• Portal Hakkalyakin BoardSON YENi KONULAR
  • Forum Hakkalyakin Board FORUMA GiR
  • Search FORUMDA ARA
  • HelpSUPPORT>
    • Calendar Calendar
    • Members JAMPS Members
    • Forum Team Forum Team
    • Forum Statistics Forum Statistics
  • LinklerLiNK>
    • PIXIZ
    • EZGIF
    • PEXEL
    • PIXABAY
    • BLOGIF
    • FREEPIC
    • OIEDiTOR
    • FOTOBEAR
    • COOLTEXT
Raşit Tunca Board
Giriş Yap
Kullanıcı Adı:
Şifre:
Şifremi Unuttum?
 

Raşit Tunca Board > Portal >

MUHAMMED

Muhammed


BAYRAK

TC.Bayrak



Hoşgeldin, Ziyaretçi
Sitemize gönderi yapmadan önce kayıt olmanız gerekmektedir.

Kullanıcı Adı
  

Şifre
  





Forum İstatistikleri
Toplam Üye:» Toplam Üye: 27
En Son Üye:» En Son Üye: Fahriye
Toplam Konular:» Toplam Konular: 5,960
Toplam Yorumlar:» Toplam Yorumlar: 6,692

Ayrıntılı İstatistikler Ayrıntılı İstatistikler

DOWNLOADEN


“Downloaden Bölümümüzden BEDAVA Grafik Paketleri,E-Kitaplar ve Bedava Bilgisayar Programlarını Tek TIKLA BEDAVA indirebilirsiniz”
(Raşit Tunca)


BÖLÜME GiR


AYET

“Yeryüzüne muhakkak benim iyi kullarım varis olacaktır”
ENBİYA Suresi 105


FELSEFEMiZ

“ iSLAM OKUMAK YAZMAK YADA ÇiZMEK DEĞiLDiR, Yahutta O Hadis şöyle, Bu Ayette böyle diyor Diye Papağanlıkda Değildir. islam Kuranı ve sünneti HAYATINA TATBiK edip, Onunla Yaşayabilmekdir”
(Karoglan Raşit Tunca Sözü)


Raşit Tunca Sözü

“Yüzme bilmek Denizden çıkmana fayda vermez, taaki yüzme biliyorsan, denizedee düştüysen, ellerini, kollarını, ayaklarını çırpacaksın, ve birde tutuncak dal bulacak, tutunup çıkacaksın. ilimde böyledir, bir ilmi bilmek fayda etmez, taaki, onu hayatında tatbik edesiye, Dinde böyledir, din bilmek imanını kurtarmaz, taaki, ne zaman, bildiğin öğrendiğin dinini hayatında tatbik edip, yaşadın, o zaman belki kurtulursun.”
(Karoglan Raşit Tunca Sözü)

GÜZEL SÖZ

“ Bazen Hata Yapıvermek, Doğruyu bulmanın ilk Basamağıdır.
(Başağaçlı Raşit Tunca Sözü)



Beden Dili (Vücut Dili) ve İslam'daki Yeri
BEDEN DİLİ RİSALESİ (Genişletilmiş ve Düzenlenmiş Versiyon)
Konu: Beden Dili (Vücut Dili) ve İslam'daki Yeri
Müellif: Karoglan (Başağaçlı Raşit Tunca)
Derleyen ve Genişleten: [Rasit Tunca]


Giriş: İlmin Sınırları ve İnsanın Dikkati
Selamun Aleyküm,
Bu risale, son zamanlarda oldukça popüler hale gelen "Beden Dili" kavramı üzerine bir tefekkür ve uyarı niteliğindedir. Bu konuyu ilk olarak bir kitapta okudum ve daha önce de duymuştum. Vücudun hareketlerinden anlam çıkarma sanatı olarak tanımlanan bu alan, ne yazık ki günümüzde adeta bir "büyü" veya "kurtuluş reçetesi" gibi sunulmaktadır. Peki, İslam'da bunun yeri var mıdır? Var elbette, ama sandıkları gibi değil.


1. İslam'daki Pratikler ve Beden Dili
İslam, bir "ritüeller" dini olmaktan ziyade bir "hayat felsefesi" dinidir. Bu nedenle ibadetlerimizde ve günlük hayatımızda bedenimizin her hareketi bir anlam taşır. Bunu inkâr etmek mümkün değildir. Nasıl ki bir ressamın fırça darbeleri onun ruh halini yansıtırsa, bir Müslüman'ın namazdaki duruşu da Allah'a (c.c.) teslimiyetinin bir ifadesidir.
Namazdaki Hareketler:
  • Tekbir (Elleri Kulaklara Kaldırmak): "Allahu Ekber" diyerek, dünyevi her şeyden arınmayı ve ilahi huzura girmeyi sembolize eder.
  • Kıyam (Elleri Bağlamak): Huzurda durmanın, saygının ve dikkatin bir göstergesidir. Bu, manevi bir makamda bekleyiştir.
  • Rüku ve Secde: Allah'ın büyüklüğü karşısında fiziksel olarak eğilmek ve yere kapanmak, teslimiyetin en yalın halidir.
  • Tahiyyat'taki İşaret Parmağı: "La ilahe illallah" derken işaret parmağını kaldırmak, tevhidin (Allah'ın birliğinin) sembolik bir ispatıdır. Bu, tüm varlığın O'na yöneldiği noktadır.
Rivayet edildiğine göre Peygamber Efendimiz (s.a.v.), bir konuşmasını teyit ederken veya bir sözünü vurgulamak için ellerini birleştirerek veya parmaklarını kullanarak hareketler yapmıştır. Bu hareketler, sözün anlamını pekiştiren, doğal ve fıtri (yaratılıştan gelen) tavırlardır. Bunlar, bugünkü manipülatif beden dili tekniklerinden çok farklıdır; zira onlar samimiyet üzerine inşa edilmiştir.

2. Beden Dilinin Mahiyeti: Melekeler ve Varsayımlar
Peki, bu hareketlerin kökeni nedir?
El, kol, göz ve kulak gibi uzuvlar, bizim "melekelerimiz"dir. El tutma işini yapan melekedir, göz görme işini yapan melekedir. Bu melekeler, doğal yapıları gereği konuşurken ve çalışırken istemsiz hareketler yapar.
Ancak bazı kimseler, bu doğal hareketleri gözetleyip, onlara keyfi anlamlar yüklemişlerdir. Tıpkı bir rüya tabircisinin, "Rüyada elma görmek şudur" demesi gibi, bu hareketlerin de "budur" dedikleri bir sistem icat etmişlerdir. Bu, tamamen varsayımdan ibarettir. Örneğin, bir kişinin kolunu kavuşturması, savunma mekanizması da olabilir, üşümesi de olabilir, özgüven eksikliği de. Bu hareketin tek ve kesin bir manası yoktur. Bu yönüyle beden dili, kesin bir bilim değil, bir yorumlama sanatıdır.


3. Asıl Dil: Meleklerin Dili ve Hayvanların Anlayışı
Sizin elinizle helal mi yoksa haram mı iş tuttuğunuz, aslında sizin içinizdeki niyettir. Ancak bu niyetin bir yansıması olarak, melekler, cinler ve hatta hayvanlar sizin hareketlerinizden bir şeyler okuyabilir.
  • Melekler: Sizin eliniz ve kolunuz, adeta bir dil gibi, karşınızdaki insanın meleklerine haber verir.
  • Cinler ve Şeytanlar: Sizin beden dilinizi, zayıf noktalarınızı tespit etmek için kullanabilirler. Sizinle konuşurken hareketlerinizi okuyup, sizi daha iyi manipüle edebilirler.
  • Hayvanlar: Bir sinek, elinizin hangi hareketi yapacağını, gözlerinizin odaklanma şeklinden anlayabilir. Bu, onların içgüdüsel bir "melek dilini" bilmeleridir. Tüm mahlûkat kendine özgü bir iletişim diline sahiptir.
Bu noktada Cin Suresi 9. Ayet çok önemlidir:
"Ve ennâ kunnâ nak’udu minhâ mekâıde lis sem’i fe men yestemiıl âne yecid lehu şihâben rasadâ"
(Doğrusu biz, (haber) dinlemek için göğün bazı oturulan yerlerinde otururduk. Ama şimdi kim dinleyecek olsa, kendisini gözetleyen yakıcı bir alev bulur.)
Bu ayetteki "şihâb" (yakıcı alev) kelimesi, tıpkı avını yakalayan bir şahin (doğan) gibi, bu bilgi hırsızlığını yapanları yakalayıp cezalandıran ilahi bir kudreti anlatır. Allah, gaybın (bilinmeyenin) kapısını, habercileri dışında kimseye açmayacağını bildiriyor.


4. İlmin Kötüye Kullanımı: "Katilin Bıçağı" Misali
Bir ilmin iyi ya da kötü olduğu, onu kimin, nasıl kullandığına bağlıdır. Beden dili de öyledir.
Örnek Olay: Bir adam, eğer katilse, eline bir bıçak veya tabanca geçtiğinde bunu ekmek kesmek için değil, insan öldürmek için kullanır. Tıpkı bunun gibi, beden dili ve renk ilmi de masum bir gözlem olmaktan çıkıp, bir "kamuflaj" aracına dönüşebilir.
Gerçek Hayat Dersi: Bundan 10-12 sene önce bir dava sürecinde, karşı taraf avukatı veya davalısı, bu ilmi adeta bir silah gibi kullanmıştı. İnternetten veya kitaplardan öğrendiği bu tekniklerle, hakimin karşısına siyah ceket ve beyaz bir gömlekle çıkmıştı. "Benim içim beyaz, suçsuzum" mesajı veriyor, hakimin bilinçaltına hitap ediyordu. Hakim, onun bu "masum" görüntüsüne aldanarak davayı bizim aleyhimize sonuçlandırdı.
İşte bu, ilmin ne kadar tehlikeli olabileceğinin en açık kanıtıdır. Bu ilim, hakikat arayanlar için değil, insanları kandırmak isteyenler için bir araç haline gelmiştir. Eğer bu ilim hayırlı olsaydı, Allahu Teala önce Peygamberine (s.a.v.) öğretir, o da tüm ümmetine aktarırdı. Neden öyle yapılmadı? Çünkü bu ilim, insanın fıtratına uygun değildir; zira gizli olanı açığa çıkarma hevesi, insanı haddini aşmaya götürür.


5. Hz. Süleyman Kıssası: Büyük Ders
Bu konunun en güzel özeti, Hz. Süleyman'ın (a.s.) hayvanların dilini öğreten kıssasıdır:
  • Hz. Süleyman, bir adama hayvanların dilini öğretir. Adam, köpeğin horoza "Ağanın eşeği ölecek, etini yeriz" dediğini duyar. Adam hemen eşeği satar.
  • Eşek satıldığı yerde ölür. Adam bu kez atın öleceğini duyunca atı da satar.
  • Son kez horoz, "Bu sefer ağanın kendisi ölecek" der. Adam, kendi ölüm haberini alınca korkuya kapılır ve nihayetinde gerçekten ölür.
  • Kıssanın sonunda horoz, "İnsanlar, keşke canlarına gelecek şeyi mallarına gelsin diyebilseler de hileye başvurmasalardı. Pişmanlık fayda vermez." der.
Ders: Bu kıssa, insanın sadece dünyevi menfaati (malı, canı) için bilgiye sarıldığında, o bilginin onu nasıl felakete götürebileceğini anlatır. O adam, hayvanların dilini öğrenmekle ölümünü geciktiremedi; tam tersine, ölüm korkusuyla yaptığı hesaplar onu mahvetti.

6. Sonuç ve Uyarı
Siz siz olun; aşağıdaki ilimlerden ve uğraşlardan şiddetle kaçının:

  1. Havas İlmi (Gizli ilimler, tılsım, büyü vb.)
  2. Beden Dili (Manipülatif yönüyle)
  3. Rüya Tabiri (Uzmanı değilseniz)
  4. Renk ve Kıyafet Psikolojisi (Kamuflaj için)
Bilin ki, Allah (c.c.) bize bilmemiz gereken ilimleri (Kur'an ve Sünnet) vermiştir. Bunun dışına çıkanların, haddi aşanların cezası da apaçık örneklerle sabittir. Bugün kazansalar da, yarın can tahtasına Azrail (a.s.) oturduğunda, hiçbir "alfa" veya "beden dili uzmanı" onları kurtaramaz.
En büyük ibret: Namazda dururuz, Kuran'ı okuruz, ama en ufak bir kıpırdamadan, en derin manalara yolculuk ederiz. İşte asıl hayat ve asıl dil, oradadır. Bizde bir laf vardır: "Konuşurken elin kolun kıpırdamasın, rahat dursun!" Bu, gerçek olgunluğun ve huzurun işaretidir.


Selametle kalın.
Bir Karoglan Risalesi (18.04.2015 tarihli orijinal metinden uyarlanmış, düzenlenmiş ve genişletilmiştir.)
Kar©glan | Başağaçlı Raşit Tunca | Schrems, 18.04.2015 Cumartesi
Read More Read More / Comment Comment
Karoglan Hocanın Sıfır ve Bir Risalesi
Sıfır ve Bir Risalesi
Karoglan Hocanın Sıfır ve Bir Risalesi
Selamun Aleyküm,
Sayılar... Mesela 1, vahid ve tek ve bütün olan. Ve mesela 10 ise, 10 tane birin bir araya gelmesinden oluşuyor. Yine 100 demek, 100 tane bir demek. 8000 demek, yine 8000 tane bir bir araya geldi demek. Bölsen birin katları, çarpsan birin katları, çıkarsan yine birin katları, toplasam yine birin katları.
Ve birde sıfır var. O ne peki? Varlık ve yokluk, hayat ve ölüm. Bir'i sıfır ile çarparsan, bir sıfır olur. Yine 800'ü sıfır ile çarparsan, 800 de sıfır olur. Yine 100.000'i sıfır ile çarparsan, yine sıfır olur. "Ya Mümit" olan Allah, sıfırlayan Allah, öldüren Allah, yok eden Allah. Yine bir ve 1, vahid ve var eden, hayat veren, can veren Allah. Vahidül Kahhar olan Allah'ın, kendisini bize tanıttığı birer misali.
Yani sıfırı 1 ile topla, etkisiz eleman. 1 ne artar, ne de eksilir. Yine 10'dan sıfır çıkar, ne artar ne eksilir. Yani etkisiz eleman. Yani "Allah Samed'dir" hikmeti. Senin kulluk etmen, namaz kılman, zikretmen, yahut kurban kesmen, oruç tutman, yada kâfirlik etmen, kötü ve günah işler ile meşgul olman, O'na zarar vermez. Senin yaptıkların O'ndan bir şey eksiltmez. Senin yaptıkların O'nda bir şey artırmaz. O, artmayan, eksilmeyendir.
Yine sıfıra bir ekle, 1 oldu. 10 ekle, 10 oldu. Eksi 10 ekle, eksi 10 oldu. Yani Rahman ve Rahim'dir O. 10'lu Rahman, yani Baba. Ve 10'lu tahtına veya eksi 10'lu Rahim, Anne. Artan, doğup ve üreyip çoğalabilen. Amma bu kadın ve Rahim olarak, amma bu erkek ve Rahman olarak...


SIFIR VE BİR RİSALESİ - GENİŞLETİLMİŞ VE TOPARLANMIŞ HALİ

BİRİNCİ BÖLÜM: BİR'İN ANLAMI - VAHDANET
1, yani "Bir", matematikte en temel sayıdır. Ama aynı zamanda Allah'ın en güzel isimlerinden biri olan "Vahid" (Tek) ve "Ehad" (Bir) isimlerine işarettir. Tüm sayılar, aslında 1'in katlarıdır. 2, iki tane 1'dir. 10, on tane 1'dir. 100, yüz tane 1'dir. Peki bu ne demektir? Bu, kainattaki her şeyin, aslında Allah'ın varlığının bir yansıması olduğu demektir. Her varlık, O'nun varlığından bir parça taşır. Ama O, tek ve bütündür. O'nu hiçbir şeye bölemezsin. O, bölünmez, parçalanmaz, eksilmez, artmaz. O, "Ehad"dır, "Samed"dir.


İKİNCİ BÖLÜM: SIFIR'IN ANLAMI - FENA ve YOKLUK
Sıfır, hiçliktir, yokluktur, ölümdür. Ama aynı zamanda bir "potansiyel"dir. Sıfır, içinde her şeyi barındırabilen boşluktur. Bir sayıyı sıfırla çarptığında, o sayı yok olur. Bu, Allah'ın "Ya Mümit" (Öldüren) isminin tecellisidir. Her şey ölür, yok olur, sıfırlanır. Ama sıfır, aynı zamanda yeni bir başlangıcın da kapısıdır. Çünkü sıfıra bir eklediğinde, 1 olur. Bu, Allah'ın "Ya Muhyi" (Dirilten) isminin tecellisidir. Ölümden sonra diriliş, yokluktan varlık, sıfırdan bir... İşte bu, Allah'ın kudretinin en büyük delilidir.


ÜÇÜNCÜ BÖLÜM: SIFIRIN ETKİSİZ ELEMAN OLMASI - SAMEDİYET
Matematikte sıfır, toplama ve çıkarmada etkisiz elemandır. Yani 1 + 0 = 1'dir, 1 - 0 = 1'dir. Sıfır, 1'i ne artırır, ne eksiltir. İşte bu, Allah'ın "Samed" (Her şey O'na muhtaç, O hiçbir şeye muhtaç değil) isminin bir tecellisidir. Sen ne yaparsan yap, Allah'a bir şey katamazsın. Ne kadar ibadet edersen et, O'nun azametine bir şey eklemezsin. Ne kadar günah işlersen işle, O'nun kudretinden bir şey eksiltmezsin. O, Samed'dir, hiçbir şeye muhtaç değildir. Ama sen, O'na muhtaçsın. Bu yüzden ibadet, Allah'a bir şey kazandırmak için değil, senin kendini kurtarman, O'na yaklaşman, O'nun rahmetine ve mağfiretine nail olman içindir.


DÖRDÜNCÜ BÖLÜM: RAHMAN VE RAHİM - BABA VE ANNE
Sıfıra bir eklediğinde 1 olur. Sıfıra 10 eklediğinde 10 olur. Sıfıra eksi 10 eklediğinde eksi 10 olur. Yani sıfır, ne eklersen onu kabul eder, onu gösterir. İşte bu, Allah'ın "Rahman" ve "Rahim" isimlerinin tecellisidir. Rahman, Baba'dır. O, var eden, yaratan, şekil verendir. Rahim ise Anne'dir. O, besleyen, büyüten, şefkatle saran, rahminde taşıyandır.
Rahman (Baba) = Pozitif (+), Var Eden, Gönderen, Kuvvet, Erkek, Güneş
Rahim (Anne) = Negatif (-), Kabul Eden, Alan, Besleyen, Dişi, Ay
İkisi birlikte, hayatı oluşturur. Tıpkı matematikte pozitif ve negatif sayıların bir araya gelerek dengeyi oluşturması gibi. Rahman ve Rahim, birlikte Allah'ın merhametinin iki yüzüdür. Biri yaratır, diğeri besler. Biri gönderir, diğeri kabul eder. Biri tohumu atar, diğeri onu rahminde büyütür. İşte bu yüzden her Müslüman, her namazında "Bismillahirrahmanirrahim" der. Yani "Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla" der. Çünkü O, hem yaratan hem besleyen, hem gönderen hem kabul eden, hem baba hem annedir.


BEŞİNCİ BÖLÜM: VARLIK VE YOKLUK ARASINDAKİ DENGE
Hayat, aslında bir denklemdir. Varlık ve yokluk, hayat ve ölüm, gece ve gündüz, sıcak ve soğuk, pozitif ve negatif... Hepsi bir dengenin parçasıdır. Sıfır, bu dengenin merkezidir. O, ne varlıktır ne yokluktur; ama her ikisini de içinde barındırır. İşte insan da öyledir. İnsan, sıfır gibidir. Allah'ın rahmetiyle (Rahman) varlık bulur, Allah'ın rahmetiyle (Rahim) beslenir, büyür. Ama insan, eğer Allah'tan uzaklaşırsa, sıfır gibi yok olur, hiç olur. Eğer Allah'a yaklaşırsa, sıfıra eklenen bir sayı gibi değer kazanır, anlam bulur.


ALTINCI BÖLÜM: İBADET VE KULLUĞUN ANLAMI
İbadet, sıfıra sayı eklemek gibidir. Sen ne kadar ibadet edersen et, Allah'ın azametine bir şey eklemezsin. Ama senin ibadetin, seni değerli kılar. Tıpkı sıfırın yanına koyduğun sayı gibi. Sıfır, tek başına hiçtir. Ama yanına 1 koyarsan 10 olur, 2 koyarsan 20 olur. İşte insan da öyledir. İnsan, tek başına hiçtir. Ama Allah'ın adını anarsa, O'na ibadet ederse, O'nun rızasını kazanırsa, değer kazanır. Ne kadar çok ibadet ederse, o kadar değerli olur. Çünkü ibadet, insanı sıfırdan kurtarır, ona anlam kazandırır.


YEDİNCİ BÖLÜM: ÖLÜM VE DİRİLİŞ - SIFIRLAMA VE YENİDEN VAR ETME
Sıfır, aynı zamanda ölümü temsil eder. Her canlı, bir gün sıfırlanacak, yok olacak. Ama Allah'ın rahmetiyle, yeniden var edilecek. Sıfıra bir ekleyince 1 olduğu gibi, ölümden sonra diriliş de böyledir. Allah, ölü toprağı dirilttiği gibi, ölü bedenleri de diriltecektir. Bu, O'nun kudretinin bir göstergesidir. Sıfır, yok oluşun değil, yeniden var oluşun kapısıdır. Çünkü sıfır, her şeyin içinde saklı olduğu potansiyeldir.


SEKİZİNCİ BÖLÜM: RAHMETİN SONSUZLUĞU
Allah'ın rahmeti, sıfırdan büyüktür. Çünkü O, sıfırı var eden, sıfıra anlam kazandırandır. O'nun rahmeti, her şeyi kuşatmıştır. Rahman ve Rahim isimleri, bu sonsuz rahmetin iki yüzüdür. Biri yaratıcı rahmettir, diğeri koruyucu, besleyici rahmettir. İkisi de birbirini tamamlar. Tıpkı baba ve anne gibi. Baba olmadan çocuk olmaz, anne olmadan çocuk büyümez. Rahman olmadan varlık olmaz, Rahim olmadan varlık devam etmez.


SONUÇ YERİNE: SIFIR VE BİR'İN SIRRI
Ey insan! Sen, sıfır ile bir arasındaki sırsın. Allah, seni yoktan var etti. Sen, O'nun rahmetiyle var oldun. O'na ibadet ederek değer kazanırsın. O'ndan uzaklaşarak değerini kaybedersin. Unutma, Allah Samed'dir, O'na hiçbir şey ekleyemezsin, O'ndan hiçbir şey eksiltemezsin. Ama sen, O'na yaklaştıkça, kendi değerini artırırsın. Sen, sıfır değilsin, sen birsin. Çünkü Allah seni yarattı, sana ruhundan üfledi ve seni en güzel şekilde var etti. Öyleyse, bu değeri korumak için O'na ibadet et, O'nun rahmetine sığın ve O'nun rızasını kazanmaya çalış.
Zira her sıfır, bir potansiyeldir. Ama her bir, bir gerçekliktir. Ve gerçeklik, Allah'tandır.
İşte bu bir Karoglan Risalesi'dir.
Anlayanlara selam olsun.
Kar©glan
Başağaçlı Raşit Tunca
Schrems, 19 Şubat 2018 Pazartesi
Read More Read More / Comment Comment
Fare ve Fatih Risalesi
Fare ve Fatih Risalesi
Karoglan'ın Fare ve Fatih Risalesi
Selamun Aleyküm,
Fatih ve fare ve kara balığı... Nasıl fare cibilliyatlı çocuk doğurulur veya doğurtulur?
Anlamayan ahmaklar bu risaleyi okumasın! Kişiye özeldir. Birisi Fatih bebek istiyormuş, bize haberi geldi. Ona atfen yazıyorum bunu. O okuyunca Fatih mesajı bıraktığı gibi "Tamam okudum anladım" mesajı bıraksın. Ondan sonra Facebook'dan sileceğim, herkes anlamaz. Angutları konuşturmayalım.
Fatih dedik: Bir cibilliyatı kara balığı, toz balığı (yani karadan gemileri yüzdüren). Diğer cibilliyatı duvar delen fare, yani İstanbul surlarını delen fare. Yani Fatih topçu ha! Çocuk olunca gazını almayı unutmayın, topçu olur çünkü.
Böyle bir çocuk için birinci olarak erkeğin kadından önce boşalması lazım. İkinci olarak Fatih (surları delip giren) yani fare, delikten kovuktan girip çıkan cibilliyat, annesine vaaz olurken de (dölün babadan anneye geçmesi sırasında da) yani delikten kovuktan girmesi lazım. Onun için kadın bir çoraplı don veya donunu giyer, ve donun avret mahalline delik açılarak sadece delikten giriş yaparak cima edilir. Yani annesine delikten kovuktan vaaz olması lazımdır. Yani fantazi yapın biraz canım.
Anlamayan ahmaklar okumasın dedik baştan yazdık.


FANTAZİLER BİR ANDA GERÇEĞE, HAKİKATE DÖNER Mİ? YAPILAN BİR AMELİN SONUCU, MEYVASI, MANEVİ MEYVASI NEDİR?
Bir Karoglan Risalesi (İlave)


BİRİNCİ BÖLÜM: FANTAZİ VE HAKİKAT İLİŞKİSİ
Şimdi gelelim asıl meseleye: Fantaziler bir anda gerçeğe, hakikate döner mi? Evet ve hayır. Bir insanın zihninde kurduğu her fantazi, eğer niyetle, iradeyle ve samimiyetle beslenirse, zamanla gerçeğe dönüşebilir. Çünkü her şey önce zihinde, sonra kalpte, sonra sözde, sonra amelde, en sonunda da maddi hayatta tecelli eder. Nasıl ki bir tohum toprağa düşmeden önce bir ağaç olarak hayal edilir, sonra filizlenir, büyür, meyve verir. Aynen öyle, bir insanın kalbinde ve zihninde kurduğu bir çocuk hayali, eğer Allah'ın izniyle ve doğru yöntemlerle desteklenirse, gerçek bir çocuğa dönüşebilir.
Ama burada çok önemli bir nokta var: Fantazi, niyetle birleşmezse, sadece hayal olarak kalır. Niyet, amelin ruhudur. Niyet ne kadar güçlü ve samimi olursa, o kadar gerçekleşme ihtimali yüksek olur. Bu yüzden, bir insan "Fatih gibi bir evlat istiyorum" diye niyet eder ve bu niyetini hayatına, davranışlarına, dualarına, eşiyle olan ilişkisine yansıtırsa, Allah'ın izniyle o niyet meyvesini verir.


İKİNCİ BÖLÜM: AMELİN MANEVİ MEYVASI
Peki yapılan bir amelin sonucu, meyvası, manevi meyvası nedir? Her amelin bir zahiri (görünen) ve bir batıni (görünmeyen, manevi) meyvesi vardır.
Zahiri Meyve: Yapılan amelin dünyada görünen sonucudur. Mesela çalışmanın karşılığı para kazanmaktır. Yemek yemenin karşılığı doymaktır. Cinsel ilişkinin zahiri meyvesi çocuktur. Bu, herkesin görebileceği, elle tutulabilen, gözle görülebilen bir sonuçtur.
Batıni (Manevi) Meyve: Yapılan amelin ahirette görülecek olan, kalbe, ruha, imana kazandırdığı değerdir. Mesela bir çalışmanın manevi meyvesi, helal rızık kazanmanın huzuru ve Allah'ın rızasıdır. Yemek yemenin manevi meyvesi, Allah'ın nimetine şükretmek ve bu şükrün kalbe kazandırdığı ferahlıktır. Cinsel ilişkinin manevi meyvesi, evlilik bağını güçlendirmek, eşler arasındaki sevgi ve muhabbeti artırmak, iffetli bir nesil yetiştirmek, ve en önemlisi Allah'ın emrine uymuş olmanın verdiği manevi huzurdur.
Fatih gibi bir evlat istemek, sadece fiziksel bir çocuk istemek değildir. Aynı zamanda o çocuğun manevi olarak da Fatih gibi olmasını istemektir. Yani cesur, adaletli, fetih ruhlu, ilim sahibi, Allah'a bağlı, Peygamber sevdalısı bir evlat. İşte bu, amelin manevi meyvesidir. O çocuk, sadece bir beden olarak doğmaz; aynı zamanda bir ruh, bir karakter, bir duruş ile doğar.


ÜÇÜNCÜ BÖLÜM: FARE CİBİLLİYATININ SEMBOLİK ANLAMI
Şimdi risaledeki "fare" ve "Fatih" sembollerine dönelim. Burada kast edilen şey, fiziksel olarak fare olmak değil, fare gibi zeki, delici, yılmaz, engelleri aşan bir karakterdir. Fatih Sultan Mehmet, İstanbul'un surlarını aşarak şehri fethetmiştir. O, tıpkı bir fare gibi, surların altından, deliklerden, gediklerden girerek düşmanın en zayıf noktasını bulmuş ve zafer kazanmıştır. İşte bu risalede anlatılan yöntem, fiziksel olarak bir fare gibi davranmak değil, sembolik olarak o "delici, engelleri aşan, yılmaz" ruhun çocuğa geçmesini sağlamaktır.


DÖRDÜNCÜ BÖLÜM: FANTAZİNİN HAKİKATE DÖNÜŞME SÜRECİ
Bir fantazi, gerçeğe dönüşürken şu aşamalardan geçer:

  1. Hayal: Zihinde bir fikrin oluşması. (Fatih gibi bir evlat istemek)
  2. Niyet: Bu hayali kalpte kararlılıkla istemek. (Allah'ım bana Fatih gibi bir evlat ver)
  3. Söz: Bu niyeti dile getirmek, eşle paylaşmak, Allah'a dua etmek.
  4. Amel: Bu niyete uygun davranışlar sergilemek. (İslam'a uygun şekilde eşle ilişkiye girmek, çocuğun yetişmesi için manevi ve maddi hazırlık yapmak)
  5. Tecelli: Allah'ın izniyle sonucun gerçekleşmesi. (Fatih karakterli bir evladın doğması)
Bu süreçte en önemli aşama, "amel" aşamasıdır. Yani niyeti hayata geçirmek. Risaledeki anlatım, aslında bu "amel" aşamasının sembolik bir tasviridir. Delikten girmek, fiziksel olarak değil, ama sembolik olarak "engelleri aşmak, zorlukları göğüslemek, cesur olmak" anlamına gelir.

BEŞİNCİ BÖLÜM: TOPÇU VE GAZ METAFORU
Risalede "Çocuk olunca gazını almayı unutmayın, topçu olur çünkü" deniyor. Bu çok ince bir noktadır. Top, güç, kuvvet, fetih sembolüdür. Gazını almak, bebeğin rahatlaması, sağlıklı olması demektir. Burada kastedilen, çocuğun sadece fiziksel olarak değil, manevi olarak da doyurulması, beslenmesi, eğitilmesi gerektiğidir. Tıpkı topun ateşlenmeden önce hazırlanması gibi, çocuğun da dünyaya gelmeden önce ve geldikten sonra manevi olarak hazırlanması gerekir. Yani "gazını almak", onun ruhunu, kalbini, aklını doğru beslemek demektir.


ALTINCI BÖLÜM: AHMAKLARA UYARI VE SIRRIN MAHİYETİ
Risalede defalarca "Anlamayan ahmaklar okumasın" deniyor. Bu, Karoglan'ın üslubundaki sertliktir, ama aslında bir sır perdesidir. Çünkü bazı şeyler herkesin anlayabileceği şeyler değildir. Semboller, metaforlar, teviller, sadece anlayana, bilene, arayana açılır. Bu risale, yüzeyde müstehcen ve anlamsız gelebilir; ama derininde bir evlat duası, bir Fatih yetiştirme aşkı, bir ümmet davası vardır. Bu yüzden "Anlamayan okumasın" denmesi, aslında "Anlamak için kalbini temizle, niyetini halis et, gözünü ve kulağını manaya aç" demektir.


YEDİNCİ BÖLÜM: SONUÇ - HAYALDEN HAKİKATE
Özetle ey insan! Fantaziler, eğer samimi bir niyetle, Allah'a güvenle, doğru bir amelle ve Peygamber'in (s.a.v.) sünnetine uygun bir şekilde hayata geçirilirse, Allah'ın izniyle gerçeğe, hakikate dönüşür. Bir çocuk, sadece etten kemikten ibaret değildir; o, anne ve babasının hayallerinin, niyetlerinin, dualarının, ahlakının, karakterinin bir yansımasıdır. Fatih gibi bir evlat istiyorsan, önce sen Fatih gibi olmaya niyet et. Sonra evine, eşine, çocuğuna Fatih muamelesi yap. Onu Fatih gibi yetiştir. Ve Allah'tan Fatih ruhlu bir evlat iste. İşte o zaman, hayalin hakikate dönüşür, fantezin gerçek olur.
Her çocuk, bir fetihtir. Ama her fetih, bir Fatih ister.
İşte bu bir Karoglan Risalesi'dir.
Anlayanlara selam olsun.
Kar©glan
Başağaçlı Raşit Tunca
Schrems, 09.05.2014
Read More Read More / Comment Comment
Sakal Sarık Cübbe Risalesi
Sakal Sarık Cübbe Risalesi
Karoglan'ın Sakal Sarık Cübbe Risalesi
Selamun Aleyküm,
"Sakal ile Müslüman olunmuyor, adam olunmuyor!" diyenler var.
SUAL: "Sakal ile Müslüman olunmuyor, adam olunmuyor. Sakal ile adam olunsaydı Darwin de adam olurdu." diyenler var. Ne dersiniz?
CEVAP: Sakal, Muhammed Mustafa'nın (s.a.v.) sünnetidir. Evet, sakal, cübbe, sarık; adam olmanın, Müslüman olmanın şartı değil. Ama nasıl bir elmayı gördüğümüzde "elma" demek için, o elmaya benzemesi gerekir. Yahut bir karpuza "karpuz" demek için, karpuza benzemesi gerekiyor ise; sakal, sarık, cübbe, Müslüman'ın vizyonudur, yani logosudur. Yani her sakallı Müslüman değildir, fakat Müslüman adabına göre sakal bırakan, sarık saran, cübbe giyen, simasından belli olur. "Esteuzubillah... 'Sîmâhum fî vücûhihim min eserissücûd' (Yüzlerinde secde eserinden nişanları vardır)" - Sadakallahul Azim. Yani Müslüman'da secde alametleri belli olur.
Ama "Her gördüğün sakallıyı hoca sanma!" diye de bir laf vardır, doğrudur. Simasında nur olmayan, sakallı ve cübbeliler; ancak çocukların oynadığı plastik karpuz, plastik elma, yahut vitrinlik plastik üzüm gibidir. Sadece benzer, ama ne tadı elmadır, ne içi dışı.
Sakal ile cübbe ile Müslüman olunmaz; ama sakalsız, cübbesiz de Müslüman olunmaz! Yani yarın kıyamet günü, çobanın koyunları ayırdığı vakit, "Şu koyunlar benim" demek için sırtına kendi renginde boya sürdüğü gibi; Muhammed Aleyhisselam'ın "Şunlar benim ümmetim" demesi için Muhammed'in sünnetlerine ittiba gerekir. Bakınca Muhammed, "Bunlar benim ümmetim" diyebilsin.


BİRİNCİ EKLEME: SÜNNETİN MAHİYETİ
Sünnet, Peygamber Efendimiz'in (s.a.v.) hayat tarzıdır. O'nun yemesi, içmesi, konuşması, yürümesi, oturması, giyinmesi, kalkması, uyuması, ibadet etmesi... Hepsi sünnettir. Sünnet, bir Müslüman'ın hayatına anlam katan, ona Peygamber sevgisini ve O'na olan bağlılığını gösteren bir pratiktir. Sakal, sarık, cübbe bunlardan sadece birkaçıdır. Bunları yaşamak, Peygamber'e olan muhabbetin dışa vurumudur. Ama unutulmamalıdır ki, sünnet sadece dış görünüşten ibaret değildir. Sünnet, ahlaktır, dürüstlüktür, adalettir, merhamettir, doğruluktur, emanete riayettir. Eğer bir insanın sakalı, cübbesi, sarığı varsa ama yalan söylüyor, hile yapıyor, zulmediyor, haram yiyorsa; o sakal, o cübbe, o sarık ona hiçbir fayda sağlamaz. Tıpkı meyve vermeyen, sadece süs olan bir ağaç gibidir.


İKİNCİ EKLEME: DARWİN ÖRNEĞİNİN İNCELENMESİ
Sualdeki "Sakal ile adam olunsaydı Darwin de adam olurdu" sözü, aslında bir kıyas yanlışlığıdır. Darwin, bir Müslüman değildi, Peygamber'in (s.a.v.) ümmeti değildi. Sakal, sadece Peygamber'in sünneti olduğu için anlamlıdır. Bir kâfirin sakalı, onun Peygamber'e olan bağlılığını göstermez, sadece bir kıldır. Ama bir Müslüman'ın sakalı, onun "Ya Resulullah, ben seni seviyorum, sana benzemek istiyorum" dediğinin bir ifadesidir. Bu yüzden Darwin'in sakalı, Hz. Muhammed'in (s.a.v.) sünnetine uyduğu için değil, belki moda olduğu için, belki doğası gereği vardı. Ama onun sakalı, imanla değil, sadece bir fiziksel özellikti. Mesele sakalın varlığı değil, niyet ve bağlılıktır.


ÜÇÜNCÜ EKLEME: GÖRÜNÜŞ VE ÖZ ARASINDAKİ DENGE
İslam, her zaman görünüş ile öz arasında bir denge kurar. Ne görünüşü ihmal eder, ne de özü ihmal eder. Görünüş, özü yansıtmalıdır. Öz güzelse, görünüş de ona uygun olmalıdır. Ama görünüş, özü göstermiyorsa, o zaman ikiyüzlülük başlar. Sakal, sarık, cübbe, bir Müslüman'ın kimliğidir, tıpkı bir askerin üniforması, bir doktorun önlüğü, bir hâkimin cübbesi gibi. Ama üniforma giyen herkes asker mi olur? Elbette hayır. Önlük giyen herkes doktor mu olur? Hayır. Cübbe giyen herkes âlim mi olur? Hayır. Ama asker, üniformasıyla tanınır; doktor, önlüğüyle tanınır; âlim, cübbesiyle tanınır. Bu, aidiyetin, sorumluluğun, kimliğin bir ifadesidir.


DÖRDÜNCÜ EKLEME: KIYAMET GÜNÜNDEKİ AYIRIM
Risalede geçen kıyamet günü benzetmesi çok yerindedir. Çoban, koyunlarını nasıl sırtlarındaki renkle ayırırsa, Peygamber Efendimiz (s.a.v.) de ümmetini, sünnetine uyup uymadıklarıyla ayıracaktır. Bu, sadece fiziksel bir benzerlik değil, aynı zamanda manevi bir benzerliktir. Yani bir insan sakallı, sarıklı, cübbeli olabilir ama Peygamber'in (s.a.v.) ahlakını, merhametini, doğruluğunu, adaletini yaşamıyorsa, o zaman sadece bir kılıftır, içi boştur. Ama bir insan sakalsız, sarıksız, cübbesiz olsa bile, Peygamber'in ahlakını yaşıyorsa, o da O'nun ümmetidir. Ancak en güzeli, her ikisini birden yaşamaktır. Yani hem görünüşte hem de özde Peygamber'e (s.a.v.) benzemeye çalışmaktır.


BEŞİNCİ EKLEME: MEYVE ÖRNEĞİNİN DERİNLEŞTİRİLMESİ
Plastik meyve örneği çok isabetlidir. Vitrinde duran plastik elma, gerçek elmaya ne kadar benziyorsa, sadece görüntü olarak benzer; ama tadı, kokusu, lezzeti, faydası yoktur. Tıpkı sakallı, sarıklı, cübbeli ama kötü ahlaklı bir insan gibi. O insan, sadece kılık kıyafetiyle Müslüman'a benzer, ama Müslüman'ın ahlakını, merhametini, doğruluğunu, tevazusunu, fedakarlığını taşımaz. O, bir vitrin Müslüman'ıdır. Ama gerçek Müslüman, hem kılığıyla hem de kişiliğiyle, hem görünüşüyle hem de özüyle Müslüman olan insandır.


ALTINCI EKLEME: ÖNEMLİ BİR UYARI
Bu risaleyi okuyan bazı kardeşlerimiz, "Öyleyse sakal, sarık, cübbe hiç önemli değil" gibi bir yanlış anlamaya kapılmasın. Hayır, çok önemlidir. Ama öneminin derecesi, kalp ile olan bağlantısına göre değişir. Eğer bir Müslüman, Peygamber Efendimiz'i (s.a.v.) sevdiği için O'nun sünnetini yaşıyorsa, bu ona hem dünyada hem ahirette büyük mükafat kazandırır. Ama eğer bu kılık kıyafetleri, gösteriş için, insanlara hava atmak için, yahut dindar görünmek için giyiyorsa, bu bir riyadır, gösteriştir ve Allah katında makbul değildir. Bu yüzden niyet çok önemlidir. Sakal, sarık, cübbe; Allah rızası için ve Peygamber sevgisiyle giyilmelidir.


YEDİNCİ EKLEME: ZAMAN VE MEKÂNA GÖRE SÜNNETLER
Sakal, sarık, cübbe, Peygamber Efendimiz'in (s.a.v.) dönemindeki Arap örf ve adetlerine uygun giyim tarzlarıydı. Bugün farklı coğrafyalarda, farklı iklimlerde, farklı kültürlerde yaşayan Müslümanlar, kendi örf ve adetlerine uygun, ama yine sünnet ruhuna uygun giyim tarzları geliştirebilirler. Önemli olan, Müslüman kimliğini yansıtan, iffetli, temiz, düzgün, gösterişsiz ve tevazulu bir giyim tarzıdır. Sakal, sarık, cübbe bu kimliğin en güzel örneklerindendir, ama tek örnek değildir. Müslüman, nerede olursa olsun, giyiminde Müslüman olduğu belli olmalıdır. Bu, onun imanının ve kimliğinin bir gereğidir.


SONUÇ YERİNE: BAKINCA MUHAMMED (S.A.V.) DEMELERİ
Özetle ey insan! Sakal, sarık, cübbe, Müslüman'ın dış kimliğidir. Ama asıl kimlik, kalptedir. Kalp imanla doluysa, dış da ona uygun olur. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bir hadislerinde: "Muhakkak ki Allah, sizin suretlerinize ve mallarınıza değil, kalplerinize ve amellerinize bakar." (Müslim) buyuruyor. Yani asıl olan kalp ve ameldir. Ama kalp ve amel, dışa da yansır. Bu yüzden, hem kalben hem de fiilen, hem özde hem de sözde, hem içte hem dışta Peygamber'e (s.a.v.) uymaya çalışalım. Ta ki kıyamet günü, Hz. Muhammed (s.a.v.) bize baktığında, "Bunlar benim ümmetim" desin. Ve bakan herkes, Müslüman'ı gördüğünde, onun şerefli, iffetli, güvenilir, dürüst, merhametli bir insan olduğunu anlasın. İşte o zaman, sakal, sarık ve cübbe, sadece bir kılık değil, bir şeref nişanı olur.
İşte bu bir Karoglan Risalesi'dir.
Sünnete uyanlara selam olsun.
Kar©glan
Başağaçlı Raşit Tunca
Schrems, 5 Kasım 2012
Read More Read More / Comment Comment
"Evrim" Risalesi
"Evrim" Risalesi
Karoglan'ın "Evrim" Risalesi
Esselamu Aleyküm,
Birkaç dangıl diyorki: "Neymiş, insan maymundan gelmişmiş."
Allah demiyor mu Kur'an'da: "Yaptıkları hata yüzünden onları (Hz. Adem ile Hz. Havva'yı) dünyaya attık" diye? Dünya sıfır kilometre, hiçbir şey daha icat edilmemiş. Öyle takım elbise fabrikası, Hatemoğlu Altın Başak daha kurulmamış. Hz. Adem'in kışın sırtına alacağı bir sakkosu yok, bir palto icat edilmemiş. Neyle soğuktan korunacak?
Mamutlar (fillerin ilk versiyonu) kuzey kutbunda yaşarlarken, onlar tüylüymüş. Çünkü yöreye ve mevsime ayak uydurmuşlar, soğuğa karşı üzerlerine tüy üretmiş vücutları, mevsime uyum sağlamışlar. Sonra büyük soğuk buzul devri olunca, ordan aşağıya inen, göç eden filler, bu sefer sıcak Afrika, Hindistan gibi bir yere inince, ne olacak? Sıcaktan terlememek için, yine mevsime uymuş, bu sefer çıplak olmuşlar, yani kıl dökmüşler.
Peki bunu biliyorsan, niye Adem'in Hatemoğlu paltoyla cennetten inmediğini bilmiyorsun ahmak? Kylie Minogue gibi konsere gittiği yere bir konteyner elbise, eşya götürecek kadar elbisesi, eşyası yok. Bir yol yok, yolluk yok. Ne olacak onun vücudu da kışın soğuktan üşümemek için KILLANDI tabii ki! Ve ne derler: "Erkeğin kıllısı Adem'den, kadının kıllısı ise Ayı'dan..." Duymadın mı bunu sen?


BİRİNCİ EKLEME: ADAPTASYON VE EVRİM ARASINDAKİ FARK
Şimdi burada çok önemli bir nokta var. Evrimcilerin anlattığı ile adaptasyon (çevreye uyum sağlama) birbirine karıştırılıyor. Mamutların kıllanması veya fillerin kıl dökmesi, adaptasyondur. Yani bir türün, yaşadığı çevreye göre fiziksel özelliklerini değiştirmesidir. Bu, Allah'ın yarattığı canlılara verdiği esnekliktir, bir mucizedir. Ama bu, o canlının başka bir canlıdan türediği anlamına gelmez. Bir fil, ne kadar kıl dökerse döksün, yine fil olarak kalır. Bir maymun, ne kadar dik yürürse yürüsün, maymun olarak kalır. Türler arası geçiş dedikleri şey ise, bugüne kadar hiçbir bilimsel delille ispatlanamamıştır. Fosil kayıtlarında hep eksik halkalar vardır, çünkü o halkalar aslında yoktur.


BİRİNCİ BÖLÜM: TAŞ DEVRİ VE AVLANMA
Ve yine neymiş, "Cilalı Taş Devri"ymiş. Lan angut, demir daha çıkarılmamış, demirin nasıl işleneceği bilinmiyor. SIFIR kilometre dünya diyoruz işte angut! Öyle olmasına rağmen aklını çalıştırmış da mızrağına taş bağlayıp avlanmış. Lan angut, Adem ile Havva cennetten kovulup dünyaya inince, senin köşedeki bakkal amca yok, merkezdeki market gibi bir market, bakkalı yok. Bir lokma için arayacak, bulacak, avlanacak da yiyecek. Ne yapacak? Ya başka beyinsiz evrimci?


İKİNCİ EKLEME: İHTİYAÇ, İCATLARIN ANNESİDİR
İşte burada asıl mesele şudur: İnsan, ihtiyaç duydukça icat eder, gelişir, ilerler. Adem (a.s.), dünyaya indiğinde çıplaktı. Soğuktan korunmak için hayvan postları giymeyi öğrendi. Ateşi keşfetti. Taşı, sopayı, kemiği alet olarak kullanmayı öğrendi. Zamanla tarımı, hayvancılığı, madenciliği, yazıyı, sanatı, bilimi icat etti. Bu, onun maymundan geldiğini değil, Allah'ın ona verdiği akıl ve iradeyle dünyayı imar ettiğini gösterir. İnsan, icat ettikçe uygarlaştı, uygarlaştıkça dik durdu, dik durdukça da maymundan ayrıldı. Yani dik durmak, maymunluktan kurtuluşun göstergesidir, maymunluğa dönüşün değil.


İKİNCİ BÖLÜM: YÜRÜME VE TAKLİT MESELESİ
Ee neymiş, "Eğilerek yürüyormuş, maymun gibiymiş." Lan dangıl, Hz. Adem avlanırken gördü, aslana baktı, kaplana baktı, nasıllar onlar? Hepsi eğik vaziyette. Nasıl avlanıyorlar? Baktı, gördü. O da avını yakalayacak, koşacak. İnsan, aynel yakin, görerek taklit ederek öğrenen bir varlık. Bir insan gördüğünü taklit edebilen varlık. Baktı kaplan böyle, kedi böyle, bilmem kim böyle davranıyor. Ne yapacak? O da eğildi belki, değil mi? Sonra bir bir ihtiyacı olan şeyleri icat ettikçe doğruldu, dikildi, giyinmesini, ev yapmasını öğrendikçe gelişti işte.


ÜÇÜNCÜ EKLEME: TAKLİT ETMEK, TÜREMEK DEĞİLDİR
Burada çok ince bir nokta var. İnsan, öğrenmek için taklit eder. Bir çocuk, babasını taklit eder. Bir sanatçı, ustasını taklit eder. Bir bilim adamı, doğayı taklit eder. Ama bu, o çocuğun babası olduğu anlamına gelmez, o sanatçının ustası olduğu anlamına gelmez, o bilim adamının doğa olduğu anlamına gelmez. Aynı şekilde, Adem (a.s.) aslanı, kaplanı taklit etti diye, onlardan türediği anlamına gelmez. Taklit, öğrenme ve gelişme içindir; türeme, genetik ve biyolojik bir süreçtir. Bunu birbirine karıştıranın aklına şaşarım.


DÖRDÜNCÜ EKLEME: YARATILIŞIN KERAMETİ
İnsanın maymundan geldiği iddiası, insanın onuruna, şerefine, Allah'ın ona verdiği değere bir hakarettir. Kur'an'da Allah (C.C.) buyuruyor ki: "Andolsun, biz insanoğlunu en güzel biçimde yarattık." (Tin Suresi, 4). Peki bu "en güzel biçim" maymun şekli midir? Allah, Adem'i kendi elleriyle (kudretiyle) yoğurdu, ona ruhundan üfledi, meleklere ona secde etmelerini emretti. Eğer insan maymundan gelmiş olsaydı, meleklerin maymuna secde etmesi gerekirdi. Ama öyle olmadı. İnsan, yaratılışın zirvesidir. Evrimcilerin iddiası, bu zirveyi çamura bulamaktır. Yani buna maymundan gelindi denirse, şöyle şimdi de görelim maymundan geldiğini iddia et görelim.


BEŞİNCİ EKLEME: DARWİN VE TARİHSEL HATA
Darwin'in teorisi, 1859'da ortaya atıldığında, bilimsel bir gerçek değil, bir hipotezdi. Bugün bile, genetik bilimi, moleküler biyoloji, bu teoriyi desteklemediği gibi, aksine çürütmektedir. DNA yapısındaki karmaşıklık, hücrenin işleyişindeki muazzam düzen, bir tesadüfün ürünü olamaz. Bir maymunun, milyonlarca yıl içinde insana dönüşmesi, bir bilgisayarın rastgele tuşlara basarak bir Shakespeare eseri yazmasından daha zordur. Ve bugüne kadar ne fosil olarak ne genetik olarak bu geçişe dair tek bir somut delil bulunamamıştır. O yüzden bu teoriyi sorgusuz sualsiz kabul edip de "İnsan maymundur" diyen dangıllara bakmayın. Onlar, ya cehaletlerinden ya da kasıtlı olarak gerçeği çarpıtmaktadırlar.


ALTINCI EKLEME: ALLAH'IN KUDRETİ VE SONSUZ YARATICILIĞI
Allah, her şeyi bir anda yaratmaya kadirdir. "Ol" der, oluverir. Ama O, her şeyi bir hikmete, bir sünnete (kanuna) göre yaratır. Evrim, Allah'ın yaratışındaki kanunlardan biri olabilir mi? Belki de evrim, bir türün içindeki çeşitliliktir (mikro evrim). Ama bir türün başka bir türe dönüşmesi (makro evrim), Allah'ın yaratışına terstir. Her tür, kendi içinde yaratılmıştır ve kendi sınırları içinde çeşitlenir. Allah, türleri yaratmış, onlara uyum sağlama yeteneği vermiş ama hiçbir türü başka bir türe dönüştürmemiştir. Çünkü O, her şeyi belli bir ölçüyle yaratmıştır.


SONUÇ YERİNE: GERÇEK EVRİM NEDİR?
Asıl evrim, insanın ruhen, ahlaken, manen gelişmesidir. İnsan, Allah'a yaklaştıkça, ahlakını güzelleştirdikçe, ilmini artırdıkça evrimleşir. Bir hayattan başka bir hayata geçiş, ölüm ve diriliş, evrimin değil, haşrın konusudur. Ölü toprağın dirilmesi, evrim değil, Allah'ın kudretinin tecellisidir. Öyleyse ey insan! Sen maymundan gelmedin, sen bir insansın. Senin aslın çamur değil, ruh-u ilahidir. Senin baban Adem, annen Havva'dır. Ve sen, bu dünyaya maymun olmak için değil, insan olmanın sırrını taşımak ve o sırrı sonsuzluğa taşımak için geldin.
İşte bu bir Karoglan Risalesi'dir.
Aklını kullananlara selam olsun.
Kar©glan
Başağaçlı Raşit Tunca
Schrems, 18.02.2016 Perşembe saat 14:36
Read More Read More / Comment Comment
Sırat Köprüsü ve Haşr
Sırat Köprüsü ve Haşr
Karoglan'ın Sırat Köprüsü ve Haşr Risalesi
Selamun Aleyküm,
SIRAT KÖPRÜSÜ, Kur'an-ı Kerim'de köprü olarak geçmez. Fakat SIRAT, yol demektir. Fatiha'da "İhdinassırâtel müstakîm" diye geçer; dosdoğru yol demektir. Daha öncelerdeki sesli vaazlarımızı takip edenler, bu konudaki sesli izahımızı hatırlayacaklardır.
Bir ağacın dikilmesindeki bütün gaye, o ağacın meyve verip meyvesine ulaşmak, meyvesini yiyip tadına bakmak, yahut onunla doymak içindir. İnsan denen soy ağacının sonucunda da daha olgun bir insan haline gelerek, yeni bilgilerin depolandığı ve bir ileriye insanlığı taşıdığı bir süreç vardır. İnsan soyunun devam etmesi için çocuk yapıp üremesi de, onun meyve vermesidir, asıl gayedir.
Öyle olunca, insanın öldükten sonra haşrolacağı demek, onun insan olacak elementlerinin toplanıp haşredilmesi demektir. Haşr, mesela bir kadın anne hamile olunca, Manavgat'tan mandalina, Malatya'dan kayısı, Diyarbakır'dan karpuz gelir, o kadın yer ve bunlar doğacak çocuğun elementlerinin bir kısmını meydana getirir. İşte Malatya'nın toprağı da, Diyarbakır'ın toprağı da, bilmem nerenin toprağı da elementleri saflaşır, meyve sebze olur, o bedende toplanır, haşrolur ve doğacak çocuğun ilk halini oluşturur demek olur. Yani haşr işte yine Amerika'dan fıstık, Amasya'dan elma gelir de... bütün elementler o çocuğun hamuruna katılır ve çocuk denen meyva meydana gelir.


BİRİNCİ EKLEME: HAŞR'IN DERİN ANLAMI
Haşr, sadece ölüm sonrası değil, hayatın her anında gerçekleşen bir olaydır. Bir tohumun toprakta çürüyüp sonra filizlenmesi haşrdır. Bir insanın yediği lokmanın ete, kemiğe, kana dönüşmesi haşrdır. Bir düşüncenin, bir fikrin, başka beyinlerde yeniden can bulması haşrdır. Yani haşr, ölümden sonraki dirilişin yanı sıra, hayatın her safhasında maddenin ve ruhun yeniden örgütlenmesidir. Allah, ölü toprağı dirilttiği gibi, ölü kalpleri de diriltir. Haşr, işte bu sürekli yeniden var oluşun adıdır.


SIRAT MESELESİNE GELİNCE:
Kıldan ince deniyor ve cehennemin üstüne kurulacak, ondan geçecek bütün insanlar deniyor. Ve bazı alimler, anne karnındaki çocuğun o ilk halini ve anne karnını, çocuk için cennet diye adlandırmışlar. Evet, öyle. Çalışkan derdi yok, fatura derdi yok, bütün lokmalar ona ulaşıyor. Ve yine yedikleri, onda haceti defi etmeye (dışkılamaya) meydana getirmiyor. Çünkü cennette pislenme yoktur. Yoksa çocuk kakasını anne karnında yapacak olsa, kendine yer kalmaz. Bir yandan yer, bir yandan da pisler ve pislikler, mikroplar onu daha doğmadan hasta edip öldürürdü. Oysaki orada, yediklerinden bir kaka, pislik oluşmaz. En saf halleridir onların, senin orada yediğin, aldığın gıdalar.
Bunları böyle açıkladıktan sonra, peki çocuk babadan, yani rahman tabiatlı erkekten anneye geçebilmesi için, zeker (erkeğin tenasül uzvu) denen köprü ile anne rahmine bir bağlantı kurulur. Ve o zeker sayesinde, insan tohumu erkekten kadının rahmine geçer. Yani kıldan incedir, çünkü erkek tenasül uzvunun ucunun deliği kıldan bile ince bir delik ve bu delikten geçer de anneye dahil olur, değil mi? Daha bunu anlamamak için ahmak olmak lazım değil mi? Ve hal böyle olunca Sırat demek budur.
Peki, bütün insanlık ondan geçecek demek ise, Allah ilk Hz. Adem'i yarattı. Hz. Adem, ilk defa Havva ile cinsi münasebet edince, ilk damla, ilk çocuk ile, onun içindeki bütün insanlığı da barındıran ana çekirdek, ana tohum Havva'nın rahmine geçti. Öyle olunca, Adem'in halveti (birleşmesi) o bütün insanlığın geçişini temsil eder.


İKİNCİ EKLEME: SIRAT'IN SEMBOLİK BOYUTU
Sırat, aslında her insanın hayatı boyunca yürüdüğü yoldur. Doğum ile ölüm arasındaki hayat, bir Sırat'tır. Bazıları bu yolda yürürken dengeli ve kararlıdır, bazıları sağa sola sapar, bazıları ise yolda takılıp düşer. İşte o kıldan ince köprü, hayatın kendisidir. Her an bir seçim yapmak, her an bir engeli aşmak, her an doğru ile yanlış arasında bir karar vermek zorundayız. Cehennemin üstüne kurulmuş olması, bu yolun her iki tarafının da hatalarla, günahlarla, pişmanlıklarla dolu olmasıdır. Ama amaç, o yolda yürürken dengede kalmak ve sonunda cennete ulaşmaktır.


ÜÇÜNCÜ EKLEME: BÜYÜK KAİNAT VE KÜÇÜK KAİNAT (İNSAN)
Allah, kainatı da kendi suretinde halketti ve fakat Hz. Adem ile Havva'yı da kainatın prototipi (ilk örneği) olarak halketti. Öyle olunca büyük kainattan iki tane var; birisi Hz. Adem gibi olan, bir de Havva gibi olan. Rahman gibi bir de Rahim gibi olan. Öyle olunca işte haşrde, mahşerde ise o büyük kainat olan Hz. Adem ile Havva'nın temsili olan kainattaki Sırat'ın kurulması, o ilk halvetin ve cennete veya cehennem çukuruna düşmenin temsili olan kainatlar arası geçişi temsil eder.
Yani bunu bugün bilim adamları tespit etmişler ve semadaki bazı sistemlerin, bazı sistemlerle buluşup karışıp tekrar ayrıştığını söylüyorlar semada. Öyle olunca işte kainattaki halleri, kendi asıllerimizin kavuşmasıdır. Dünyadaki hali ise, prototip kainatların buluşmasıdır. Yani SIRAT, burada erkeğin yarağının kadının rahmine çocuğu koymak için uzatılması ve sonra ejakülasyon (boşalma) ve çocuk olacak tohumların geçişidir.


DÖRDÜNCÜ EKLEME: YARIŞ VE KAZANMAK
Ama her insanda ancak bir tane veya iki tane tohumun geçmeyi başarması demek, cennetin o kadar ucuz ve kolay olmadığına işarettir. Binlerce meni ve spermadan, bir tanesi yarışı kazanır. Bazıları daha yarı yolda, yada yolun sonunda, yada başında, cehennem çukuruna düşmekte, yani heder olup yolda yarışı kaybetmekteler.
İşte bu, hayatın kendisini anlatan en büyük benzetmedir. Milyonlarca sperm arasından sadece bir tanesi rahme ulaşır ve hayat başlar. Geri kalanların hepsi yok olur. Bu, dünyaya gelmenin bile ne kadar zor ve kıymetli olduğunu gösterir. Öyleyse, bu yarışı kazanıp dünyaya gelen her insan, aslında büyük bir mükafatı hak etmiştir. Ama asıl soru şudur: Siz, o yarışı kazanıp geldiğiniz bu dünyada, ikinci bir Sırat'a hazır mısınız? Hayatın Sırat'ında dengede kalabilecek misiniz? Yoksa ilk yarışı kazanıp da burada kaybedecek misiniz?


BEŞİNCİ EKLEME: KÖPRÜ METAFORU VE İNSAN OLMAK
Sırat, aynı zamanda insanın "insan" olma yolculuğudur. Her insan, kendi içinde bir Sırat'tır. Nefsi, aklı, kalbi, arzuları ve vicdanı arasında bir köprüde yürür. Kimi bu köprüyü sağlam adımlarla geçer, kimi sallanır, kimi düşer. O köprüden geçen herkes, aslında kendi sınırlarını, kendi zaaflarını, kendi güçlü yanlarını test eder. Düşenler, cehennemi kendi içlerinde yaşar; geçenler ise cenneti kendi kalplerinde bulur. İşte bu yüzden Sırat, bir metafor, bir semboldür. Ve bu sembolü anlamak, insanın kendi varoluşunu anlamasıdır.


SONUÇ YERİNE: HER ŞEY BİR SIRAT'TIR
Ey insan! Sırat, sadece ahirette geçeceğin bir köprü değildir. Sırat, her an yürüdüğün yoldur. Doğumun Sırat'ı, hayatın Sırat'ı, ölümün Sırat'ı, sonraki hayatın Sırat'ı... Her an bir köprüden geçiyorsun. Bazen bir karar, bazen bir söz, bazen bir bakış, bazen bir adım... Hepsi bir Sırat'tır. Ve o Sırat'ta düşmemek için, Allah'ın ipine sımsıkı sarıl. Çünkü o ip, kıldan ince değil, dağlardan sağlamdır. Ama onu tutmak, senin elindedir.
İşte bu bir Karoglan Risalesi'dir.
Gerçeği görenlere selam olsun.
Kar©glan
Başağaçlı Raşit Tunca
Schrems, 22 Ocak 2017
Read More Read More / Comment Comment
Açık Resimlere ve Açık Videolara Bakmak
Açık Resimlere ve Açık Videolara Bakmak
Karoglan'ın Açık Resimlere ve Açık Videolara Bakmak Risalesi
Selamun Aleyküm,
Bugün internetin, altı yaşındaki bir çocuğun eline kadar düştüğü bir çağda yaşıyoruz. Resim ararken, şarkı ararken, komik bir video ararken, birden karşına çıplak bir resim çıkıveriyor. Ona tıklarsan, binlercesine açılan bir kapı. Dünde, Playboy dergisini alıp da bir kadının mayolu resmine bakmak bile bir bütçe gerektirirken, bugün çoğunun cebindeki cepte bile her an, bedava, 7/24 hizmette bu işler. Ve buna rastlamamak mümkün değilken, neredeyse herkesin seks filmi veya seks resimleri gördüğü, "a.. nedir, s.. nedir, tikişmek nedir?" canlı canlı öğrendiği bir çağda, hâlâ milleti leylek masallarıyla kandırmak, düpedüz ahmaklıktır.
Ve evet, edep, edep biraz! Ama âliminden cahiline herkesin evine giren bu internet ortamında seks filmi seyretmeyen kalmamışken, beni bunlara bakmış diye günah keçisi ilan eden dangılağın ta koyanına... Daha dün, bir vaazında "Ben rüyamda bir kaplıca gördüm, her gün girdiğim bir kaplıcam vardı, bugün yok" diyerek rüyasındaki kaplıcaya inanan alimlerin, babalarının, şeyhlerinin TV kanalları, internet sayfaları açtığını görüyoruz. Dün TV memnu, yasak derken, bugün bu mecraya şeyhler bile, babalar bile girmişken, bu adamlar internette hiç mi resim aramadı? Resim sayfasında ilgi çekici bir XXX videosu veya resmi hep çıkıyor. Öyle olunca, şeytan da dürterse, ordan oraya, oradan da binlercesinin olduğu sayfaya varmak mümkün. Dün, paralı aç açlığına dansöz karıların göbek dansına gitmek için para ödeyenler—hem de ne için, "kadın mayolu dans edecek de ona bakacağız" diye para öderken—asker olup da aç aç bakmayan var mı? Yine dün para ile iken bunlar, bugün sadece baldırına, bacağına değil, girip çıkışına bakabiliyorsun kardeşim.
Öyle olunca herkes bu boka belenmişken, beni günah keçisi ilan edecek olanın aklına sıçan benim. Tamam, siz gözlerinizi yumun, kafanızı kuma gömün onları görmemek için kardeşim, ben yummuyorum, görünce ihtiyaç olunca bazen açıp bakıyorum bile.
Herkes bamya, sümüklü bamya sevecek diye bir şey yok. Bazısı sevmeyebilir. Sen sevmiyorsun diye sümüklü bamyayı inkar edemezsin anladın mı dangıl? Sen seyretmiyorsun diye bu filmleri, ben, şu, bu o... Sadece seyredenler değil, bunları çekenler, bu filmleri yapan bireyler bile var. Bir dükkanda, markette her şey vardır ve olur. Ama sen, senin ihtiyacın olanı alırsın ve parana göre alırsın. Ve bu dükkan, ahir zaman dükkanında da iyisi var, senin kötü sandıkların da var. İstersen alırsın, istemezsen gözünü yumarsın. Ama kafanı kuma gömmekle bir şey olmaz, sadece sen görmezsin etrafını. Halbuki altı yaşındaki çocuk da gördü bunları. Anladın mı ahmak?


BİRİNCİ EKLEME: İKİYÜZLÜLÜK ÇAĞI
Şimdi gelelim asıl meseleye: Bu işin en büyük yarası, ikiyüzlülüktür. Bir taraftan evinin en ücra köşesinde, gecenin bir vakti o ekranlara bakıp da "Ne güzel, ne rahat" diyen, diğer taraftan cami minberinde, televizyon stüdyolarında "Edep, hayâ, iffet!" diye bağıran o sahte erdemliler, işte bu asıl hastalıktır. İnsan, nefsiyle yüzleşmekten korktuğu için başkalarını suçlar. Oysa gerçek erdem, hatalarını bilip sakınmaktır, yoksa onları görmezden gelip başkasına taş atmak değildir. Dünyanın en tehlikeli körü, gözü gören ama gerçeği görmeyen kördür.
İKİNCİ EKLEME: TEKNOLOJİ VE AHLAK İKİLEMİ
Hz. İsa (a.s.) için deniyor ki: "Daha beşikte konuştu, 'Ben peygamberim' dedi." Öyle olunca, daha beşikte ermiş olan birisi, onun peygamber olduğunu bilebiliyorsa, o zaman annesine nasıl konduğunu da bilmek hakkıdır. Ve fakat, İsa anne karnına o yoldan konmadı deniyor. Peki hangi yolla kondu? Rahmin başka kapısı mı var? Arka kapısı mı var, ordan saklıca girsin İsa Meryem'in içine len dangıl? Ve ona "Seni leylekler getirdi" demek, işte bu ahmaklığın daniskasıdır. İnsan bedeni, Allah'ın en büyük sanat eseridir. Onu tabak, çatal, bilmem ne diye sahte isimlerle adlandırıp, çocuğa "Seni leylek getirdi" dersen, belki o an onu kandırırsın ama ileride gerçekle yüzleştiğinde o çocuk, sana olan tüm güvenini yitirir. O çocuk, bugün bunları bilmediği, doğru dürüst anlatılmadığı için tecavüze uğrar oldu. Yıllardır böyle saklandığı, öğretilmediği için bunlar böyle bir zulme uğradılar.
ÜÇÜNCÜ EKLEME: KORKU DEĞİL, BİLİNÇ
Artık akıl iyice arttı ve bugün cahil birine neredeyse yer kalmadı bu dünyada. Neden? Çünkü okuma yazma bilmeyen ne bilgisayar kullanabilir, ne Facebook, ne Tweet. Onların tüylütü kayıp! Yani tedahülden kalkmak üzereler, çünkü çağ değişti kardeşim. Artık bilgi çağı. Bu bilgi, ilkokul çağına kadar indi. İlkokula giden bir çocuk, bir cep bilgisayarını kullanabilecek kadar akıllı iken, hâlâ onlara leylek hikayesi ile kandırıp salak bırakmak, onları cehalete mahkum etmektir. Bu yüzden, onların böyle safları kandıran şerefsizlerce tecavüze uğramasına sebep olursunuz. Korumanın yolu, onları dünyadan koparmak değil, donanımlı kılmaktır. Artık bu filmler her yerde varken, herkesin cebine inmişken, binlerce sapık türedi elbet. Çocuğunu korumak istiyorsan, ona korku salma, bilinç ver. Ona "Bunlar var ama bunlar çirkin, bunlar zararlı, bunlar insanı hayvandan aşağı düşürür" de. Ama "Bunlar yok" deme, çünkü var ve o bir gün onları bulacak.
DÖRDÜNCÜ EKLEME: SEÇİM VE SORUMLULUK
Üzüm var ama üzümü pekmez edenler olduğu gibi, üzümü şarap edenler de bu dünyada var. Üzümü pekmez edenleri Allah yarattı da, şarap edenleri kim yarattı peki? Bunların hiçbirine müsaade vermeyebilirdi Allah, ama öyle yapmamışken, o zaman sorgu zamanı, iyi ve kötü nedir sorgu zamanı, tefekkür kardeşim. Bıçakla ameliyat yapılıp hasta kurtarılır, ama zaman gelir o bıçak katilin elinde adam da öldürebilir. Öyleyse bu XXX videolar, ameliyatçının elindeki bıçak gibi olursa bir çocuğun geleceği kurtarılabilir. Yani ona "Bunlar var ve bunlar senin gelişimini, ruhunu, gözünü, kalbini zehirler" diye anlatırsan, o da bunları bir düşman gibi tanır. Ama hâlâ leylek hikayesi ile kandırırsan, o bir gün onlarla karşılaştığında ne yapacağını bilemez ve savunmasız kalır. Artık o çağ değişti, leylek hikayesi bu çağda olmaz kardeşim!
BEŞİNCİ EKLEME: GÖZÜN VE KALBİN KORUNMASI
İslam'da emredilen şey, gözü haramdan sakındırmaktır. Peki bu, gözü kapatmak mıdır? Hayır, bu kalbi ve iradeyi terbiye etmektir. Ekranda geçen o görüntü, sadece bir görüntüdür. Senin ona verdiğin anlam, onu cennet veya cehennem yapar. Eğer kalbin Allah korkusuyla doluysa, o görüntü sana sadece bir ibret olur, bir uyarı olur, tıpkı bir doktorun tıp fakültesinde hastalıkları görmesi gibi. Amacın nefsini tatmin etmekse, işte o zaman o görüntü bir zehire dönüşür. Bu yüzden asıl mesele, ekranı değil, nefsi terbiye etmektir. "Bakma" demek, "Görme" demek değildir; "Gözünü, kalbini ve niyetini kontrol et" demektir.


SONUÇ YERİNE: CESARET VE HAKİKAT
Ey insan! Bu çağ, her şeyin açık olduğu bir çağdır. Artık perde yok, saklanacak bir şey yok. İnkar etmek, yok saymak, sadece körlüktür. Asıl olan, bu gerçekle yüzleşip, onunla nasıl yaşanacağını, ondan nasıl korunacağını öğretmektir. Çocuklarımıza, gençlerimize, "Bunlar kötü, bakma" demek yetmez. Onlara "Bunlar var, ama sen onlardan daha güçlüsün, senin değerin onlardan çok daha yüksek, senin hedeflerin, hayallerin, Allah'ın rızası var" demeliyiz. Korkaklar inkar eder, cesurlar ise gerçekle yüzleşir ve ona göre yol alır. Sen hangisisin?
İşte bu bir Karoglan Risalesi'dir.
Aklı başında olanlara selam olsun.
Kar©glan
Başağaçlı Raşit Tunca
Schrems, 27.12.2016 Salı
Read More Read More / Comment Comment
Zenginlik - Başkalarını Zengin Edebilmektir
Zenginlik - Başkalarını Zengin Edebilmektir
Karoglan'ın Zenginlik - Başkalarını Zengin Edebilmekdir Risalesi
Selamun Aleyküm
Zenginlik, öyle bir cevherdir ki, onu çoğaltan asıl zengin insandır. Peki, "Nasıl zenginlik çoğalır?" diye sorulduğunda, akla ilk gelen cevap genellikle "Param artarsa" olur. Oysa bu, zenginliğin sadece kabuğuna bakmaktır. Asıl zenginlik, zengin olanların sayısı arttığında çoğalır. Paranın, malın, mülkün bir kişinin kasasında istiflenmesiyle zenginlik çoğalmaz, bilakis o kasa, başkalarının yoksulluğuyla beslenen bir kara deliğe dönüşür. Anladınız mı ey ahmak insanoğlu! Zira zenginlik bir gemi gibidir; suyun üzerinde durduğu sürece yük taşır, ama suyu içine alıp batarsa hiçbir işe yaramaz.
BİRİNCİ VEÇHE: ZENGİNLİĞİN DOĞASI
Zenginliğin doğasında akışkanlık vardır. Nasıl ki su durgunlaştığında kokar ve hastalık saçar, zenginlik de tek bir yerde toplanıp kaldığında topluma zehir olur. Gerçek zenginlik, bir nehir gibi akmak, etrafındaki toprakları sulayarak onların da yeşermesini sağlamaktır. Bu yüzden zenginlik, sadece banka hesabındaki rakamlar değil, aynı zamanda cömertliğin, paylaşmanın ve insan onuruna yapılan yatırımın adıdır.
İKİNCİ VEÇHE: DOKUNUNCA ZENGİN ETMEK
Yani açıklamasına gelince: Mesela sen zenginsin, kendi halinde, fakir bir adama, ya da geleceğin umudu olan bir gence, öğrenciye, bir takım elbise, bir sakko aldın, giydirdin. Ayağına güzel bir pabuç, sırtına ferah bir gömlek giydirdin. Saçını başını düzelttin, karşında cillop gibi bir delikanlı oldu. "Haydi, şimdi böyle gez, kendini böyle hisset!" dedin. Ve başına kalkıp, bir büyüklük taslayıp, o eski halini hatırlatarak onu küçültmedin. O gence bakan herkes, "Vay, bu zengin bir çocuk!" dedi. Ve o genç, kendini havalı, değerli ve evet, zengin hissetti; fakirliğini, mahcubiyetini bir an unutuverdi. Peki ne oldu? İşte sana, zengin yumurtasından çıkan yeni bir zengin yavrusu! Ve böylece zengin adam, döl verip yumurtlayarak, yani maddi varlığını değil, manevi varlığını ve itibarını paylaşarak, zenginliği çoğaltmış olmaz mı? İşte bu, zenginliğin en soylu üreme şeklidir.
ÜÇÜNCÜ VEÇHE: CİMRİLİK FAKİRLİKTİR
Eğer zengin bir adam, "Hep bana, hep bana!" diyerek, mali mülkü, bütün dünyayı ele geçirmeye çalışırsa, bu zenginlik değil, alçaklıktır ancak, kahpeliktir ancak. Böylesi, ne kadar sıfır olursa olsun, hesabındaki rakamlar ne kadar kabarık olursa olsun, gerçekte en büyük fakirdir. Çünkü onun kalbindeki kuyu, dünyanın bütün hazineleriyle bile dolmaz. Cimriden zengin olmaz, olsa olsa "zengin fakir" olur. Mal ona hizmet etmez, o mala hizmet eder; bu ise en ağır kölelik türüdür.
DÖRDÜNCÜ VEÇHE: ZENGİN EVLİYADIR, ENBİYADIR
Zengin denen kimse, zenginlik doğurandır. Zengin kimse, eli ayağı değdiği yeri zengin edendir. Tıpkı evliyanın, enbiyanın, insanları eliyle, sözüyle, hal-i hareketiyle nura ve aydınlığa gark ettiği gibi. Onların dokunduğu gönüller nasıl imanla, sevgiyle ve huzurla doluyorsa, gerçek zenginin dokunduğu yer, geçim bolluğuyla, umutla ve hayata tutunma sevinciyle dolar. O, sadece para dağıtmaz; fırsat dağıtır, güven dağıtır, onur dağıtır. İnsanların ayağa kalkması için birer basamak olur.
BEŞİNCİ VEÇHE: ADALET VE HZ. ÖMER'İN YOLU
Gerçek zengin, ulaştığı yerlerde fakir fukara bırakmayan, onları görüp gözeten kimsedir. Nasıl ki Hz. Ömer (r.a.) geceleyin kıyıda köşede, kimse görmeden fakir fukarayı arar, onların derdine derman olur, sırtlarına giyecek, sofralarına yiyecek götürürdü. O, bir devlet başkanı olarak devletin hazinesine sahip çıkarken, asıl zenginliğin halkının refahında olduğunu bilirdi. Bugünün zengini de, tıpkı Hz. Ömer gibi olmalı; kasasına değil, çevresine bakmalı, kendi rahatını değil, toplumun huzurunu gözetmelidir. Unutmayalım ki, bir toplumda en zengin adam, en çok vergi veren değil, en çok iş ve umut veren adamdır.
SONUÇ YERİNE: ZENGİNLİK NESİLDEN NESİLE GEÇER
İnsanın gerçek mirası, bıraktığı altınlar değil, yetiştirdiği evlatlar ve kazandırdığı değerli insanlardır. Bir gencin sırtına giydirdiğin o ceket, sadece bir kumaş parçası değildir; o ceket, o gencin özgüvenini, geleceğe olan inancını ve "ben de başarabilirim" duygusunu sarıp sarmalayan bir zırh olur. İşte o zaman zenginlik, tıpkı bir tohum gibi toprağa düşer ve başak başak, hasat hasat çoğalır. Bu hasadın bereketi ise dünyayı doldurur. Allah, cömert ve ihsan sahibi kullarını sever; zira O (C.C.) da sonsuz zengindir ve kullarına olan lütfunu eksik etmez.
Bu bir Karoglan Risalesi’dir.
Kalben zengin olanlara selam olsun.
Kar©glan
Başağaçlı Raşit Tunca
Schrems, 12.02.2015 Perşembe
Read More Read More / Comment Comment
islamda Mecnunluk Yani Cinlenmişlik Nedir? "Aklı olmayanın dini de yoktur."


islamda Mecnunluk Yani Cinlenmişlik Nedir? "Aklı olmayanın dini de yoktur."


Peygamberimiz Buyurdular:

"Aklı olmayanın dini de yoktur."

(Kenzul Ummal.C14,s.73)

Allahü Teala Buyurdular:

"Allah, ilim sahiplerinin derecelerini yükseltir."

(Mücadele Suresi 11)

Peygamberimiz Buyurdular:

"İlim öğrenmek, kadın erkek her Müslümana farzdır."

(Hadis Beyhekî)

Peygamberimiz Buyurdular:

"Bir saat ilim öğrenmek veya öğretmek, sabaha kadar ibadetten daha sevabdır."

(Bir an Allah ı tefekkür bin yıl ibaddeten daha faziletlidir hadisinin başka versiyonu)

(Hadis Deylemî)

İslam’da “Aklı olmayanın dini de yoktur” prensibi benimsenmiştir. Çünkü insan akıl ve kalbiyle insandır, vahye ve dinî tekliflere yükümlülüklere  muhataptır. Öyleyse aklı olanlar sorumludur, aklı olmayanlar dini açıdan sorumlu olmazlar.

Hac için Namaz için Oruc için Zekat için Her Türlü ibadet ve muamelat için islamda önce akıl şarttır. Namaz ve orucdan ve benzerinden, bir kimse, akıl baliğ olduktan sonra sorumlu tutulur, ve ondan sonrası "tuttu veya tutmadı,.." diye hesabı tutulur.

Ya adam aklını kaybettiyse? Bu adam bunların hiçbirinden sorumlu tutulamaz.

Hz. Ömer'in Cezbesi

Bir ara mescid de Ömer efendimize cezbe gelir (yani ilk defa bu görünen alem ile, matrix in farkına varınca) ve riyaveyete göre  ya üç gün, yada bir hafta deli gibi mecnun cinlenmiş gibi olur.
Ve aklı başına geldikten sonra peygamberimiz ona : "istersen, o kazaya kalan namazlarını kaza edip  iade edersin, istemezsen  etmezsin, onlardan sorumlu değilsın." demiştir. Hz. Ömer dahi, ilk defa matrixe girdiğinde, benim gibi deli divane olmuştur, kendini ve aklı muvazenesini kaybetmiştir, ve ibadet sorumluluğu ondan kalkmıştır.
işte islamda "mecnun" kelimeside ordandir, yani cinlenmiş, yani mecnun olmuş.  Mecnunluk yani büyü ve sihir yöntemi ilede, akli olan bir kimseye musallat edilen cinler sebebi ile, mecnun hale gelebilir. Nitekim Peygamberimize büyü yapildığında da, "Hafaza yani muhafız, onu koruyan melekler ile, Kiramen Katibin yani her halini kaydeden Melekler" sabahkiler ile ikindiki nöbetci melekeri nöbet degiştirdiğinde, yeni gelen nöbetci melekler, öncekilere sordu:

"Ne oldu bu adama da, böyle mecnun (cinlenmiş) gibi yatıyor." dediler, orda olanlarda onlara cevaben: "Falancı büyücü, O'nun saçı, tırnağı ve tarağı ile, O na büyü yaptı, ve falancı kuyuya attı." dedi diye rivayet yok mu? yani "mecnunluk" peygamber bile olsan aynı. Büyücünün katli (öldürülmesi) bu yüzden vacip.

Diğer Peygamberlerden Buna Örnekler:

1 - Bir peygmber ki Hz. ibrahim, aklından geçen ya da rüyada gördüğü bir hal üzre oğlunu kesmek için ormana götürüyor veya dağa götürüyor  ve bıçağı ile de kesmeye yatırıyor, bu aklı yerinde olan birinin yapacağı bir şey mi Allah aşkına?

2 - Yine Hz. Musa bir ağaç dalı ile konuşup "Ben Allah ile konuştum" diyor. Bu aklı olanın yapacağı amel mi?

3 - Yine  Hz. ibrahim küçücük çocuğu olan bir kadını  çocuğu ile birlikte, susuz, azıksız, bir çölde bırakıp gidiyor. Neden bunu yapiyor? "Allah dedi bana" diye.  Bu aklı olanın  birisinin yapacağı amel mi?

Hangisini daha sayayım sizlere!

4 - Hz. Muhammed bir gece yattığı yerden kalkıp "Ben, Mescidi Haramdan (Kabe den), Mescidi Aksa ya götürüldüm, ordan da ben Hak Katına (Allahü Teala nın makamına) götürüldüm, cenneti cehennemi daha birçok şeyi gördüm" dedi. Allah a gitim gördüm konuştum dedi. Halbuki daha yatağı bile soğumamıştı deniyor, aklı olan biri bunu anlayabilir mi?


5 - Yine Hz. Nuh, mesala bugün kü deniz olmayan, nehir olmayan, bizim "Başağaç" (Afyon un Sandıklı ilçesinin bir kasabası beldesi) gibi bir yerde büyük bir gemi yapmaya başlıyor. Kim dedi "Allah dedi" diye, Allah nerede, hadi arada Allah ı bul, Allah nerede  ve kim? ve bügün böyle bir işe kalkışsan, bugün bile deli derler, o günkü insanlar da ona inanmadılar ve  deli dediler. ve o gemiyi yapıpda sular kaynayınca gökten ve yerden geminin olduğu yere sular akın edince,  Nuha onu söyleyenin  sözünün doğruluğu ortaya çıkıyor,......

“Deli olunmadan veli olunmaz”

yani deli olmadan, ne peygamber nede veli olunmaz aziziim.


Dinimizde aklın, ilmin ve düşünmenin önemi büyüktür. Aklın önemi hakkında birkaç hadis-i şerif:
(Aklı olmayanın dini de yoktur.) [Tirmizî]

(Kişi, ilmi ve aklı sayesinde kurtulur.) [Deylemî]

(Akıllı kimse kurtuluşa ermiştir.) [Buhârî]

(Akıl imandandır.) [Beyhekî]

(Allah indinde en kıymetliniz, akılca en üstün olanınızdır.) [İ. Gazâlî]

İslamiyet, böyle bildirirken, (Akla önem verilmiyor) demek çok yanlış olur. Ama akıl her şeyi bilemez. Aklın da sınırı vardır. Sınırından öteye gidilirse akıl çalışmaz, yanlış karar verir. Akıl bir ölçü aletidir. Allahü teâlâya ait bilgilerde ölçü olmaz. Akıl, her insanda farklıdır. Bazıları dünya işlerinde isabet ettiği hâlde, bazıları yanılabilir.

Gözün belli sahası olup, gözün anlayamadıklarını akıl anladığı gibi, aklın da belli bir sahası vardır. Bunun dışındakileri ölçmeye, anlamaya gücü yetmez. Akıl, herkeste eşit değildir. En yüksek akılla en aşağı akıl arasında çok fark vardır. Şu hâlde (Aklın yolu birdir) demek çok yanlıştır. Her işte ve hele dînî işlerde akla güvenilmez. Din işleri, akıl üzerine kurulamaz. Çünkü akıl, bir kararda kalmaz. En akıllı denilen kimse, din işlerinde değil, uzman olduğu dünya işlerinde bile, çok hata eder. Çok yanılan bir akla, her sahada nasıl güvenilebilir?

Demek ki akıl, kendi sahasında kıymetlidir. Bu sahanın dışına çıkınca yanılır. Akla uygun olan ilme, dinimiz çok önem verir. Üç âyet meali:
(Hiç bilenle bilmeyen bir olur mu? Elbette bilen kıymetlidir.) [Zümer 9]

(Allah, ilim sahiplerinin derecelerini yükseltir.) [Mücadele 11]

(Geceyi gündüzü, Güneş’i, Ay’ı sizin istifadenize vermiştir. Yıldızlar da, Onun emrine boyun eğmiştir. Bunlarda, aklını kullanan, düşünen bir toplum için ibretler vardır.) [Nahl 12] (Geceyle gündüzün meydana gelişinde, Ay’ın, Güneş’in insanlara sağladığı faydalarda, yıldızların Allah’ın emriyle var oldukları, hareket ettikleri konusunda, akıl eden, düşünebilen kimseler için alınacak ibret dersleri vardır) deniyor. Bunlar hakkındaki ilimlerin öğrenilmesi teşvik ediliyor. Hadis-i şeriflerde de buyuruluyor ki:
(İlim öğrenmek, kadın erkek her Müslümana farzdır.) [Beyhekî]

(Beşikten mezara kadar ilim öğrenin!) [Şir'a]

(Allahü teâlâ, İbrahim aleyhisselama “Ben ilim sahibiyim, ilim sahiplerini severim” buyurdu.) [İbni Abdilber]

(Hiç kimse, cehaletle aziz, ilimle zelil olmaz.) [Askerî]

(İlim, peygamberlerin mirasıdır.) [Deylemî]

(İlim ve edebden mahrum olanı Allah rezil eder.) [İbni Neccar]

(Bir saat ilim öğrenmek veya öğretmek, sabaha kadar ibadetten daha sevabdır.) [Deylemî]

(Ya öğreten, ya öğrenen, ya dinleyen veya bunları seven ol! Yoksa helak olursun.) [Beyhekî]

(Âlim veya ilim talebesi olmayan bizden değildir.) [Deylemî]

(İlimle yapılan az iş faydalı olur, ilimsiz çok işin kıymeti olmaz.) [Deylemî]

(İlim olan yerde Müslümanlık vardır, ilim olmayan yerde küfür vardır.) [H. L. O. İman]

(Âlimin bildiğini söylememesi, cahilin de bilmediğini sormaması helâl değildir. Çünkü Allahü teâlâ, “Âlimlere sorun” buyuruyor.) [Taberanî]

(Fen ilmini al, çıktığı kap sana zarar vermez.) [Künuz-ül hakaik]

(Fen ve sanat müminin kaybettiği malıdır. Nerede bulursa alsın!) [İbni Asakir]

(İlim Çin’de de olsa alın!) [Deylemî]

Çin’den alınacak ilim, elbet fen ilmi ve her türlü teknolojidir. Bu hadis-i şerifler, dünyanın en uzak yerinde, hattâ kâfirlerde bile olsa ilmi almayı emretmekte, Doğu’dan veya Batı’dan gelme diyerek fenni reddetmemek, aksine ilme sarılmak gerektiğini bildirmektedir. (Mevduat-ül-ulum)

Bu vesikalar karşısında, elbette ateistin, (İslam dininde akla ve ilme önem verilmiyor) diyerek yaptığı cahilce saldırısının hiçbir ilmî değeri yoktur. İftiradan ibarettir.


Bir Karoglan Başağaçlı Raşit Tunca Makalesi

Schrems , 05.08.2020
Read More Read More / Comment Comment
Sayfalar (655): « Önceki 1 2 3 4 5 … 655 Sonraki »
Sayfaya Git 

RAŞiT TUNCA

BAŞAĞAÇLI RAŞiT TUNCA
Raşit Tunca

FORUMUMUZDA
Dini Bilgiler...
Kültürel Bilgiler...
PNG&JPG&GiF Resimler...
Biyografiler...
Tasavvufi Vaaz Sohbetler...
Peygamberler Tarihi...
Siyeri Nebi
PSP&PSD Grafik

BOARD KISAYOLLARI

ALLAH

Allah



BAYRAK

TC.Bayrak



WEB-TUNCA


Radyo Karoglan


RADYOYA GiR


Foruma Misafir Olarak Gir




FORUMA GiR



Forumda Neler Var


Karoglan-Raşit Tunca - Dini - islami - Dini Resim - FIKIH - Kuran - Sünnet - Tasavvuf - BAYRAK - Milli - Eğlence - PNG - JPEG - GIF - WebButtons - Vaaz - Sohbet - Siyeri Nebi - Evliyalar - Güzel Sözler - Atatürk - Karoglan Hoca - Dini Bilgi - Radyo index - Sanal Dergi




GALATASARAY

G A L A T A S A R A Y


FENERBAHÇE


F E N E R B A H C E


BEŞiKTAŞ

B E Ş i K T A Ş


TRABZONSPOR

T R A B Z O N S P O R


MiLLi TAKIM

M i L L i T A K I M


ETKiNLiKLERiMiZ


“Peygamberimiz Buyurdular ki Birbirinize Temiz ağız ile Dua edin. Bizde Sayfamızı ziyaret edenlerin ve bu bölümü ziyaret edenlerin kendilerinin Ruhaniyetine, geçmişlerinin Ruhuna Yasin Okuyup hediye ediyoruz Tıkla, ya sende oku yada okunmuş Yasinlerden Nasibini Al”
(Raşit Tunca)


BÖLÜME GiR

MEVLANA'DAN

“ Kula Bela Gelmez Hak Yazmadıkca, Hak Bela Yazmaz Kul Azmadıkca, Hak intikamını, Kulunun Eliyle Alır da, Bilmiyenler Kul Yaptı Sanır."
(Hz. Mevlana)




Bölümlerimiz 1:

  • Cuma Selamı
  • Yasin Hatim
  • Dini Bölüm
  • Kültürel Bölüm
  • Raşidi Tarikatı

Bölümlerimiz 2:

  • Tasavvuf Bölümü
  • Raşid Tunca
  • PNG Resimler
  • JPG Resimler
  • GiF Resimler

Sosyal Medya Hesaplarımız

                   
                   
  • Raşit Tunca Board
  • Yukarı Çık
  • Lite (Arşiv) Modu
  • RSS
  • impressum
  • Hakkımda
  • iletişim Adresimiz
Support yardım | RAŞiT HOCA | Tarih: 08-11-2026, 04:16 PM Türkçe Çeviri: MyBB Pro, Yazılım: MyBB, © 2002-2026 MyBB Group. | Theme JAMPS