />
 2) Sefînet-ül-Evliyâ; s.107<br />
 3) Nefehât-ül-Üns Tercümesi; s.504<br />
 4) Hülâsât-ül-Menâkıb, Süleymâniye Kütüphânesi,Şehîd Ali Paşa Kısmı, No: 2794 5) Nesâyim-ül-Mehabbe; s.287 6) Brockelman; Gal-2, s.221, Sup-2, s.311<br />
<br />
Şahı merdan gavs-ı sani dolaşır menzil içinde<br />
Pervane olmuş dervişler ALLAH der gider peşinde<br />
Nefsini dizginlemiş hizmet ehli pehlivanlar edep içinde<br />
Görünce insan olanın titrer kalbi akar gözünden yaşı sultanım canım efendim..</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[CÜNEYD-İ BAĞDÂDÎ KiMDiR?]]></title>
			<link>https://rashid-tunca.com/showthread.php?tid=32687</link>
			<pubDate>Fri, 15 Nov 2024 21:04:18 +0100</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://rashid-tunca.com/member.php?action=profile&uid=8">Raşit Tunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://rashid-tunca.com/showthread.php?tid=32687</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">CÜNEYD-İ BAĞDÂDÎ KiMDiR?</span></span><br />
<br />
Evliyânın büyüklerinden. İsmi Cüneyd, babasının ismi Muhammed’dir. Künyesi Ebü’l-Kâsım’dır. Tasavvuf ehlinin çok tanınmışlarından olduğu için Seyyid-üt-Tâife yâni tasavvuf büyüklerinin seyyidi, efendisi diye meşhurdur. 822 (H.207)de Nihâvend’de doğdu, 911 (H.298)de Bağdât’ta vefât etti.<br />
<br />
Küçük yaşta ilim tahsiline başlayan Cüneyd-i Bağdâdî, Süfyân-ı Sevrî’nin mezhebinde yetişti. Tasavvuf ilmini dayısı Sırrî-i Sekâtî’den öğrendi. Fıkıh, tefsir, hadis gibi ilimleri İmâm-ı Şâfiî’nin talebesi Ebû Sevr’den öğrendi. Ayrıca Hâris-i Muhâsibî, Muhammed Kassâb ve başka zâtların da sohbetinde bulundu. Hocası, aynı zamanda dayısı olan Sırrî-i Sekâtî ile hacca gitti. Mescid-i Harâm’da dört yüz kadar âlim zât şükür hakkında konuşuyordu. Herbiri şükrü târif ve îzâh ettiler. Hocası Sırrî-i Sekâtî ona; “Şükür hakkında bir îzâh da sen yap.” dedi. Bunun üzerine Cüneyd-i Bağdâdî; “Şükür, Allahü teâlânın ihsân ettiği nîmet ile O’na isyân etmemek, O’na isyân için ihsân ettiği nîmeti kullanmamaktır.” buyurdu. Orada bulunanların hepsi bu cevâba sevinip; “Seni tebrik ederiz. Maksadı en güzel şekilde ifâde ettin.” dediler.<br />
<br />
İlim ve mârifette yüksek dereceye yükselmiş olan Cüneyd-i Bağdâdî, Resûlullah efendimizin mânevî işâretiyle ilim öğretmeye başladı. Cüneyd-i Bağdâdî, bu husûsu şöyle anlattı:<br />
<br />
Hocam Sırrî-i Sekâtî dâimâ bana; “İlim meclisi kur, insanlara ilim öğret, nasîhat et.” derdi. Ben ise kendimi bu işe lâyık görmezdim. Bir Cumâ gecesi Resûlullah efendimizi rüyâda gördüm, bana; “İnsanlara anlat.” buyurdu. Uyandım, sabah erken hocamın kapısına varıp çaldım. Açınca; “Peygamberimiz söylemeden bana inanmadın.” dedi. O sabah ilim meclisi kurup insanlara anlatmaya başladım.<br />
<br />
Ders vermeye başlayınca, şöhreti git gide yayıldı. Hıristiyan bir genç bir gün ilim meclisinin kenarına gelip durdu. Fakat üzerinde Hıristiyan elbisesi yoktu. Cüneyd’e hitâben; “Efendim Resûlullah’ın (aleyhisselâm); “Mü’minin firâsetinden korkunuz. Çünkü o, Allahü teâlânın nûru ile bakar” buyurmalarının hikmeti nedir?” diye sorunca; “Belindeki zünnârı (Hıristiyanlara âit alâmeti) çıkar ve Müslüman ol, Müslüman olmak zamânı geldi.” cevâbını verdi. Bu cevap üzerine onun büyüklüğünü anlayan genç, hemen belindeki zünnârı çıkarıp attı ve Müslüman oldu.<br />
<br />
Din ve fen ilimlerinde çok yüksek, zamânının büyüğü olan Cüneyd-i Bağdâdî, binlerce talebe yetiştirdi. Talebeleri arasından pekçok velî çıktı. Yaya olarak otuz defâ hacca gitti. Çok kerâmetleri görüldü. Bir defâsında Cüneyd-i Bağdâdî’nin gözleri ağrıdı. Doktor çağırdılar. Gelen Hıristiyan doktor muâyene edip gözlerine su değdirmemesini söyledi. Cüneyd-i Bağdâdî; “Su değdirmeden nasıl abdest alırım?” deyince doktor; “Gözleriniz size lâzım ise su değdirmeyeceksiniz!” dedi. Cüneyd-i Bağdâdî abdest alıp namaz kıldı ve namazdan sonra bir müddet uyudu. Uyandığında gözlerinde ağrı kalmamıştı. O anda bir ses duydu ki;“Sen bizim için gözlerini fedâ etmen sebebiyle o ağrıyı senden giderdik.” diyordu. Bir zaman sonra Hıristiyan doktor tekrar gelip gördü ki Cüneyd-i Bağdâdî’nin gözleri tamâmen iyileşmiş. Hayret edip; “Nasıl yaptın da iyi oldu?” dedi Cüneyd-i Bağdâdî olanları anlatınca, Hıristiyan doktor onun elini öpüp Müslüman oldu ve dedi ki:“Esas ağrıyan göz sizin değil, benim gözlerimmiş!”<br />
<br />
Hayâtını ilim öğrenmek, öğretmek ve Allahü teâlânın rızâsına kavuşmak için sarf eden Cüneyd-i Bağdâdî, vefâtına yakın mahzûn ve üzgün bir hâldeydi. Talebeleri onun bu hâlini görüp; “Efendim bizim ümidimiz, sizin şefâatiniz bereketiyle kurtulmaktır. Sizin ise üzüntülü ve ızdıraplı bir hâliniz var. Bu hâliniz yüreğimizi parçalıyor!” dediler. Bunlara hitâben; “Ey dostlarım! Ben yaptığım ibâdet ve tâatımın ve sizlere hoca olmakla kazandıklarımın hepsinin bir kılla asılmış olduğunu ve rüzgâr esmesiyle bir tüy misâli sallandığını hissediyorum. Bu esen rüzgârın red rüzgârı mı yoksa kabul yeli mi olduğunu bilmiyorum!” buyurdu. Biraz sonra “Allah!” diyerek rûhunu teslim etti. 911 (H.298)’ de 91 yaşındayken vefât eden Cüneyd-i Bağdâdî, Bağdât’ta hocası ve dayısı Sırrî-i Sekâtî’nin kabri yanına defnedildi. Kabri, sevenleri tarafından ziyâret edilmektedir.<br />
<br />
Son derece ihlâs sâhibi olan Cüneyd-i Bağdâdî, bütün güzel huyları kendinde toplamıştı. Otuz sene cemâatle namazda ilk tekbiri kaçırmadı. Namazda kalbine dünyâ düşüncesi gelse, o namazı tekrar kılardı. Dâimâ Allahü teâlâyı hatırlar her gün 400 rekat namaz kılardı. Otuz yıl yatsı namazından sonra hiç uyumadan ibâdetle meşgul oldu.<br />
<br />
Nasîhatleri ve hikmetli sözleri pekçoktur. Buyurdu ki: <br />
<br />
İnsanları Allahü teâlânın sevgisine kavuşturacak yol, yalnız Muhammed aleyhisselâmın yoludur. Bundan başka olan dinler, inançlar, rüyâlar çıkmaz sokaktır. İnsanı saâdete kavuşturmazlar. Kur’ân-ı kerîmin emir ve yasaklarını öğrenmeyen ve hadîs-i şerîflere uymayan kimse, câhil ve gâfildir. Buna uymamalıdır.<br />
<br />
Müslüman temiz toprağa benzer. Temiz toprağa her şey atılır, ezilip hakâret görür. Lâkin ondan hep güzel, temiz, faydalı şeyler çıkar.<br />
<br />
Bir kimsede hilm (yumuşaklık), alçak gönüllülük, cömertlik ve güzel ahlâk bulunursa, bu dört haslet o kimsenin yüksek makamlara kavuşmasına sebeb olabilir. Bunlar, îmânın kemâlidir.<br />
<br />
İlim kendi haddini bilmektir.<br />
<br />
Tasavvuf kalbi temizlemektir.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kaynak</span></span><br />
<br />
Rehber Ansiklopedisi</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">CÜNEYD-İ BAĞDÂDÎ KiMDiR?</span></span><br />
<br />
Evliyânın büyüklerinden. İsmi Cüneyd, babasının ismi Muhammed’dir. Künyesi Ebü’l-Kâsım’dır. Tasavvuf ehlinin çok tanınmışlarından olduğu için Seyyid-üt-Tâife yâni tasavvuf büyüklerinin seyyidi, efendisi diye meşhurdur. 822 (H.207)de Nihâvend’de doğdu, 911 (H.298)de Bağdât’ta vefât etti.<br />
<br />
Küçük yaşta ilim tahsiline başlayan Cüneyd-i Bağdâdî, Süfyân-ı Sevrî’nin mezhebinde yetişti. Tasavvuf ilmini dayısı Sırrî-i Sekâtî’den öğrendi. Fıkıh, tefsir, hadis gibi ilimleri İmâm-ı Şâfiî’nin talebesi Ebû Sevr’den öğrendi. Ayrıca Hâris-i Muhâsibî, Muhammed Kassâb ve başka zâtların da sohbetinde bulundu. Hocası, aynı zamanda dayısı olan Sırrî-i Sekâtî ile hacca gitti. Mescid-i Harâm’da dört yüz kadar âlim zât şükür hakkında konuşuyordu. Herbiri şükrü târif ve îzâh ettiler. Hocası Sırrî-i Sekâtî ona; “Şükür hakkında bir îzâh da sen yap.” dedi. Bunun üzerine Cüneyd-i Bağdâdî; “Şükür, Allahü teâlânın ihsân ettiği nîmet ile O’na isyân etmemek, O’na isyân için ihsân ettiği nîmeti kullanmamaktır.” buyurdu. Orada bulunanların hepsi bu cevâba sevinip; “Seni tebrik ederiz. Maksadı en güzel şekilde ifâde ettin.” dediler.<br />
<br />
İlim ve mârifette yüksek dereceye yükselmiş olan Cüneyd-i Bağdâdî, Resûlullah efendimizin mânevî işâretiyle ilim öğretmeye başladı. Cüneyd-i Bağdâdî, bu husûsu şöyle anlattı:<br />
<br />
Hocam Sırrî-i Sekâtî dâimâ bana; “İlim meclisi kur, insanlara ilim öğret, nasîhat et.” derdi. Ben ise kendimi bu işe lâyık görmezdim. Bir Cumâ gecesi Resûlullah efendimizi rüyâda gördüm, bana; “İnsanlara anlat.” buyurdu. Uyandım, sabah erken hocamın kapısına varıp çaldım. Açınca; “Peygamberimiz söylemeden bana inanmadın.” dedi. O sabah ilim meclisi kurup insanlara anlatmaya başladım.<br />
<br />
Ders vermeye başlayınca, şöhreti git gide yayıldı. Hıristiyan bir genç bir gün ilim meclisinin kenarına gelip durdu. Fakat üzerinde Hıristiyan elbisesi yoktu. Cüneyd’e hitâben; “Efendim Resûlullah’ın (aleyhisselâm); “Mü’minin firâsetinden korkunuz. Çünkü o, Allahü teâlânın nûru ile bakar” buyurmalarının hikmeti nedir?” diye sorunca; “Belindeki zünnârı (Hıristiyanlara âit alâmeti) çıkar ve Müslüman ol, Müslüman olmak zamânı geldi.” cevâbını verdi. Bu cevap üzerine onun büyüklüğünü anlayan genç, hemen belindeki zünnârı çıkarıp attı ve Müslüman oldu.<br />
<br />
Din ve fen ilimlerinde çok yüksek, zamânının büyüğü olan Cüneyd-i Bağdâdî, binlerce talebe yetiştirdi. Talebeleri arasından pekçok velî çıktı. Yaya olarak otuz defâ hacca gitti. Çok kerâmetleri görüldü. Bir defâsında Cüneyd-i Bağdâdî’nin gözleri ağrıdı. Doktor çağırdılar. Gelen Hıristiyan doktor muâyene edip gözlerine su değdirmemesini söyledi. Cüneyd-i Bağdâdî; “Su değdirmeden nasıl abdest alırım?” deyince doktor; “Gözleriniz size lâzım ise su değdirmeyeceksiniz!” dedi. Cüneyd-i Bağdâdî abdest alıp namaz kıldı ve namazdan sonra bir müddet uyudu. Uyandığında gözlerinde ağrı kalmamıştı. O anda bir ses duydu ki;“Sen bizim için gözlerini fedâ etmen sebebiyle o ağrıyı senden giderdik.” diyordu. Bir zaman sonra Hıristiyan doktor tekrar gelip gördü ki Cüneyd-i Bağdâdî’nin gözleri tamâmen iyileşmiş. Hayret edip; “Nasıl yaptın da iyi oldu?” dedi Cüneyd-i Bağdâdî olanları anlatınca, Hıristiyan doktor onun elini öpüp Müslüman oldu ve dedi ki:“Esas ağrıyan göz sizin değil, benim gözlerimmiş!”<br />
<br />
Hayâtını ilim öğrenmek, öğretmek ve Allahü teâlânın rızâsına kavuşmak için sarf eden Cüneyd-i Bağdâdî, vefâtına yakın mahzûn ve üzgün bir hâldeydi. Talebeleri onun bu hâlini görüp; “Efendim bizim ümidimiz, sizin şefâatiniz bereketiyle kurtulmaktır. Sizin ise üzüntülü ve ızdıraplı bir hâliniz var. Bu hâliniz yüreğimizi parçalıyor!” dediler. Bunlara hitâben; “Ey dostlarım! Ben yaptığım ibâdet ve tâatımın ve sizlere hoca olmakla kazandıklarımın hepsinin bir kılla asılmış olduğunu ve rüzgâr esmesiyle bir tüy misâli sallandığını hissediyorum. Bu esen rüzgârın red rüzgârı mı yoksa kabul yeli mi olduğunu bilmiyorum!” buyurdu. Biraz sonra “Allah!” diyerek rûhunu teslim etti. 911 (H.298)’ de 91 yaşındayken vefât eden Cüneyd-i Bağdâdî, Bağdât’ta hocası ve dayısı Sırrî-i Sekâtî’nin kabri yanına defnedildi. Kabri, sevenleri tarafından ziyâret edilmektedir.<br />
<br />
Son derece ihlâs sâhibi olan Cüneyd-i Bağdâdî, bütün güzel huyları kendinde toplamıştı. Otuz sene cemâatle namazda ilk tekbiri kaçırmadı. Namazda kalbine dünyâ düşüncesi gelse, o namazı tekrar kılardı. Dâimâ Allahü teâlâyı hatırlar her gün 400 rekat namaz kılardı. Otuz yıl yatsı namazından sonra hiç uyumadan ibâdetle meşgul oldu.<br />
<br />
Nasîhatleri ve hikmetli sözleri pekçoktur. Buyurdu ki: <br />
<br />
İnsanları Allahü teâlânın sevgisine kavuşturacak yol, yalnız Muhammed aleyhisselâmın yoludur. Bundan başka olan dinler, inançlar, rüyâlar çıkmaz sokaktır. İnsanı saâdete kavuşturmazlar. Kur’ân-ı kerîmin emir ve yasaklarını öğrenmeyen ve hadîs-i şerîflere uymayan kimse, câhil ve gâfildir. Buna uymamalıdır.<br />
<br />
Müslüman temiz toprağa benzer. Temiz toprağa her şey atılır, ezilip hakâret görür. Lâkin ondan hep güzel, temiz, faydalı şeyler çıkar.<br />
<br />
Bir kimsede hilm (yumuşaklık), alçak gönüllülük, cömertlik ve güzel ahlâk bulunursa, bu dört haslet o kimsenin yüksek makamlara kavuşmasına sebeb olabilir. Bunlar, îmânın kemâlidir.<br />
<br />
İlim kendi haddini bilmektir.<br />
<br />
Tasavvuf kalbi temizlemektir.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kaynak</span></span><br />
<br />
Rehber Ansiklopedisi</span>]]></content:encoded>
		</item>
	</channel>
</rss>